okuryazar.tv
Oca 2013
157 Yorum

PAYLAŞ

Şule Gürbüz: Coşkuyla Ölmek


‘Öğrendiğim her şeyi yalnızlıktan, ıssızlıktan, sessizlikten ve çok fazla bakmaktan öğrendim.’

 

Şule Gürbüz, yıllar önce ‘Kambur’ ile şaşırtıcı bir başlangıç yaptı, ‘Zamanın Farkında’ dan kısa bir süre sonra da ‘Coşkuyla Ölmek’ ile yine bizimle. Türkçe edebiyatta Şule Gürbüz’ün çok özel bir yeri var artık, çok derinden bir ilişki kurabileceğimiz metinlerle bekliyor bizi. ‘Coşkuyla Ölmek’ dediği kitabın sunuşunda yazdığı gibi… “Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı’nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve ‘Neyse rüyaymış,’ demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık. Mezarlıklara, servilere, süsenlere, nisan sonunda açan katırtırnaklarına, telaşlı karıncanın adımlarına yazık, mezar taşına konup da bağıran karganın sesine yazık, ölüme ağlayan şaire, yaşam var zanneden filozofun nefesine yazık, şen taklalarla ilk senelerinde koşup zıplayan, ağaçlara tırmanırken seyredilip seyredilmediğini kontrol eden kedinin tırnaklarına yazık, ağdaki balığa, lokantada onu bekleyen anguta, önce ön iki ayağını sonra arkadakileri ovuşturup bu hareketinden büyük kâr ve kisve uman karasineğe yazık, hortumunu sallayan koca file, sanatlı sıçrayışı ile dahi boşluğu dolduramayan yunusa yazık, grafon kâğıdından gelincik ve petunyalara, en pürüzsüz çakıl taşına, kum olmuş zavallıya, sağdan sağdan yürüyen eşeğin inadına, yol kenarlarındaki ısınmış dikenlere, kozalağın içindeki fıstığa, duvara yapışmış yosuna yazık, bu topu binyıllardır çevirip duran sema-i muğlâka, titreyen kanatlara, açılan göğe ve onun katmanlarına, havanın, suyun olduğu, olmadığı yerlere yazık.”

Hayat, ‘Coşkuyla Ölmek’ te, olanca derdiyle, görkemli bir boşluk gibi karşımıza dikiliyor. ‘Utanma’ halini arıyor kahramanlarınız… ‘Utanmak’ bir erdem mi, yoksa acizliğimizle ilgili bir pozisyon mu bu metinde?
Utanmak benim nazarımda bilmeye, daha doğrusu anlamaya denk düşüyor. Her aşikârlaşan şey insanı bütün karşısında küçültür, ufaltır. Nedenleri gösterince şahıs zayıflar, zaten bir olması gerekenin vakti saati geldiğini hatırlatır, becerinin, yeteneğin dahi payını azaltır. Utanmayan insan yumuşayamayan, eriyemeyen, affedemeyen insan olarak benim zihnimde yer alıyor. Bu da büyüyememeye, olgunlaşamamaya, şekil alamamaya karşılık geliyor. Utanma başlayınca gerisi gelir. Acz değil, erdem de değil, fazla dışarı sızdırmadan bir olunması, edinilmesi gereken hal.

Başta ‘Ruhuna Fatiha’ bölümü olmak üzere, kitabın tamamında gelenekle ‘haylaz’ bir ilişki seziliyor. Paylaşır mısınız?
Gelenek kadimleştikçe, toplumsal ve dini formlarla iç içe geçtikçe hem sıcak hem de masalsı bir hal alıyor. İnsanların hemen eteğinin altına girdikleri, işlerine geldiğinde bayrağını sallayıp aksi olunca hemen müstehzi bir bakışla kağşamış buluverdikleri, gerektiğinde açık yerleri örten, açıklığın makbul olduğu yerde fırlatılıp atılan bir eski zaman örtüsüdür gelenek. Benim hikâyelerde de normalde olduğu gibi bu örtü hep elde ve dilde ama kullanılış şekli halden hale, andan ana, olaydan olaya, yeter ki insanın lehine, o vaktin işleyişine olsun kullanılıyor.

Kitabın gövdesi sayılabilecek iki bölüm, iki öykü; ‘Akılsız Adam’, ‘Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi’… Baba oğul ilişkisi, insanın kendini ve hayatını kurmakla ilgili çabaların, yaşama anlam verme mücadelelerinin de kaygan zemini… Siz bu iki ‘mahzun’ karakterle, bu iki acılı erkekle, dünyaya dair ne söylemek istediniz?
Başlangıçta Akılsız Adamın Oğlu başlıklı bir uzun hikâyeye durmuştum. Ama daha çok başında, birlikte anlatırken karakterlerden birinin yanına geçmenin, haklılık paylarını ona vermenin ve tarafgir olmanın
kolaylığını yazarken bile sezdim. Ve bir filmede, romanda eş zamanlı anlatılan karakterlerden bazılarına haksızlık edildiğini düşündüm. Hayat, kişinin iradesi, zaafları, içine doğduğu kendi cehennemi ve sonu ile aslında çok müstakil ve tümüyle şahsa özel. Onun bütün bunlarla iç içe iken ve sona gelmişken ne halde olduğunu, ne kadar yapıp kendisine ne kadar yakınlaşabildiğini görebilmek gerekir. Yukardan bakış, tanrısal mesela, bu eziciliği, çaresizliği, yetememeyi gördüğü ve hakkıyla bildiği için anlıyor ve bağışlayabiliyor. İnsanın katılığı, anlamayışın ve sondan habersiz olmanın verdiği bir sertlik ve acıyamayış. Anlayabilsek acıyabileceğiz de, her şeye merhamet edebileceğiz. Babayı ve oğlu bu nedenle ayrı ayrı, kendi kader çizgileri, karakterlerinin yazısı ne ise o kadar ve orda kalışlarının sabitliğinde yazınca ve onlar kendi sonlarına bununla ulaşınca babayı okurken ona, oğlanı okurken ve neticesine varırken oğlana acınmasını, neticede herkesin kendi payına düşeni çekmeden, ondan da bir türlü çıkamadan, ama her şeyi o cihetten görmeye devam ederek ezilip gittiğini anlatabilmeyi murad ettim.

Kahramanınız Sadullah, baba evinden Fransa’ya giderken odasını parça parça taşımış, bu veda biçimi babasını üzmüştü. Yıllar sonra evliliğini bitirip Türkiye’ye dönerken, evinden geri getirecek hiçbir şey bulamaması, evin kedisini kaçırması bu iki hikâyenin birleştiği bir kavşak mıydı? Büyümekle ve hayatın boşalarak bitmeye yaklaşmasıyla ilgili mi okumalıyız bu hikâyeyi?
Ben yetişme çağımdayken bazı şiirleri, hikâye ve romanları deşifre eden bazı yazılar, kitaplar okur da bunların benim aklıma kırk yıl düşünsem gelmeyecek şeyler olmalarına şaşardım. Ben büsbütün başka bir şey anlamış, daha doğrusu bir duygu akışı sezmiş olurdum. Kimin haklı olduğunu hala bilmiyorum. Şimdi de bazen benim yazdıklarımla ilgili bazı varılan kanaatler, tanımlamalar ve ifadelerde aynı yabancılığı ve şaşkınlığı duyuyorum. Ama bu sefer kimin haklı olduğu hususunda eskisi gibi tedirgin değilim. Şunu demek belki gerekir ya da başka çare yok; okur ve yazar ruhen, hem de sadece ruhen birbirine ne kadar yakınsa metin o derece doğru ve sarahatle okunur, açılır ve her şey aşikâr olur. Buna sebep hikâyelerin nasıl okunacağını daha doğrusu okumakla insanın içine akacak gerçek duygu akışını ruh belirler gibi geliyor bana.

Bu bahsettiğiniz nokta sizin fark edebildiğiniz bir yer, doğruluk payı da var. Ama şahsi bir beceri, bağlayabilmek de ayırabilmek de başkalarına öğretilebilecek, öğütlenebilecek şeyler değil. Muhatabın yani okurun derinliği her derde deva, aksi de elbet kaynar kazanlara düşmekten beter. Hikâyede, zaten hayattan hep bu tip şeyleri bulup çıkarıp alan baba, oğlun bu taşımalarından ziyade sarsılmıştı. Ama sarsılabilmek zaten onun doluluğuydu. Öğrendiklerini ve dile getirişlerini bu yolla ediniyordu. Acıdan ve kederden kaçmamak, göğsünü açıp beklemek tek beslenme ve anlama yoluydu. Sadullah, kendi boşluğu sebebi ile elini kendi terk edişinde de dolduramadı. Bu da onun acısı oldu.

Sadullah, babasının cenazesinde acı hissetmez, ölümü anlamaz. ‘…dünyanın gelmiş geçmiş tüm aptallarının acı sandıkları o boşluk duygusu ile caminin avlusunda duruyordum.’ Bu hal onu utandırır. Babasının istediği, hayattan utanan bir evlat olması ancak cenazede mi gerçekleşebilirdi?
Babanın arzuladığı aslında daha çepçevre bir şey. Baba, anlamayı, anladığından iğrenmeyi, tanıdığından, iç yüzünü bildiğinden yüz çevirmeyi, hayata tevessül etmemeyi kendi yaradılışında bulmuş, onlarla bir olmuş bir adam. Bunları, hatta daha ötesini oğlundan da bekliyor. Ama oğul her fani gibi yaradılışında olmayanı ya yok sayıyor ya da ithal etmeye çalışsa da beceremiyor, sahibi olamıyor. Buna sebep babayı oğlunun varlığı da utandırıyor, bir ahmağın daha meydana gelmesine vesile olduğu için kendine ve dünyaya kızıyor. Sadullah’ın hemen her şeyinde olduğu gibi burada da gizli, ince bir sezgisi var. Böyle olmaması gerekir, acı çekmem gerekir diyor ama onu da beceremiyor. Cenazede utanabilmesini Sadullah için yüksek bir mevki saymak gerekir, ama her sezgisi gibi o da üstünden kayıyor.

Eğlenelim diye söylüyorum, sizce babası Sadullah’a haklarını helal etmiş midir?
Herhalde etmiştir. Çünkü baba hayatın nasıl bir oyalanma, bir makam, bir kudüm sesi, az da olsa teskin edici bir inanç ile yine de biraz olsun kolaylıkla yuvarlanabileceğini bilip oğlanı bunlarla teçhizatlandırmaya çalıştı. Ama silahlanma da tehlikeyi bilenin, sezenin yapabileceğidir nihayette. Bunlardan habersiz Sadullah kudümün onu neden koruyacağını, cami puşidesinin hangi rüzgârlara mani olacağını, hafızlığın ve o biteviye tekrarların neyi teskin edeceğini bilemediğinden çıplak kaldı. Çıplağın başına gelen de başına geldi, bu da elbet belliydi. Babanın zaman zaman hiddetine ve kırıklığına rağmen bunu aklına getirmesi oğluna acımasına sebep oluyordu. Babanın süresiz kırıklığı hayatın gücünü, neyi ne yapacağını, kimi neresinden tutup savuracağını bilmesindendi. Sadullah hemen pek çoğumuz gibi bilemeyen, önüne geleni yaşayıverendir. İşin tuhafı bu normal sayılır, insan zaten normal olarak helak edilir, bu da normaldir. Ama aslında ‘normal’den dehşete kapılmak ve ona ayak diremek babanın ve her aklı erenin öngördüğü iken anormal sayılan baba ve benzerleridir. Sesi duyan, duymayan sağırlarca yadırganır, başına geleceğin ürpertisi ile yaşayan “hayata katılmıyor” diye küçümsenir. Ama işin sonu öyle değildir. Baba işin sonundan haberdardı, Sadullah da sona geldiğinde haberdar oldu. Buna sebep baba, hele bu son bilindikten sonra yine üzülecek, merhamet edecektir, de merhamet edebilene merhamet edecek daha büyük ve kapsayıcı bir şeye gerek var.

Tamamen erkek anlatıcıyla yazmak, sizin için bir özgürlük alanı mı?
Evet, herhalde. Tamamen kendi duyguları ve hayata bakışı ile yazan birisi olarak sözde biraz gizlenmiş oluyorum.

Gelenekle şekillenmiş erkekliğin hikâyesi, sizin yetkin yazarlığınızla, hikâye kurmaktaki ustalığınızla kitabınızda ışıldıyor. Bu erkekleri izleyen, sezen, yazan zihniniz kişisel yaşamınızda erkek dünyasıyla ilişkilenmenize nasıl yansıdı?
İki ağabeyim var, erkek ağırlıklı bir ailede büyüdüm. Ama kişisel yaşamımda ben hep bakan izleyen ama içeri girmeyen birisi oldum. Hayata kadınların ve erkeklerin diye bir paylaşım yapmadan baktım. Kendim de anlayışı, ıstırabı, zekâyı, lezzeti ve incelikleri sezebilmeyi nihayetinde de bunları dile getirebilmeyi topyekûn bir bakışta ve ayrıştırmayışta buldum. Sadece bir kadının ya da erkeğin, kendi cinsiyeti ile sınırlı şahsiyetin kemal derecesine pek rağbet edilemez gibi gelir bana. Sezgi, ayrıştırma ve sınırlardan hazzetmez, göz alabildiğine, ufalarak da olsa serapa bakmak ister. Her daralış sanıldığı gibi tıkıştığı yerin uzmanlığını da vermez, çoraklığını verir. Yani kadınların arasında durmakla kadın tanınmaz, ya da erkeklerle fazla iç içelik erkek iç dünyasını açmaz. Bana göre hayatı, kadını, erkeği, yaşlılığı, gençliği… anlamak trajedileri anlamak ve onlardan kaçmamakla mümkün. Benim hayatta her zaman en büyük korkum, anlayamayacağım şeylerle karşılaşmaktır, bu pek olmadı. Anlayabildikten, trajediyi kucaklayabildikten sonra dünya başınızdan aşağı dökülür.

Başta ‘Akılsız Adam’ metni olmak üzere, sizin edebiyatınızda Türkçe’nin geçmişiyle ilgili bir birikim, gelenek ve zenginlik var. Alıştığımız üslubunuza mücevher gibi kelimeler dahil oluyor, hem de yerini hiçbir güncel kelimenin alamayacağı bir biçimde… Bu dille bağınızı kuran, yaşatan metinler, duygular nedir?
Çocukluğumdan beri evimizde kullanılan kelimeleri, deyimleri, tabirleri, eski dili, musikiyi ve kadim yaşantının az çok akseden huzmelerini başkalarında pek görmedim. Daha kuru, sathi ve neşesiz bir dil buldum başkalarının hayatında. Bana aktarılanlar, anlatılanlar bakış açımı ve lisanımı herhalde belirlemiştir. Klasik Türk Müziği, divanlar, hat sanatı, 1960’lara kadarki edebiyatımız hep elimin, yastığımın altındaydı. Entelektüel bir gayreti hiç bir şey için göstermedim, hatta bundan çekindim. Kaderini arar gibi bir tavırla, araya başka bir şey katıştırmadan tabi oldum. Kendimin hem şeyhi hem müridi oldum. Az insan tanıdım, hep ve tüm zamanımda kendimle oldum, bunu bozacak her şeyden uzak durdum, bu hali hallerin en yükseği saydım. Diyebilirim ki öğrendiğim her şeyi yalnızlıktan, ıssızlıktan, sessizlikten ve çok fazla bakmaktan öğrendim. Dışarı ile çok az temas, kendine ve hayalâta fazla gömülme, okuduğu ve dinlediği ile hakiki bir bağ kurma beni kendi dilini keşfeden yaptı. Ama daha tamama gelmedim.

Dünyayı dünya yapan her şeyi, bütün hüznü ve acısıyla anlatıyor kitabınız. Varolmanın boşluğu ile ilgili her şeyi… “Hayatın bir sıraya giriş oluşu ilk kez dikkatimi çekmişti ve bu kimseleri pek de rahatsız etmiyordu. Herkes ne ise o olmak bir cendere ve utanç değil, bir başa geleceğin bilindiği sehpa değil, yemek sırası gibi bir şeydi; yemek de dünyada herkesin önüne konulan bir tabldottu hepi topu. Bütün bu sıra, o tabldotu eline alıp bir gözünde iş, bir gözünde çoluk çocuk, bir gözünde maişet olan bu renksiz tepsiyi önüne çekip oturmaktı. Ve herkesin önündeki aynı şeyle, herkesin aynı şekilde doyduğu hayatla işte bu koca ve kokulu yemekhanede uğultu içinde durmaktı.” … Lafı dolandırmadan söyleyeyim, edebiyatın yaşama sevincini köpürtmek gibi bir işlevi varmış gibi yaşadık. Bu metninizle, böyle bir dünyada – ve edebiyatta- yaratacağınız hüzünlü hal için ne söyleyebilirsiniz?
Aslında edebiyatın yaşam sevincini köpürtme gibi bir işlevi hiç bir gerçek edebiyatçının duyduğu bildiği hissettiği, parçası olduğu bir şey değildir. Bunlar kendi hayatını köpürtmek, bunun sütünü de okurdan
sağmak isteyen zamane esnafının işinin gereğidir. Yazan esnaf, okuyan da sağmalık olursa bu tip serlevhalar da celi sülus ile yazılır elbet. Yaşama sevinci olsa kim kalemi eline alır? Sevinç elbet vardır, ama ciddiye alınan değildir, onlar asıl olan dinlenirken şöyle bir görünüverenlerdir. Ama okumanın da yazmanın da mesneti şaşırtıldı, herkesin okuduğu bir toplum hayal edilince herkes de yazmaya koyuldu. Oysa okuma da, yazma da bunu taşıyabilecek taşıdığını doğru yere götürüp teslim edebilecek olanın harcıdır. Böyle olunca ciddi okumaların yükü ağır geldi, eziyeti çok, zahmeti rahmetine galip sayıldı. Ben hüzünlü, ağrılı ve melalin derinden aksettiği duyuşu bir huzursuzluk ya da ağırlık saymadım hiç. Kendim hep bu duygularda olmakla beraber bundan şikayetçi olmadım. Bu da anlayabilmek ve mukavemet edebilmekle ilgili herhalde. Bunlar anlaşıldıkça ve her şeyin içindeki sezildikçe ağrı değil derinlik ve eşsiz bir ufuk veriyor. Kısılıp yük altında ezilmiş gibi kalmıyorsunuz, değişik tanımı güç bir ruh heybeti geliyor. Okurların hemen ezilmeyen, okuduğunu taşıyabilen, kendine ve hayata yakıştırabilen olabilmeleri gerekir. Bir de acı yan şu ki muhakkak da öyle oluyordur; okudukları ile ince daha inceliyor, kalının kalınlığı pekişiyordur. Yani ben asla incitmek istemediğim insanları daha da yaralıyor, üstlerinden ince bir tabaka daha kaldırıyorumdur da asıl sözü söylediklerim, dünyada hiçbir şeyi üzerlerine alınmayanlar yüzünden onlar, yani benim ruh benzerlerim biraz daha eziliyordur. Hâlbuki ben onlar güçlensin ve yalnız olmadıklarını bilsinler diye, şimdi ve sonrasına bir delil olsun diye yazıyorum.

“İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir. İnsan öyle büyük bir derttir ki bu büyüklükte bir şeyin kendine sığacağını aklına getirmez de bunu dünyanın, hayatın derdi sayar. Hayat, o durgun, kibirli suyunda kendisine bakan bu çirkin heyulaya bakıp bakıp “Bu herhalde benim,” der. Bu dert de ona yeter.” Kahramanlarınız dünyanın derdine -hepimiz gibi- alışıyorlar da, kendi varlıklarının acısıyla başedemiyorlar. Bu yüzden mi dünyaya alışırız?
Ben dünyaya alışmaktan değil ,onu anlayıp küçümsemekten yanayım. Horgörü ile bakmaktan, onun tepeden bakışını tersine çevirmekten yanayım. Bu ise sadece bir duyuş ile bir bakış ile bir el sürmeyiş ile yapılabilir. Dünya, bunu yapana, yapabilene hiçbir şey yapamaz. Dünyaya alışmak onun bir parçası olmak değil, bu cifrin içinde ayrı durabilmek gerçek temizlik ve bir anlamda da kurtuluştur. Dünya ne yapıp edip kendine alıştırmaya, kabulüne çalışırken buna karşı durabilmek derin bir yalnızlık, müthiş bir mukavemet ister. Kendi varlığının acısı dediğiniz, o herkesin ve her şeyin suyuna karışmama ve kendi varlığını bilip ayırma derdin kendisidir. Kurtulan, alışmayan, kabul etmeyen tabii bulmayan olacaktır. Bize binyıllardır ‘Geldiğiniz dünya bir zevklenme safalanma yeridir, pek de yüksek, pek de hakkaniyetlidir’ denmemiş. Ama yüz çevirişin çocuksu bir istediğini alamama kırgınlığı daha iyisini bekleme arsızlığı değil, neyin nerde ne ettiğini idrak hali olabilmesi gerekir. Bu da dünyayı anlaşılabilir, kavranabilir ama alışılamaz yapar.

1992 de yayınladığınız ‘Kambur’ edebiyatseverler için efsanevi bir kitap olmuştur. Bu kısa romanla müthiş bir etki yarattınız, bir oyun ve bir şiir kitabından sonra 2011’e kadar, ‘Zamanın Farkında’ya kadar müthiş bir sessizlik oldu… Neden böyle bir ara verdiniz ve bu zaman parçası size neler yaşattı?
Kambur’u yazdığımda 18 yaşındaydım. O kitap benim için bir yazarlık ya da kariyer başlangıcı değil, bir duygu durumuydu. Bile isteye yazılan, başka bir şey de yazılabilecek, başka türlü de yazılabilecekken yazılan bir metin değildi. Buna sebep eserden ziyade duygu durumu olduğunu söyleyebilirim. Uyandırdığı etkiye çok aşina değilim vakit iletişim yolları kapalı, düşünceler ve hissedişler insanların içine sırlıydı. Kambur, tuhaflığın ve orjinal olma gayretinin olmadığı daha saf bir zamanın daha saf insanları için hatırası olan bir metin olabilir, benim için de öyle. Kambur’un asıl okurlarını zaten ilk basıldığı 93, 94 yıllarında okuyanlar saymaya meyilliyim. Ben de onlar da şimdi söylesem anlaşılmayacak bir haldeydik okurların yıllar sonra beni hala hatırlayıp sahip çıkmalarına da hem şaşkın, hem müteşekkirim, hatta başka, zor bir haldeyim. Ancak Kambur’u yazdığım günümde ve yaşımda o sonsuz heyheylerim, yanı başımdaki çok derin kederlerim, deliliğim ve cinnetim kısacası o kitabı oluşturan her şey ciddi ve sahici bir yazar oluşturmaya yetecek şeyler değildi. Ama o hal tümüyle sahiciydi. Çünkü ben daha yazmak nedir, bilmiyordum.

Ancak tüm cehaletime, gençliğime rağmen çok okumaya, yükseklikleri sezmeye, derinliklerden başı dönmeye, sarsılmaya, kendinden hemen vazgeçmeye, yüksek sanatları sezdikçe elindekileri tasnife… hep yakın ve bu yapıda birisi idim. Gerçek ve oluşturulabilmiş eserleri, edebi ve felsefi metinleri kendime yaklaştırdıkça kendimden vaz geçiyordum. Geçtim de, hem de kolaylıkla, bir an bile bu halimle idare ederim diyemedim, kendimi utandırıcı buldum. Diyebilirim ki o şekilde devam etsem bir on yıl gittikçe marjinalleşerek kendimce bir hüküm sürerdim, şimdiye de biterdim, çünkü aslında başlamamış olurdum. Bütün iş bir şeyler yapmak, üretmek, kazanmak değil olgunlaşmakta. Çoğu kişi sadece ve sürekli bir şeyler yapıyor ama hiç olgunlaşmıyor. Buna sebep aslında bu ortaya konulan sonu gelmez yığınların hemen hiçbiri bir şey değil. Yaşayan insanların çoğu maalesef bir şey değil. Yapmak sonradan olacak birşeydir. Olduktan sonra zaten olmasa ne olur?

Kambur’dan hemen sonra okumaya yurtdışına gittim ve arkamı unutmaya çalıştım. Döndüğümde yalnız olmaya derin bir ihtiyacım ve hayranlığım vardı. İşim rast gitti, çünkü böylesine, her şarta razıydım. Saat tamircisi oldum ve atölyeye kapandım. Elbet geçen zamanda geçenin tümünün aslında benim ömrüm olduğunu bazen müthiş bir keder ve zor zapt edilen bir sızı ile yaşadım. On sekiz yıl aslında geçen her gemiye binmek, her trene her uçağa atlamak isteyen olarak kıpırtısız, sabit sadece baktım. Hayatta becerebildiğim bir şey varsa o da herhalde budur. Bu sürekli bakış bana gün günden yıl yıldan bir derinlik ve kendi kendimle anlaşabileceğim ve anlatabileceğim bir lisan verdi. Teselli verdi, önüm ve manzaram açıldı, on beş senenin sonuna doğru biraz biraz rahatlamaya başladım. Anladım, kabulüm kolaylaştı, üstüme bir tat geldi. Ertesi sene Zamanın Farkında’yı yazmaya başladım, sonra Coşkuyla Ölmek ve bu zamandan çıkan bir kitap daha. O bir müddet sonraya.

Şule Gürbüz : İlk romanı Kambur (1992) ve öykü kitabı Zamanın Farkında (2011) İletişim Yayınları; Ne Yaştadır, Ne Başta Akıl Yoktur (1993) adlı oyunu ve Ağrıyınca Kar Yağıyor (1993) adlı şiir kitabı ise Mitos Boyut Yayınları tarafından yayımlandı. Şule Gürbüz halen mekanik saat ustası olarak çalışmaktadır.

Söyleşi Yazarı:

Murat Hocaoğlu


murathocaoglu@okuryazar.tv
http://www.twitter.com/murathocaoglu

Promote Post

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.


soru

02 Ocak 2013 14:59

“türkçe edebiyat” ne demek? yüz yıllık türk edebiyatı şimdi “türkçe edebiyat” mı oldu?

February 19 2013 18:33 pm

Naci Kızılboğa

''Türkçe edebiyat'' kavramını anlamayan, bu metinleri okuyup da ne anlayacak, merak ederim.

balıkçı

06 Ocak 2013 02:35

Şule Gürbüz bakmaktan göz, duymaktan ruh, hissetmekten gönül kesilmiş bir ulu yazar. Selam olsun

incecik

24 Ocak 2013 16:42

Türk edebiyatı farkında mı bu büyük edebiyat olayının… Şule Gürbüz kurulmuş şimdiden gönül tahtımıza…. Ebeden sefasını sürsün… Bin teşekkür muazzez yazara Zamanın Farkında için, Coşkuyla Ölmek için, Kambur için, Ağrıyınca Kar Yağıyor için, Akıl Yoktur için, Gönül vardır için… Boyacıköy için, Ayazma için…

Okur

25 Ocak 2013 02:20

bendeniz aylardır sadece onun okuruyum… Artık hep öyle kalmak istiyorum…. Büyük ödül… Akılsız adam için bin teşekkür… akılsız adamın oğlu için dokuzuna doksan sekiz kere teşekkürler Şule Hanımefendiye…

Kari

26 Ocak 2013 00:11

Yalnızlıktan ıssızlıktan sessizlikten ve bakmaktan ne büyük servet yapmışsınız yazarım…. Ruhuma coşku verdiniz… Bin yaşayın

January 26 2013 00:41 am

Esas edebiyat

Çocukluğumuzdan bu yana bizim evlerimizde de bir dil vardı biz de bir muhitin, bir iklimin hasılasıydık, biz de okuduk, anlamaya çalıştık, dinledik, temaşa ettik ama biz herşeyi kazanç hanemize kaydetttik.. Kazanç hanemiz bir çingene eleği olduğundan biriktirdiğimiz herşey buharlaştı... Avare kasnak olduk. Yazar ise bizim kendimize kattığımız herşeyi bizimle birlikte o sadakatle sahiplendiğimiz aşağılık dùnyaya atmış.,. Mecaliniz varsa okuyun... Bu arada söyleşi için teşekkürler... Adam gibi sorular... Cevaplar zate Şule Gürbüzün...

Okur yazar

27 Ocak 2013 01:34

Rafine edebiyatın Türkiye’de ne kadar rağbete medar olduğunu ve memletetimizin ruh haritasını, ahvalimizi, halimizi Coşkuyla Ölmek’in okurları (keyfiyet ve kemiyyet olarak) sanırım gösterir… Billboard yazarlarından sahih edebiyata ne kaldıysa tabii… Rağbete rağbet etmeyen yazar bize sadec hikayeler anlatmıyor…

Şeyh- Mürid-Yazar

27 Ocak 2013 03:29

“Kendimin hem şeyhi hem müridi oldum” ifadesi söyleşideki tek sorunlu cümle… Mürid ve mürşid/şeyh ilişkisinin mahiyeti açısından değil, bu büyüklükte eser vermiş bir yazarın eseri ile yazarı arasındaki mesafeyi doğru ölçebilmemiz açïsından…. Öyle bir zorunluluk yok tabii ama yazarlar böyle ipuçlarıyla bizi hem yanıltabilir hem de kasten bize tu zak kurabilir… Yani biz okuyucular açısından sorunlu.. Bilmem yanlïş mı?…

Name

27 Ocak 2013 08:46

“yaşam sevincini köpürten” yazarlar singellerini çıkaran, kliplerini çeken, billboardlarda şuh yahut artistik pozlar veren kadïnlar/adamlardır. Yani edebiyatın katilleri, estetik cerrahlar, kişisel gelişimciler, bestseller yazarları, pazarlama ürünleri köpürtür yaşam sevincini. Şule Gürbüz okuru isen az şey değilsin… selamlar

ismet galip

27 Ocak 2013 17:06

Söyleşiyi şimdi okudum.Tüm Ş.Gürbüz yazıları gibi müthiş etkileyici.Ancak okuru ve karşısındakini perişan edip içinde bıçak döndüren Şule gürbüz’ün kendisi,tipi ne kadar kırılgan ve zarif,bu yazılar nerden çıkıyor?

Ruhi

27 Ocak 2013 17:37

Yazarları melekelerimiz göre tasnif etmek mümkün olsaydı ruhumun yazarı olarak tayin ederdim…

edebi alem

30 Ocak 2013 18:59

Büyük eserleri, büyük sanatkarları önce edebiyat/ sanat aleminin coçkuyla selamlaması gerekiyor ama galiba artık öyle bir alem yok…. İyi ki yok mu demeli

Ruhi

31 Ocak 2013 01:51

Size inandırıcï gelmeyebilir, ben dahi inanmamda güçlük çekiyorum… Diyeceğim şu… Ben bu yazarı tanıyorum… o da beni tanıyor… sene evvel kamburla müthiş bir dayak atmıştı… Kadın yazar diye el kaldırmadık o zaman… Böyle oluyor işte…

Dertli

01 Şubat 2013 02:07

“insan zaten dertli değildir,derdin kendisidir”derken nasıl kıydınız bize ey yazar. Ben olsam bu kadar yakıcı bir cümleyi kursam da onu kendime saklardım… İnsan derdin kendisiyse dermanı nedir?… Büyük yaraları deşmemek lazım.. Yazar da zaten sezmiyor, gösterip geçiyor…

İncesaz

04 Şubat 2013 22:25

Şule Gürbüz okuruysanız aynı metni döne döne (bina okur gibi) okuyor ve her okuyuşda ayrı bir katman ayrı sırra aşina oluyorsunuz… Susuzluğunuz artıyor…

Döne döne

04 Şubat 2013 22:28

Bina gibi döne döne okunası metinler…
Susuzluğunuz artar…
Coşkuyla yaşamaktan haz duyanlar uzak Dursun…

Name

04 Şubat 2013 23:35

Bir sayfasını bir saatte okursun çoğu zaman aklın güler ruhun güler gönlün güler ve çoğu zaman hepsibirden ağlar…yazarın sırrı bütün manalara açık oluşu…. Fıstıkağacı

Felaket

05 Şubat 2013 01:41

Başıma gelen en gùzel felaket “Cokuyla Ölmek…”
Bir önceki “Zamanın Farkında” idi…
Ondan önceki “Kambur…”
Aha şuramda kurşun gibi durur
Bir sonraki “Kuzguncuk” olsa… m.Şahin

Türk edebiyatı

06 Şubat 2013 02:46

Edebi eserin kıymeti zaman karşısındaki mukavemeti ile teraziye konur… zira zaman testere gibi kıyıcıdır… Bugün biz bir medeniyet dairesi ve dili ve manası içinde konuşabiliyorsak bunu on birinci yüzyılın üç beş ulu zatına borçluyuz… Bin yıldır bizi emziriyorlar… Yirminci yüzyıl Türk edebiyatından Otuzuncu yüzyıla beş eser kalırsa sanırım ikisi Şule Gürbùz’ün eserleri olur…. Eleştirmen bu gerçeği elli yıl sonra anlar, edebiyat tarihçisi ise yüz yıl sonra. bakın görün… EDemedi demeyin… kamburum..

canan duru

11 Şubat 2013 17:02

Şule Gürbüz günümüz edebiyatının yüz akı,tek başına yeter,yirmi yıl önce Kambur ile sarsmıştı benliğimi,şimdi iki senedir yine edebiyatımıza kan geldi.Özel ve güzel kadın.

mustafendi

12 Şubat 2013 12:09

Canan Duru bizi hayrette kodunuz…
Dûšûndûm de..
Yirmi sene evvel Kambur ile sarsilanlar derlensek toparlansak Kastamonuda toplansak mesela ôrgûtlensek Kamburlar diye… Ne dersiniz….

saniyen

12 Şubat 2013 17:43

Selam ruhumuza dilimizin dibinn lezzetini duyuran yazar

Emsal

13 Şubat 2013 23:42

Yazarın (Şule Gürbüz’ün) yazı kudretine, eseriyle inşa ettiği dünyaya, dile, imgeleme, yazar ile eser arasındaki mesafeye, emsalleri arasındaki yerine bakınca bu zor ve zahmetli ve alkışsiz yolu niye seçtiğini ve niye emsalsiz olduğunu anlıyorsunuz… Piyasaya, pazara, mezata tenezzülü olmayan, bir dünyası olan kaç edebiyatçımız var?…Efendim…

February 19 2013 00:07 am

Canan

Ben Şule hanım'ı bir kez ziyaret ettim,yani tanıdım diyebilirim.Gördüğüm o ki öyle bir dünyası vardı ki ve öyle uyumlu ve sahiciydi ki dediklerinize niye başını çevirip baksın,şimdi düşündüm de hiç zorlanmıyordu da.Müthiş sevimli ve gördüğüm en etkileyici insandı.

Cem

16 Şubat 2013 20:58

Söyleşi uzun zamandır yani tüm ömrüm boyunca okuduğum en güzel şey,inanamıyorum ,bu nasıl bir kadın,nasıl bir yazar,nasıl bir kafa?

Yazı Yazar

20 Şubat 2013 01:25

Benim bir yazar tasavvurum vardı…
Mahiyetini kendime saklarsın…
.Günü gelince o olarak gün yüzüne çıkmak
(tabii ki eserle, poz vererek değil)
aklımdan geçerdi…
Zamanın Farkında o kendime sakladığım sırrı elimden aldı
Coşkuyla Ölmek beni benden aldı.
kambursuzdum oldum….

Salih B.

21 Şubat 2013 22:51

Zamanın Farkında ve Coşkuyla Ölmek gerçekten de başka bir yerde,edebiyat bir yerde bu iki kitap ve Şule Gürbüz başka bir yerde,yazarı çok önemsiyorum.Zihin dünyası ve lisanı bu kadar gelişmiş birisi ,bu rahatlıkta ifade kuvveti olan birisi şaşırtıcı ve hayranlık verici. Ropörtaj da harika olmuş.

Ne nasıl?

23 Şubat 2013 04:30

insan merak ediyor, peki bir insan bunun üzerine ne koyar diye… Sahi ne koyar efendim… Bunun dediğim ZAMANIN FARKINDA üzerine konan – hem de kısa zamanda- COŞKUYLA ÖLMEK….
BAKACAZ

February 23 2013 22:14 pm

Salih B.

"BAKACAZ " diye yazan okur,
sözünüz zarif ve latif değil,bakıp da görememek ister gibi.Gördükleri ile kör olmuş gibi.
Oysa göreceğimizi gördük demeyi ben saygılı bir okura ve bize bunu gösteren yazara daha yakıştırırım.Başka şey görmesem bu gördüklerim bana yeter. Sevgili Şule Gürbüz,varlığını bilmek ve ortaya koydukların yeter,Coşkuyla Yaşa.

Bırakın

24 Şubat 2013 01:26

övgüyü bırakın da okudunuz mü kardeşim…
Duyamadım…
okudunuz mü…
Güldünüz mü ağladınız mı?

Ne nasıl niye

24 Şubat 2013 21:50

Bakacaz derken “bakalım görelim” demedim Salih bey…gördüklerim ile kör olduğum doğrudur ama görmemek istediğim doğru değil…
Türk edebiyatının değil Dünya edebiyatının iki kült kitabını peşpeşe okuduktan sonra “insan bunun üzerine ne koyar”sorusu manasız değil manidar bir sorudur… esasen bir soru da değil sadece ve sadece bir hayranlık ifadesidir… “göreceğimizi gördùk “demek bu kadar katmanlı bir yazara karşı zarif ve lâtif olmaz.. Biz eseri ihata edemeyiz, okuruz anlarız ama eserin tam karşılığı Okur’da değil eser sahibindedir… hayranlığın zirvesindeki ifadem okur küstahlığından değil hayranlığından…. Kaldı ki duyarlı tepkinizi de saygıyla selamlarım….

değil manidar bir sorudur ve

Salih B.

24 Şubat 2013 23:00

Ben yine de ifadelerinizi fazla girgin buldum .Ayrıyeten önündekiyle değil de sonraki ile meşgul olmanızı ve bu fazla enerjiyi yadırgadım.Ben bu yazarı gelmişe geçmişe gösterecek bir şey bulduk diye pamuğa sarmaktan tarafım.

Ne nasıl niye neden

25 Şubat 2013 00:08

Kardeşim anlatamadım…
Kafa buluyorsunuz galiba benle, bulun ziyanı yok, benim de zaten bir iddiam yok ama çok boyutlu bir edebi metne karşı okurun ödevi sadece sempatisini beyan etmek olamaz… Okuduğumuz metin (Şule Gürbüz’ün eserleri) bize binlerce
soru soruyor, evet binlerce yakıcı soru… Biz de onlarca soru sorabiliriz, metni okurken sayıklayabiliriz, sorarken ve sayıklarken eserden yazardan çalmış olmayız… Siz ‘Şuleciğim’ derken yazarı sahiplenen bir ifadeyle yakınlık kuruyorsunuz lakin eseri ıskalıyorsunuz… Eminim yazar da kendinin değil eserinin okunmasını diler…girgin’den, fazla enerjiden, pamuğa sarmadan anlamam… ömrünü, dili, manayı, sözü anlamaya adamış bir fakir okur olarak ne dediğimin farkında olarak Saygıdeğer Şule Gürbüz’ün edebiyat tarihindeki başat yerini şimdiden biliyorum… bir yazar olsaydım bunu müjdelerdim… ‘Acul’ yahut “Girgin’ olduğumdan değil değerli kardeşim biraz kafa yorduğumdan ve ayıp söylemesi biraz bildiğimden… Geriye ve ileriye doğru…. Bir de iyi niyet şart…

….

25 Şubat 2013 21:40

Aaa.. burada çok şık bir edebiyat forumu oluşmuş…
okuryazar tv yazarlar için olduğu gibi okurlar için de
çok sıcak bir imkan sunmuş…

meral altın

25 Şubat 2013 23:15

Ş.gürbüz’ü yeni keşfettim,bütün kitaplarını okudum,söyleşilerini de takip ediyorum.Zamanın Farkında ve özellikle Coşkuyla ölmek dili,es geçmediği dünyanın zerreleri ve müthiş ironisi ile önünde eğilinecek eser.Ama anlaşılan yani söyleşilerden anlaşılan Şule hanım da en az kahramanları kadar orjinal ve aslında onlar gibi birisi.Kambur’u çocuk yaşta yazan,her kariyeri itip tamirci olan güzel ve yalnız,sarsıcı bir kadın.

Ayşe gül

26 Şubat 2013 00:12

Yeni Tùrk Edebiyatı hocamız yaşayan hikayeci ve romancılardan birini okuyun ve tanıtın sınıfa deyince rastlantısal olarak Şule Gürbüzü tanıdım… Yazar ve ben yalnızım ve iyi ki yalnızız diye düşünüyordum ve yazarı
kendime saklıyordum ki bu mini okuyucu forumu hiç de
yalnız olmadığımı gösterdi… teşekkürler sayın yazara ve foruma katkıda bulunanlara… Sunumum tamamlanınca paylaşmak isterim…

Adil Bulut

26 Şubat 2013 02:48

Ooooo… Neler oluyor burada?…
Edebiyat dergilerinde olmayan olmuş…

Metin Y…

26 Şubat 2013 07:01

Le Rupablica’ya nobelli yazarımızın verdiği söyleşi ile okuyucu yorumlarını okudum az önce. “Ben idiot idim” diyor yazarımız… Okuyucular da açmış ağzını yummuş gözünù…. bu söyleşideki lezzet ve edebi düzey okuyucuların da çıtasını yukarı
çekmiş….

Uyurgezer

01 Mart 2013 01:44

Ey edebiyat profesörleri, doçentleri, doktorları uyuyun… Edebiyat sanat dergileri, editörleri, yazarları uyuyun…
Müellifler mütercimler hikayeciler uyuyun ki büyüyesiniz
Ey bayır turpları ey bostan hıyarları ey kapı tokmakları uyuyun… Adım gibi eminim size dokunmaz Zamanın Farkında ve kalın kabuğunuza değmez Coşkuyla Ölmek… Siz coşkusuz uyuyun masalarınızda, o manda yavrusu hallerinizle bütün akademik rütbeleri hak ediyorsunuz… Dekan rektör neyim bile olur sizden… Yayın danışmanı bile olursunuz…uyuyun…. Hele muhafazakar sanatçılar takozlar siz narkozdan siz eski solcular da alkolden mest olun..uyanmayın… Nasıl olsa biri önünùze bir şey koyar

K.

01 Mart 2013 18:08

Metni bir kambur gibi sırtında taşımayıp, yıllarca aslında kendini arayışı ve döne dura başka metinlere varışı yazarın, ve yaşarken zor ama anlatırken edebi lezzetinden yenmeyen bir akışı işaret eden sohbeti… Okumadığım kitaplarını bir an evvel alıp okuyacağım.

Mim

05 Mart 2013 01:26

“Metni bir kambur gibi sırtında taşımamak” da ne demek? Bence metni bir kambur gibi sırtında taşımadığı değil, aksine taşıdığı için yazar okuyucunun da kamburunu çıkardı… (mesela benim kamburum ondandır.)

selim c.

05 Mart 2013 22:46

Şule Gürbüz… başka bir ruh, başka bir alem, ne kendisi benzer kimseye, ne kimse benzeyebilir ona.

Araştırma Görevlisi

05 Mart 2013 23:02

tamam bizde akademi edebiyatı elli yıl geriden izler evet
ama profesöre, doçente, doktora turp, hıyar, tokmak, takoz, sarhoş denirse edebiyatçı ile akademi arasındaki makas büsbütün açılmaz mı?…

March 06 2013 15:29 pm

Cemal ü.

Haklısınız,şu yorum fazlasıyla aşırı bir yorum olmuş.Takoza,baltaya edebiyatımız da akademilerimiz de fazlası ile tok zaten .Bunu burda yinelemenin kime neye faydası var?Söyleşi çok güzel,yazar güzel,eser müthiş.Bunları selamlamak en güzeli.Bir de bazı okurlar en çok ve en iyi anlayan olmayı bir hırs ve yarış haline getiriyorlar.İnsan kendi anladığının tadını çıkarmalı başkasının anlayışsızlığını sayıp dökmemeli.Şule Gürbüz'ün eşsiz zarafetine ve dinginliğine,derin ve geniş anlayışına böyle okurlar yaraşır.

Mikail

06 Mart 2013 12:19

Söyleşi müthiş bir lezzette,okuryazar tv’ye emeği için sahici teşekkürler.Şule Gürbüz geçen sene tanıyıp değerini takdire çalıştığım bir yazarken Coşkuyla Ölmek beni gerçekten salladı.Diyebilirim ki Akılsız Adam ,onun hele o 62.sayfadaki uzun söyleyişi beni uzun uzun ağlattı.Beni ağlatabildin ya Şule Allah seni hep güldürsün.Sağol.Hep yaz,ama biraz daha çok yaz.Ağlamaya ihtiyacımız var.

Durun bir dakika

07 Mart 2013 02:21

Yazar güzel eser gùzel biz okuduk sevdik beğendik ağladık güldük demek kişisel bir beğenidir, takdirdir, tesekkurdür, kïymet bilmektir ve anlamlıdır lakin daha manalı olan bir eserin ruhunun bir edebi iklim oluşturmasıdır… Bunu saglayacak olanların toplumun,kamunun bir adım önünde olması beklenir. Yani bu eserden ve yazardan bağïmsız bir ihtiyaçtır. Onun için profesör dediğimizden, doçent, doktor, yazar, eleştirmen, üleştirmen dediğimizden bu unvanları verdiğimizden bunları bekleriz….. Bu vergilerimizle ünvanlanmış zatlardangünyüzüne çıkan bir sanat eserini en
azından selamlaması beklenir… Aksi halde turp takoz az gelir… “böyle derseniz aradaki makas açılmaz mı” diyor bir arkadaş… Ne makası kardesim bugün doğan güneşi görmeyen edebiyat kürsüsü Fuzuli’yi nedim’i, şeyhülislam Yahyayı, Galip dedeyi duyurabilir mİ. peki Yahya Kemal’i, Haşimi, Tanpınarı duyurabilir mİ… Edebiyat fakülteleri, edebiyat dersleri ne ičin var… Anlamadım niçin… Deli etmeyin adamı?…

uyurgezer 2

07 Mart 2013 02:42

Cevap Hakkı

“En çok ve en iyi anlayan okur olma hırsı” kınanası, ayıplanası bir hırs değildir ve kendi adıma Kambur’dan itibaren saygıdeğer yazarımızı en iyi anlama ünvanını kimseye vermek ve bu ödùlü kimseyle -ama kimseyle- paylaşmak
istemem…

Velvele

08 Mart 2013 02:08

“On sekiz yıl, kıpırtısız, sabit, sadece baktım.. Hayatta becerebildiğim bir şey varsa o da budur” diyor hanımefendi… Daha ne yapacaktın… Ben şahsen, değil onsekiz yıl, onsekiz gün öyle kıpırtısız sabit baksaydım -çilenin bitiminde- yalnızca dünyayı değil, onsekizbin alemi velveleye verirdim….

Okuyucu

12 Mart 2013 12:19

“yaşayan insanların çoğu maalesef birşey değil” diyor söyleşide Şule Gürbüz… Seni beni kastediyor ey okuyucu… Daha ziyade beni…. “Yaşayan insanlar” derken yaşamayanları hürmetle yad ediyor ya da onlara birşey demiyor. “ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum” diyenlere ise (belki sadece onlara)insanlık kapısının açık olduğunu işaret
buyuruyor… Zira bir onlar yükseklikleri sezmek ister ve bir onlarïn derinliklerden başı döner… onlar dediğime bakmayın onlar yoktur, o vardır…

Mektup Selam Söyle

13 Mart 2013 03:49

Sayın Şule Gürbüz Hanımefendi ruh benzerlerinin ruhuna mukavemet, direnç, güç (ifade gücü) intikal ettirdiğinden emin olmalısınız… Ruh benzerlerinizin de keşke keşke siz gibi sizin gibi bir ifade kudreti, bir dille wals, dille dans mana ile raks, zürefa ile sema, ulema ile semah yapma, yapabilme özgürlüğü olsaydı da Zamanın Farkında için bir teşekkür
kitabı Coşkuyla Yasamak için de ayrï bir teşekkür kitabı yazıp
yayınlasalardı….yayınlasaydık… Yayınlasam…

F.C

13 Mart 2013 23:44

İyi ki Şule Gürbüz’ü geç tanımışım,yani gençken karşıma çıkmamış.Ne bir iş tutabilirdim ne başka birini -her manada- beğenebilirdim ne okuduklarımdan sonra adım atacak halim olurdu.Şimdi ,ellimden sonra hafif sersem biraz üzgün ancak yutkunup duruyorum.

beğeni

14 Mart 2013 03:01

“Ne başka birini her manada beğenirdim” de ne demek oluyor… Edebiyattan mı konuşuluyor burada yoksa eş dost muhabbeti mı? Edebiyat bence beğeniyi cepheden reddeder… evet, edebiyat beğeniyi reddeder… Beğeni Kiğılı marka bir takïm elbise, Bisse marka bir gömlek, lacoste marka kırmızï bir boyun bağı yahut Beğendik mağazalarının şarküteri reyonundak ürün çeşitliliği için kullanılabilir…edebiyatın dili başkadır… Takdir teşekkür dili de başkadır….bambaşka…

Yorumumuz

14 Mart 2013 03:13

“Yorumunuz yönetici onayından sonra yayınlanacaktır” … Yani bu sitede sansür yoktur, burayı ister çıfıt čarşısına čevirin ister Dolmabahçe’ye… Burada fikir yöneticiyi onaylar, yönetici fikri değil…sinekten yağ çıkarıyorum bir takdir edin….

cemal ü.

14 Mart 2013 17:10

Şule Gürbüz’ün söyleşilere verdiği önem takdire değer.Okuyucuya saygısı en azından anlaşılmak adına verdiği çaba dikkat çekiyor.Bir+bir söyleşileri de muhteşem ,okuryazar tv ye olan da.Ama okuyucu olarak ben kitaplarında bazen kendimi dışarda kalmış hissetsem de en iyi anlayan okur olamasam da en çok seven okur herhalde olabilirim.Zamanın Farkında olamayabilirim,Coşkuyla Ölemeyebilirim ama Şule Gürbüz’ün farkındayım.Bu kınanacak bir şey midir?

Saçma

15 Mart 2013 02:17

Öyle şey olmaz…
Eserin farkında olmayan mùessirin farkında olmaz, olamaz… sallama okur olmasın daha iyi….
ben böyle diyorum….

Saçma iki

16 Mart 2013 02:21

“ben böyle diyorum” az biraz kaba olmuş. Demem o ki, yazarın farkïndaysan eserin farkında olacaksın… Yoksa kuru kuru hayranın olayım olur ki burada olmaz… Yani Zamanïn Farkında Olcaksın ki Coşkuyla ölesin….dahası yazarı takdir etmek kafi değil ona katılarak bir yerden bir yere yùkselebiliriz… Elbette söyleśileriyle de idarkimizi genişleten yazara teşekkür etmeliyiz…. Lakin yazar zaten yazmış ta biz ona ne diyoruz bizim için önemli olan bu… Onun umurunda olsun olmasın bize düşen bunun cevabïnı vermek… Okuduk rafa kaldırdik da ne oldu, neremiz yandı, neyimiz tutuştu?… Yoksa, okuduğumuzu diğer kitapların arasına kaldırmışsak ne kaldı geriye… Ben şahsen her iki öykü kitabını kitaplığımda koyacak yer bulamadım…

mehmet

18 Mart 2013 22:47

Sabah Beşiktaş vapurunda Şule Gürbüz’ün yanında oturdum,dalgındı güzel bi kalemle küçük bir deftere ufak tefek bir şeyler yazdı,denize baktı.Çok sevimli ve çekiciydi tam bir slav tipiydi.Cesaret edip bir şey diyemedim diyeceğim çok şey vardı

İnsan insana benzer

20 Mart 2013 01:57

Ben de Amerika’da Newyork metrosuna bindim bir deafsında bir amca yanıma oturdu, elinde bir defterin ilk sayfasına Night in August yazdı ve sonra sular seller gibi yazmaya başladı… Eğildim okumaya çalıştïm ama yazarın yüzü gibi karışıktı el yazısı…. Bir yazar olmalı dedim ve yüzünü zihnime kazıdım… Meğer Faulknermiş amca…Dünya küçük işte… Yıllar geçti aklımdan çıkmadı… tam bir Sırp tipiydi…

March 20 2013 18:07 pm

Mehmet

Benimki hayal değildi ,ama hayal kadar güzeldi.Night in August değil de Light in August olmasın sakın.Buna da cevap yazılmasın sakın.

İnsan insana benzer

20 Mart 2013 23:50

Doğrudur Light in Augusttur.
Gâvurca bilmediğimden ihtiyarın
omuzları üzerinden bakarak aldığım
notu yanlış alma ihtimalim yüksekti zaten ve
hem üzerinden yarım asırdan fazla
zaman geçti…insan insan benzer belki de Faulkner değildir… Kimbilir

doktor

21 Mart 2013 12:50

şule gürbüz kitaplarıyla yeni tanıştım. edebiyat dünyamızın onun değerini anlaması ne zaman olacak bilmiyorum ama olacaktır mutlaka

yardımcı doçent

21 Mart 2013 19:24

“doktor”un sorusunu ben cevaplayayım;
bir edebiyat dünyamız olduğu zaman doktoruım…

İletiśim

22 Mart 2013 09:48

edebiyat dünyası ruhtan, manadan, derinlikten, estetikten, emekten hazzetmiyor besbelli… Tenden, bedenden, askïlı gömlekten hazzediyor…. kişisel gelişimci edebiyatçılar el üstünde tutuluyor, bilboarda çıkıyor…Şule hanım onların baktığı yere, yöne bile bakmıyor…

fatih

22 Mart 2013 14:33

Coşkuyla Ölmek’i okudum ve beğendim tabii ki ama Şule Gürbüz kendinin bildiğini herkesin de en azından okurun da bildiğini varsayarak bir isimle deyimle bir sözle o kadar göndermelerde bulunuyor ki kitap dipnotlarla yayınlansa 500 sayfayı bulur.Müzikle makamla,eski kültürle felsefeyle çok iç içe bir de dil çok şiirsel ve kayıyor bu çok güzel ama okur buna nasıl ayak uyduracak ben bilemedim.Anlamadığım kaçırdığım çok yer olduğundan eminim.En tuhafı da bu zorlukların içinde yazarın çok rahat ve doğal olması.Bu acaba yetenek mi,yetenek dedikleri bu mu?

Yetenek

25 Mart 2013 02:52

Bence (sen kimsin de bence diyorsunuz demeyin) yetenek değil, yetenekte (bile) bir sonradanlık var. Coşkuyla Ölmek ve Zamanın Farkında’nın yazarında doguştan, yaradılışdan fıtrattan, kumaşdan bir zenginlik var … yazarın bùyûk başarısı bu yaradılış hamuruna uygun olmak, öyle kalmak ve öyle yazmak. daha önemlisi öyle yaşamak…kültürün şahı var ama kültür hikaye yazar için… (Ayıp söylemesi bence de öyle.) Okur nasıl ayak uyduracak diyor Fatih. İzin verirse ben cevap vereyim. okur Okuyarak ayak uyduracak…

fatih

25 Mart 2013 10:50

Bana cevap yazan arkadaşa teşekkür ederim.Okuyarak ayak uydurmam gerektiğini söylemiş ama ben okurken bunca bilmediğimin yazarın içinde rahatça gezinip hatta sarakaya aldığı şeylerin eğer söylediğiniz gibi fıtri gelen özelliklerin emsaline sahip değilim.Hayran oluyorum,cümlelerin nasıl böyle gürüldeyerek kurulmuş olduklarına ve hem böyle gerçekle dopdolu hem sanat dolu olmalarına zorlamasız olmalarına hayret ediyorum.Ama aramızdaki mesafe okuyarak kapanacak gibi değil.Anlamadığım ama bir şeyler dediğini sezdiğim yerde güümser gibi yaparak değil.Bu yazar ve kitap beni çok zorladı.Kendimle belki ilk kez bir yetersizlik tartışmasına girdim.Galiba dediğiniz gibiyse Şule Hanıma verilen bana verilmemiş.

s.c

25 Mart 2013 22:58

Şule Gürbüz sana doyulmaz, doyamıyorum
zamanın farkında da güzeldi ama coşkuyla ölmek
sana haşa TAPIYORUM

Eeeee

26 Mart 2013 00:11

S.C nin notu için söyluüyorum belli ki, bu okuryazar platformu işlevini yitirmek ûzere…. Sizin yazdığınıza eeeeeeeee yetti ama demekten başka bişey diyemiyorum ve bağışlayın okur olduğunuzu dùşünmüyorum…”Haşa” diyen “tapıyorum” diyemez…. Öyle şey olmaz ve bu dil bu platformu zehirler…. Edebiyat dışı bir dil kullanana mebzul miktarda mekan ve zemin var…. Buyurun gidin güle güle….

Name

26 Mart 2013 00:29

“Aramızdaki mesafe kapacak gibi değil” diyor Fatih. yazar ile okur arasındaki mesafe kapanırsa okuryazar olur. Bunu talep etmek haddini aşmak olur. Kendinle girdiğin yetersizlik tartışmasını kaybedeceksin. Geçmiş olsun…yazarın cümleleri gürüldeyerek kurulmuş ama fatihinkiler guruldayarak kurulmuş. (Şaka) … Keza, yazara verilen okura verilseydi OKURYAZAR olurdu…

Vergi

26 Mart 2013 02:35

Tanrı vergisi diye bişey var…
Unutmayın Tanrı vergisi… yetenek değil….
Yetenek yetiyle alakalı, yetkin deniyor ya yeteneklerini azami ölçüde ve doğru kullanana. tanrı vergisi ise vergilenenin kendisi de çok farkında değildir. Küp içindekini sızdırır.

mektubumu oku

26 Mart 2013 10:55

Sevgili Şule,
seni nasıl sevdiğimi sen bile anlatamazsın.Kambur’la başlayan aşkım zamanın farkında, coşkuyla ölmek ve müthiş söyleşilerinle katlanarak artıyor.Senin çığının altında kaldım.Ölürken yanımda kitapların olsun isterim,o kimsede görmediğim harikulade gülümseyişine de dünya feda olsun.Sözlerini defterlere yazıyorum,çıkarıp çıkarıp okuyorum,senden kimseye bahsetmiyorum,adını etrafta anmıyorum,yokmuşsun gibi yapıyorum,halbuki sadece sen varsın.Edebiyata,söze,derinliğe dünyanın ifrine cifrine nasıl böyle hakim oldun da hiç değilmişsin gbi duruyorsun.Tanpınar Atay arası harika yazar sözlerine de katılmıyorum.Onlardan da çok başkasın.Geçen söyleşide demişsin ki”insan kendini düşündürüp kederlendirene müpteladır” evet,bunu bilir de söyleyemezdim,şiirindeki gibi “sen benim söyleyemediklerimsin”
sinem

Selam saygı

27 Mart 2013 00:44

Sinem hanım kalbimizi olduğu gibi tercüme etmiş ve ne de güzel yansıtmış hissiyatımızı… Selam olsun

canan duru

27 Mart 2013 17:57

Şule Gürbüz’ün bir dil kurma gayreti ile mi yoksa söyleşilerinde anlattığı kendinden bahsettiği hayatının bir hediyesi ile mi bu dile ve anlatıma sahip olduğunu doğrusu merak ediyorum.18 yıl bakana bir hediye verilmesi gerekir o da bu dil mi acaba diye aklıma geliyor.Yazarlığına düşüncesine emeğine söz söyleyemem ama bu dil kurma ile gayret ile olmuşa pek benzemiyor.Sabit durmanın gezmemenin sabrın ve kendisine verilecekten emin beklemenin ödülü.

haşiye

28 Mart 2013 01:59

Tanrı vergisi yani… Sabit durma…. Duruşunu bozmama… yaratılışa uygunluk hali. bulvara, istikbale, alkışa, manşete, billboarda sırt dönünce kendi sesini duyma, kendi şarkısını söyleme, kalbinin ritmine ram olma, binbir makamı terennüm etme…. Duyduklarından bir azını da bize lütfetme… Öykü diye… teşekkürler… dil kurma dil kurumlarının ve bilboardda sahne alan yazarların ve ilk baskısı 100 binliklerin ve askılı endüstri ürünü tweet yazarların işi değil işte…( Canan Duru’nun yukarıda dediklerine izniyle ek .)

doktor

28 Mart 2013 10:46

Sn. Canan Duru ne güzel söylemişsiniz; “sabit durmanın, gezmemenin, sabrın ve kendisine verilecekten emin beklemenin ödülü” diye…

Mim

30 Mart 2013 01:15

Bir artı Bir Dergisinin son sayısında yazarın son söyleşisi var… Bir okuyun, bir kendinizi, mahallenizi, aidiyetinizi, yaşam öykünüzü, hayatta kimlere çıraklık ettiğinizi, ne öğrendiğinizi, kime ne öğrettiğinizi ve sizden nelerin sudur ettiğini bir
düşünün. Ben okudum, mahallemi, aidiyetimi, o min gayrı haddin estağrullah diye her mecliste baş köşeye oturan yakasız gömlekli abdestsiz cenabetlerle örülü çevremin, muhitimin kadınlarından erkeklerinden yazarlarından hicap duydum… Hicap duydun da ne oldu, ne yaptın diyen olursa ne hazin ki cevabım sadece “hicap duydum” olur… yazar bize haddimizi bildirmek kastıyla tek bir cümle kurmuyor, o kendi makamından, kendi kürsüsünden kendi lisanıyla konuşuyor ama kalbimizi şiirden oklarıyla onikiden vuruyor…. Bir bakın… Bir okuyun ve bu platforma yazın….

Sin

31 Mart 2013 02:33

Öyle bir sorgulamaya sevkettiyse niye sadece hicap duydun dayı bişey yapamadın mı, ne yaptın, ne kaldı sana.
- Cehennemin dibi, zıkkımın kökü düştü bana. Doğuştan bu düştü. Cemiyetçi bir gudubet düştü bana?
- bir ustan olmadı mı hayatta?
- Oldu ve ne tuhaf benim de aynı adlı bir ustam oldu (la teşbih)ama benimkinin ruhu yoktu. O bana değil ben ona çok şey öğrettim ama dönüp ardıma baktım ki ben ayazda kalmışım, öğrettiklerimi de unutmuşum ve dahası beş para etmezmiş…
Ne alaka peki?
cehennemin dibi, bulunduğum çukur. Kimseden merhamet dilenmiyorum… Yazarın çektiği o yüksekliğe zaten çıkamazdım…
Siz siz olun ulu ruhların etrafında dolaşmayın. Sevdalanırsınız… var oldum sanırsınız. asansör düğmesine basınca yedi kat göğe yükseldim sanırsınız….sonra sonra ayağı yanmış it gibi kaçacak saklanacak yer arar bulamazsınız. Güzellik yakıcıdır. Mükemmellik uçurum… Siz siz olun sevdada da haddinizi zorlamayın, çöplüğünüzden uzaklaşmayın, kamaşmayın, takatinizi aşmayın, okumalarınızda da haddinizi aşmayın.. Gudubet cenabetlerle çevrili çevreniz, mahalleniz size çok bile…, size dediğim bana…

AaAh bana… Ruhumsuz bana…. Min gayrı haddin bana…..Coşkusuz bana…

şın

01 Nisan 2013 00:44

Beni mecnun ettin seni Allah esirgesin

Nun

01 Nisan 2013 03:11

“Nisandır en zalimi ayların”
Ve
“Ateş düştüğü yeri yakar”
Ve İstanbul o İstanbul

hakan p.

02 Nisan 2013 11:49

Yeni yani son 30 yılın Türk edebiyatı ile köprüleri atmış olanların tekrar köprü kurabilecekleri kadar sıkı bir yazar.Geçmiş, atlarına binmiş gitmiş o en güzel insanların yanına ve ardına layık,lisan ,üslup,zeka,akıl yürütme,duygu,tasvir,felsefe…ne ararsan aradığını sadece kendinde bulduran bir kalem.Tanıdığıma nihayet kitaba kavuştuğuma çok memnunum.

Nedim Nedamet

03 Nisan 2013 01:18

Sayın Hakan p eyvallah evet ama bir yazara (sahih bir yazara, Şule Gürbüze) mer’i internet yahut liseli lisanıyla “sıkı bir yazar” demek bağışla ama gevşek bir okuyucu tanımı olmaz mı?… belki de sadece bana öyle geldi…. Zira ben okyucunun yazara uygunluğu, liyakati gibi bir önkabul ve fikri takip ile şu okuyucu notlarını izliyorum… Az okur az yazara, az yazar az okura erişiyor. hayatı hayatına dahil etmek istemediğini söyleyen ve bir söyleşide bile tek bir cümlesini karavana atmayan bir eser sahibinin yanına adımızı yazarken özen göstersek fena olmaz….

SAHİ

03 Nisan 2013 03:02

Sıkı: dar, sıkıştırılmış, doldurulmuş, tıkız demek..
Yani argo…
Yani ayıp…
“Sıkı yazar” olmaz yani…

SAHİ

07 Nisan 2013 02:14

Divriği ulu caminin tac kapısıdır…
Dolmabahçedeki Topkapıdır…
Topkapıdaki Dolmabahçe…
- Okudunuz mu?
- Yok henüz
- Canınız cehenneme o zaman
- Ne zaman
- Her zaman
- Niye aşağılıyorsun abi zaman mı var?
- Hayır aşağılamıyorum

mehmet

07 Nisan 2013 22:52

sayın sahi hanım ya da bey,
bir de ne dediğinizi anlasak ya da yorumunuzun okuduğumuz söyleşi ile alakasını öğrensek belki sizi Şule Gürbüz’den bile fazla beğeneceğiz.

yasemin

08 Nisan 2013 23:02

şule gürbüz …hem bu kadar çekici hem yetenekli ve etkileyici bir kadın,ruhumu soydu da önüme koydu,her şeyin sebebini sıralaması ile anlatmış zamanın farkında’da pes denecek bir kitap ,kadın olunca böyle bir şey olmak gerek ,gerek de …

mecaz

08 Nisan 2013 23:06

“elhamdürüsüne ,kızlar sürüsüne ,ben de birisine inşallah”
yani şule sen kaç yaşındasın ne gördün ne duydun da böyle yakası açılmadık 1000 yıllık istanbul bıçkınlarının tekerlemelerini bile yazdın ,sabahtan beri gülüyorum,daha neler neler var
not:adı geçen eser :coşkuyla ölmek,rüya imiş öyküsü

istiklal

09 Nisan 2013 20:26

bu söyleşide de bir+bir son söyleşisinde de başka bir ruh barındırdığını fazlasıyla belli eden cümleler var.Etkisinde kalmamak imkansız.Şu cevaba bakın:Sonuçta her toplumun dehası vardır, rahat duramayanı, hayatı beğenmeyeni, ondan ve sunduklarından utananı vardır. Neyse ki, böyle bir şey ince bir damar olarak her zaman vardır. Binlerce arsıza bir saz benizli düşer, binlerce miskine bir hayal içinde yaşayan, binlerce yeri eşeleyen, meyveye daha çiçekkken ağzı sulanan, denize denize baktığında lüferi düşünen, kuzuyu oğlağı kebep sanan, kuşun kanadını, balığın yüzgecini kıskanana karşın kendinden utanan, sağlığından utanan, aldığı havadan utanan vardır. Benim zaten dünyadan anladığım ve bütün o her şeyi, altı milyarı sıyırdığımda elimde ve aklımda kalan hep o soydur.

Bu cevap böyle bir ruh o ince damarın kendisi olduğunu da belli ediyor.Hazirandan beri tüm dünyamı kuşattı daha doğrusu kendinden bir dünya yaptı.Bu dünyayı seviyorum.Çok değerli,çok değerlisin.

Anonim

16 Nisan 2013 00:07

Şule Gürbüz popüler olanı, piyasayı, internet televizyon ve gazeteci dilini, flaş patlatmayı, insanların zaafları ile oynamayı reddettiği için, cinselliği, aşkı telffuz etmediği için, söz ile mananın yani yitik hikmetin peşinde … Okuyucu ise manadan
melalden hazzetmiyor… Belli ki yayıncılar da hazzetmiyor…nadir olanı avm’den alışveriş yapanlar, hiper süper marketlerden kitap alanlar istemiyor… Çin işi edebiyat Çin işi felsefe şeytan işi düşünce makbul sayılıyor

April 16 2013 22:29 pm

meryem

Şule Gürbüz'ün bu gerçekten güçlü ve zengin diliyle,hayal gücü ve ifade gücü ile açıkçası kitaplarını eline alanın ister istemez hissettiği gücü ile aşkı da cinselliği de anlatmasını isterdim,bunları ondan okumayı,en Şule Gürbüz haliyle okumayı isterdim.Bunları teleffuz etmemesini ben eksiklik sayarım.

Anonim

17 Nisan 2013 02:12

Meryem hanım beni bağışla ama ismin ile yazardan siparişin büyük bir tezat teşkil ediyor. Yanlış anlama tezat normaldir ve olması gerekendir. olabilir adı Meryem olan bir insan da diğerleri gibi olmadık şeyler talep edebilir lakin o talepkar olduğunuz temalar edebiyatta ifade ve hayal gücü zengin yazarlarca yağmalanmış, tüketilmiş, bitirilmiş mevzulardır… Eğer sevdiğimiz bir yazar bütün fantazya dünyamızı yazacak olursa, yani biz ondan bunu talep edersek, bunu da bunu da yaz dersek yazara yazık etmiş, ayıp etmiş oluruz… Neyse ki, piyasaya, poulizme, para, pul, borsa ve şehvet pazarına tenezzül etmeyen, direnen yazarlarımız da var. onları kendi zeminimize çekmeyelim de çıkabiliyorsak biz onların katına
çıkalım…Çıkma kabiliyetimiz yoksa da susalım… Yazarın eksiği saydığınız şey bilesiiz ki alameti farikasıdır, varlık nedenidir… Meryem ismi ismeti anlatır, nezaheti, masumiyeti, edebiyat artık ismetten ve manadan ve nezahetten ve masumiyetten uzaklaştırılmış bir ciklettir ve çokça çiğnenmiştir… Ne olur artık çiğnenmiş cikletler çiğnemeyelim ve talep etmeyelim…. Sahih bir sanatçıdan bir de sirk gösterisi istemeyelim… sirk görmek isteyenin gireceği bin kapı ardına kadar açıktır…. Bir de edebiyata en uzak kelimelerden biri sipariştir…. Selam sevgi….

meşale

21 Nisan 2013 03:14

Okur ve Yazar ruhen birbirine o kadar yakın olmuş ve yazar gövdesini öyle geri çekmiş ve öyle dikkatle odaklanmış ki şu okur notlarında görüldüğü üzere okur yazar olmuş, yazar okur. Okuru yazar katına çıkaran da Şule olmuş… Meşaleci Şule.

aslı ergün

24 Nisan 2013 11:22

Coşkuyla Ölmek’i yeni bitirdim,onbeş gün okumak için didindim.Dili çok ağır,eski dile aşina olmama rağmen çok zorlandım.Hem dili hem anlattıkları ağır.Tuhaf bir çekiciliği ve gerçek olduğu belli bir dünyası var Şule Gürbüz’ün.Saf edebiyatın peşinde olduğu da belli.Ama bu dili ve anlattıkları ile gençlerin kendisini okuyup anlayacaklarını,kolaya alışanın ona tahammül edeceğini ummaması lazım.Bu dönemin yazarı değil,klasiklere benziyor.

m.kocakafa

25 Nisan 2013 00:32

Edebiyat retorik sanılıyor. Bir edebiyat eserinin sunduğu dünyaya değil de duyularımıza hitap edişine, güzellik duygumuza seslenmesine bakılıyor. Bu büyük bir metin Sahiheyn’in bir eser için doğru bir okuma biçimi değildir. Böyle okurun üstü kalsın. Ne var ki yazarlar her tür okuru adamdan saymak zorunda olduklarından okura hak ettikleri payı vermezler. buna gerek de duymazlar zira bir ihtimal bin kişiden birine isabet eder diye. Yazarı bir dünya inşa etmekten vazgeçiren ve kendi düzeyine çeken de okurdur. Bu cümleleri yukarıdaki okur mesajları üzerine söyledim. Yazarın meselesini mesele edinen derdini dert edinen yok. “İnsanlar onu anlamadılar oku işitmesen önce” demiş Heralit. Şule Gürbüz de öyle. Var olan her varlık üzerine düşünüyor , dünyayı yeniden resimliyor ama eserini kendi anlatmak açmak zorunda bırakıldığı için bizim(okurun) idrak düzeyinin ötesini söylemiyor… Doğal olarak… Artık retoriğe övgüyü bırakıp bu eserlerin dünyasına dokunmalı, esas meselesini mesele edinmeli.. Yoksa katibime kolalı gömlek ne güzel yakışır düzeyinde iyi güzel tatlıdan öte gitmezsek ıstırap çeken bir ruhdan damıtılarak elimize gelen eser ruhumuzu birazcık olsun ısırmaz, bize üç uykusuz gece geçirtmez, bizi bir halden başka bir hale taşımaz… Ruhumu altüst eden Coçkuyla Ölmek ve Kambur ve Zamanın Farkında veAğrıyınca Kar Yağıyor ve bana bir Yeryüzeyinde, bir kuzguncuk, bir ayazma bir
Boyacıköy bir İstanbul, bir saray,bir ıssız ada, bir dil evreni, bir düşünce evi lutefeden yazara, saygıdeğer Şule Gürbüze kalan nefeslerim adedince teşkkürler…

doktor

25 Nisan 2013 10:03

klasik zaten

m.kocakafa

25 Nisan 2013 23:31

“insanlar onu anlamadilar onu isitmeden ônce” olacakti Heraklitin sôzû… Bir de sahiheyn degil “sahih bir eser” olacakti…. Duzeltiriz…

Nim milletimin

26 Nisan 2013 02:11

Çiğnenmiş sakız çiğnemekten haz edenlere başka yazarlar , (çok satan, iki saatte iki yüzbin satan yazarlar) damak tatlarına uygun, adrenalinlerine, modaya, reytinge, trende, avmye, algida reklamlarına, sabah programlarına uygun lezzetler
sunar… Biraz gizem, biraz kutsal tarih kasesi, biraz erotizm, biraz mistifikasyon isteyen Elif İskender Altan okusun… hatta okumasına da gerek yok, alsın, çantasına koysun…. Bir meselesi olan varsa, kaldıysa Zamanın Farkında ve Coşkuyla Ölmek okusun….zor gelirse bir daha okusun…Çekirdek çitlemek, sakız çiğnemek, eğlenceli vakit geçirmek, bir solukta bir kitap okudum hayatım değişti demek isteyenler için bir hayal kırıklığı olur…

b.i

02 Mayıs 2013 15:13

Şule Hanım’ın Zamanın Farkında kitabı da Coşkuyla Ölmek kitabı da okuru müthiş yoran eserler.Bazı okurlar yorumlarında başka yazarların kolay okunup eğlenceye çerez oluşundan bahsetmişler alaylı bir eda ile ama Şule Gürbüz okumak da yani sonunda bir diploma ya da madalya verilecekse pek güzel bir şey olur.Şaka bir yana onun gibi yazan yok ama onu okuyanın okuyabilenin sevenin ve baş tacı edenin olması da o okuru önemli okur yapıyor.gizli bir diploma sahibi yapıyor.Ben burada Şule Gürbüz okurlarını tebrik etmek istiyorum.Okuyan başka biri olur,kesin olur,zihni değişir,bakışı değişir.Söyleşileri ise gerçekten ilerde efsane olacak.
“Hey vapurlar,trenler”

Nim milletimin

03 Mayıs 2013 01:27

Demek ki bir eserin “eser” olarak nitelendirilebilmesi ve bir okurun da “okur” olabilmesi ele alınan kitabın hazır kışkırtılmış duyguları daha da kışkırtmasına değil de sizi yormasına bağlı.. Yoran eser (ki yormayan eser değildir) okura(ki okur yorulmayı göze alandır)ciklet çiğnetmeyen,
çekirdek çitletmeyen eserdir… heeey tırlar, kamyonlar…

Name

04 Mayıs 2013 00:54

Doğu Batı dilemmasını bizim lehimize çözmek ve aynı zamanda bize ait bir cevher parlatmak isteyen kült yazarlarımızın güya peşinde olduğu terkibe cevap olarak
Şule Gürbüz hem kıymetdar bir cevher olarak tebarüz ediyor hem de o iki yüzyıllık özleme/arayışa karşılık görkemli bir cevap veriyor… Ve bunu asla bir misyon edinerek yapmıyor, öyküsünü kuruyor ve bu öykü (bizatihi)bir anlam dünyası inşa
ediyor. İşte o dünya bizim dünyamız… Biz kimiz?…

franzkafkas

05 Mayıs 2013 22:32

Şule Gürbüz zamanın farkındadır, zamanın ruhunu anlamıştır…

bay K

08 Mayıs 2013 03:56

Zeitgeist : zamanın ruhu. Yok öyle birşey. hegelden beri kabul görmüş bir palavra… Zamanın Farkında olmak zamanın ruhuna, populizme, modaya, modernliğe , modernizme, kıyma makinasına, kesrete, eşyaya teslim olmamakla mümkün olabilir. Şule Gürbüz zamanın değil benimruhumu anlamıştır

hasta

08 Mayıs 2013 23:03

Sade değil,gösterişli değil,derin,çok ince ve sık işlenmiş,müthiş bir dil örgüsü ile kendi zanaatını yazıya aktarmış bir yazar.Delilik derecesinde detaycı,hep bir ince kahkaha,süresiz bir keder,akıl almaz bir akıl yürütme.Bunca şeyi aklında tutabilen gözlemleyip yazabilen birisi,şaşırtıcı.Kurgu değil kendi içine bakıp yazdığını sanıyorum taa Kambur’dan beri.İçinde nasıl bir hazine saklıymış,neler neleri taşımış taşımaktaymış,herşey şaşırtıcı.Coşkuyla Ölmek muhtemelen Türk edebiyatının en iyisi.

Name

09 Mayıs 2013 03:27

Bir sanat ve
edebiyat dünyamız,
bir akademimiz,
bir eleştiri geleneğimiz,
kömürü cevherden ayıran
bir estetik terazimiz
olsaydı keşke… keşke olsaydı…

ne hasta bekler sabahı

10 Mayıs 2013 03:57

sayın hasta…. sizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum…. yukarıda yazarı tanımınızdan çok belli ki siz hem yazarın hem de edebiyatın kumaşını dokusunu hamurunu mayasını biliyorsunuz…

Fesleğen

12 Mayıs 2013 03:00

Ben sahih edebiyatın “bediiyyat” olmadığını, “mesele” olduğunu düşünüyorum. Birini öbürüne mani gördüğümden yahut ikisi birlikte olmayacağından değil; edebi eserlerin hep tezyinat kısmıyla,retoriğiyle, bediiyyat yanıyla ilgilenildiği ve fakat eser esas nişan aldığı hedef ve meselesi ıskalandığı için aslolan meselesini diyorum… Yukarıda söyleşisini okuduğumuz sayın yazarın da Yazarın meselesi ile ele alınması gerektiğini ve büyüklüğünün orada olduğunu düşünüyorum… Zeka, bellek, estetik, detay, üslup bunlar yazarın masaya getirdiği ara sıcaklar. Siz esas bu kadın ne diyor hangi dert bu kadına ne dedirtiyor, derdi ne sorusuna cevap verin…

doktor

13 Mayıs 2013 13:18

derdi bence varoluşsal sorgulama…

hasta

13 Mayıs 2013 22:31

Ben burada kitabın ve yazarın şahsımda uyandırdığı duyguları ve bunların yazar tarafından nasıl yaratılmış olabileceğini bir okur olarak dile getirdim.Diğer okurların kaba şekilde “derdi varoluşsal sorgulama”diye hiç bir derde!şifa olmayacak ezber reçetelerini duymak dileğim değildi.Kendime hasta derken böyle doktor istediğimden demedim,derdim benim de çok şükür varoluşsal sorgulama değil,ama bunu duyma dertli edebilir.Özür dilerim Şule Gürbüz,daha iyi okurlara layıksın.

doktor

15 Mayıs 2013 13:24

Varoluşsal sorgulama kötü birşey değildir herkesin yapması gerekendir. Ayrıca daha nazik olmanız beni memnun ederdi sayın hasta..

Eczacı

15 Mayıs 2013 23:10

Bağışlayın ama “ezber reçete” lafı da ezber bir lakırdı olmuş saygıdeğer hasta kardeşim…ortada bir reçete yok… Bir reçete olsa anlarım… Keza varoluşu sorgulama da o kadar da fena bir iş, izlek değil… Bu tür bir sorgulama yüksek sanata, derin duyuşa aykırı, süfli, müptezel bir şey değil…. Kaldı ki
Gürbüzün eserleri tek bir tanıma çerçeveye sığmayacağı gibi varoluşu sorgulamayı esas alan metinlerdir… Can yakıcı ironisi de ruhunuzu gülümseten zekası da, derin melali de bunu anlatır… Daha doğrusu bunu da anlatır… Şifa dilerim herkese ey ahali…

hasta

16 Mayıs 2013 13:55

Allah hele bu ülkede kimseyi doktora,eczacıya muhtaç etmesin dedikleri doğruymuş,doktorlar asıl hasta, eczacılar pahalı reçete derdinde,dükkanlar kalfalara emanet,en iyisi hasta olmak ölesiye hasta olup Şule Gürbüz okumak,ölüp ölüp dirilmek ama ne doktora ne eczacıya gitmermek şifam elimde,şifam yazılmış demek.

Okuyucu

17 Mayıs 2013 02:07

Ne bu ya hastane platformu mu burası..
Hasta,doktor, eczacı, kalfa…
sanırsın hepsi coşkuyla ölmeke çare arıyor…
Yazar üzerinden kendinize piyasada yer mi açıyorsunuz.
okuyucu musunuz, tüp bebek mi?….

ayşen sarı

18 Mayıs 2013 22:53

Coşkuyla Ölmek-öldürse yine iyi ,öldürmüyor,süründürüyor,Zamanın Farkında-bunca farkındalığı ne yapacağını bilemeyenlere sunulmuş çok lüks bir hediye.Şule Gürbüz büyük yazar,büyük kafa, ilerde adı besmeleyle anılacak bu belli ama bize ya da bana da az etmedi,bunlar yanına mı kalacak?

TÜRKAN BENLİ

19 Mayıs 2013 02:51

sarı ayşe hanımefendi,
bilesiniz ki, ben şimdi de besmeleyle alıyorum şule gürbüzün her eserini.
Anladığım kadarıyla siz de öylesiniz….
Hatta bazen Euzu Besmele çektiğim de oluyor…
BU ortaklık HİÇ DE AZ ŞEY DEĞİL BU ZAMANDA….
Yani bu kıtlıkta….
SANA SELAM…
“Bana da az etmedi” dediklerinizi üç beş satır yazsanız ne iyi olur….sonra da ben anlatsam

Okuntu

20 Mayıs 2013 02:01

Hep yazarlar okuyucuya kötülük edecek değil ya
okuyucuların da kötülük yeteneği vardır ve
pekala kendi kendilerine kötülük yapabilirler.
Bakınız yukarıdaki notların hemen tamamı…

ayşen sarı

20 Mayıs 2013 23:56

Şule Gürbüz okuduktan sonra dünyanın geri kalanı değerleri,kadınları,erkekleri,peşinde koşulanlar yani tüm hayat koca bir boşluğa ,yazarın tüm zihninin temaşasının dehşeti ile iğrendiği şeyleri bile mizahlaştırabilmesinin gücüyle elinizdeki herşeyi alıyor.çok güçlü ve derin şiirlerde duyduğumuz “evet,bu ama ben şimdi bununla ne yapacağım”duygusunu mıhlıyor.Evet dil muhteşem,türkçe sana çok şey borçlanıyor,kişiler,olanlar anlatım …ama peki ben şimdi bu coşkuyla ölmek’i okuduktan sonra ne yapacağım nasıl yaşayacağım,kimlerin arasına karışacağım.Akılsız adamı doğru ve haklı sadullah’ı gerçek insan görürse insan başka insanlarla ne yapar?
Şu cümle”Ey afyon,tıkırtılı haşhaş tohumları,kuruyan incecik kesilen otlar,mayalanan meyveler,boru çiçekleri,ne mübareksiniz”Bununla ne yapılır,Akılsız Adam ile her cümlesi ile Sadullah’ın son sözleri ile ne yapılır?

Nevcihan Kıyı

21 Mayıs 2013 00:58

magnum opus’unu yazmamış hele bir de magnum opus’unu yazsın siz o zaman görün demiş başka bir zeminde densiz bir aklı evvel. yazara övgü sanıyor galiba… Haddi olmadan insan acıyor, bu kıratta, bu yoğunlukta, bu sarsıcı kudrette, bu derinlikte bir yazarın, bir sanatkarın, bu yoksunlukta bitivermiş bir kadın yazarın bu müptezel güruhun, bu züppe, bu süfli diline, hatta sözümona övgüsüne muhatap ve maruz olmak zorunda bırakılışına… Otur ağla…

Mahmut Ayaz Mahmut Ayaz

22 Mayıs 2013 01:28

YALNIZLIK ISSIZLIK SESSİZLİK VE ÇOK BAKMAK HERKESE HER KUMAŞA HER İNSANA BU KADAR ŞEY ÖĞRETSE ( velev ki öğretse- tut ki öğretse- mesela öğretse)BU ÖĞRENİCİNİN COŞKUYLA ÖLMEK ya da ZAMANIN
FARKINDA KIRATINDA BİR ESER VERMESİ İÇİN NE LAZIM GELİR? Demem o ki mesele eğitim/öğretim/öğrenme meselesi değiL. Yani YAZAR SIRRINI BİZDEN/sizden GİZLİYOR… Tufaya gelmeyin. Sizin mesela, yalnızlıktan ,sessizlikten, ıssızlıktan ve çok bakmaktan öğreneceğiniz birşey yok. Denemeyin, sıyırırsınız. her halin ilmihali var usulü erkanı var… Taklitten sakının …

k.l.m

29 Mayıs 2013 16:10

Coşkuyla Ölmek’i ve Zamanın Farkında’yı okudum.Acep Şule Gürbüz de kendinin ve ne olduğunun farkında mı,bu umrunda mı?Ben de herşeyi senden öğrendim Şule, daha da öğreneceğim.

Sadullah Moğol

30 Mayıs 2013 23:40

Farkında ve umurunda… eeee, ne olmuş. Nasıl bir soru. Bir insan sadece okuru olduğu bir yazara öyle laubali seslenebilme hakkını nerden alır… şarkıcı değil, futbolcu değil, İskender Şafak değil. Ayıp değil mi. Biz belli bir terbiye çıtası ve nezaketi olan bir toplum değil miyiz? Birşey öğreneceksek önce nezaket olmalı değil mi.. Hitap nezaketin cümle kapısı değil mi? Herşeyinde senden öğrendim diyorsun da bir hitap şekline bak…

cemal d.

05 Haziran 2013 20:34

Bu kadar engin bir dünya,bu dünyayı böyle resim gibi gözlere tüm duyulara seren bir dil,estetiğin,felsefenin,duyarlığın son noktası Coşkuyla Ölmek.Sen neymişsin Şule Gürbüz,varol.

Sema Miraç

07 Haziran 2013 02:00

Sarsıldım… Öyle böyle değil…

Name

15 Haziran 2013 10:58

hayretini yitirmemiş ve yer yüzeyinde
Öyle ki insana değilse de topluma sırt dönmüş
nebatat düzeyinde otla çiçekle aynı boy hizasında
bakıyor yeryüzüne ve gökyüzüne…. Bakıyor bakıyor…
Eee tabii o nakışlı bakışı edinsem ben de öyle bakar ve öyle çoğalır çoğaltırım ama o bakışı edinmek büyük mesele…
o bakışla metafizik gerilimin zirvesinden yürünerek sahile inilir ve o dinginlik ve sekine birlikte edinilindikten sonra o öyküler yazılır… KAMBUR… ZAMANIN FARKINDA… COŞKYLA ÖLMEK

Zaman

17 Haziran 2013 01:31

Şule Gürbüz sizce hangi zaman diliminin yazarıdır. Artık edebiyat ekolleri ve akımları yok ama sizce illa bir akımın içinde görülecek olsa hangisine ve hangi yazarların yanına denk düşer?.. Ben iyi kötü hem alaylı hem mektepli olarak
modern Türk edebiyatını bilirim. Oğuz Atay ile Tanpınarla yakınlık kuruyor eleştirmenler ama nerede,nasıl niçin
demiyorlar.

June 20 2013 17:16 pm

xyz ve w

Bu dediğim ters gelse de bu devrin yazarıdır.Her dönemin geçmişi de peşine takmış parlak sanatçıları tek tük de olsa vardır.Ş.G 'de edebi anlamda değil ama kendi devirlerinin en parlak adamları ile yan yana konuyor.Sorun edebiyat,akım,ekol...değil yükseklik sorunu.Ş.G edebiyatımızı birden her anlamda diğerlerini tasfiye edercesine yükseltip geçmişin en iyilerinin yanına kondu.Ama özellikle Coşkuyla Ölmek her yönü ile kusursuz bir eser.Adı geçen kıymetli yazarların eselerinde çok parlak yanlar olmakla beraber kusursuzluk belki Türk Edebiyatında ilk kez Coşkuyla Ölmek'te var.

Zamane

21 Haziran 2013 02:09

Doğrudur edebi eserin ya da esaslı bir eserin esas meselesi yüksekliktir… Ama (bence) kusur insanı yükselten eser için bir nakısa olarak görülmemeli. ŞG’nin ruhumuzu semaya
yükselten, semaha kaldıran, semada döndüren eseri/öyküsü kusursuzluğundan değil bize bir evren sunmasındandır, eşyayı, nesneleri bir başka gören ve bir başka bakan, oluş ve hilkat haliyle bakan derinlikli bir nazarın,- evet bakışın değil kuşatıcı, otu kökünden koparan bir nazarın- yüksekliğidir bu..
Bu zamanda kimler, hangi yazarlar insanı yarmadan, bölmeden, çarpmadan böyle bir inşa faaliyetine girdi de eser verdi… Ben kusursuzluyla değil; inşacı yanıyla Zamanın Farkında ve Coşkuyla Ölmekle yazarın biricik/özel bir konum edindiğini, öyle bir tepeye konduğunu, muhteşem bir mimariyle evini öyle herkesin uzağında bir burca yaptığını, daha doğrusu eserinin biricik bir yer ihata ettiğini düşünüyorum. Belki de yanlış düşünüyorum… Ama bu evin mimarisinin, kapı penceresinin, işçiliğinin,ince işçiliğinin hiçbirşeyinin bu zamandaki başka evlere ve eserlere
benzemediğini, bazısını hatırlattığını ama benzemediğini düşünüyorum

Aziz

21 Haziran 2013 12:25

Ağır bir kitap.Leziz bir ümitsizliği var ama okuduktan sonra gerçekten ölme isteği duydum,üstelik coşkuyla da değil.Edebiyat,dil,bildiğim bilmediğim her şey var gibi kitapta ama bir kitap insanı bu kadar sokağa çıkamaz halde bırakmamalı.Ben mi üstesinden gelemedim,bilmiyorum,Sadullah’tan beter oldum.İyi yazar bu mu demek onu da bilmiyorum.

Zamane

23 Haziran 2013 02:15

Hayır iyi yazar insanı sokağa çıkamaz hale getirmez iyi eser öyle yapar ama sen “leziz ümitsizlik”dediğine göre ve ümitsizliği kuyruk yağı katılmış kavurma gibi leziz gördüğüne göre otur oturduğun evde, çıkma sokağa Aziz kardeşim

türkçe

05 Temmuz 2013 03:25

TÜRKÇE sahip çıkılan bir dünya dili olsaydı TÜRKÇENİN ANIT ESERLERİNDEN biri olurdu COŞKUYLA ÖLMEK … Şule Gürbüz eserini ALMANCA yazsaydı adı GOETHE’nin, FRANSIZCA yazsa HUGO’nun, RURÇA yazsa TOLSTOY’un yanına mı yazılırdı yazarın adı? Galiba öyle olurdu… Evet öyle olurdu… Tevazua gerek yok (yazar ya da kendi adıma değil Türkçe adına tevazu) inanın öyle olurdu. Ne yazık ki Türkçe yazınca böyle oluyor. Teşekkürler….

mehmet

05 Temmuz 2013 22:04

Şule Gürbüz’ün eserleri oluşturduğu dünyaya dile ve bakışa insanı kara delik gibi çeken,sonunda da yutan eserler.Hem kimliğinizi kişiliğinizi korumanız hem eseri dışta tutarak okumanız imkansız.Dahil olmak hak vermek en sonunda o olmak zorundasınız.Gerçek halleri ile o olamayacak bazı okurlar sonradan halsizleşip sokağa çıkamaz hale de gelebilirler.Bu bence eserle bütünleşemeyişin ve eser tarafından da küçümsenmenin bir sonucu.Düşünceme göre eserler,dil,oluşturulan dünya,atmosfer… bir yana yazarın bizzat kendisi çok güçlü.

o ne*

11 Temmuz 2013 15:38

“…eser tarafından küçümsenme” de ne demek mehmet bey?..

Mehmet

16 Temmuz 2013 23:47

Bunu sorana ne söylenir ki?

more than

20 Temmuz 2013 20:21

Müthiş bir zarafet, müthiş bir üslup

Mehmet

25 Temmuz 2013 10:47

yine de söyleyeyim,İnsan bazı güzelliklerin farkına varışta basiretsiz kalır,dile getirmede basiretsiz kalır,farkedişinin geçliği ile cüce kalır,ruhları sezmede yavan kalır…Coşkuyla Ölmek kitabında Şule Gürbüz kendisinin az ve eksik kalmadığı tüm canlı cansızı tüm ruhu müthiş bir dille resmediyor ve okur kendisinin hep azını bilip sezip fazlasına cesaret edemediği bu dünyayı okurken aslında kenardan seyrediyor,çünkü kendisi hiç bir zaman o cesarette ve konsantrasyonda olmamıştır,eser de halinizi bildiği için okurken sizi seyrettiği için sizin kendisine aslında ne kadar yaklaşabileceğinizi ve aslında dokunulmaz olduğunu biliyor,küçümsenmek ve bunu hak etmek böyledir.
Zaten Rüya İmiş öyküsünde de yazar demiyor mu”ah beni hakkıyla ayıplayan bakış,o büyük medrese sopası nerdesin,seni nerde bulayım?”
Büyüksün Şule Gürbüz

o ne

28 Temmuz 2013 04:14

hmmm anladııım…
yazar büyük okur küçük…
benim dediğim de hep bu zaten

smyrna

03 Ağustos 2013 15:14

Yüksek bir edebiyatı ciddi bir birikimi olup da okuyabilecek olanlara yazıyor Şule Gürbüz. Yani sadece edebiyat lezzeti almak isteyen başka çeşmelerden de beslenip doymamışsa tadını alamaz. Çok birikimli ve biriktirdiğini çok iyi anlamış, çok iyi kullanan bir yazar. Kullandığının ne olduğu ve nasıl elde edildiği bilinmezcesine zihninde macunlaşmış, en ağır konu onun değip acıtıp sonra da 180 derece dönebildiği ve mizahını da ilave edebildiği bir şey olmuş. Benim hayretli bir hayranlığım var, bütün bunların bir araya gelişine de sunuluşuna da hayranlığım ve mutluluğum var. Ama bu tatla tatlanmak maalesef az kimsenin harcı .Şükürler olsun azlığımıza.

Name

07 Ağustos 2013 02:45

smyrna ne kadar zarif tanımladın. besbelli ki sen de aynı kaptan zemzem içmişsin.

zamandaş

24 Ağustos 2013 01:12

sayın yazarla zamandaş olmak sahiden onur verici…

klasik

24 Ağustos 2013 13:08

yazar dünyasını kendi kurmuş
‘klasik’ bu demek zaten

hüvela

24 Ağustos 2013 14:06

Kadın yazarlardan bahsedecek olursak V.Woolf, S.Plath,bizden Didem Madak,Tezer Özlü,Şule Gürbüz gibi anlama katsayısı ve duyarlılıkları artık tehlikeli sınırlara gelmiş az sayıda yazar var.Bu yazarlar ya kendilerini de yaşayamaz hale getirip bazen elleri ile bu işe son veriyorlar ,okuyucuda da yaşama sevinci diye bir şey bırakmıyorlar.Şule Gürbüz yazdıkları ile bu türden yazarların belki yerli yabancı en başında geliyor,ama tuhaftır söyleşilerinde son derece aklı başında,ölçülü,zeki ve sağduyulu.Ama kitapları, evet, müthiş ama insanı tüketen kitaplar.

Name

25 Ağustos 2013 03:17

işte beni delirtmeye yetecek bir okur daha… Bunlar epeyce çok…. Hatta çokluk böyle… Okur yazarın müşterisi…. Yazar azarlamaz, yayıncı bir şey demez…. azdıkça azar okur….Ben o kadar pışpışlansam ben de azarım…

Kategorize etmeden,
katlayıp pantolonunuzun arka cebine koymadan,
evvelki bildiklerinize çiklet ile iliştirmeden,
duvara yapıştırmadan bir esere, bir yazara,
bir ruha, bir ota, bir öyküye, şiire, cümleye eğilemez,
bir göğe, bir ufka, bir objeye bakamaz,
onu tanımsız, kendiniz için,
susuzluğunuzu gidermek, açlığınızı yatıştırmak, yoksulluğunuzu aşmak için,
azıcık incelmek için,
belki, mümkünse adam olmak için
ya da öylesine, bir beklentiniz olmadan, güzelmiş demek ya da demeden kendinizi gördüğünüz, duyduğunuzu güzelliğe, iyiliğe, fenalığa, sarsıcılığa, çalkalanmaya, ürpertiye, öfkeye, sevdaya, ayrılığa yahut hüzne, eleme, coşkuya, ölmeke, dirilmeke, zamana, mekana kendinizi, kalıbınızı bırakmak, salmak için, ya da bişey için değil de sırf kendiniz için okuyamaz mısınız…

Yazarın yerini, muadillerini, denklerini, rakiplerini, kanonunu tespite çalışacağınıza kendi yerinizi, kendi denginizi tespite çalışmak için kariyer planlarıyla, eğitimle, kültürle, aşılanmayla çıktığınız katları, merdivenleri inerek kendi seviyenize, hareket noktanıza gelemez misiniz..?…
“Hüvela” bey yahut bayan iyi bir şey diyor, iyi bir şey demeye getiriyor güya ama kendini, sepetinde, sandığında, cebinde neler olduğunu da bize ve yazara göstermeden edemiyor.
Ben derim ki “yaşama sevinci” için vatandaş mesela Kelebek okusa, sabah akşam Kral FM, Pover FM ve Fashion tv açsa, sadece Ayşe Arman, Ayşe Kulin okusa ve Ajda Pekkan’ın son şarkılarına eşlik etse, her sabah ve her akşam dubaya kadar kurbağalama yüzse de dönse şezlonguna ve bacak bacak üstüne, güneşe karşı yaşama sevinci dola taşa, açsa gazetesini, romanını döne döke okusa, ay şekerim ne harika betimlemeler diye yanındaki kaşarlı kapuskaya okuduklarını anlatsa ve o da dinlerken yaşama sevinci dolsa hatta… neyse… tövbe.. tövbe.. Kendine eziyet etmenin ne anlamı var şu ağustosta… Kişisel gelişime uymayan o tuhaf, pesimist, içe dönük yazarlar nereden aklına gelir insanın…

hem ne alakası var… yazarla alakaları bir tarafa sizinle ne ilgisi var… Kenan Işık yarışmasında bile çıkmaz ne diye o isimleri belleğinizde tutuyorsunuz… yazık değil mi size…

Gücüm yetse toplumun tamamının karşısına çıkıp” YAŞAMA SEVİNCİNİZİ YERİM derdim ama. … ya tamam ya tamam ya…

yaşama sevinci

26 Ağustos 2013 02:23

“Yaşama sevinci” arayan okur ne işiniz var V.Wolf ile S.Plath Teze Özlü ile… Bu isimler bile zaten fiziğinizi kimyanızı geometrinizi bozar ay şekerlerim. Bakın size açıkça söylüyorum siz var ya yaşama sevincinizi artırmak için Doğan Cüceloğlu okuyun, Kişisel Gelişim kitapları inanın size, bütün organlarınıza yaşama sevinci depolar, siz var ya siz Ayşe Kulin okuyun, Ayşe Arman okuyun, fal bakın, Kenan Işık’ın yarışmasını seyredin, Ajda Pekkan, Gülşen dinleyin, Kral FM dinleyin, şezlongunuza uzanın ne işiniz olur sizin Şule Gürbüz’le…Şule Gürbüz’ün ne işi olur sizinle… Tek satırı size hitap etmez inanın… Görse, yalvarsanız yüzünüze bakmaz inanın. Tam isabet ifade buyurduğunuz gibi, okudum ben de, tuhaf ve insanın yaşama sevincini alıyor… Uzak durun…

Name

26 Ağustos 2013 19:34

demek sizin “yaşama sevincinizi” alan, bana şükürler olsun dedirten ve beni gözyaşlarına boğandır.
demek sizin “yaşama sevincinizi” azaltan
bana yaşama sevinci verendir.
demek sizin içinizi burkan bana
insan kalbi, insan vicdanı sönmemiş sırf bunun için,
bunun için “Tanrım teşekkürler” dedirtendir.
Bir de şöyle düşündüm. Maem bana dokunan
size de dokunduğuna göre sizde de çarpan bir kalp var ama siz onu zamanın ruhuna, yaşama sevincine bırakmak istiyorsunuz.
yapmayın, etmeyin…
doğru yoldasınız, dönmeyin…
Ş.G’nin dünyası size dokunduysa, ben insanım, ben hissettim, ben insan kalabildim diye siz de kendinizi kutlayın.

çerçi

30 Ağustos 2013 04:01

“çerçi sanat” diye bir site var…
orada şule gürbüz’ün muhteşem bir söyleşisi var…
bir de yazarın sanat dünyasına özenle eğilmiş üç yazı…

müzayede

04 Eylül 2013 01:13

yazarlar şimdi yazar atölyelerinde yetişiyor bazı sapıklar yazarlık dersi veriyor; çok sayıda potansiyel sapık da yazarlık dersi alıyor. veren alan razı. yapacak bir şey yok. nadirattan gerçek bir yazar bulunca da tez elden suyunu çıkarıyoruz… şimdi nadir eserler için bile dünyanın müzayedesi kuruluyor. en çok olana nadir deniyor.

sml

19 Eylül 2013 19:26

Şule Gürbüz seni herşey için ama en çok Coşkuyla Ölmek için alnından öpüyorum,

okur,belki okur

22 Eylül 2013 23:39

okur da yazar kadar az yetişir.üstelik yazar hiç olmazsa yazarken okur sadece okur ve başka okurlar tarafından da beğenilmez.Yazar sahici,yazılanlar “ne bunlar böyle” dedirtecek kıvamda,söyleşi derin mi derin,biz okuyanlar ise yerli yerimizde ,adaletin bu mu dünya?
aradığım sensin şule.

felsefe

23 Eylül 2013 00:05

büyük yazar yüksek duyguların, büyük düşüncelerin yazarıdır. Şule Gürbüz edebiyatçılardan ziyade felsefecilere sesleniyor. benden söylemesi. edebiyatçılar retoriği edebiyat diye yediriyor.

felsefe

24 Eylül 2013 09:58

insan büyüğünü takdir ederken , ona teşekkürünü, minnetini ifade ederken büyüğünün alnından değil, elinden öper.., azıcık gelenek, görenek, töre, adap, erkan bilgisi buna yeter…elbet yukarıdaki “sml” yazarın halası teyzesi değilse tabii…

çerçi

22 Ekim 2013 01:16

O yok…

dolunay

23 Ekim 2013 02:56

o ebediyen var

şule

25 Ekim 2013 00:08

Şule Gürbüz
Şule Gürbüz
Şule Gürbüz
Bu dünyada hala can olduğunun,umut olduğunun,insan olduğunun kanıtısınız,şimdi kendimi vurmuyorsam sebep sizsiniz.
Teşekkür ederim.

mim

31 Ekim 2013 00:04

O ne la?… töbe töbe

cem e.

02 Kasım 2013 21:16

“o ne la?” diye yorum yazan dizi izleyicisi, Ankara ağzı denen sefilliğin elçisi,başka sayfaya. O ince okurun olağanüstü ifade ve duyguyla söylediğine senin verdiğin internet ergeni Behzat Ç. repliğinden utandım, ne müptezel. Töbe de değil TÖVBE

nasıl yani

05 Kasım 2013 02:37

Behzat Ç repliğini biliyor “sefilliğin elçisi” Ankara ağzını şıp diye tanıyorsun. İnternet ergenlerinin dilini de biliyorsun müptezelin mana ve mahiyetini de… İnce okuru kalın okurdan ayırdığın gibi yanlış töbeyi de doğru tövbeden jiletle ayırıyorsun… Sahi bütün bu malumata nasıl sahip oldun cem e…

ilave

06 Kasım 2013 02:36

töbe de değil tövbe de değil, doğrusu tevbe…. “ahan bu da kapak olsun” der ayıp demesi bizim buraların “internet ergenleri”

evet

18 Nisan 2014 00:05

şule gürbüz ulu yazar… sıradaki eserini merakla bekliyorum… coşkuyla ölmek nasıl aşılır diyedir bu merakım

Posting your comment...






http://www.okuryazar.tv/wp-content/themes/press