‘Öğrendiğim her şeyi yalnızlıktan, ıssızlıktan, sessizlikten ve çok fazla bakmaktan öğrendim.’

 

Şule Gürbüz, yıllar önce Kambur’la şaşırtıcı bir başlangıç yaptı, Zamanın Farkında’dan kısa bir süre sonra da Coşkuyla Ölmek’le yine bizimle. Türkçe edebiyatta Şule Gürbüz’ün çok özel bir yeri var artık, çok derinden bir ilişki kurabileceğimiz metinlerle bekliyor bizi. Coşkuyla Ölmek adını verdiği kitabın sunuşunda yazdığı gibi… “Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı’nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve ‘Neyse rüyaymış…’ demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık. Mezarlıklara, servilere, süsenlere, nisan sonunda açan katırtırnaklarına, telaşlı karıncanın adımlarına yazık, mezar taşına konup da bağıran karganın sesine yazık, ölüme ağlayan şaire, yaşam var zanneden filozofun nefesine yazık, şen taklalarla ilk senelerinde koşup zıplayan, ağaçlara tırmanırken seyredilip seyredilmediğini kontrol eden kedinin tırnaklarına yazık, ağdaki balığa, lokantada onu bekleyen anguta, önce ön iki ayağını sonra arkadakileri ovuşturup bu hareketinden büyük kâr ve kisve uman karasineğe yazık, hortumunu sallayan koca file, sanatlı sıçrayışıyla dahi boşluğu dolduramayan yunusa yazık, krepon kâğıdından gelincik ve petunyalara, en pürüzsüz çakıltaşına, kum olmuş zavallıya, sağdan sağdan yürüyen eşeğin inadına, yol kenarlarındaki ısınmış dikenlere, kozalağın içindeki fıstığa, duvara yapışmış yosuna yazık, bu topu bin yıllardır çevirip duran sema-i muğlaka, titreyen kanatlara, açılan göğe ve onun katmanlarına, havanın, suyun olduğu, olmadığı yerlere yazık.”

Hayat, Coşkuyla Ölmek’te, olanca derdiyle, görkemli bir boşluk gibi karşımıza dikiliyor. “Utanma” halini arıyor kahramanlarınız… “Utanmak” bir erdem mi, yoksa âcizliğimizle ilgili bir pozisyon mu bu metinde?
Utanmak benim nazarımda bilmeye, daha doğrusu anlamaya denk düşüyor. Her aşikârlaşan şey insanı bütün karşısında küçültür, ufaltır. Nedenleri gösterince şahıs zayıflar, zaten bir olması gerekenin vakti saati geldiğini hatırlatır, becerinin, yeteneğin dahi payını azaltır. Utanmayan insan yumuşayamayan, eriyemeyen, affedemeyen insan olarak benim zihnimde yer alıyor. Bu da büyüyememeye, olgunlaşamamaya, şekil alamamaya karşılık geliyor. Utanma başlayınca gerisi gelir. Acz değil, erdem de değil, fazla dışarı sızdırmadan bir olunması, edinilmesi gereken hal.

Başta “Ruhuna Fatiha” bölümü olmak üzere, kitabın tamamında gelenekle “haylaz” bir ilişki seziliyor. Paylaşır mısınız?
Gelenek kadimleştikçe, toplumsal ve dini formlarla iç içe geçtikçe hem sıcak hem de masalsı bir hal alıyor. İnsanların hemen eteğinin altına girdikleri, işlerine geldiğinde bayrağını sallayıp aksi olunca hemen müstehzi bir bakışla kağşamış buluverdikleri, gerektiğinde açık yerleri örten, açıklığın makbul olduğu yerde fırlatılıp atılan bir eski zaman örtüsüdür gelenek. Benim hikâyelerimde de normalde olduğu gibi bu örtü hep elde ve dilde ama kullanılış şekli halden hale, andan ana, olaydan olaya, yeter ki insanın lehine, o vaktin işleyişine olsun kullanılıyor.

şulegürbüz1.F.ANASAYFA şulegürbüz2

Kitabın gövdesi sayılabilecek iki bölüm, iki öykü; “Akılsız Adam”, “Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi”… Baba oğul ilişkisi, insanın kendini ve hayatını kurmakla ilgili çabaların, yaşama anlam verme mücadelelerinin de kaygan zemini… Siz bu iki “mahzun” karakterle, bu iki acılı erkekle, dünyaya dair ne söylemek istediniz?
Başlangıçta “Akılsız Adamın Oğlu” başlıklı bir uzun hikâyeye durmuştum. Ama daha çok başında, birlikte anlatırken karakterlerden birinin yanına geçmenin, haklılık paylarını ona vermenin ve tarafgir olmanın kolaylığını yazarken bile sezdim. Ve bir filmde, romanda eşzamanlı anlatılan karakterlerden bazılarına haksızlık edildiğini düşündüm. Hayat, kişinin iradesi, zaafları, içine doğduğu kendi cehennemi ve sonu ile aslında çok müstakil ve tümüyle şahsa özel. Onun bütün bunlarla iç içe iken ve sona gelmişken ne halde olduğunu, ne kadar yapıp kendisine ne kadar yakınlaşabildiğini görebilmek gerekir. Yukardan bakış, Tanrısal mesela, bu eziciliği, çaresizliği, yetememeyi gördüğü ve hakkıyla bildiği için anlıyor ve bağışlayabiliyor. İnsanın katılığı, anlamayışın, sondan habersiz olmanın verdiği bir sertlik ve acıyamayış. Anlayabilsek acıyabileceğiz de, her şeye merhamet edebileceğiz. Babayı ve oğlu bu nedenle ayrı ayrı, kendi kader çizgileri, karakterlerinin yazısı ne ise o kadar ve orda kalışlarının sabitliğinde yazınca ve onlar kendi sonlarına bununla ulaşınca babayı okurken ona, oğlanı okurken ve neticesine varırken oğlana acınmasını, neticede herkesin kendi payına düşeni çekmeden, ondan da bir türlü çıkamadan, ama her şeyi o cihetten görmeye devam ederek ezilip gittiğini anlatabilmeyi murat ettim.

Kahramanınız Sadullah, baba evinden Fransa’ya giderken odasını parça parça taşımış, bu veda biçimi babasını üzmüştü. Yıllar sonra evliliğini bitirip Türkiye’ye dönerken, evinden geri getirecek hiçbir şey bulamaması, evin kedisini kaçırması bu iki hikâyenin birleştiği bir kavşak mıydı? Büyümekle ve hayatın boşalarak bitmeye yaklaşmasıyla ilgili mi okumalıyız bu hikâyeyi?
Ben yetişme çağımdayken bazı şiirleri, hikâye ve romanları deşifre eden bazı yazılar, kitaplar okur da bunların benim aklıma kırk yıl düşünsem gelmeyecek şeyler olmalarına şaşardım. Ben büsbütün başka bir şey anlamış, daha doğrusu bir duygu akışı sezmiş olurdum. Kimin haklı olduğunu hâlâ bilmiyorum. Şimdi de bazen benim yazdıklarımla ilgili bazı varılan kanaatler, tanımlamalar ve ifadelerde aynı yabancılığı ve şaşkınlığı duyuyorum. Ama bu sefer kimin haklı olduğu hususunda eskisi gibi tedirgin değilim. Şunu demek belki gerekir ya da başka çare yok; okur ve yazar ruhen, hem de sadece ruhen birbirine ne kadar yakınsa metin o derece doğru ve sarahatle okunur, açılır ve her şey aşikâr olur. Buna sebep hikâyelerin nasıl okunacağını, daha doğrusu okumakla insanın içine akacak gerçek duygu akışını ruh belirler gibi geliyor bana. Bu bahsettiğiniz nokta sizin fark edebildiğiniz bir yer, doğruluk payı da var. Ama şahsi bir beceri, bağlayabilmek de ayırabilmek de başkalarına öğretilebilecek, öğütlenebilecek şeyler değil. Muhatabın, yani okurun derinliği her derde deva, aksi de elbet kaynar kazanlara düşmekten beter. Hikâyede, zaten hayattan hep bu tür şeyleri bularak çıkarıp alan baba, oğlun bu taşımalarından ziyade sarsılmıştı. Ama sarsılabilmek zaten onun doluluğuydu. Öğrendiklerini ve dile getirişlerini bu yolla ediniyordu. Acıdan ve kederden kaçmamak, göğsünü açıp beklemek tek beslenme ve anlama yoluydu. Sadullah, kendi boşluğu sebebiyle elini kendi terk edişinde de dolduramadı. Bu da onun acısı oldu.

Sadullah, babasının cenazesinde acı hissetmez, ölümü anlamaz. “… Dünyanın gelmiş geçmiş tüm aptallarının acı sandıkları o boşluk duygusu ile caminin avlusunda duruyordum.” Bu hal onu utandırır. Babasının istediği, hayattan utanan bir evlat olması ancak cenazede mi gerçekleşebilirdi?
Babanın arzuladığı aslında daha çepçevre bir şey. Baba, anlamayı, anladığından iğrenmeyi, tanıdığından, içyüzünü bildiğinden yüz çevirmeyi, hayata tevessül etmemeyi kendi yaradılışında bulmuş, onlarla bir olmuş bir adam. Bunları, hatta daha ötesini oğlundan da bekliyor. Ama oğul her fani gibi yaradılışında olmayanı ya yok sayıyor ya da ithal etmeye çalışsa da beceremiyor, sahibi olamıyor. Buna sebep babayı oğlunun varlığı da utandırıyor, bir ahmağın daha meydana gelmesine vesile olduğu için kendine ve dünyaya kızıyor. Sadullah’ın hemen her şeyinde olduğu gibi burada da gizli, ince bir sezgisi var. Böyle olmaması gerekir, acı çekmem gerekir diyor ama onu da beceremiyor. Cenazede utanabilmesini Sadullah için yüksek bir mevki saymak gerekir, ama her sezgisi gibi o da üstünden kayıyor.

şulegürbüz4 şulegürbüz3

Eğlenelim diye söylüyorum, sizce babası Sadullah’a haklarını helal etmiş midir?
Herhalde etmiştir. Çünkü baba hayatın nasıl bir oyalanma, bir makam, bir kudüm sesi, az da olsa teskin edici bir inançla yine de biraz olsun kolaylıkla yuvarlanabileceğini bilip oğlanı bunlarla teçhizatlandırmaya çalıştı. Ama silahlanma da tehlikeyi bilenin, sezenin yapabileceğidir nihayette. Bunlardan habersiz Sadullah kudümün onu neden koruyacağını, cami puşidesinin hangi rüzgârlara mâni olacağını, hafızlığın ve o biteviye tekrarların neyi teskin edeceğini bilemediğinden çıplak kaldı. Çıplağın başına gelen de başına geldi, bu da elbet belliydi. Babanın zaman zaman hiddetine ve kırıklığına rağmen bunu aklına getirmesi oğluna acımasına sebep oluyordu. Babanın süresiz kırıklığı hayatın gücünü, neyi ne yapacağını, kimi neresinden tutup savuracağını bilmesindendi. Sadullah hemen pek çoğumuz gibi bilemeyen, önüne geleni yaşayıverendir. İşin tuhafı bu normal sayılır, insan zaten normal olarak helak edilir, bu da normaldir. Ama aslında “normal”den dehşete kapılmak ve ona ayak diremek babanın ve her aklı erenin öngördüğüyken anormal sayılan baba ve benzerleridir. Sesi duyan, duymayan sağırlarca yadırganır, başına geleceğin ürpertisiyle yaşayan “hayata katılmıyor” diye küçümsenir. Ama işin sonu öyle değildir. Baba işin sonundan haberdardı, Sadullah da sona geldiğinde haberdar oldu. Buna sebep baba, hele bu son bilindikten sonra yine üzülecek, merhamet edecektir, de merhamet edebilene merhamet edecek daha büyük ve kapsayıcı bir şeye gerek var.

Tamamen erkek anlatıcıyla yazmak, sizin için bir özgürlük alanı mı?
Evet, herhalde. Tamamen kendi duyguları ve hayata bakışıyla yazan birisi olarak sözde biraz gizlenmiş oluyorum.

şulegürbüz6 şulegürbüz5

Gelenekle şekillenmiş erkekliğin hikâyesi, sizin yetkin yazarlığınızla, hikâye kurmaktaki ustalığınızla kitabınızda ışıldıyor. Bu erkekleri izleyen, sezen, yazan zihniniz kişisel yaşamınızda erkek dünyasıyla ilişkilenmenize nasıl yansıdı?
İki ağabeyim var, erkek ağırlıklı bir ailede büyüdüm. Ama kişisel yaşamımda ben hep bakan, izleyen ama içeri girmeyen birisi oldum. Hayata kadınların ve erkeklerin diye bir paylaşım yapmadan baktım.
Kendim de anlayışı, ıstırabı, zekâyı, lezzeti ve incelikleri sezebilmeyi, nihayetinde de bunları dile getirebilmeyi topyekûn bir bakışta ve ayrıştırmayışta buldum. Sadece bir kadının ya da erkeğin, kendi cinsiyetiyle sınırlı şahsiyetin kemal derecesine pek rağbet edilemez gibi gelir bana. Sezgi, ayrıştırma ve sınırlardan hazzetmez, göz alabildiğine, ufalarak da olsa seraba bakmak ister. Her daralış sanıldığı gibi tıkıştığı yerin uzmanlığını da vermez, çoraklığını verir. Yani kadınların arasında durmakla kadın tanınmaz ya da erkeklerle fazla iç içelik erkek iç dünyasını açmaz. Bana göre hayatı, kadını, erkeği, yaşlılığı, gençliği anlamak trajedileri anlamak ve onlardan kaçmamakla mümkün. Benim hayatta her zaman en büyük korkum, anlayamayacağım şeylerle karşılaşmaktır, bu pek olmadı. Anlayabildikten, trajediyi kucaklayabildikten sonra dünya başınızdan aşağı dökülür.

Başta “Akılsız Adam” metni olmak üzere, sizin edebiyatınızda Türkçe’nin geçmişiyle ilgili bir birikim, gelenek ve zenginlik var. Alıştığımız üslubunuza mücevher gibi kelimeler dahil oluyor, hem de yerini hiçbir güncel kelimenin alamayacağı bir biçimde… Bu dille bağınızı kuran, yaşatan metinler, duygular nedir?
Çocukluğumdan beri evimizde kullanılan kelimeleri, deyimleri, tabirleri, eski dili, musikiyi ve kadim yaşantının az çok akseden huzmelerini başkalarında pek görmedim. Daha kuru, sathi ve neşesiz bir dil buldum başkalarının hayatında. Bana aktarılanlar, anlatılanlar bakış açımı ve lisanımı herhalde belirlemiştir. Klasik Türk müziği, divanlar, hat sanatı, 1960’lara kadarki edebiyatımız hep elimin, yastığımın altındaydı. Entelektüel bir gayreti hiçbir şey için göstermedim, hatta bundan çekindim. Kaderini arar gibi bir tavırla, araya başka bir şey katıştırmadan tabi oldum. Kendimin hem şeyhi hem müridi oldum. Az insan tanıdım, hep ve tüm zamanımda kendimle oldum, bunu bozacak her şeyden uzak durdum, bu hali hallerin en yükseği saydım. Diyebilirim ki öğrendiğim her şeyi yalnızlıktan, ıssızlıktan, sessizlikten ve çok fazla bakmaktan öğrendim. Dışarıyla çok az temas, kendine ve hayata fazla gömülme, okuduğu ve dinlediğiyle hakiki bir bağ kurma beni kendi dilini keşfeden yaptı. Ama daha tamama gelmedim.

şulegürbüz9 şulegürbüz10

Dünyayı dünya yapan her şeyi, bütün hüznü ve acısıyla anlatıyor kitabınız. Var olmanın boşluğuyla ilgili her şeyi… “Hayatın bir sıraya giriş oluşu ilk kez dikkatimi çekmişti ve bu kimseleri pek de rahatsız etmiyordu. Herkes ne ise o olmak bir cendere ve utanç değil, bir başa geleceğin bilindiği sehpa değil, yemek sırası gibi bir şeydi; yemek de dünyada herkesin önüne konulan bir tabldottu hepi topu. Bütün bu sıra, o tabldotu eline alıp bir gözünde iş, bir gözünde çoluk çocuk, bir gözünde maişet olan bu renksiz tepsiyi önüne çekip oturmaktı. Ve herkesin önündeki aynı şeyle, herkesin aynı şekilde doyduğu hayatla işte bu koca ve kokulu yemekhanede uğultu içinde durmaktı.” Lafı dolandırmadan söyleyeyim, edebiyatın yaşama sevincini köpürtmek gibi bir işlevi varmış gibi yaşadık. Bu metninizle, böyle bir dünyada –ve edebiyatta– yaratacağınız hüzünlü hal için ne söyleyebilirsiniz?
Aslında edebiyatın yaşam sevincini köpürtme gibi bir işlevi hiçbir gerçek edebiyatçının duyduğu, bildiği, hissettiği, parçası olduğu bir şey değildir. Bunlar kendi hayatını köpürtmek, bunun sütünü de okurdan sağmak isteyen zamane esnafının işinin gereğidir. Yazan esnaf, okuyan da sağma olursa bu tip serlevhalar da celi sülüsle yazılır elbet. Yaşama sevinci olsa kim kalemi eline alır? Sevinç elbet vardır, ama ciddiye alınan değildir, onlar asıl olan dinlenirken şöyle bir görünüverenlerdir. Ama okumanın da yazmanın da mesnedi şaşırtıldı, herkesin okuduğu bir toplum hayal edilince herkes de yazmaya koyuldu. Oysa okuma da, yazma da bunu taşıyabilecek, taşıdığını doğru yere götürüp teslim edebilecek olanın harcıdır. Böyle olunca ciddi okumaların yükü ağır geldi, eziyeti çok, zahmeti rahmetine galip sayıldı. Ben hüzünlü, ağrılı ve melalin derinden aksettiği duyuşu bir huzursuzluk ya da ağırlık saymadım hiç. Kendim hep bu duygularda olmakla beraber bundan şikâyetçi olmadım. Bu da anlayabilmek ve mukavemet edebilmekle ilgili herhalde. Bunlar anlaşıldıkça ve her şeyin içindeki sezildikçe ağrı değil derinlik ve eşsiz bir ufuk veriyor. Kısılıp yük altında ezilmiş gibi kalmıyorsunuz, değişik tanımı güç bir ruh heybeti geliyor. Okurların hemen ezilmeyen, okuduğunu taşıyabilen, kendine ve hayata yakıştırabilen olabilmeleri gerekir. Bir de acı yan şu ki muhakkak da öyle oluyordur; okuduklarıyla ince daha inceliyor, kalının kalınlığı pekişiyordur. Yani ben asla incitmek istemediğim insanları daha da yaralıyor, üstlerinden ince bir tabaka daha kaldırıyorumdur da asıl sözü söylediklerim, dünyada hiçbir şeyi üzerlerine alınmayanlar yüzünden onlar, yani benim ruh benzerlerim biraz daha eziliyordur. Halbuki ben onlar güçlensin ve yalnız olmadıklarını bilsinler diye, şimdi ve sonrasına bir delil olsun diye yazıyorum.

“İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir. İnsan öyle büyük bir derttir ki bu büyüklükte bir şeyin kendine sığacağını aklına getirmez de bunu dünyanın, hayatın derdi sayar. Hayat, o durgun, kibirli suyunda kendisine bakan bu çirkin heyulaya bakıp bakıp ‘Bu herhalde benim…’ der. Bu dert de ona yeter.” Kahramanlarınız dünyanın derdine –hepimiz gibi– alışıyorlar da, kendi varlıklarının acısıyla baş edemiyorlar. Bu yüzden mi dünyaya alışırız?
Ben dünyaya alışmaktan değil, onu anlayıp küçümsemekten yanayım. Horgörüyle bakmaktan, onun tepeden bakışını tersine çevirmekten yanayım. Bu ise sadece bir duyuşla, bir bakışla, bir el sürmeyişle yapılabilir. Dünya, bunu yapana, yapabilene hiçbir şey yapamaz. Dünyaya alışmak onun bir parçası olmak değil, bu cifrin içinde ayrı durabilmek, gerçek temizlik ve bir anlamda da kurtuluştur. Dünya ne yapıp edip kendine alıştırmaya, kabulüne çalışırken buna karşı durabilmek derin bir yalnızlık, müthiş bir mukavemet ister. Kendi varlığının acısı dediğiniz, o herkesin ve her şeyin suyuna karışmama ve kendi varlığını bilip ayırma derdin kendisidir. Kurtulan, alışmayan, kabul etmeyen tabii bulmayan olacaktır. Bize bin yıllardır “Geldiğiniz dünya bir zevklenme, sefalanma yeridir, pek de yüksek, pek de hakkaniyetlidir…” denmemiş. Ama yüz çevirişin çocuksu bir istediğini alamama kırgınlığı daha iyisini bekleme arsızlığı değil, neyin nerde ne ettiğini idrak hali olabilmesi gerekir. Bu da dünyayı anlaşılabilir, kavranabilir ama alışılamaz yapar.

şulegürbüz7 şulegürbüz8

1992’de yayımladığınız Kambur edebiyatseverler için efsanevi bir kitap olmuştur. Bu kısa romanla müthiş bir etki yarattınız, bir oyun ve bir şiir kitabından sonra 2011’e kadar, Zamanın Farkında’ya kadar müthiş bir sessizlik oldu… Neden böyle bir ara verdiniz ve bu zaman parçası size neler yaşattı?
Kambur’u yazdığımda on sekiz yaşındaydım. O kitap benim için bir yazarlık ya da kariyer başlangıcı değil, bir duygu durumuydu. Bile isteye yazılan, başka bir şey de yazılabilecek, başka türlü de yazılabilecekken yazılan bir metin değildi. Buna sebep eserden ziyade duygu durumu olduğunu söyleyebilirim. Uyandırdığı etkiye çok aşina değilim, o vakit iletişim yolları kapalı, düşünceler ve hissedişler insanların içine sırlıydı. Kambur, tuhaflığın ve orijinal olma gayretinin olmadığı daha saf bir zamanın daha saf insanları için hatırası olan bir metin olabilir, benim için de öyle. Kambur’un asıl okurlarını zaten ilk basıldığı 93-94 yıllarında okuyanlar saymaya meyilliyim. Ben de onlar da şimdi söylesem anlaşılmayacak bir haldeydik, okurların yıllar sonra beni hâlâ hatırlayıp sahip çıkmalarına da hem şaşkın, hem müteşekkirim, hatta başka, zor bir haldeyim. Ancak Kambur’u yazdığım günümde ve yaşımda o sonsuz heyheylerim, yanı başımdaki çok derin kederlerim, deliliğim ve cinnetim, kısacası o kitabı oluşturan her şey ciddi ve sahici bir yazar oluşturmaya yetecek şeyler değildi. Ama o hal tümüyle sahiciydi. Çünkü ben daha yazmak nedir, bilmiyordum.

Ancak tüm cehaletime, gençliğime rağmen çok okumaya, yükseklikleri sezmeye, derinliklerden başı dönmeye, sarsılmaya, kendinden hemen vazgeçmeye, yüksek sanatları sezdikçe elindekileri tasnife hep yakın ve bu yapıda birisiydim. Gerçek ve oluşturulabilmiş eserleri, edebi ve felsefi metinleri kendime yaklaştırdıkça kendimden vazgeçiyordum. Geçtim de, hem de kolaylıkla, bir an bile bu halimle idare ederim diyemedim, kendimi utandırıcı buldum. Diyebilirim ki o şekilde devam etsem bir on yıl gittikçe marjinalleşerek kendimce bir hüküm sürerdim, şimdiye de biterdim, çünkü aslında başlamamış olurdum. Bütün iş bir şeyler yapmak, üretmek, kazanmak değil olgunlaşmakta. Çoğu kişi sadece ve sürekli bir şeyler yapıyor ama hiç olgunlaşmıyor. Buna sebep aslında bu ortaya konulan sonu gelmez yığınların hemen hiçbiri bir şey değil. Yaşayan insanların çoğu maalesef bir şey değil. Yapmak sonradan olacak bir şeydir. Olduktan sonra zaten olmasa ne olur?

Kambur’dan hemen sonra okumaya yurtdışına gittim ve arkamı unutmaya çalıştım. Döndüğümde yalnız olmaya derin bir ihtiyacım ve hayranlığım vardı. İşim rast gitti, çünkü böylesine, her şarta razıydım. Saat tamircisi oldum ve atölyeye kapandım. Elbet geçen zamanda geçenin tümünün aslında benim ömrüm olduğunu bazen müthiş bir keder ve zor zapt edilen bir sızıyla yaşadım. On sekiz yıl aslında geçen her gemiye binmek, her trene, her uçağa atlamak isteyen olarak kıpırtısız, sabit sadece baktım. Hayatta becerebildiğim bir şey varsa o da herhalde budur. Bu sürekli bakış bana gün günden yıl yıldan bir derinlik ve kendi kendimle anlaşabileceğim ve anlatabileceğim bir lisan verdi. Teselli verdi, önüm ve manzaram açıldı, on beş senenin sonuna doğru biraz biraz rahatlamaya başladım. Anladım, kabulüm kolaylaştı, üstüme bir tat geldi. Ertesi sene Zamanın Farkında’yı yazmaya başladım, sonra Coşkuyla Ölmek ve bu zamandan çıkan bir kitap daha. O bir müddet sonraya.

Şule Gürbüz : İlk romanı Kambur (1992) ve öykü kitabı Zamanın Farkında (2011) İletişim Yayınları; Ne Yaştadır, Ne Başta Akıl Yoktur (1993) adlı oyunu ve Ağrıyınca Kar Yağıyor (1993) adlı şiir kitabı ise Mitos Boyut Yayınları tarafından yayımlandı. Şule Gürbüz halen mekanik saat ustası olarak çalışmaktadır.

OKUR YORUMLARI

soru

02 Ocak 2013 14:59

“türkçe edebiyat” ne demek? yüz yıllık türk edebiyatı şimdi “türkçe edebiyat” mı oldu?

balıkçı

06 Ocak 2013 02:35

Şule Gürbüz bakmaktan göz, duymaktan ruh, hissetmekten gönül kesilmiş bir ulu yazar. Selam olsun

incecik

24 Ocak 2013 16:42

Türk edebiyatı farkında mı bu büyük edebiyat olayının… Şule Gürbüz kurulmuş şimdiden gönül tahtımıza…. Ebeden sefasını sürsün… Bin teşekkür muazzez yazara Zamanın Farkında için, Coşkuyla Ölmek için, Kambur için, Ağrıyınca Kar Yağıyor için, Akıl Yoktur için, Gönül vardır için… Boyacıköy için, Ayazma için…

Okur

25 Ocak 2013 02:20

bendeniz aylardır sadece onun okuruyum… Artık hep öyle kalmak istiyorum…. Büyük ödül… Akılsız adam için bin teşekkür… akılsız adamın oğlu için dokuzuna doksan sekiz kere teşekkürler Şule Hanımefendiye…

Kari

26 Ocak 2013 00:11

Yalnızlıktan ıssızlıktan sessizlikten ve bakmaktan ne büyük servet yapmışsınız yazarım…. Ruhuma coşku verdiniz… Bin yaşayın

Okur yazar

27 Ocak 2013 01:34

Rafine edebiyatın Türkiye’de ne kadar rağbete medar olduğunu ve memletetimizin ruh haritasını, ahvalimizi, halimizi Coşkuyla Ölmek’in okurları (keyfiyet ve kemiyyet olarak) sanırım gösterir… Billboard yazarlarından sahih edebiyata ne kaldıysa tabii… Rağbete rağbet etmeyen yazar bize sadec hikayeler anlatmıyor…

Şeyh- Mürid-Yazar

27 Ocak 2013 03:29

“Kendimin hem şeyhi hem müridi oldum” ifadesi söyleşideki tek sorunlu cümle… Mürid ve mürşid/şeyh ilişkisinin mahiyeti açısından değil, bu büyüklükte eser vermiş bir yazarın eseri ile yazarı arasındaki mesafeyi doğru ölçebilmemiz açïsından…. Öyle bir zorunluluk yok tabii ama yazarlar böyle ipuçlarıyla bizi hem yanıltabilir hem de kasten bize tuzak kurabilir… Yani biz okuyucular açısından sorunlu.. Bilmem yanlïş mı?…

Name

27 Ocak 2013 08:46

“yaşam sevincini köpürten” yazarlar singellerini çıkaran, kliplerini çeken, billboardlarda şuh yahut artistik pozlar veren kadïnlar/adamlardır. Yani edebiyatın katilleri, estetik cerrahlar, kişisel gelişimciler, bestseller yazarları, pazarlama ürünleri köpürtür yaşam sevincini. Şule Gürbüz okuru isen az şey değilsin… selamlar

Emsal

13 Şubat 2013 23:42

Yazarın (Şule Gürbüz’ün) yazı kudretine, eseriyle inşa ettiği dünyaya, dile, imgeleme, yazar ile eser arasındaki mesafeye, emsalleri arasındaki yerine bakınca bu zor ve zahmetli ve alkışsiz yolu niye seçtiğini ve niye emsalsiz olduğunu anlıyorsunuz… Piyasaya, pazara, mezata tenezzülü olmayan, bir dünyası olan kaç edebiyatçımız var?…Efendim…

….

25 Şubat 2013 21:40

Aaa.. burada çok şık bir edebiyat forumu oluşmuş…
okuryazar tv yazarlar için olduğu gibi okurlar için de
çok sıcak bir imkan sunmuş…

Adil Bulut

26 Şubat 2013 02:48

Ooooo… Neler oluyor burada?…
Edebiyat dergilerinde olmayan olmuş…

K.

01 Mart 2013 18:08

Metni bir kambur gibi sırtında taşımayıp, yıllarca aslında kendini arayışı ve döne dura başka metinlere varışı yazarın, ve yaşarken zor ama anlatırken edebi lezzetinden yenmeyen bir akışı işaret eden sohbeti… Okumadığım kitaplarını bir an evvel alıp okuyacağım.

Mim

05 Mart 2013 01:26

“Metni bir kambur gibi sırtında taşımamak” da ne demek? Bence metni bir kambur gibi sırtında taşımadığı değil, aksine taşıdığı için yazar okuyucunun da kamburunu çıkardı… (mesela benim kamburum ondandır.)

Velvele

08 Mart 2013 02:08

“On sekiz yıl, kıpırtısız, sabit, sadece baktım.. Hayatta becerebildiğim bir şey varsa o da budur” diyor hanımefendi… Daha ne yapacaktın… Ben şahsen, değil onsekiz yıl, onsekiz gün öyle kıpırtısız sabit baksaydım -çilenin bitiminde- yalnızca dünyayı değil, onsekizbin alemi velveleye verirdim….

cemal ü.

14 Mart 2013 17:10

Şule Gürbüz’ün söyleşilere verdiği önem takdire değer.Okuyucuya saygısı en azından anlaşılmak adına verdiği çaba dikkat çekiyor.Bir+bir söyleşileri de muhteşem ,okuryazar tv ye olan da.Ama okuyucu olarak ben kitaplarında bazen kendimi dışarda kalmış hissetsem de en iyi anlayan okur olamasam da en çok seven okur herhalde olabilirim.Zamanın Farkında olamayabilirim,Coşkuyla Ölemeyebilirim ama Şule Gürbüz’ün farkındayım.Bu kınanacak bir şey midir?

canan duru

27 Mart 2013 17:57

Şule Gürbüz’ün bir dil kurma gayreti ile mi yoksa söyleşilerinde anlattığı kendinden bahsettiği hayatının bir hediyesi ile mi bu dile ve anlatıma sahip olduğunu doğrusu merak ediyorum.18 yıl bakana bir hediye verilmesi gerekir o da bu dil mi acaba diye aklıma geliyor.Yazarlığına düşüncesine emeğine söz söyleyemem ama bu dil kurma ile gayret ile olmuşa pek benzemiyor.Sabit durmanın gezmemenin sabrın ve kendisine verilecekten emin beklemenin ödülü.

Mim

30 Mart 2013 01:15

Bir artı Bir Dergisinin son sayısında yazarın son söyleşisi var… Bir okuyun, bir kendinizi, mahallenizi, aidiyetinizi, yaşam öykünüzü, hayatta kimlere çıraklık ettiğinizi, ne öğrendiğinizi, kime ne öğrettiğinizi ve sizden nelerin sudur ettiğini bir düşünün. Ben okudum, mahallemi, aidiyetimi, o min gayrı haddin estağrullah diye her mecliste baş köşeye oturan yakasız gömlekli abdestsiz cenabetlerle örülü çevremin, muhitimin kadınlarından erkeklerinden yazarlarından hicap duydum… Hicap duydun da ne oldu, ne yaptın diyen olursa ne hazin ki cevabım sadece “hicap duydum” olur… yazar bize haddimizi bildirmek kastıyla tek bir cümle kurmuyor, o kendi makamından, kendi kürsüsünden kendi lisanıyla konuşuyor ama kalbimizi şiirden oklarıyla onikiden vuruyor…. Bir bakın… Bir okuyun ve bu platforma yazın….

hakan p.

02 Nisan 2013 11:49

Yeni yani son 30 yılın Türk edebiyatı ile köprüleri atmış olanların tekrar köprü kurabilecekleri kadar sıkı bir yazar.Geçmiş, atlarına binmiş gitmiş o en güzel insanların yanına ve ardına layık, lisan, üslup, zeka, akıl yürütme, duygu, tasvir, felsefe… ne ararsan aradığını sadece kendinde bulduran bir kalem. Tanıdığıma nihayet kitaba kavuştuğuma çok memnunum.

istiklal

09 Nisan 2013 20:26

bu söyleşide de bir+bir son söyleşisinde de başka bir ruh barındırdığını fazlasıyla belli eden cümleler var. Etkisinde kalmamak imkansız. Şu cevaba bakın: Sonuçta her toplumun dehası vardır, rahat duramayanı, hayatı beğenmeyeni, ondan ve sunduklarından utananı vardır. Neyse ki, böyle bir şey ince bir damar olarak her zaman vardır. Binlerce arsıza bir saz benizli düşer, binlerce miskine bir hayal içinde yaşayan, binlerce yeri eşeleyen, meyveye daha çiçekkken ağzı sulanan, denize denize baktığında lüferi düşünen, kuzuyu oğlağı kebep sanan, kuşun kanadını, balığın yüzgecini kıskanana karşın kendinden utanan, sağlığından utanan, aldığı havadan utanan vardır. Benim zaten dünyadan anladığım ve bütün o her şeyi, altı milyarı sıyırdığımda elimde ve aklımda kalan hep o soydur.

Bu cevap böyle bir ruh o ince damarın kendisi olduğunu da belli ediyor.Hazirandan beri tüm dünyamı kuşattı daha doğrusu kendinden bir dünya yaptı.Bu dünyayı seviyorum.Çok değerli,çok değerlisin.

meşale

21 Nisan 2013 03:14

Okur ve Yazar ruhen birbirine o kadar yakın olmuş ve yazar gövdesini öyle geri çekmiş ve öyle dikkatle odaklanmış ki şu okur notlarında görüldüğü üzere okur yazar olmuş, yazar okur. Okuru yazar katına çıkaran da Şule olmuş… Meşaleci Şule.

aslı ergün

24 Nisan 2013 11:22

Coşkuyla Ölmek’i yeni bitirdim, onbeş gün okumak için didindim. Dili çok ağır, eski dile aşina olmama rağmen çok zorlandım. Hem dili hem anlattıkları ağır. Tuhaf bir çekiciliği ve gerçek olduğu belli bir dünyası var Şule Gürbüz’ün. Saf edebiyatın peşinde olduğu da belli. Ama bu dili ve anlattıkları ile gençlerin kendisini okuyup anlayacaklarını, kolaya alışanın ona tahammül edeceğini ummaması lazım. Bu dönemin yazarı değil, klasiklere benziyor.

Fesleğen

12 Mayıs 2013 03:00

Ben sahih edebiyatın “bediiyyat” olmadığını, “mesele” olduğunu düşünüyorum. Birini öbürüne mani gördüğümden yahut ikisi birlikte olmayacağından değil; edebi eserlerin hep tezyinat kısmıyla,retoriğiyle, bediiyyat yanıyla ilgilenildiği ve fakat eser esas nişan aldığı hedef ve meselesi ıskalandığı için aslolan meselesini diyorum… Yukarıda söyleşisini okuduğumuz sayın yazarın da Yazarın meselesi ile ele alınması gerektiğini ve büyüklüğünün orada olduğunu düşünüyorum… Zeka, bellek, estetik, detay, üslup bunlar yazarın masaya getirdiği ara sıcaklar. Siz esas bu kadın ne diyor hangi dert bu kadına ne dedirtiyor, derdi ne sorusuna cevap verin…

smyrna

03 Ağustos 2013 15:14

Yüksek bir edebiyatı ciddi bir birikimi olup da okuyabilecek olanlara yazıyor Şule Gürbüz. Yani sadece edebiyat lezzeti almak isteyen başka çeşmelerden de beslenip doymamışsa tadını alamaz. Çok birikimli ve biriktirdiğini çok iyi anlamış, çok iyi kullanan bir yazar. Kullandığının ne olduğu ve nasıl elde edildiği bilinmezcesine zihninde macunlaşmış, en ağır konu onun değip acıtıp sonra da 180 derece dönebildiği ve mizahını da ilave edebildiği bir şey olmuş. Benim hayretli bir hayranlığım var, bütün bunların bir araya gelişine de sunuluşuna da hayranlığım ve mutluluğum var. Ama bu tatla tatlanmak maalesef az kimsenin harcı .Şükürler olsun azlığımıza.

yaşama sevinci

26 Ağustos 2013 02:23

“Yaşama sevinci” arayan okur ne işiniz var V.Wolf ile S.Plath Teze Özlü ile… Bu isimler bile zaten fiziğinizi kimyanızı geometrinizi bozar ay şekerlerim. Bakın size açıkça söylüyorum siz var ya yaşama sevincinizi artırmak için Doğan Cüceloğlu okuyun, Kişisel Gelişim kitapları inanın size, bütün organlarınıza yaşama sevinci depolar, siz var ya siz Ayşe Kulin okuyun, Ayşe Arman okuyun, fal bakın, Kenan Işık’ın yarışmasını seyredin, Ajda Pekkan, Gülşen dinleyin, Kral FM dinleyin, şezlongunuza uzanın ne işiniz olur sizin Şule Gürbüz’le…Şule Gürbüz’ün ne işi olur sizinle… Tek satırı size hitap etmez inanın… Görse, yalvarsanız yüzünüze bakmaz inanın. Tam isabet ifade buyurduğunuz gibi, okudum ben de, tuhaf ve insanın yaşama sevincini alıyor… Uzak durun…

çerçi

30 Ağustos 2013 04:01

“çerçi sanat” diye bir site var…
orada şule gürbüz’ün muhteşem bir söyleşisi var…
bir de yazarın sanat dünyasına özenle eğilmiş üç yazı…

18 Yorum

  1. Musti

    ÖYLE MİYMİŞ
    yeni çıktı
    Sarsılmazsanız bir kalbiniz olmadığına hükmedebilirsiniz

    Cevapla
  2. MustaFa Mahur

    Şule Gürbüzün yeni eseri kitapçılarda.
    Okuyucularına müjdeler olsun.
    Müptelaları zaten müptela

    Cevapla
  3. Engin Firol

    Şule Gürbüz Hanımefendi…
    Şu an yazarken bile heyecan duyduğum, söyleşisi ile beni derinden sarsan gönlü güzel insan. Dervişane insan. Aslında ne demek gerek bilmiyorum. O kadar etkilendim ki gözyaşlarımı tutamadım. Allah'ım bu nasıl bir derinlik… Bu nasıl bir teslimiyet… Bu nasıl bir bekleyiş… Tam 18 sene…
    Geç farkettiğim için pişmanım ama onun dediği gibi her şey zamanında olacaksa oluyor. Çok etkilendim. Çerçi Sanat, Post Öykü dergisinden sonra bu okuduğum üçüncü söyleşisiydi ki sarstı. Bu müthiş söyleşi için de çok teşekkür ederim Murat Hocaoğlu. Coşkuyla Ölmek kitabına başladım ki tüm kitapları için sabırsızım…

    Cevapla
  4. YOSUN KOKUSU II.

    YOSUN KOKUSU adlı eseriyle yakında bir kez daha zuhur edecek yer yüzümüze ve gök yüzümüze…

    Cevapla
  5. Yosun Kokusu

    .. Yorulmayın ve onu yormayın. Kült bir eserle edebiyatta bir depreme yol açacağı kesin…bu uzun sükuttan Coşkuyla Ölmek ayarında bir eser gelecek. Yosun kokusu ada sahillerinden orta anadolunun ortasına kadar geliyor…

    Cevapla
  6. kadde

    Okuduk tanıdık sevdik şaşırdık takip ettik pesine düştük daha şaşırdık kendimizi küçük ve zayif hissettik tekrar okuduk şimdiye kadarki zevklerimiz manasizlasti içimizde bir yoğunlaşmasına bir benzeme isteği oluştu özledik aradık resmine baktık cillerini saydik röportajlara asildik. …. AMA ARTIK BEKLİYORUZ YENİ KİTABI BEKLİYORUZ SENİ BILDIGIN GIBI DEĞİL BİR TUHAF OZLUYORUZ. YETER ARTIK YETER HASRET.

    Cevapla
  7. ben

    Alınan tada da muhtevasina da manasına da yaklasilmaz. Ne yanına kimse konur ne ondan bahsettikten sonra başka isme geçilir. Kalbimin beynimin adresi .

    Cevapla
  8. merakî

    Güçlü kalem, derin düşünce, kuvvetli lisan…bugünün sanatçısının sahip olamadığı sanata ve kendi derununa gömülü dış dünyadan kopuk sırlı hayat…hepsi Şule Gürbüz’ü başka bir yazar başka bir insan yapıyor. Lakin kendisine bakınca da söyleşilerinden anlaşıldığı kadarı ile de -eserler zaten baştan sona öyle- hep bir dünya ile öbür dünya ile ciddi meseleleri olduğu ve bunları dert edindiği görülüyor. Hem de bayağı yeis ile.Bunları sadece edebiyat ile aşacak mı, bize çok fazla olsa da kendi kendine kafi gelecek mi, bilinemez. Ne yazacağına da bağlı bundan sonra, ama sadece edebiyat pek zannetmiyorum.
    Saygım sonsuz, hayretim sonsuz.

    Cevapla
  9. anaxı

    Peygamberlerin sırtını sıvazlayacağı, dünyada haysiyetin sanatın devam ettiğinin kanıtı bir insan. Ne çok ve sahici.

    Cevapla
  10. Olric

    Daha kaç kez hayatı ıskalayacağız olric
    Oklarımız bitene kadar efendimiz

    Cevapla
  11. M Yalnızalıç

    Çerçi Sanat Edebiyat dergisinin en üst Bölümü’nde serlevha olarak kallavi bir sanatçı yazar listesi var. Özenle hazırlanmış ve işi bilen birince listelenmiş besbelli… Faulkner ile başlıyor Turgenyev ile bitiyor liste. Ortada Edip Cansever ile yanında Walt Whitman var… Tam ikisinin Arasında olmalıydı Şule Gürbüz… Canseverden önce Camu’nun Whitmandan sonra Safa’nın oluşu da bunu gerektiriyor… Belki de bizi test etmek için oraya yazmamış Çerçi bey ama ben buraya yazıyorum… Yazarımızın yeri tam olarak orası… Bu arada oradaki söyleşiyi de salık vermiş olayım müptelalara

    Cevapla
  12. önce

    Doğruyu söyleyene yanlışı düzeItene kibirli üstten bakan yaftası yapıştırmak devlet geleneği oldu.
    Yine de beni beğenip güzelim demene sevindim. Ama dikkat et de sakallarım batmasın.

    Cevapla
  13. isimsiz ama ruhsuz değil

    Şule Gürbüz’ün bir satırının geçmediği geceye yazık, onun olmadığı odalara şehirlere yazık, onunla büyümeyen ruha yazık, ibret almayan peşine düşmeyen kalbe yazık.

    Cevapla
  14. MAZLUM Ş.

    ödüller yazarlara verilmez yazarın şahsında okura verilir, ülkeye, halka verilir, ödül veren esasen ödül almış, ödüllenmiş olur, yoksa ödül alanı ödül zenginleştirmez, o eser vererek bizi zenginleştirmiş, ruhumuzu beslemiş, bizi takati nisbetinde üst basamaklara üst katmanlara taşımıştır…işte zamanın farkında, coşkuyla ölmek ve kambur böyle eserlerdir, türkçe konuşan herkesi onulandırmıştır yazar, ona ödenmez teşekkür borcumuzu temsili bir ödülle karşılamak onu yükseltecek bir şey değil ama bizi kadirşinas kılacak, kıymetdar kılacaktır… yoksa nobel coşkuyla ölmekin bir paragrafı etmez… o. pamuk da bu manada sadece bir edebiyat emekçisidir, ayaklarımızı yerden kesen biri değil… ş gürbüz tahminim odur ki büyük bir romanla taclandıracak bu özgün yazarlık serüvenini…. bir dilek ve temenni de olabilir.

    Cevapla
  15. Hayalî

    Neden bazıları hem Nobel alan Orhan Pamuk’a demediklerini bırakmazlar ve Nobelin zaten artık Eurovision benzeri bir ödül olduğunu vurgularlarken bir yandan da başka bir yazara aslında onun hakkı diye bir ekleme yaparlar anlaşılmış değil. Kardeşim Şule Gürbüz’ü madem anlıyor ve beğeniyorsun nobele nasıl yakıştırıyorsun? Ş.G fazla derin ve yalnız ,yükseldiği yerde de yalnız, anlatımında da. Elbette bu herkesin ölçebileceği bir mesafe değil.Kimi bir Nobel düşünüp sırtüstü devriliyor.Nobel alsa da küçümsersin (…)

    Cevapla
  16. turgut erdem

    ŞULE GÜRBÜZ EN AZ ORHAN PAMUK KADAR NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜNÜ HAK EDİYOR AMA MEMLEKETİN SAHABI YOH

    Cevapla

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.