“Kadının ezilmişliğine değil, erkeğin ezme yorgunluğuna odaklandım.”

 

Zaaf, gazetecilik, senaryo yazarlığı, psikoloji eğitimi, aile ve çift terapisi uzmanlığı gibi çeşitli birikimleriyle yazan Şule Öncü’nün ikinci kitabı. Yazar, Gertrute 2’ye Nasıl Bölündü? adlı ilk romanından sonra, bu kez öyküleriyle okur karşısında. Kadınlığın ve “kadın edebiyatı” klişelerinin uzağında, erkeklik ve ilişkileri yöneten “erk” hakkında söz alan, öyküler bunlar. Şule Öncü’nün okuyucuyu erkeklik üzerine öykülerle cinsiyet duvarlarına çarptığı Zaaf, yalnızca erkekleri değil, kadının erkekleşmesini, cinsiyetle çevrilmiş hayatların içinde büyüyen zayıflıkları da sorguluyor.

Kişisel geçmişiniz, eğitiminiz, ilgi ve meslek alanlarınız çok dolu, çeşitli… Şu anda yaşamınız en çok neyle geçiyor? Yazmak, yaşamınızda nasıl bir yer kaplıyor?
Herkes gibi ben de hayatta kalmaya çalışıyorum. Zor zamanlar. Her şeye rağmen umudumu canlı tutmaya, hayatı ve insanı anlamaya çalışıyorum. Yazı da anladığım kadarını ve tabii anlayamadıklarımı aktarma eylemi. Bazen bütün günümü kaplıyor yazı, bazen bir kenarda sessizce bekliyor.

Psikoloji ve sinema bilginiz, deneyiminiz öykülerinizde kendini gösteriyor. Bu etkiye açık olmaktan memnun musunuz?
İkisi de yazıyı besleyen, edebiyattan ayrı düşünemeyeceğimiz unsurlar. Disiplinler arası çalışmayı seviyorum. Farklı türleri bir araya getirmek hem insanı hem de sanatı zenginleştiriyor.

Birazdan yine söz konusu edeceğiz ama, bu öyküler ve bu öykülerin ardındaki düşünsel boyut, aldığınız psikodrama, hipnoterapi, aile ve çift terapisi eğitimlerinizden ne kadar beslendi?
Psikolojide çeşitli ekol ve teknikleri öğrenmek, insana ve insan hikâyesine farklı pencerelerden bakmanızı sağlar. Eğitimin karakterime ve kalemime derinlik kazandırdığını söyleyebilirim.

Psikoloji çalışmalarınızda da, erkeklik, kadınlık ve ilişkilerin doğası hakkında yoğunlaşıyor musunuz?
Psikolojide “şu konuda çalışıyorum” demek, gerçekçi ve anlamlı değil. Ne hakkında çalışırsanız çalışın, her şey birbirine ve temel varoluş sorunlarına bağlanır. Bir konuya değil bir bütünlüğe yoğunlaşmak gerekir.

Öyküleriniz, edebiyatta kadınlığın bugüne dek pek fazla dillendirilmemiş bir noktasından, erkeklik ve “erk” hakkında yeni şeyler söylüyor. Özellikle “Hazır Değilim” öyküsündeki kadın, kendini, kendisinin arzu nesnesi haline getirmiş bir “erkeğin”, bir kadın tarafından “erkekçe” arzulanışını anlatıyor. Bu arzuyu, “erkekçe” diye anlandırmalı mıyız mutlaka?
Türkiye, kadın erkek eşitsizliğinin çok ağır ve derin yaşandığı bir ülke. Aslında hepimiz öyle veya böyle bu eşitsizliğin mağduruyuz. Mağdur değilsek de yorgunuz. Özellikle erkekler, çok yorgunlar. Sırtlarına yüklenen “erkeklik” halinden, her zaman güçlü, uyanık, korkusuz, başarılı olma dayatmasından yorgunlar. Farklılaşmalarını engelleyen annelerinden, sürekli onları suçlayan eşlerinden/kız arkadaşlarından yorgunlar. Biyolojik yatkınlıklarından, kendi şehvetlerinden yorgunlar. Zaaf’ı yazarken bana en çok dokunan bu yorgunluk oldu. Kadının ezilmişliğine değil, erkeğin ezme yorgunluğuna odaklandım. Zaaf, yeni bir şey söylüyorsa, sebeplerinden biri bu bakış açısı olsa gerek.

Erkekçe arzulamaya gelirsek; metni Carl Gustav Jung’un kuramıyla değerlendirmeli bence. Her kadın biraz erkek, her erkek de biraz kadındır. Ve kendimizde eksik olanı, yok saydığımız, bastırdığımız yanımızı arayıp bulmaya, onunla bütünleşmeye çalışırız. Bu minvalde bazı ilişkilerin kadını biraz daha erkek, erkeği biraz daha kadın olmaya zorladığını düşünüyorum. “Hazır Değilim”de böyle bir ilişki söz konusu.

“Kadının erkeği istediği gibi değil, erkeğin kadını istediği gibi istiyordum onu. Düzgün vücut hatlarına, pürüzsüz teninden yansıyan çocuksu güzelliğine baktıkça, sesini duydukça; kasıklarımda ilkel ve yabani bir erkek büyüyordu sanki.” Kitabınızın arka kapağında bile böyle söylenmiş ama, bu kadın “erkekleşiyor” mu sizce de? Yoksa bu bir sevme biçimi değil mi?
Erotik ilişkiler şehvet-şefkat dengesiyle belirlenir. “Hazır Değilim”de doğal akışa ve dengeye karşı hem kadının hem de erkeğin direnci söz konusu. “Kadın yorgunu” erkeğin ilişkiye kapalılığı ve kadının kendini o erkekten korumak için şefkatini esirgemesi var. Erkekleşmek, kendi şefkatinden uzaklaşan kadının algısı. Bu algının aynı zamanda öyküdeki bir başka katmanın konusu olduğuna da dikkat çekmek isterim.

“Hazır Değilim”le başladık, onunla devam edelim… Bu öyküdeki Kaan, bu günümüz Türkiye’sinin, kendine âşık, kentli “gönülçelen”i, hangi erkekliğin temsili?
Siz güzel tanımlamışsınız. Daha fazla açıklama yapmak gelmiyor içimden. Zaten fazlasıyla analitik bir öykü.

“Bakire bir kız kadar aç, görülmeye o kadar muhtaçtı” dediğiniz karakteriniz, kadınların hangi duygusuna hitap ediyor?
Bakan, gören, sahiplenen ve hükmeden yanına hitap ediyor.

Yine “erkekleşme”, “kadınlaşma” konusuna dönersek, öyküdeki kadın müthiş bir içine bakma örneği yaşıyor ve sizin incelikli kaleminizden şu dökülüyor: “Belki, asıl korktuğum, dışımdaki erkekler değildi. İçimdeki kadındı asıl korktuğum. Tepeden tırnağa kadınlaşma korkusuydu. Geri dönüşsüz bir şekilde kadınlaşma korkusu. Bütün dilleri birden konuşan o korkunç dilsizliğe mahkûm ve dilsizliğin ta kendisi olarak… Zihin donduran imgenin tekinsizliğine mahkûm ve tekinsizliğin ta kendisi olarak yaşamak, yaşayabilmek… Mutlak kadın olarak, erkekliksiz bir kadın olarak yatıp uyuyabilmek bile mümkün değildir belki. Bir daha uyanamayabilir insan.” Heteroseksüel dünyanın, erkek iktidarına simetrik kadınlığı aşılabilir mi?
Bu yaptığınız alıntı, bana göre Zaaf’ın çekirdeği gibi. Kadını ve erkeği dış dünyaya, yaşama, maddeye doğru iten ama aynı zamanda kuvvetle çekip bilinmezin etrafında döndüren temel korkuyu anlatmak istedim. Hayatta hepimizin karşısına ihtişamla dikilen böyle bir zorluk varken, iktidar mücadelesi yerine, karşı cinse şu farkındalıkla yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum: Erkek olmak zor, kadın olmak korkunç. Birbirimizi görmek, anlamak ve bütünlemek durumundayız.

Edebiyat ürününü, anlattığı öykünün gündelik gerçekliğinde değerlendiririz bazen, kadın erkek meselelerine böyle vurgu yaptıkça da işin “edebi” yanına haksızlık edebiliriz. Siz anlattıklarınızın ve işin psikolojik boyutunun, bu öykülerde bu kadar öne çıkmasından endişeli misiniz?
Yazmakla ve edebiyatla ilgili pek çok konuda endişeliyim. Bu, kendi yazma serüvenimin ötesinde, hem çağın hem de ülke koşullarının muhalefetiyle katmerlenen bir endişe. Zaaf’la ilgili olarak düşünürsek; açıkçası “Fazla mı analitik oluyor?” sorusunu, ben de kendime sık sık sordum yazarken. Ancak Zaaf’ı yazdığım üç yıl boyunca bana eşlik eden ve hemen her cümlede kendini hissettiren tuhaf ve yoğun bir duygu vardı ki, bu soruyu her seferinde bertaraf etti. Buradan metne mesafeli durduğum anlaşılmasın. İçime işleyen, beni değiştirip dönüştüren bir metin oldu. Fazlasıyla yorucu bir süreçti.

Ayrıca şunu da eklemek isterim: Sözünü ettiğiniz vurgu, biraz da tematik öykü kitaplarının doğasında olan bir durum. Bütün öyküler aynı temanın etrafında dönünce konu vurgusu daha da belirginleşiyor haliyle.

şuleöncü1 şuleöncü2

“Kadın edebiyatı” diye tarif edilen yaratılar oldu, eğer bu tasnif gerekli ve anlamlıysa, Zaaf bu meseleye büyük boyutlar getiriyor. Edebiyatınızın, feminist okumalarla değerlendirilişine, bu dile dahil edilmesine itirazınız olur mu?
Edebiyatı sınıflandırmak, hatta türlere ayırmak bana doğru gelmiyor. Zaaf’ın bütün cinsler için estetik ve uyarıcı bir metin olmasına, tabiri caizse cinsiyet üstü olmasına gayret ettim. Artık bundan sonra onun nasıl alımlanacağı, yorumlanacağı konusunda söz hakkım ancak bana Zaaf’la ilgili bir soru sorulduğunda olabilir. Bunun dışında herkes istediği kuram ve yaklaşımla değerlendirecek. Bu kaçınılmaz.

Öykülerinizde, her şey “yolunda” gidiyorken birdenbire bir gerçeküstü ton ve onun getirdiği zarif bir mizah ortaya çıkıyor. Anlattıklarınızın açtığı zihin karışıklığındayken okur, onu eğlendiriyorsunuz. Mizahın ve gerçeküstü katmanların, yazarlığınızda nasıl bir önemi var?
Mizah, özellikle de ironi, insan canlısının ölümlülüğe ve gerçekliğe karşı geliştirdiği en güzel, en anlamlı savunma mekanizması bence. Bazen çekilmiş bir kılıca, bazen yunusların sudan çıkıp nefes almasına, bazen de zihinden uçup havalanan bir kuşun “Şu yana gidelim” diye yol göstermesine benzetiyorum ironiyi. Benim yaşantımda da yazarken de refleks gibi kendiliğinden gelen bir şey. Bir metin mizaha, ironiye, gerçeküstü unsurlara ne kadar boşluk bırakıyorsa o kadar iyi bence.

Bazen akıllı uslu giderken mizah yakalıyor bizi, bazen de “Kuyruk Bilimi Konseyi”nde olduğu gibi, gerçek değilmiş gibi duran öykü pürüzsüz bir gerçeği ortaya çıkarıyor. Muhafazakâr genç kadının, sağlık sorununu aşmak için giriştiği yolda, bir sex-shop’ta, raflar boyunca dizilmiş vibratörün önünde belki de kişisel tarihinin en “insani” yakınlaşmasını yaşaması… “Kübra hayatında ilk kez bir erkeğin yanında bu kadar rahat, bir erkeğe bu kadar yakın hissediyordu kendini. İlk kez bir erkekle eşti, bir erkeğe denk hissediyordu. Eksikleri, zaafları, ihtiyaçlarıyla kabul ve anlayış görmüş, onaylanmış olmanın hazzını yaşıyordu. Bedenini şimdiye kadar hiç hissetmediği bir hafiflik sarıp sarmalamıştı.” Kadınlar cinsellik konusunda mı en fazla içe kapanma yaşıyor?
İçe kapanmadan ziyade şaşkınlık yaşanıyor. Cinsel özgürlük de başımıza gelen pek çok şey gibi aslıyla değil suretiyle tepeden indi ve bir türlü içselleştirilemedi. Cinselliğini tamamen örtmeye, yok saymaya çalışan bir uç var. Gündelik hayatta her şeyi erotize eden diğer bir uç da var. Ve işin en tuhaf yanı, bu iki ucun bazen aynı bünyede hayat bulabilmesi. Türkiye’de cinsellik konusunda kafalar çok karışık. Bu karışıklığı en güzel şekilde resmeden şey, İngiltere kraliçesinin Hayrünnisa Gül’ün giydiği çivi topuklu çizmeye bakakaldığı fotoğraftır bence. Bu fotoğraf Türk kadınının cinselliği, dünyaya bakışı ve dışarıdan nasıl algılandığına ilişkin önemli bir gösterge.

Kitabınızın tanıtım cümlelerinden biri de, “Erke dair ne varsa, hepsinin arka bahçelerinde dolaşacaksınız.” O arka bahçelerde siz bir yazar olarak, hatta bu kitaba yoğunlaşmış bir yazar olarak, ne gördünüz?
Zorluklar gördüm. Üstün olma yarışının, kapma-koparma oyununun hazinliğini gördüm. Paradokslar, açmazlar, kör noktalar ve bütün bunlara rağmen bir diğerinin varlığına muhtaç ve o varlığı (sonuçta kendini kurtarmak adına da olsa) kurtarmaya çalışan insanın kırılganlığını ve güzelliğini gördüm.

“Hazır Değilim”deki sevimsiz bilge şöyle söylüyor: “… bir kadına ‘hazır değilim’ demek, sarılacak yaram var demektir. Ve biliyorsun ki kadınlar yara sevicidir. Hepsi de doğuştan hemşiredir. Çıban deşmeye, pansuman yapmaya bayılırlar. Bir kadını kendine bağlamak istiyorsan, yaranı uzatacaksın ona. Kadın dediğin, kendine gönüllü uzatılmış yaraya vantuz gibi yapışır.” Bu erkek, kadınlardan ne anlamış?
Sözünü ettiğiniz “iyi baba” karakteri, sinik bir figür. Siniklerin zihni “Her şeyi gördüm, bildim, sobeledim. Her şey boş” prensibiyle çalışır. Onları şaşırtmak, heyecanlandırmak, bir şeyler yapmaya motive etmek çok zordur. Bu durumu bir tür duygusal hastalık/sakatlık olarak algılayan “hemşire ruhlu” kadınların ilgi odağı olurlar. (Birilerini ya da bir şeyleri iyileştirme ihtiyacı doğal bir dürtüdür aslında ama bazıları bunu abartır ve hayatlarının amacı haline getirir. Durum ne kadar vahim, değişim ne kadar imkânsızsa o kadar tahrik olurlar.) Dolayısıyla “iyi baba” karakteri, kendisine yaklaşan kadınları doğru anlamış ama durumu bütün kadınlara genelleyerek yanlış yargıya varmış diyebiliriz.

Arka kapaktaki tanıtım yazısı, sizin konuyla ilgili ideolojik biçimlendirmelerinizi mi yansıtıyor? “Erkeklik salt bir ‘cins’ olma hali değil, bir ömrü yaşama biçimidir aynı zamanda. Erk, iktidardan, güçten gelir ama aslında ‘zaaf’tan, zayıflıktan beslenir. Erkin zaafı kurucu değil yıkıcı, uyarıcı değil uyuşturucudur. O, köklerinden yayılan istemsiz bir uykudan beslenir; o uykuyla büyür, gelişir. Erkle budaklanan ‘erkeklik’ halleri, uyanmak istemez, karabasan gibi üstüne çöken o adamlığı içselleştirir, büyütür; zaafını köklerine saklayarak, kudretini görkemli yapraklarında dünyanın en şahane ağacının kendisi olduğunu sanarak sergiler. Zaaflarından beslenen sanrılarla, sanrılarından doğan göstermelik gücüyle dolaşır dünyayı erk. Yalnızca erkeklerle değil, kadınların içine gizlenerek de dolaşır.” Öyküleri anlatmak için çok yönlendirici bir metin değil mi?
Tanıtım metnini editörüm Gül Korkmaz yazdı. Erkin gölgesinden, kötücül yanından söz ediyor. Bu bakımdan hem kitapla örtüşüyor hem de bana doğru ve güzel geliyor. Yönlendirici olmasında bir sakınca görmüyorum.

Zaaf / Yazar: Şule Öncü / Öykü / Sel Yayınları / Genel Yayın Yönetmeni: İrfan Sancı / Editör: Gül Korkmaz / Kapak Görseli: Mehmet Güreli / 1. Basım Şubat 2012 / 136 Sayfa

Şule Öncü; Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji bölümü mezunu. Özel sektörde metin yazarlığı ve sanat yönetmenliği yaptı. Psikodrama, hipnoterapi, aile ve çift terapisi eğitimleri aldı. Kısa filmi ’35′e Palamut’ 2002 İstanbul Kısa Film Festivali’nde yer aldı. İlk romanı Gertrude 2′ye nasıl bölündü? 2008′de yayımlandı. Uzun metraj sinema filmi ve dizi film senaryoları yazdı. Tempo dergisi için söyleşiler yaptı; araştırma, izlenim ve kültür sanat yazıları yazdı. Yazı ve öyküleri, Radikal gazetesi, Eşik Cini ve İZ dergilerinde yayınlandı. İnternet sitesi: www.suleoncu.com

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.