“Bu savaşta en masum olanlar, dağlarda birbirlerini öldüren insanlar.”

 

Her Savaş Bir Tanrı Öldürür, bir insanın hayatı ile bir toplumun tarihini bir araya getiren usta işi bir roman. Güneydoğu’da görev yapan başarılı bir subayın antimilitarizme geçiş hikâyesini anlatan roman; bir askerin ölümle, öldürmekle giriştiği hesaplaşmayı konu ediyor. Süleyman Akbulut’la ülke barışına bir katkı sunmayı hedeflediği kitabını, savaşın yıkıcı etkilerini, kan ve kin kokan çatışma hallerinin insanlarda yarattığı ruh yıkımını konuştuk.

Her Savaş Bir Tanrı Öldürür kitabınız herkesin vicdanını harekete geçirecek yoğunlukta bir roman. Nasıl tepkiler alıyorsunuz okurlarınızdan?
Amacım vicdanları harekete geçirmek. Her Savaş Bir Tanrı Öldürür sağduyu ve şefkat duygusunu kaybetmiş, ölmek ve öldürmenin tek çözüm haline getirildiği bir ülkeye, karşıdan bakılınca yüzünün, bakışlarının, kanlı ellerinin nasıl göründüğünün, dramatik bir dille anlatıldığı bir romandır. Askerliğin, yani özünde adam öldürme sanatının öğretildiği bir mesleğin, koşulsuz, sorgusuz yüceltildiği bu ülkede, o güne kadar doğru bilinen her şeyin aslında nasıl da ters yüz olduğunu, içten içe, derinden derine gelişen benlik yıkımının nasıl bir kitlesel kıyıma ve yabancılaşmaya sebep olduğunu gösteren bir eserdir. Kitap henüz çok yeni, bir ay önce raflarda yerini aldı. Gelen mail’ler, kitapta bahsedilen konuları tartışmaya ne kadar ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. Hatta kitabı okuyan bir bayanın, “Okurken, oğlumun da bir gün asker olacağını, düşündüm. Hiç bu şekilde bakmamıştım bu olaylara. Bana hiç bakmadığım bir açıdan bakma olanağını tanıdınız” şeklinde bir paylaşımı oldu. Bu benim hayatımın unutulmaz anlarından biri olacak.

Savaşın acımasızlığına karşı barışı savunmak bile neredeyse suç sayılıyor ülkemizde. Siz bu kitabı yazarken başınıza dert açacağınızı düşündünüz mü hiç? Nadire Mater Memedin Kitabı’nı yazdığında oldukça ciddi tepkiler aldı, dava açıldı örneğin…
Düşündüm tabii ki. Halkı askerlikten soğutmak ya da Türklüğü koruma adına konulmuş meşhur 301. maddeden yargılanabileceğimi de düşündüm. Fakat bu kitabı sistemin yüksek rakımlı makamlarında okuyan ve kendini bu ülkenin gerçek sahibi olarak görüp, bu ülke adına en doğruyu bildiklerini düşünen bürokratı, siyasetçisi, okumuşu beğensin diye değil, ülkemin insanları beğensin diye yazdım. Eğer bir tek insanın bu konuda bakış açısını değiştirebilirsem bu yeter bana. Onun dışında hiçbir şeyin önemi yok. Şayet bu ülkenin hukuk sistemi, kendine, yazarlarını hapse atan ülkenin hukuk sistemi sıfatını layık görüyorsa, ben de seve seve hapse atılacak yazar sıfatını almayı kabul ederim.

“Her Türk asker doğar” şiarıyla büyütülen çocuklara sahip bu topluma, karşı pencereden bakmanın kılavuzu olabilecek mi kitabınız, empati yapmayı öğretecek mi?
Ne acıdır ki, asker olmakla övünen bir toplumuz. Bence askerlik, insanlığın en kötü, çirkin icadıdır. Çünkü askerlik, savaş denen ilkelliğin yarattığı bir meslektir. Dünyadan askerliğin kaldırılması, ilk isteğim ve umudumdur. Savaşların bitmediği, ülkelerin birbirlerinin sınırlarına tecavüz ettiği bu çağda askerlik maalesef bir gerçekliktir. Buna diyeceğim bir şey yok. Bugünkü dünyanın gerçekliğinde iyi yapılanmış, hukuka saygılı, yerini ve konumunu bilen, kendi halkına potansiyel düşman olarak bakmayan, darbeci olmayan bir ordu kavramını bir nebze olsun anlıyorum. Ama bunun ötesinde asker olmakla övünmek, savaşla övünmek gibi bir şey olduğu için sakat bir anlayış gibi geliyor bana.

Üniformanın toplumsal baskısı ve gördüğü itibar bir yana, bir de üniformayı giyenin içine girdiği ruh hali var. Sırf o üniforma ve rütbe uğruna günahsız çocukların ait olmadıkları bir savaşın içine sürüklenmesini hatta hayatlarını kaybediyor olmalarını siz bu kitapta nasıl anlattınız?
Karşılıklı birbirini besleyen bir durum bu. Askerliğin bu derece içselleştirildiği, sosyal kodlara nüfuz ettiği bir ortamda üniforma fetişizmi başlar. Nitekim Türkiye’de olan bu. Asker, polis hatta zabıta üniforması bile bir etki yaratıyor insanlarda. O üniformanın içine giren de, üzerinde sadece üniforma değil, toplumsal koşullanmaları üzerinde yarattığı etkinin ağırlığını ya da toplumun yargılarının baskısını taşıyor. Hal böyle olunca da, insanlar askerlik mesleğinin yarattığı ruh halini, dışarıdaki dünyadan gizler hale geliyor. Kimse kurtulamıyor bu etkiden. Bu öyle bir duygu durumu yaratıyor ki, olanı bile söyleyemez hale geliyorsunuz. Örneğin Güneydoğu’daki savaşta hep fakir ailelerin çocukları ölür ama bunu kimse dillendirmezdi son birkaç yıla kadar. Aksini söylerseniz vatan haini diyebilir size birileri ya da halkı askerlikten soğutmaktan dolayı kapınızı savcılar çalabilir.

Kitabınızda “Erkeklik algısında askerlik, benliğin ereksiyon haliydi. Her zaman hazır, her zaman mutlak iktidarın olduğu bir sertlik haliydi” diyorsunuz. Sizin de tabirinizle “erkeklik” algısıyla savaşı nasıl tanımlarsınız? Savaş hali insanlarda nasıl algılar ve tepkiler yaratıyor? Sizin vicdani redde bakışınız nedir?
Savaşın gerçekte ne olduğunu yeniden tanımlamalı ve yeniden anlatmalıyız bu ülkeye. Savaş denildiğinde hep zafer, hep kahramanlık, hep feragat ve hep karşı taraftan daha çok öldürmeyi anladık biz asırlar boyunca. Oysa savaş, sevdiğini kaybetmektir. Savaş, etinin sızlamasıdır ölüleri gördükçe. Savaş öfkenin, anlayışsızlığın, cinayetin, şiddetin bir ülkenin kentlerinde ve sokaklarında kol gezmesidir. Bu yüzden amaç daima insanlığın savaş denen çirkinliği geleceğinden çıkarması ve bu sayede askerliğin dünyadan kalkmasını sağlamak olmalı. Bu düşüncenin bir uzantısı olarak tabii ki, vicdani ret kavramına saygı duyuyorum. Çünkü ülke savunması için bile olsa, insan öldürecek olan, bunu dünya görüşü, dini inancı ya da ruh yapısı sebebiyle yapamayacak olduğunu düşünen bir insanın tercihine saygı duymak kadar doğal ne olabilir ki?

Kahramanınız Yüzbaşı Yılmaz Varlık üzerinden tanımladığınız ruhsal yıkım, 30 yılı aşkın süredir süren savaşta her iki tarafın çocuklarının yaşadıklarına tercüman oluyor. Savaş bitecek mi bir gün?
Özel Kuvvetler mensubu Yüzbaşı Yılmaz Varlık, bütün bunların cisimleştiği bir figürdür. Yaşadıkları, şahit oldukları yüzünden çocukluğundan beri içten içe büyüttüğü suskunluğunu, bir PKK’lı cesedinin başında donup kalışının ardından bir af dileme çabasına dönüştürerek çıktığı yolculukta okurun ona eşlik etmelerini sağlamaya çalıştım. “Her Savaş Bir Tanrı Öldürür” Yüzbaşı Yılmaz Varlık’ın 1970-1990 yılları arasındaki çocukluk ve yetişkinlik yıllarında kendi kişisel dramatik tarihi ile içinde yaşadığı ülkenin trajik tarihi arasında gidip gelen bir öyküyü işlemektedir. O öykü içinde Yılmaz Varlık’ı bir asker olmak üzere yetiştiren ve Aleviliğini, Dersim’de yaşanan kıyımı yadsıyan babasına karşı içinde beslediği öfke, sevdasından koparılışının yarattığı kalp kırıklığı, yaşamı ıskalamasına sebep olan kırılmalara karşı öfkesi ve zarar verdiklerinden af dileme çabası anlatılmak istenmektedir. Son otuz yıldır, PKK’yla mücadele adı altında ülkenin asker ve PKK’lı çocukların öldüğü, öldürüldüğü bu kirli savaşta kimi zaman, bir mermiyle savrulan bir askerin ya da PKK’lı militanın bedeninde, kimi zaman 1980 darbesinin alçakça kurgularında darağacında sallanan 19 yaşında bir çocuğun masumiyetinde, kimi zaman gazetede okunan bir siyasal cinayetin gözü kararmış nefretinde göstermeye çalıştım bu akıl tutulmasını. Özellikle de ölüme gidenlerin, öldürenlerin ve ölenlerin gözlerinden göstermeye çalıştım.

süleymanakbulut2

Kitabınızda Yüzbaşı Yılmaz, doktoruyla seanslarından birinde insan eliyle ölmenin yaşam zincirini kırmak olduğunu belirterek bunun anlamsızlığına dikkat çekiyor.
Bu ülkenin ölüm algısını sorgulaması gerektiğine inanıyorum. Çünkü her siyasal talebin şiddetle ifade edildiği ya da tam tersinden bakıldığında da her siyasal isteğe baskı ve şiddet yöntemleriyle cevap verildiği; ölmenin ve öldürmenin her şeyin odağına konulduğu, hatta aşkın bile “senin için ölürüm” türünden hastalıklı bir anlayışla dile getirildiği zamanlarda yaşıyoruz. 20 yaşındaki çocukların ölümlerinin istatistik rakamlara indirgendiği, ölenleri bizden ya da onlardan diye tasnif eder hale geldik. 20 yaşında çocukların kanıyla tarih yazmak… İşte budur şu andaki serencamımız!

Her iki taraf da kendi ölülerini kutsal ilan ediyor. Ölen kendi tarafımızdan ise sorun yok. Skor tabelasına çentik atmaktan öteye gitmeyen bu anlayış değişir mi bir gün?
Bize ne oldu böyle diye sordurmak istiyor kitap bu noktada. Siyaset ölümlerle kendinden geçiyor, birbirine kardeş diyen halklar artık “öteki” ya da “karşı taraf” diye tanımladıklarından daha çok insan öldürmeyi planlıyor. Bir cehennemin orta yerindeyiz, herkesin kendi ölüsüne ağladığı… İçimizde yarattığımız tanrıların kan ve kinle körleştirdiği egolarımızın, aslında hepsi bizim olan evlatlarımızı bize düşman gibi algılattığı bir cehennem. Sahi, ne oldu bize böyle? Bir şekilde kırılması gerekiyor bu döngünün. Birileri bir şey demeli; bir siyasetçi her zaman söylenilenin aksini söylemeli mesela. Bir şair ya da romancı yazdığı eserle, ezberleri bozmalı. PKK’lı bir militan, silahını doğrulttuğu 20 yaşındaki askerin, çocukluğunda sokaklarda yan yana oyun oynadığı, kan kardeşi olduğu Mehmet olduğunu hatırlamalı. Yılmaz Varlık gibi bir yüzbaşı, af dilemenin yollarını aramalı mesela!

Kitabınızda, Yüzbaşı Yılmaz’a doktoru Yarbay Melih “Çatışma sırasında hiçbir şey hissetmez misiniz?” diye soruyor. Her gün sıcak bir çatışmanın içinde olan biri ne hisseder? Hangi noktada ölüm ve yaşam kavramları birbirine karışır, anlamsızlaşır?
Kitabı yazarken üzerine en çok düşündüğüm konulardan biri buydu. Çatışmalara katılmış kişilerle konuştum bu konuyu ama gariptir onlar da ifade etmekte zorlandılar. Şu bir gerçek, yaşam, bütün kabuklarından arınıp, yalın bir hale geliyor. Sadece yaşamak ve ölmemek noktasına indirgeniyor. Yaşamın bu en ilkel algı düzeyine inmesi, korkuyu getiriyor beraberinde. Ölümden korkmak! Bu duygu, yani yaşamda kalabilmek duygusu insanı, empatiden, acıma duygusundan arındırıyor ve tereddüt etmeden öldürebilme noktasına getiriyor. Aslında bu savaşta en masum olanlar, dağlarda birbirlerini öldüren insanlar. Zira hayatı, ölmemek için öldürmek gibi ilkel bir düzeye indirmek zorunda bırakılıyorlar.

Çatışma sonrası bir insanın gireceği ruh hali nasıl tanımlanabilir? Siz kurgularken bile kahramanınız bloke oluyor. Kitabınızda kahramanınız Yılmaz Yüzbaşı’ya sordurduğunuz soruyu size yöneltmek istiyorum. Terazi kimin elinde, kim tartıyor doğru ile yanlışı?
Kitabın bütün kurgusu, bu sorduğunuz sorunun cevabı üzerine kurgulandı zaten. Yüzbaşı Yılmaz Varlık, bütün yaşadıklarının sonunda, son girdiği ve toplamda 41 kişinin öldüğü çatışmada, bir PKK’lı cesedinin başında donup kalmaktadır. Donup kaldığı anda da uzaktan, keskin nişancı bir PKK’lı tarafından vurulur. İşte zaten bu da savaşın bir başka paradoksuna vurgu yapar. Sizin silahı bıraktığınız noktada eğer karşınızdaki de silah bırakmamışsa ölürsünüz. O yüzden savaşa karşı topyekûn bir duruş sergilenmesi gerekir. Ölümün olduğu yerde doğru olabilir mi? Ölümün olduğu yerde haklı olabilir mi? Böyle bir durumda ancak ve ancak, daha çok öldüren vardır. Daha çok öldüren güçlüdür. Her şeyin güçle belirlendiği bir ortamda da ne adalet ne hakkaniyet ne merhamet ne de doğru vardır. Sadece güç vardır.

Askerlik dönemine kadar eline hiç silah almamış çocuklar, bir anda kendilerini sıcak bir savaşın ortasında buluyorlar. Ve onlara öldürmeyi emrediyorlar. Sağlıklı bir insan çıkar mı bu durumdan, yaşananlardan?
Farkında değiliz ama biz bu savaşta 40.000 ölü vermedik sadece. Binlerce genç, yüreği yaralı, ruhları yıkıma uğramış bir halde döndüler savaştan. Ölüm korkusunun ruhlarında yarattığı örselenmiş, insan vurmaya, adam öldürmeye hazır, savunma refleksleri kontrolden çıkmış benliklerini iyileştirmeden, –savunmasız halde– gönderdik yaşama onları. Yılmaz Varlık, işte bu insanların içinde bulundukları duruma bir gönderme yapmaktadır aynı zamanda. Yaşama inançlarını yitirmiş, hayattan bir beklentisi kalmamış o insanlar, umuda, güzel bir geleceğe, aşka, sevgiye inançları kalmamış halde, yaşamaya devam ediyorlar. Hiç sorduk mu bu insanlara neler oldu ve oluyor diye? Onların kaçı intihar etti ya da Yılmaz Varlık gibi psikolojik travmalar içinde savrulup gitti sormadık, daha da kötüsü merak bile etmedik.

Şaşaalı törenlerle askere gönderilen, milliyetçilik duyguları yoğun gençler bile askere gittiklerinde bütün ezberleri bozulmuş olarak geri dönüyorlar. Buna bir de savaş ortamında askerlik eklenince yaşanan ruh yıkımı da derin oluyor. Peki, neden kimse buna itiraz etmiyor ya da edemiyor sizce?
Neden etsin ki? Bir algı yaratılmış toplumda. “Her Türk asker doğar. Biz asker toplumuz” ve daha birçok benzer söz var böyle. Doğduğu andan itibaren, bütün toplumu manipüle ederek büyütüp, bir noktaya getiriyorsunuz. Aksini düşündüğünde kendini korkak, yüreksiz ya da vatan haini gibi düşünmeye alıştırıyorsunuz insanları. Askerliğe bedenen elverişli olmayan birçok insanın hastalığını gizleyerek askere gitmeye çalıştığı bir coğrafyada yaşıyoruz biz.

Kitabınızda Yılmaz Yüzbaşı’ya sordurttuğunuz soruyu size yöneltmek istiyorum. Yalnızca kendi tarafından biri öldüğünde merhamet duyan, acıyı yaşayan birine dönüştürülmüş bir insan ne derece suçludur?
Otuz yılın sonunda galip gelen “ölüm”, galip gelen ülkenin tümüne yayılan şiddet. Son otuz yıldır cinayetlerin bunca artmasının, cinayetlerin kafa keserek, onlarca bıçak darbesiyle işlenmesinin, toplu cinayetlerin tek elden çıkmasının sebebidir bu yaşadığımız savaş. Ölüm kazandı. Bir de ölümün peşi sıra getirip, belleklerimize yerleştirdiği nefret!

Romanda söylendiği gibi… “Nefret birbirini öldürenlerin değil, sevdiklerini ölüme gönderenlerin işidir. Aslında bir tek onların hakkıdır nefret etmek. Ama nefrete neredeyse herkes onlardan daha çok sahip çıkıyor bu ülkede. Asıl nefret etmesi gerekenler, sevdikleri oralarda ölenler olmuyor da, insanları ölüme gönderenler, ölümü uzaktan izleyenler oluyor. Onlar daha çok nefret ediyor ve nefretle besleniyor bu ülkede. Savaş tanrıları, en güçsüzü öldürürken tatmin oluyor yarbayım, gerçek budur.” Kitapta nefret söylemine karşı bir vurgu var. Nefret söylemi, nefret suçlarını nasıl etkiliyor? Nefret suçları ile milliyetçilik arasında nasıl bir ilişki var sizce? Bu ilişkiyi nasıl değerlendirmeli?
Nefret söyleminin olduğu yerde ötekileştirme yaşanır. Ötekileşmenin başladığı yerde düşmanlar türetilir. Düşmanlar yaratıldığında ise, o düşmanları öldürmek isteyenler doğar. Neredeyse otuz yıldır, ona karşı çıkan, hak talep eden her sesi düşman diye gösterdi devlet. Devletin buyurduğu her emri yerine getirerek nefret söylemini büyüten insanların giderek arttığı bir ülke olduk. Bir an için, neden bunlar oluyor, neden insanlar dağa çıkıyor, neden dağa çıkanları öldürüyoruz ya da bu sorunun çözümü için başka bir yol yok mu, diye sormamıza bile müsaade etmediler. Sonunda Uludere’de on beş-yirmi lira kazanç için kaçakçılık yapan 34 insanın ölümüne ya da Van depreminde enkaz altında kalan insanlarımıza “oh” olsun diyecek kadar kriminal, patolojisi bozulmuş bir milliyetçilik batağında bulduk kendimizi. Yarattığımız canavarın ne denli tehlikeli olduğunun farkında değiliz hâlâ. Çünkü tarih boyunca bu türden kriminal patolojiye sahip milliyetçilikler, önünde sonunda içinde bulundukları ülkeyi toptan bir yıkıma sürüklemişlerdir. Bu yüzden vakit kaybetmeden bu nefret söylemini toplumun gündeminden kaldırmalı, etkilerini belleğinden silmeliyiz.

“Korku belleği siler” diyor Yüzbaşı Yılmaz, Esin’le Dersim İsyanı’nı konuşurken… Belleği diri tutmanın toplumsal barışa nasıl bir katkısı olacak? Kişisel ve toplumsal tarihimizle yüzleşmenin önemini anlatır mısınız?
Şüphesiz geçmişle yüzleşmek, hem bir birey için, hem de bir toplum için içinde bulunduğu kaostan kurtulmanın önkoşulu. Çünkü her kaos ve yıkım, kendi geçmişinden beslenir. Ermeni olaylarını, Koçgiri’yi, Dersim’i ya da Şeyh Sait olaylarını anlamadan, o olaylardaki yanlışları görmeden, katledilen insanların, yerlerinden yurtlarından edilenlerin acılarını anlamadan, açılan yaraları iyileştirecek adımları atamazsınız. Bu yüzden Her Savaş Bir Tanrı Öldürür’de, Dersim olaylarından Aleviliğin ötekileştirilmesine, Özdemir Sabancı suikastından polisler tarafından dövüle dövüle öldürülen gazeteci Metin Göktepe cinayetine kadar yüzleşmemiz ve sorgulamamız gereken birçok olaydan izdüşümlere yer veriliyor.

süleymanakbulut1

Bu ülkeye bir gün barışın geleceğine inanıyor musunuz?
Bu savaşın biteceği konusunda kimi zaman umutlanıyor, kimi zaman da karamsarlığa kapılıyorum. Garip bir paradoks aslında bu… Baktığınızda savaşın bitmesini istemeyen yok ama savaş hâlâ tüm şiddetiyle devam ediyor. Çünkü herkes, bu savaştan zaferle çıkmak istiyor. Herkes, “karşı taraf” diye tanımladığının önce diz çökmesini, barış olacaksa karşı taraf diz çöktükten sonra olmasını istiyor. Ama bu savaşta karşı taraf yok. Bu savaşta düşman yok. Bu kirli ve kanlı savaşın her iki tarafı da biziz. O yüzden zafer de yok! O yüzden tek hedef bu savaşın bitmesi olmalı. “Devlet müzakere etmez… Kürtçe eğitim olmaz… Özerklik olmadan olmaz… Silah Kürtlerin sigortasıdır” gibi sözler ederek olaya yaklaşmak, “Ben bu savaşı bitirmek istemiyorum” demenin ifadesidir aslında. Hiçbir şey, ölen bu gençlerin hayatlarından daha kıymetli değildir. Bu savaşı bitirebilecek kudrete ve yetkiye sahip olan herkes, hiç düşünmeden samimi bir şekilde, yola koyulmalı. Anayasa değişikliğiyse anayasa değişikliği, müzakereyse müzakere, afsa af, silah bırakmaksa silah bırakmak, operasyonların durmasıysa operasyonların durması… Yani her ne gerekirse onu yapmalı. Bunları yaparken, zafer umarak değil, empati kurarak yapmalı. Eğer Kürtler, demokratik haklarını istiyorsa, o demokratik hakların onların en temel hakkı olduğunu bilerek ve içselleştirmeden, ketum davranmadan, gözü kör bir milliyetçilikle yaklaşmamalı. Baskıyla, şiddetle, tehdit ederek, tek tipleştirerek ve buyurarak çözüm olamayacağını herkes içine sindirmeli.

Arjantin’de Plaza del Mayo anneleri, Türkiye’de cumartesi anneleri yıllarca çocuklarının kemiklerine sarılmak ve bir mezarlarının olması için mücadele ettiler. Hatta anneler örgüt üyeliğiyle bile suçlandılar. Kitabınızda Serhat’ın annesi 13 yıl sonra oğlunun kemiklerine ve mezarına kavuşuyor…
Devlet dediğimiz yapı, darbe dönemlerinde ya da özel harp yöntemleriyle toplumun provoke edildiği ara dönemlerde “terörle mücadele” adı altında ceberut, baskıcı ve hesap vermez tutumuyla insanların hayatını kararttı. Bir insanın yaşamından daha değerli bir şey yokken, o yaşam, büyük bir kibir, düşmanlık, pervasızlıkla saygısızca sahiplerinin elinden alındı. Binlerce kayıp ve faili meçhul vakasının olduğu bir ülkede devleti yönetenlerin bu durumdan yüzleri kızarması gerekirken, her şartta ve koşulda mutlak bir haklılığı olan kayıp çocukların anaları horlandı, itilip kakıldı. Eğer bir insanın üzerinde hak iddia edilebilecekse tek hak iddia edebilecek kişiler olan analara, çocukların mezarları, kemikleri bile çok görüldü. Cumartesi annelerinin acılarına duyarsız kalarak, görmezden gelerek ve umursamayarak biz de toplum olarak işlenen bu suça ortak olduk. Bırakın kayıp kişileri, bu ülkede devlet, 1980 darbesinin kirli ve kanlı hesaplarında kendi elleriyle asarak öldürdüğü gencecik bir insanın cenazesini anacığına teslim etmedi. Bu ülke, Veysel Güney’in kemiklerini annesine vermeden, Cemil Kırbay’ın 103 yaşındaki Berfo Ana’sına, çocuğunun kemiklerini vermeden ve zaman aşımı süreleri dolmuş olsa bile katillerinin kim olduğunu açığa çıkarmadan, kendini o analara bir parça olsun affettiremeyecektir. Her Savaş Bir Tanrı Öldürür’de asılan Serhat, bu ülkede yaşayan bir yurttaş olarak benim –kendi şahsıma– o analardan af dileyişimin sembolüdür.

Kitapta idam edilen Serhat karakteri, Erdal Eren ve Veysel Güney’den izler taşıyor. Bilinçli bir benzetme miydi yoksa bir tesadüf müydü?
12 Eylül’de asılan Serhat karakteri, Erdal Eren’e bir vurgudur ama farklı bir yanı da vardır. Kitapta Serhat’ın yaşını özellikle 19 olarak verdim. Her zaman Erdal Eren’in 17 yaşında asıldığına, 18 yaşından küçük olduğuna vurgu yapılıyordu. Şunun düşünülmesini istedim. 17 yaşında bir insan çocuk da, 19 yaşındaki çocuk değil mi? 19 yaşındaki birini kanunen erişkin saymanız, o yaşta bir insanı asmanın vicdani, ahlaki ıstırabını ortadan kaldırabilir mi? Ancak Serhat’ın bir de 1981 yılında asılan Veysel Güney’le de benzeşmesi var ki, bence asıl can yakıcı olan budur. Veysel Güney’in, asıldıktan sonra cenazesi ailesine verilmemiştir. Ancak ben bu olayı bilmeden Serhat’ı da aynı Veysel Güney gibi kurguladım. Bir tesadüfi benzeşme söz konusuydu yani. Ve bunu öğrenmek, yani devlette bu kadar büyük bir vicdansızlığın dahi yapıldığını görmek benim canımı daha çok yaktı. Beni yaraladı.

Yılmaz Yüzbaşı genç PKK’lı tutuklu Serhat’ın idam edilişini anlatırken çok zor bir denklemle yüzleştiriyor bizi. Ölümden sakındığın bir genç için, başka bir gencin hayatına son vermek zorunda olmak… Savaşın yarattığı cinayetler zinciri… Kitaptaki soruyu size yöneltmek istiyorum. Akılla çözülebilecek bir problem mi bu?
Zaten sorun da burada. Yılmaz Varlık, Serhat asılırken yaşadığı acıdan kaçmak için, yaşadığı suçluluk duygusundan kurtaracak ölümle buluşmak için gittiği dağlar, onu tam da kaçtığı şeyin içine, Serhat gibi gençlerin, ölümleriyle yoğrulan bir sarmalın içine atıyor. Ne yapmalı Yılmaz? Emrindeki gencecik asker Serhat’ları ölümden kurtarmak için, PKK’lı Serhat’ları mı öldürmeli, yoksa PKK’lı Serhat’ları öldürmekten kaçınırken, kendi emrindeki asker Serhat’lar mı ölmeli? İşte kitabın, bir mesajı da burada ortaya çıkıyor. Bu ülkenin saplandığı batağın, bu çıkmazın ta kendisi de bu! Bu sorun sadece akılla, sağduyuyla çözülebilecek bir sorun. İnsanların bunu görmesi ve savaşı durdurabilmek için her fedakârlığı yapması gerekli.

Melih Yarbay, belki de ilk kez askerlik kurallarını hiçe sayarak, Yılmaz Yüzbaşı’ya yardım ediyor ve askerliğine son veriyor. Yılmaz Yüzbaşı’nın teşekkürü sırasında doktoruna “belki de savaş karşıtı gruplardan birine katılabileceğini” söylemesi kitabın dikkat çeken bölümlerinden biri…
Evet. Aslında bu biraz da, Yılmaz Varlık’ın kitabın sonlarına doğru, okura işaret ettiği temel mesajlardan biridir. Çünkü Serhat’ın ölümünden sonra kendince bulduğu çözüm, yani özel kuvvetlere katılıp, orada ölmek istemesi, yani kendini yok etmeye çalışmasının çözüm olmadığını görüyor. Ölümün acıları, daha çok ölümle silinemez. Bir asker öldü diye daha çok PKK’lı öldürmek ya da PKK’lı öldü diye PKK’lıların daha çok asker öldürmesi, bir ölüm sarmalından başka bir şey doğurmaz. Yılmaz da bunun farkındadır artık. Savaşı ortadan kaldırmadıkça, çözüm yoktur. Bu da Yılmaz’ın ulaştığı en doğru sonuçtur.

Sivil toplum kuruluşlarının mesela “Savaş Karşıtları”, “Barış Meclisi” ve “Barış İçin Sanat Girişimi” gibi oluşumların barışa katkı sağlamada başarıya ulaşacaklarına inanıyor musunuz?
İnanmanın ötesinde, çözümün onlardan geçtiğine inanıyorum.

Kitaptaki karakterlerin hepsi mutsuz ve kafaları karışık. Ancak kitabın sonunda hepsi radikal dönüşümler yaşıyor. Baba Cemal, kendisiyle yüzleşiyor, Melih Yarbay askerlik kurallarını hiçe sayarak Yılmaz’a istediği raporu veriyor…
Hangi dönüşüm radikal adımlar atmadan yapılabilir ki? Hayatın dinamiği, yüzleşmek, yanlışlarını kabul etmek, af dilemek ve değişmek üzerine kurulu. Daha iyiye, daha güzele doğru yol almanın tek yolu bu. O yüzden Yılmaz Varlık, babası Cemal Bey, hatta Psikiyatr Melih Yarbay dahi, ilk ve en zor adımlarını atıyorlar.

Her Savaş Bir Tanrı Öldürür / Yazar: Süleyman AKBULUT / Doğan Kitap /1. Baskı Ocak 2012 – 440 sayfa

Süleyman Akbulut :1970 doğumlu. 1988 yılında Hava Harp Okulunu kazandı ancak deneme uçuşlarının ardından ilk yıl okulu bıraktı. Gazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesinde yüksek öğrenimini görürken 1991 yılında geçirdiği kaza nedeniyle belden aşağısı felç kaldı. Yirmili yaşlarda kaleme aldığı yazılarını Masalsı Yüzleşmeler isimli kitapta topladı. 2008’de “Sandalye Ben Büyüyünce mavi Olacaktım” isimli anı roman türünde kitabı Doğan Kitaptan çıktı. Halen engelliler başta olmak üzere dezavantajlı gruplara yönelik ayrımcılığın önlenmesi ve haklarının kazanılması korunması konusunda üniversitelere ve sosyal topluluklara yönelik seminerler veren Akbulut, Toplumsal Haklar ve Araştırmalar Derneğinin genel başkanlığını yürütmekte

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.