‘Gıda güvenliği sadece tüketici hakkı konusu değildir, insan haklarının tamamını ilgilendirir.’

 

Gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, “yeterli ve güvenli gıda üretimi ve tüketimi”, tüm toplumlar için birinci önceliği olan konudur. “Gıda Güvenliği” kitabının yazarı Beykoz Kaymakamı Yazar Süleyman Erdoğan, yeterli gıda üretimi ve arzının yanında, gıda güvenliği konusunu hiçbir ülkenin ihmal etmemesi gerektiğini belirtiyor. Gıdalara konulan katkı maddeleri, kullandığımız ilaçlar ve kimyasal gübreler artık insan sağlığı için başlı başına sorun teşkil ediyor. Bu sıkıntıdan doğan ve önemli bir insan hakları sorunu olarak karşımıza çıkan “Gıda güvenliği” konusunu bir yaşam ihlali olarak ele alan yazan Süleyman Erdoğan, üretici, tüketici ve devletin topyekün bir seferberlik ruhu içinde hareket etmesi gerektiğini savunuyor… İşte yazarın gıda güvenliği konusuyla ilgili çarpıcı görüşleri….

Gıda güvenliğini “insan hakları” sorunu olarak gören ender insanlardan birisiniz. Bu konuya dikkat çekmek istemenizin sebepleri neler? “İnsan hakları” ile “gıda güvenliği” arasında nasıl bir bağlantı var? Neden gıda güvenliği?
Gıda güvenliği konusuna yaklaşık 12 sene önce ilgi duymaya başladım. Bilecik’in Pazareli ilçesinde “çömlekçilik” mesleğinin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için çalışmalar yapıyordum. Bu sebeple Eskişehir Güzel Sanatlar Fakültesi ile bağlantılar kurdum. Ekibimle birlikte halkımıza çömlekçiliği tanıtmak için şenlikler yapıp, yarışmalar düzenleyecektik. Tüm ayrıntılar tamamlandıktan sonra sorumlu hocayla aramızda ihtilaf çıktı. Beraber çalışamayacağımızı karşılıklı olarak anladık. Daha sonra Kütahya Dumlupınar Üniversitesi ile işbirliği içine girdik. Orada Güzel Sanatlar Fakültesi olmadığı için “Seramik” bölümüyle bağlantı kurduk. Görüşmeler hızlandıkça çömlekçiliğin pazarlaması ve forumu dışında daha ciddi sorunları olduğunu öğrendim. Çömleklerin içindeki “sır”da kurşun bulunduğunu duyunca, alanım dışında bambaşka konulara ilgi duymaya başladım. “Toprak” diye sağlıklı olduğunu düşünerek tercih ettiğimiz “sır”da, “kurşun”un olması ve insanların bunu hiç bilmeden kullanması beni çok rahatsız etti.

Yaptığım araştırmalar sonucunda piyasada kurşunsuz “sır”ların da bulunduğunu fakat o “sır”larla kaplı çömlekte pişirilen yemeklerin çok daha yüksek sıcaklıkta piştiğini; daha yüksek sıcaklıkta pişirmenin daha fazla gaz farkı ve dolayısıyla daha yüksek maliyet olduğu için de üreticiler tarafından tercih edilmediğini öğrendim. Bu gerçeklerden yola çıkarak üniversite ile işbirliği içinde takım çalışmasına başladık ve ekipçe “kurşunsuz sır” üretip, pazarlanmasını sağlamaya çalıştık. İşte tüm bu olanlardan sonra okuyup, araştırmaya başladım. Gıda yönetmeliği ve gıda üzerine yerli ve yabancı tüm kaynakları araştırdım. Okudukça öğrendiğim konular beni daha çok araştırmaya yöneltti. Yıllardır denetleyenler, rapor verenler olduğu halde hiçbir şeyin değişmediğini düşünerek, meslektaşlarımı bu konularda uyarmaya karar verdim. Böylece görev aldığım yerlerde fırınları ve işletmeleri denetlemeye başladım. 12 yıl sonra tüm tecrübelerimi, okuyup öğrendiklerimi bu kitaba aktardım.

image6

Benim felsefeme göre bütün hakların temelini “insan hakları” oluşturuyor. Sağlığınız zarar görüyorsa başka hiç bir şeyin önemi yok. Yediğiniz bir gıdadan hasta olup, zarar görebilir hatta ölebilirsiniz de. Bu olaya normal bir “tüketici hakkı” olarak bakamayız. Temel yaşam haklarına saldırı söz konusu olunca durumun “insan hakkı” olarak algılanması için uğraş veriyoruz. Gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, “yeterli ve güvenli gıda üretimi ve tüketimi”, tüm toplumlar için birinci önceliği olan konudur. Yeterli gıda üretimi ve arzının yanında, gıda güvenliği konusunu da hiçbir ülkenin ihmal etmesi düşünülemez. Temel bir insan hakkı olan gıda hakkı, insan haklarının tamamını ilgilendirir. Buradaki aksamalar insanların sağlığını ve can güvenliğini tehdit eder.

“Gıda güvenliği” konusu ülkemizde gözden kaçan konularından bir tanesi. “Türkiye’de tüketicilerin korunması devlet güvencesi altına alınmıştır” diye bir bilgi var kitabınızda. Bu hüküm gereği devletimiz üstüne düşen görevi sizce yapıyor mu?
Tüketicinin korunmasında en önemli faktör, bizzat tüketicinin kendini koruma bilincine ulaşmasıdır. Gıda güvenliğinin üretici, dağıtıcı ve devlet görevlisinin konusu olmaktan ziyade esas olarak tüketicinin konusu olduğu bilincinin verilmesi gereklidir. Bu da ancak tüketicinin eğitilmesiyle gerçekleşebilir. Bu eğitimle sorumlu ve duyarlı üretici ve tüketici olma duygusu geliştirilmeli, etiket okuma ve anlama, kaliteli, güvenli gıda konusunda bilgilendirilmelidir.

Olayı sadece devlete yüklemek doğru olmaz, sorun böyle çözülemez. Üretici, tüketici ve devletin koordineli olarak birlikte çalışması gerekir. Bu üç kriter çok önemli. Üretici, tarımsal bir ürünün kullanım şartlarına ve son kullanım süresine dikkat etmediği takdirde, insana zarar gelebileceğini ve bunun da “kul hakkı” dolayısıyla “insan hakkı” olduğunu düşünerek itinalı davranması gerektiğini bilmeli ve buna göre hareket etmesi gerektiğini asla unutmamalıdır. Tüketicinin yapması gereken şey ise, yediklerine dikkat etmesi gerektiğidir. Tükettiği gıdalarda ilaç ya da gübre kalıntısı olup olmadığını araştırmalı, ucuz peynir, et, yoğurt gibi gıdalar satın aldığında, ürünün ucuz olma sebebini mutlaka öğrenmelidir. Tüketici bu hassasiyetlere dikkat ederse haksız rekabeti önlemiş olur. Bunların yanında devletin de denetimlerini daha sıkılaştırılması ve konunun üstüne biraz daha hassasiyetle gitmesi gerekir. Bu sebeple denetimler biraz daha sıkılaştırmalı. Dünden bugüne baktığımızda Bakanlığımızın ismi “ Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı” olarak değişerek zaten olumlu bir gelişmeye ön ayak oldu. Tüketicinin korunması konusunda duyarlı olan ülkeler, bir yandan yasalar çıkarırken diğer yandan her imkânı kullanarak tüketiciyi eğitmek için ciddi girişimlerde bulunmaktadırlar. Çünkü tüketici yalnızca yasalarla ya da polisiye önlemlerle korunamaz. Koruma hareketine tüketici bizzat katılmalı ve tüketici kendi kendini korumalıdır. Özellikle Avrupa ülkeleri gibi insanına ve sağlığına önem veren ülkelerde bulunan insanların tüketimine sunulmak üzere, tarımsal ürünler başta olmak üzere ihraç edilen gıda maddelerinde sağlık açısından risk olmadığını gösterir belgeler istenmesi ve sıkı bir denetimden geçmesine rağmen kendi insanımızın tüketimine sunulan özellikle de tarımsal gıda maddelerinin ciddi bir kontrolden geçmeden veya geçmiş olsa bile geçtiğini gösterir etiketlemeden yoksun olarak iç piyasaya sürülmesi ülke insanımıza yapılan en büyük saygısızlıktır.


Tüketicinin sahip olduğu en önemli haklardan biri olan “Bilgilenme hakkı” nedir? Vatandaş olarak hangi durumlarda bu haktan faydalanmayı talep edebiliriz?
Vatandaşlarımızın,“İlaç nedir”, Gübre kalıntısı nedir?”, “Hangi katkı maddeleri kişilerde ne tür sağlık sorunlarına neden olabilir?” gibi soruların yanıtlarını bilmesi gerekir. Tekstil ürünlerinin etiketlerinde, “Kuru temizleme yapılır”, “Yıkanmaz”, “Ütülenmez” gibi uyarılar yer alır. Tüketicinin bu etiketlerin anlamını bilmemesi halinde bunları buraya yazmanın hiçbir manası olmaz. Gıdaların üzerindeki katkı maddelerinin anlamlarının bilinmeden etiketlerin okunmasının da bir anlamı yoktur. Tüketiciye böyle bir bilincin verilmesi gerekir. AB ülkelerinde tüketicilerin bilinçlenmesine yönelik çeşitli etkinlikler var. Vatandaş “organik ürün” nedir bilmiyor. Bazı kişiler, halden aldıkları ürünleri, yol kenarında bir sepete koyup “organik” diye satabiliyorlar. Vatandaş “organik sertifikanın” ne olduğunu bilse, bu şekilde aldatılmaz. Tüketici bu konularda biraz daha aydınlatılmalı ki, piyasada bilinçli ürün alımı konusunda bilinçli tercih yapsın. Önemli olan bu tercihlerimizi doğru olarak yapmak. Yoksa bilgi kirliliğinden kafamız karışıyor ne yapacağımızı şaşırıyoruz.

Kamuoyunda olun tüketici birliklerinin görevi, öncelikle etkisiz ve birbirinden kopuk çabalarını daha etkili kılmak için güçlerini birleştirmek, ağırlıklarını artırmak, daha sonra da bilimsel ve eğitsel çabaları tüm imkânlarıyla maddi ve manevi olarak desteklemektir. Tüketicinin eğitilmesi, her şeyden önce, tüketicinin kendi hak ve sorumluluklarını bilerek korunması için zorunludur. Eğitimin, insanları iyi bir üretici ve iyi bir tüketici haline getirmek gibi ekonomik bir işlevi olduğu da göz önüne alınırsa konunun önemi daha iyi anlaşılacaktır. Bu konuda ise en önemli sorumluluk belediyelere, üniversitelere, milli eğitim, halk eğitim müdürlükleri ve sivil toplum kuruluşları olan tüketici birliklerine düşmektedir. Milli eğitim okullarda çocukları, halk eğitim müdürlükleri de açacakları kurslarla özellikle bayanları gıda güvenliği konusunda eğiterek bilinçli hale getirebilirler. Üniversiteler panel, sempozyum, konferans, seminer gibi toplumu bilgilendirme çalışmalarını yoğunlaştırabilir. Medya aracılığıyla gıda güvenliği konusu canlı tutulabilir.

İlçenizde yaptığınız denetimlerde tüm bunlara dikkat edebiliyor musunuz?
Amacımız da bu zaten… Denetim yapmak hiç kolay bir durum değil. Üreticileri kendi hallerine bırakmak istemiyoruz. Çalışan ekibimizin de yanlarında olduğumuzu bilmelerini arzu ediyoruz. Çünkü işletme yerlerine denetime gittiklerinde hakaret işitiyorlar, tehditler alıyorlar. Görevlendirdiğimiz arkadaşlarımızın daha cesur, çekinmeden görevlerini yapabilmeleri için arkalarında durduğumuzu hissettirmemiz gerekiyor. Sorumlu olduğum bölge içinde nerede, ne şekilde bir denetleme yapıldığı ve sonuçları hakkında raporlar isterim. Dolayısıyla bu konudaki hassasiyetim denetimlere de yansıyor. 


İnsan haklarının korunmasında bireylerin sorumlulukları nelerdir?
Tüketicinin hak ve sorumlulukları olduğu gibi üreticinin de var. Kanunumuz mevcut sorumluluğu üreticiye veriyor. Üretici firmalar hak ihlali hassasiyetine ve kanunun getirdiği kurallara riayet ederse, ayrıca vicdanlı olup para kazanma hırsından ziyade insan gibi kutsal bir varlığa hizmet yaptığının hassasiyetine varmış olursa, zaten insan hakları ihlal edilmeyeceği için bizlerinde denetleyip ceza yazmasına gerek kalmaz. 

Ülkemizde gıda güvenliği konusunda devletin görevleri nelerdir? Kanunlarımız insan sağlığını koruyucu nitelikte mi?
Dünden bugüne baktığımızda özellikle Avrupa Birliği katılım sürecinde gayet iyi mesafeler aldığımız söylenebilir. Şu anda gittiğimiz tüm yerlerde iç huzuruyla yemek yiyebilir, alışveriş yapabilir miyiz? Tabi ki hayır. Belki işletmeler çok güzel ürünler, gıdalar sunuyor olabilir fakat biz bunlardan hala emin değiliz çünkü bilinçli değiliz, kafamız karışık. Kurşunlu yoğurt yiyip karnı ağrıyanın bir kişi, yoğurdun içindeki kurşundan zehirlenip, hastalandığını düşünemez bile. Dolayısıyla devlet olarak bu konularda daha hassasiyetli çalışmalı ve insanları bilinçlendirmeliyiz.

Renklendiriciler, antibiyotikler, yemler, aromalar, yapay tatlandırıcılar derken biz bu işin içinden nasıl çıkacağız?
Bunu sıfırlamak mümkün değil, sadece en aza indirgemeye çalışacağız. Örneğin pasta yapacaksak çok renkli bir pasta olmayacak. Gıda renklendiricilerini, boyalarını a kullanmayacağız ya da en az seviyede kullanacağız. 1990’lı yıllarda İngiltere’de bir İngiliz ailenin yanında misafir olarak kalıyordum. Türkiye dönüşünde onlara havalimanından “apel tea” denilen bir içecek aldım. O zamanlarda da etiket okuma alışkanlığım vardı. “Gıda boyası” uyarısını gördüm fakat bir mahsuru olmadığını düşündüm. Evin sahibi içinde gıda boyası olduğu halde böyle bir şeyi almamı eleştirerek, “Senin bunu almaman gerekiyordu” dedi. Etiketin arakasındaki “e kodu”nu gösterdi. O yıllarda İngiltere’de bir evin mutfağında “e kodu” listesi vardı. Aldığım içeceğin etiketindeki “e kodunun” karşılığında ise kanseriojen madde olduğu yazıyordu. İngiltere’de yaklaşık 20 yıl önce evinde kaldığım bu ailenin mutfağında gıda katkı maddelerinden hangilerinin hayvansal, hangilerinin domuz, hangilerinin kanserojen maddeler içerdiğini gösteren listenin asılı olması ve alış-verişlerde buna dikkat edilmesini görmem, ülke olarak ne kadar geriden gittiğimizi gösterdi bana. Vücudumuzdan ilaç ve gübre kalıntılarını sıfırlamak mümkün değil. Yapacağımız en faydalı şey, sebze ve meyveleri çok iyi yıkamak ya da sirkeli suya yatırmak. Böylece atık maddelerin zararları en asgari limite düşüyor. O zaman da vücut bunu tolare edip atabiliyor. Bunun tek yolu biraz daha hassasiyet ve sağlıklı beslenme. Böylece çok panik yapmamıza gerek bile kalmıyor. Herkesin elinde bir “e kod”u listesi bulunsa ve insanlar bu listeyi okuyarak alışverişini yapsa, sıkıntılar en aza iner.


MSG ve Karmin nedir?
“Monosodyum gulutamat” tat veren, lezzet artırıcı bir madde. “Japon tuzu”, “Çin tuzu” da deniliyor. Karmin ise, Cochineal böceğinden üretilen kırmızı renkli bir sıvıdır. Özellikle allık, ruj vb. gibi kozmetik ürünlerinde kullanılır. Daha önce de söylediğim gibi tüketici gıdalarda ya da kullandığı kozmetik ürünlerinde “karmin” ya da “msg” yazıldığını görüp yine de kullanırsa, bu onun kendi tercihidir. Bunu vatandaş bilmelidir. Bazı gıdaları yedikçe yiyesiniz gelir, bu tarz gıdaların içine “msg” vardır. “Msg” nin zararlı olup olmadığını söyleyecek bir uzman değilim ben. Sadece “içindekiler” kısmını alıp okuyun, ona göre kararınızı kendiniz verin isterim. Milletçe etiket okuma alışkanlığı kazanmalı, üreticiyi haksız rekabete sebep olabilecek merdiven altı yerlerden alışveriş yapmamamız gerektiğinin bilincinde olmalıyız. 

Türk gıda sektörünün AB standartlarına uyum ve uygulama düzeyinin sınırlı olduğunu söylüyorsunuz. Bunun sebebi sizce nedir?
İşletmelerin büyüklük hacimleri ve ekonomik durumları. Ülkemizde aile hayvancılığı diye bir uygulama var. Vatandaşın birkaç ineği var. Bu ineklerden süt üretip satıyor. Bunun AB standartlarına uyumu zaman alır. Onun için işletme ölçeklerini büyütüp öncelikle kayıt altına almalıyız. Vatandaş inekleriyle geçimini sağlıyor siz bunu yasaklayıp elinizden aldığınızda yaşaması mümkün değil. O yüzden kırsal alanda büyük bir gelir kaybı oluyor. Ayrıca AB standartlarını dört dörtlük istediğinizde sıkıntılar büyüyecek. Orda bir süreç var. Kademe kademe iyileştiriliyor. Birden hepsini bu kademeye getirmek isterseniz bu seferde işin finans boyutu ortaya çıkıyor. İşletmelerin bu kadar finansmanı sağlaması da pek mümkün görünmüyor. Süreç içinde de bu durumun tamamlanacağını düşünüyorum. 

Ülkemizde gıda güvenliğinde karşılaşılan temel sorunlar var kitabınızda. Bana göre o sorunların bir kısmını azalttığımız ya da yok ettiğimiz durumda gelişimimizi tamamlamış ve bilinçlenmiş oluyoruz, sizce de böyle mi?
Bir Fransız yeme uzmanı, “Ne yediğinizi söyleyin, ne olduğunuzu söyleyeyim” diyor. Sıkıntılarımızın, çoğu sağlıksız beslenmeden kaynaklanıyor. Doyuyoruz ama beslenemiyoruz. Piyasada sağlıklı ürünler olsa bile, beslenmeyi bilmeyince yine sağlıksız beslenmiş oluyoruz. Vücutta çinko ve demir eksik, kurşun fazlaysa bunların hepsi sağlıksız gıdaları tercih ettiğimiz için oluyor. Bugünkü ruh halimiz, aldığımız gıdalarla ilgili. Bu bilinçlenmeyle hareket ettiğimiz zaman, sağlık sorunlarımız daha asgari düzeye inmiş olacak. Sağlıklı beslenemeyince mutsuz, bitkin bir toplum haline geliyoruz. Huzursuz ve gergin olabiliyoruz. Sağlıklı tercihler yaptığımızda daha bilinçli bir toplum olacağımıza yürekten inanıyorum.

En çok dikkat etmemiz gereken gıda hileleri nelerdir?
Afratoksin sağlık açısından çok tehlikeli bir konu. İncir, kayısı, kuru yemiş gibi ürünlerde bulunuyor. Afratoksin kansorejen madde olduğu için kuruyemişleri tüketirken çok dikkat etmeliyiz. Pekmezleri üzümden değil çürük incirden yapan üreticiler var. Tereyağını yaparken margarin kullanan kişiler var. Merdiven altında sahte gıda yaparken, peynire nişasta katıp satanlar var. Tüm bunlar sadece bir örnek. Tüketicinin gerçekten her konuda bilinçli olması gerekiyor.

image9

Gıda güvenliği konusunda birçok çözüm öneriniz var kitabınızda. Sizce en etkili, bilimsel, yetkin ve şeffaf bir gıda güvenlik sistemi nasıl olur? Türkiye de uygulanabilir mi?
Bu konuda bütün yük Bakanlığımızın üstünde. Buna rağmen Bakanlıktan gelen bir açıklama objektif olunacağı düşünülmediği için çoğu zaman halkımız tarafından yeterli görülmez. Bu nedenle bilimsel kurumlar olayı tarafsız bir şekilde incelemeli ve ürünün sağlıklı olup olmadığını kamuoyuna açıklamalı. Bakanlığın açıkladığı bilgiler inandırıcılığı ve toplumun kabul etmesi açısından zorlu olabiliyor. Sivil toplum kuruluşları bu alandaki çalışmalarını çoğaltıp, denetimlerini sıkılaştırmalı ve sağlıklı verileriyle konuşmalı. Aksi halde ‘Şu kadar ürünü taradık, şu sıkıntı çıktı” tarzındaki açıklamalar, sağlam verilere dayanmayınca kabul görmüyor ve inandırıcı olmuyor. Bu durum da sektör ve ülke ekonomisine zarar verebilir. Onun yerine ispatlı verilerle konuşulmalı. Toplumda üretimden tüketime kadar herkesin çok duyarlı olması gerekiyor. Unutmayalım ki İbni Sina’nın da dediği gibi ‘Ne yiyorsak O’yuz.’

Gıda Güvenliği / Yazarı: Süleyman Erdoğan / Hayat Yayınları / Yayın Editörü: Erol Şahnacı / Metin Editörü: Mina Solmaz / Kapak Tasarımı: Yiğit Yolcu / İç Tasarım: Yasin Özcan / İstanbul – 2014 / 347 Sayfa

Süleyman Erdoğan; 1964 yılında Yozgat’ın Çayıralan ilçesinde doğdu. İlkokul, ortaokul ve liseyi Yozgat’ta okuduktan sonra üniversite eğitimini İstanbul Üniversitesi Hukuk fakültesinde tamamladı. Mastır eğitimini ise Malatya İnönü Üniversitesi’nde yaptı. 1990 yılında Manisa kaymakam adayı olarak göreve başlayan Erdoğan, Gerede ve Gölhisar’da kaymakam vekilliğinin ardından yurdun çeşitli illerinde ve Üsküdar ilçesindeki görevinden sonra Beykoz’a atandı. 2012 yılından bu yana Beykoz Kaymakamı olarak görevine devam etmektedir. Evli ve 2 çocuk babası olan Erdoğan İngilizce bilmektedir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.