Sınıf, aynen fizik kanunlarında olduğu gibi, kendini görmezlikten gelenlere inat, adım adım yeniden gündemin merkezine yerleşiyor.’

 

Orta Doğu’daki hareketlenmeler, Gezi olayları ile başlayan mücadele, işçi grevleri ve pek çok toplumsal hareket sınıf tartışmalarının kapağını tekrar açtı. Sungur Savran ile editörlerinden biri olduğu “Marksizm ve Sınıflar: Dünyada ve Türkiye’de Sınıflar ve Mücadeleler” kitabından yola çıkarak Türkiye’deki sınıf tartışmaları üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Kitabın girişinde 1980 darbesinden beri sınıf kavramının Türkiye’deki solcu aydınlar için önemini yitirdiğini okuyoruz ve kitapta yer yer bu durum tartışılıyor. Solcu aydınları sınıf tahlilinden uzaklaştıran şey neydi? Dünyayı anlamalarında sınıf tahliline ne kadar başvuruyorlar ya da sınıf tahlilinin yerine neyi geçirdiler?
Bu sorunun cevabını birkaç düzeyde vermek gerekiyor. Fikirler dünyasının kendi dinamikleri içinde, sol aydınları sınıftan uzaklaştıran, dünya çapındaki fikri modalardı. Türkiye’de 1980 darbesi, dünya çapında liberalizmin ve postmodernizmin yükselmesinin başlangıç dönemine rastladı. Bizim sol aydınlarımız düşünsel gıdalarını hep Batı’dan alırlar. Ne kendi ayakları üzerinde durabilirler, ne de başka coğrafyalardan etkilenirler. Batı’da liberalizm devlet/sivil toplum ikiliği üzerinden yükseliyor ve solu da etkisine alıyordu. Postmodernizm ise kimlik politikasını öne sürüyordu. Dolayısıyla, Marksizmin tarihi sınıf mücadeleleri olarak okuma metodolojisinin yerini tarihi devlet ile sivil toplumun mücadelesi olarak okuma yaklaşımı alıyordu. Buna paralel olarak, artık sınıf önemli değildi, önemli olan kimlikti. Sınıf olsa olsa kimliklerden biriydi. Sınıf analizi ve politikası, sol aydınların çok büyük çoğunluğunun söyleminde buharlaşmıştı. “Ne kadar?” falan değil, yok olmuştu!

İkinci büyük neden, liberalizmin ve postmodernizmin dünya çapında yükselmesinin de arka planını oluşturuyordu. 20. yüzyılın sosyalist inşa deneyimleri 1980’li yıllardan itibaren gerilemeye başlıyor, sonunda da çöküyordu. Bu, Marksizme, kolektif çözümlere, sınıf politikasına ilgiyi yerle bir edecekti.

Üçüncü neden Türkiye’ye özgü idi: 1980 darbesinin solda yarattığı yılgınlık. Marksizm’in karşısına çıkan sivil toplumculuk ya da daha doğru ve yaygın terimle sol liberalizm Türkiye’de bir yenilgi ideolojisi olarak gelişti. Bu yüzdendir ki hep sağ iktidarlardan (Özal, Demirel, Tayyip Erdoğan) demokrasi bekledi! Nihayet, 1980 darbesi ertesinde Türkiye burjuvazisinin aydınlara, sanata, kültüre karşı benimsediği yeni hegemonya stratejisi de meyvesini verdi. Aydınlar ve sanatçılar burjuvazinin işlerini yapmaya, onun himayesine girmeye, piyasaya göre konuşmaya başladılar. Sol liberalizm ve postmodernizm hem sol görünmek, hem de sermayeye hizmet etmek için uygun dozda bir ideoloji oldu.

Çeşitli coğrafyalarda 2011-2013 yılları arasında oluşan devrimci dalga ile sınıf meselesinin itibarını tekrar kazandığını söylüyorsunuz. Türkiye’de sınıfın tekrar tartışılmasında Gezi ile başlayan hareketlerin de payı var. Peki, kimlerin gündemine ne kadar girdi sınıf tartışması?
Tabii ki Gezi ile başlayan halk isyanı sınıf kavramının geri gelişi açısından Türkiye’de belirleyici. Biz de kitabın önsözünde bunu söylüyoruz. Akdeniz devrimi olarak anılabilecek 2011-2013 ayaklanmaları ve isyanları (Gezi bunların son halkalarından biridir) bizim aydınlarımız için şu bakımdan önem taşıyor: Hazırlanma fırsatı buldular. Mavi gökte şimşek gibi gelmedi Gezi. Mesela bütün 90’lı yılları psikanalizle geçiren Zizek kendi ülkesi Slovenya’dan Mısır’a kadar yaşanan mücadele ve isyanları orta sınıfın ayrıcalıklarını yitirmeme mücadelesi olarak nitelendirdi. Yani yanlış bir tezle de olsa sınıfa geri döndü. Bizim aydınlarımız da Batı’ya baktıklarında ilk Zizek gibilerini gördüklerinden bir muhasebeye girme vaktini buldular. Kimlerin gündemine girdi? Çağlar Keyder sol liberal ortamın çok önemli bir düşünürüdür. Onun “Gezi bir orta sınıf hareketidir” tezi, çok büyük bir yankı buldu. Yine tez yanlıştır, ama önsözde söylediğimiz gibi, “orta sınıf” ya da değil, sınıf sorunu Türkiye sol aydınının gündemine girmiş oluyor. Kitapta Gezi ile orta sınıf arasında kurulan ilişkiyi özellikle E. Ahmet Tonak ayrıntılı olarak irdeliyor, eleştiriyor. Son dönemde sınıf tartışmalarında son on yıllarda pek görülmemiş bir canlılık var. Praksis dergisinde bir “faburjuvazi” tartışması başladı. Sol liberalizmin baş yayın organı olan Birikim dergisi orta sınıflar üzerine bir sayı hazırladı. Yakında Sınıfın Yeniden Üretimi başlıklı bir kitap yayınlanacak. Unuttuğum başka örnekler de vardır mutlaka. Bu gelişmeler bundan önceki 30 yılın eğilimlerinin tersine dönmeye başladığını gösteriyor. Sınıf, aynen fizik kanunlarında olduğu gibi, kendini görmezlikten gelenlere inat, adım adım yeniden gündemin merkezine yerleşiyor. Mehmet Altan gibiler Soma’dan sonra bile hâlâ “sınıf yok” demeye devam etsinler! Gittikçe daha az insan kulak verecek onlara!


2013 Haziran’ında başlayan ve Gezi mücadelesi, Gezi direnişi gibi isimlerle anılan harekete halk isyanı demenin daha doğru olduğunu yazmışsınız, neden?

Bu kitapta yazısı bulunan birçok yazarın katılacağı, ama bütün yazarlarımızı bağlamayan bir niteleme, bunu söyleyerek başlayayım. Neden “halk isyanı”? İki terimi ayrı ayrı açıklamak gerekiyor. “Halk” terimi, çok farklı sınıf, katman ve ezilen grupların (ezilen gruplara örnek Aleviler, kadınlar, eşcinseller) bir bileşimini ifade ediyor. “Halk” aynı zamanda emekçi, ezilen, yoksul vurgusunu da içeriyor. Bakın, Gezi ile başlayan, 15 gün Gezi komünü ile süren, sonra forumlar biçimini alan, Eylül ayında son bir parlama yaşayan (Ankara’da Tuzluçayır’da cami-cemevi ve ODTÜ mücadeleleri, Hatay’da Ahmet Atakan’ın hayatına mal olan gösteriler, İstanbul Kadıköy vb.) büyük toplumsal olaylar silsilesini “90 kuşağına”, yani öğrenci gençliğe ve tuzu kuru “orta sınıflar”a indirgemek çok moda. 90 kuşağının deneyimi elbette çok önemli. Türkiye soluna gençlik yeniden kan taşımaya başladı üstelik. Ama ne isyan İstanbul’la sınırlı idi, ne de İstanbul’da mücadele Gezi ile sınırlı. Gezi’nin yanına Gazi’yi ve Sarıgazi’yi koymazsanız; İstanbul’un yanına, Ankara’yı, Antalya’yı, Adana’yı ve en önemlisi Antakya’yı yerleştirmezseniz Türkiye’yi anlayamazsınız. Gezi kadar Antakya’nın önemi vardır. 90 kuşağı kadar ezilen ve Suriye ile birlikte nefsi müdafaa durumuna geçen Alevi halkın önemi vardır. Kamu emekçileri, büro işçileri, plaza çalışanları, THY işçileri… Bu yüzden halk!

“İsyan” kavramı, olayın rejim ve düzen bakımından ne büyük bir tehdit olduğunu vurguluyor. Ama henüz devrim değil demek istiyor. Devrimin objektif (nesnel) ve sübjektif (öznel) koşulları yoktu. Bir alternatif iktidar modeli doğuracak kapasiteye ulaşmamıştı hareket. Bütün talebi hükümetin ve Tayyip Erdoğan’ın gitmesiydi. Yerine kendi iktidarını önermiyordu, öneremiyordu. O anlamda sadece isyandı. Ama her an devrime dönüşme ihtimalini de bağrında taşıyordu. Önümüzdeki yıllara da önemli bir miras bırakmıştır.

Bir de orta sınıf mevzusu var… Akademik çalışmalardan siyasi tartışmalara kadar çokça duyar olduk bu kavramı. Orta sınıf deyince ne anlaşılıyor, ne anlamalıyız?
Muz anlamalıyız! Hani Türkçede “muz gibi, ne niyetine yersen” denir ya, orta sınıf kavramı da öyle kullanılıyor. Tek tek araştırmacı ve aydınların niyetlerinden bağımsız, nesnel bir olgudan söz ediyorum. Bu kavram bize büyük ölçüde Anglosakson ülkelerden geliyor. Orada da aklınıza gelebilecek her anlamı taşır. Tarihsel olarak, İngilizcede kapitalizmin şafağında aristokrasi hâkim sınıf konumunda olduğu için “orta sınıf” yükselen burjuvaziyi, onun çevresinde kümelenen hali vakti yerinde meslekleri ve burjuvazinin aydınlarını toplu halde niteleyen bir terimdi. Anglosakson ülkelerde orta sınıf hâlâ derhal burjuva bir yaşam tarzını getirir akla, proletarya ile karşıtlık oluşturur imgelemde. Burjuvazinin üst katmanlarını, Koç’ları, Sabancı’ları, Ülker’leri mi konuşacaksınız, “upper middle class”, yani “üst orta sınıf” dersiniz. Yani burjuvazinin kaymak tabakasını bile kavramın içine sokabiliyorsunuz. Bunun tam karşısında başka bir kullanım var, bu sefer sadece Amerika’da. Amerikan sosyolojisi, sınıfları gelire ve insanların kendilerini nasıl algıladıklarına dayanarak kategorileştirdiği için, toplumun düzgün işi olan, mortgage ile ev sahibi olabilmiş, çocuklarını kredi ile bile olsa üniversiteye gönderebilen, uyuşturucu çetelerinin kol gezdiği yoksul mahallelerden kendini kurtarabilmiş bütün işçi aileleri “orta sınıf” olarak nitelenir. Bu sosyologların arasından çıkıp halkın saflarına kadar inmiştir. Mesela son yıllarda Amerikan işçi sınıfının birçok eylemi “orta sınıf ücreti!” talebiyle yapılıyor! Görüyorsunuz değil mi, en azından ABD’de büyük burjuvaziden işçi sınıfının yaygın katmanlarına kadar herkesi kapsadık maşallah! Son yıllarda bir de Dünya Bankası gibi kuruluşlar, yeni yükselmekte olan kapitalist ülkelerde, rezil bir yoksulluktan yakasını kurtarmış herkese “orta sınıf” demeye başladı! Benim önerim, bu kadar suistimal edilen bir kelimeyi kullanmamak. Ama kullanılacaksa da esas anlamı kapitalist toplumun ana sınıfları olan burjuvazi ile proletarya arasında kalan katmanlar için kullanmak. Bunları iyi tanımlamak kaydıyla. Özensiz bir “orta sınıf” söylemi, yarardan çok zarar getirir.

Orta sınıf üzerine teorik analizlerin siyasi izdüşümleri nedir?
Siyasi sonuçlardan birincisi, toplumu anlayamamak oluyor. Demin dedim ki, “orta sınıflar” kavramının tek anlamlı içeriği burjuvazi ile proletarya arasındaki çeşitli sınıf ve katmanları kapsayan bir bileşimi temsil etmesi halinde ortaya çıkar. Yoksa tamamen keyfi bir sınıflandırma yapmış olursunuz. Ama “orta sınıflar” böyle tanımlandığında da beş benzemezi aynı kategori altında bir araya getirmiş olursunuz. Örnek vereyim. Marksist anlamıyla küçük burjuvazi, yani kendi üretim araçlarıyla ve kendi emeğiyle çalışan ve yaşayan kişilerin oluşturduğu sınıf, “orta sınıflar” kategorisinin en mantıklı adayıdır. Ama küçük burjuvazinin geleneksel bileşeni (küçük köylülük, esnaf, zanaatkâr vb.) ile modern bileşeni (kendi işyerine sahip “serbest meslekler”, butik, restoran, küçük otel sahipleri vb.) çok farklı çıkarlara ve çok farklı dünya görüşlerine sahiptir. Dolayısıyla, “orta sınıflar” üzerine yerleşen bir tahlil, birçok somut siyasi durumda, toplumsal ve politik mücadelelerde bütünüyle karşı karşıya gelecek iki sınıf grubunu aynı torbaya sokar. Örnek bugünün Türkiye’sinden: geleneksel küçük burjuvazi büyük ölçüde AKP destekçisidir, modern küçük burjuvazi ise tam tersine AKP düşmanı! Bunları aynı “orta sınıf” kategorisinin altına soktunuz da ne elde etmiş oldunuz?

Ama en azından Türkiye’de “orta sınıf” diyenlerin ezici çoğunluğu aslında hali vakti yerinde, mürekkep yalamış, dünyayı görmüş ya da görmek isteyen, varoşlarda oturmayan demek istiyor. Neredeyse salt kültürel olarak tanımlıyorlar “orta sınıf”ı. Sosyal hiyerarşide ne kadar yukarı çıkacakları belirsiz. Bazen büyük burjuvaziyi de katıyorlar. Mesela siz E. Ahmet Tonak’ın bizim kitapta verdiği örnekte olduğu gibi, TÜSİAD’ın dergisine bir yazı yazıp “önümüzdeki dönemde Türkiye’nin geleceği açısından orta sınıflara büyük rol düşüyor” derseniz, bunun anlamı burjuvaziyi öne sürmenizdir. Daha genel olarak, “orta sınıf” tahlili yapanlar, hele hele demokrasiyi ve ilericiliği “orta sınıf”a bağlayanlar, burjuvazinin saflarında politika yapmaya yatkın demektir. Bu insanlar, işçi sınıfını çok cahil, çok kaba, gerici ideolojilere çok çabuk kapılan bir güruh gibi görüyorlar. Gerçekten farklı bir geleceğin ancak bilinci değişmiş bir işçi sınıfının sayesinde kurulabileceğini ya anlamıyorlar, ya unutmuşlar.

image9-1

Gezi ile başlayan hareketleri orta sınıf meseleleri üzerinden okuyan pek çok analiz var. Siz ne düşünüyorsunuz? Bu orta sınıfların bir isyanı mıydı sizce?
Yukarıda Gezi ile başlayan isyanı, çoğunlukla emekçi ve yoksul halk sınıflarından gelen, heterojen, sınıf eksenine tam yerleşmemiş bir halk hareketi olarak gördüğümü belirttim. İstanbul’da Gazi, Sarıgazi, Okmeydanı halkı ne kadar “orta sınıf”? Ankara’da Tuzluçayır bebeleri ne kadar “orta sınıf”? İzmir’de bütün gün eylemlere sahne olan Çiğli bölgesindeki fabrikalar ne kadar “orta sınıf”? Antakya’da Armutlu Mahallesi halkı ne kadar “orta sınıf”? Şehitlerimizin hangisi “orta sınıf”? Ethem kendisi işçiydi. Berkin’in, Mehmet’in, Bedrettin’in, Ali İsmail’in, Ahmet’in, Medeni’nin, Hasan Ferit’in aileleri mi “orta sınıf”? Gülünç! Bir argüman, Türkiye’de üniversite öğrencisi nüfusunun patlama gösterdiğini, bunların rolü dolayısıyla Gezi hareketlerinin “orta sınıf” olduğunu ileri sürüyor. Bu argümanı ileri sürenler anlaşılan Boğaziçi, Koç, Bilkent, Bilgi gibi üniversitelerden başka hiçbir kampüse ayak basmamışlar. İşçi ve köylü çocukları artık üniversitelerde çoğunluk! Onları da diplomalı işsizlik bekliyor. Bu mu “orta sınıf”? Gülünç!

Peki, “orta sınıf” diyenlerin işaret ettiği hiç mi gerçek yok? Hayır, her ideolojik operasyon gibi burada da arka planda çarpıtılmış bir gerçek yatıyor. Bu gerçek öğrenci kitlesi değil. En varlıklı ailelerin çocuklarının bile isyanına “orta sınıf” denmez, çünkü öğrenciler, özellikle üniversite öğrencileri kendilerine özgü sosyal karakteri olan özgül bir toplumsal gruptur. Öğrencilerin siyasi davranışları, elbette ailelerinin sosyal konumundan çok etkilenir, ama oraya indirgenemez. Bu yüzden bütün isyan ve devrim hareketlerinde öğrenciler çok önemli roller üstlenirler, bazen kitlesel halde düzenin karşısına geçerler. Biz bunu 1968’de yaşamıştık. Peki, nedir “orta sınıf” diyenlerin işaret ettiği çarpıtılmış gerçek? AKP iktidarının burjuvazinin yerleşik Batıcı-laik kanadı ile yükselen İslamcı kanadını karşı karşıya getirmesi dolayısıyla, burjuvazinin ve onun aydınlarının bir bölümü Gezi hareketine ucundan katılmıştır (Cem Boyner, Divan Oteli, bir dizi aydın vb.) Plaza çalışanları ve modern küçük burjuvazi de hareketi desteklemiştir. Her büyük kentin, özellikle Alevi emekçilerin yoğun olarak yaşadığı varoşlarında halk kendini sokaklara atarken varlıklı mahallerinde de tencere tava çalınmıştır. İşte bu. Bu, halk isyanına damga vurmamıştır. Önderliği eline almamıştır. Böyle düşünen, Erdoğan’ın “faiz lobisi” teorisine yazılmış olmaktadır!

Sınıf mücadelesi anlamında bu isyanın ne gibi getirileri oldu?
Bunu anlamak için önce sınıf mücadelesinin isyana ne getirisi olduğunu soralım. Daha önce de söyledim, halk isyanı içinde çok büyük işçi emekçi katmanları vardı, ama kitapta da anlattığım gibi, işçi sınıfı kendine özgü taleplerle ve kendine özgü eylem biçimleriyle girmedi mücadeleye. Tek bir ekonomik ya da sendikal talep ileri sürülmedi. Tek bir grev yapılmadı, tek bir işyeri işgal edilmedi. (KESK’in 5 Haziran grevi önceden belirlenmiş bir eylemdi. 9 Haziran DİSK-KESK eylemi ise en iyisinden bir istisna idi.) Kısacası, sınıf meseleleri gündeme gelmedi. Bu bakımdan Gezi ile başlayan halk isyanına sınıf mücadelesi karakteri atfetmek doğru değildir. Elbette ekonomik koşullar, AKP’nin 12 yıldır işçi sınıfı ve emekçilere düşman politikalar izlemiş olması, derinden, dolaylı biçimde isyanı körüklemişti. Ama isyan sınıf mücadelesi karakteri kazanamadı.

Bunu görmezlikten gelmek, “Gezi bugünkü geniş anlamında işçi sınıfı hareketidir” demek bir tek anlama gelir: “Ben işçi sınıfını örgütlemeye niyetli değilim”. Madem işçi sınıfı bizimle isyan ediyor, demek ki örgütlenmiş, bilincini yükseltmiş, mücadeleye katılmıştır. Öyleyse, sosyalistler açısından işçi sınıfını ayağa kaldırmak, örgütlemek, siyaset masasına yumruğunu vurması için uğraşmak öncelikli ve zorlu bir görev değildir. Biz ise tam tersine bunun günümüzün mutlak önceliği olduğunu düşünüyoruz. Çünkü Gezi ile başlayan halk isyanında eksik olan işçi sınıfının sınıf olarak varlığı idi. Tek tek çok işçi vardı. Ama sınıf, sınıf olarak yoktu.

Peki, halk isyanının sınıf mücadeleleri açısından önemi olmamış mıdır? Olmaz mı, hem de çok. En dolaysız biçimde burjuvazinin bugünkü iktidarını sarsmıştır. 2013 ortasına kadar kurulmuş olan bütün bir ittifaklar ağı paramparça olmuştur. Erdoğan’ı bütün eski müttefikleri son bir buçuk yıl içinde terk ettiyse bu halk isyanı sayesindedir. O, kendi tabanı dışında, hâkim güçlere artık eskiden olduğu gibi bir istikrar güvencesi gibi değil, bir istikrarsızlık kaynağı gibi görünüyor. Yine dolaysız olarak, işçi sınıfının mücadeleci kesimlerinde başkaldırmanın olanaklılığı duygusunu yaratmıştır. O zamandan itibaren yapılan bütün önemli işçi eylemlerinde (Greif, Soma, Gebze metal vb.) ana sloganlardan biri Gezi’nin baş sloganı olan “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!” olmuştur.

Dolaylı katkıları da vardır: Ülkenin genel siyasi atmosferini değiştirmekten işçi sınıfına siyasi bakımdan yol gösterebilecek tek hareket olan sosyalist harekete güç taşımaya kadar. Aslında Türkiye’nin bugünkü durumunu şöyle özetlemek mümkün. Ülke bir yıllık bir süre içinde iki halk isyanı yaşadı: 2013 Haziran ayından Eylül’e Gezi ile başlayan halk isyanı ve 6-12 Ekim tarihleri arasında Kürt coğrafyasında yaşanan “serhildan”. Bu da halk isyanının Kürtçesi. Ama her iki isyan da birbirine uzak durdu. Erdoğan’ın başta kalmaya devam etmesinin nedeni de bu. Soma, işçi sınıfının uyanışının ilk basamağı oldu. Şimdi uyuyan volkan harekete geçerse, Türkiye’yi büyük bir mücadeleler silsilesi bekliyor.

gezi_direnisi-750x400

Türkiye’de merkez sağ iktidarları ve özellikle AKP, eşitsizlikleri derinleştirici bunca politikaya rağmen sizce yoksulların, emekçilerin, işçi sınıfının desteğini nasıl kazanıyor?
Bu genelliği içinde sorunuzun içeriğine tam katılmıyorum. Merkez sağ önce Menderes’le birlikte köylülüğü (işçi sınıfını değil) burjuvazinin hegemonyası altına aldı. Ama Türkiye sanayileşmeye başlar başlamaz işçi sınıfı yüzünü sola döndü. 1960-80 arasında işçi sınıfı ve emekçiler arasında muazzam bir sola dönüş vardır. Tamam, son otuz beş yıldır işçi sınıfı darmadağınık ve kendini siyasi olarak sınıf temelli kendine özgü bir konumla ifade etmiyor. Ama neden? Çünkü 12 Eylül askeri diktatörlüğü işçi sınıfını ezmek için gelmişti. Bunda da başarı kazandı. DİSK’i önce bastırdı, sonra evcilleştirdi. Çalışma yaşamına bambaşka gerici bir düzen yerleştirdi. Solu ise şiddetle, işkenceyle, ölümlerle kırdı. Bu büyük yenilginin sonunda bu hale geldi işçi sınıfı.

AKP bu mirastan çok yararlandı. AKP’nin işçi, emekçi, yoksul halk katmanları üzerindeki etkisini çok dikkatli biçimde incelemek gerekir. Ayrıntıya girmeden şunu söyleyebilirim: Türkiye’de burjuva devrimi kitlelerle birlikte yürümek yerine onları karşısına almıştı. Onun ürünü olan siyasi ve ideolojik kurumlar halk kitlelerine çok yabancı kalmıştı. Türkiye deyim yerindeyse bir “beyaz Türk cumhuriyeti” olarak gelişti. Önce Milli Görüş, ardından AKP yeni yükselen bir burjuva kanadın temsilcisi olarak gelişirken bu yabancılaşma üzerinde ustaca oynadı. Yani bugün cumhuriyet halk kitlelerine yabancı kalmasının ceremesini ödüyor. Kimileri bu yabancılığa dayanan hâkimiyet sistemini yeniden canlandırarak meseleyi çözeceklerini sanıyorlar. Oysa mesele halk kitleleriyle birlik olan, onların yaratılmasına katkıda bulunduğu, içinde rahat hissedecekleri yeni kurumlar, yeni bir ideoloji, yeni bir siyaset yaratmak. Bu yüzden AKP’ye karşı mücadelenin önceliği, işçi sınıfını her şeyden önce sınıf çıkarları temelinde AKP’den koparmaktır. Salt laikliği ya da hayat tarzını savunmak, AKP’nin büyük ölçüde eline oynuyor. Laiklik, kadınların kazanımları, eğitim vb. elbette savunulacaktır. Ama sınıfsal bir temelde. Türkiye politikasının sinir merkezi, işçi sınıfının AKP hegemonyasından kurtarılmasıdır.

Marksizm ve Sınıflar: Dünyada ve Türkiye’de Sınıflar ve Mücadeleler/ Editörler: Sungur Savran, Kurtar Tanyılmaz, E. Ahmet Tonak / Yordam Yayınları /2014

Sungur Savran; Lisans eğitimini siyasal bilim, doktorasını iktisat dallarında yaptı. 1973-83 arasında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesin’de önce asistan, daha sonra yardımcı doçent olarak görevde bulundu. 1983’te YÖK’ü ve 1402 sayılı yasaya dayanılarak çeşitli öğretim üyelerine işten el çektirilmesini protesto ederek üniversitedeki görevinden ayrıldı. Değişik zamanlarda yurtdışında çeşitli üniversitelerde araştırma ve misafir öğretim üyeliği yaptı. Kurucularından olduğu Bilar İstanbul’da uzun yıllar seminerler verdi. Başta Petrol-İş, Hava-İş, Birleşik Metal, Eğitim-Sen, TMMOB ve TTB olmak üzere, birçok sendikanın işçi eğitim programlarına ve kitle örgütlerinin eğitim faaliyetlerine eğitmen olarak katkıda bulundu. Yapıt, Onbirinci Tez, Sınıf Bilinci dergilerinde yayın kurulu üyeliğinde bulundu. Özgür Gündem geleneğinde yayınlanmış çeşitli gazetelerde uzun süre düzenli köşe yazıları yazdı (1993-2004). Türkçede ve çeşitli dillerde yayınlanan dergilerde ve derleme kitaplarda yayınlanmış çok sayıda makalesi vardır. Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri (Cilt 1, Kardelen Yayınları, 1992) ve Avrasya Savaşları (Belge Yayınları, 2001) başlıklı iki kitabı yayınlanmıştır. Nail Satlıgan ile birlikte Dünya Kapitalizminin Bunalımı (Alan Yayıncılık, 1987), Neşecan Balkan ile birlikte The Politics of Permanent Crisis: Class, Ideology and State in Turkey ve The Ravages of Neo-Liberalism: Economy, Society and Gender in Turkey (her ikisi de Nova Science Publishers, 2002) başlıklı derleme kitaplar yayınlamıştır. Son iki kitabın Türkçeleri 2004 yılında Metis yayınları tarafından iki cilt olarak 21. Yüzyılda Türkiye başlığı altında yayınlanmıştır. Halen Praksis dergisinin Danışma Kurulu üyesidir. İşçi Mücadelesi gazetesinin ve Devrimci Marksizm dergisinin yayın kurullarında görev yapmaktadır. Devrimci İşçi Partisi Girişimi’nin kurucularındandır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.