Sürgün – Aytuğ Akdoğan


“Aytuğ Akdoğan’ın Epsilon Yayınları’ndan çıkan 5. kitabı Sürgün, kitabevlerindeki yerini aldı. Akdoğan bu romanında, ülkesindeki siyasi çalkantılardan uzaklaşabilmek için yola çıkan genç bir gezginin hikâyesini anlatıyor. (Bu gezgini aslında yazarın bizzat kendisi olarak okuyup okumamak sizin hayal gücünüze kalmış) Ancak dikkat! Bu sıradan bir yol hikâyesi değil. Bu, cebinde pusulası ya da bileğinde saati olmadan kaybolan ve oradan oraya sürüklenen bir gezginin günah çıkartma ayini. Kitap boyunca yalnızlar, sarhoşlar, uyumsuzlar ve mülteciler gibi anti-kahramanlar ile yürüyeceksiniz, söylemedi demeyin…” 
Kitabın giriş bölümünü sizler için paylaşıyoruz.

“Hadi siktir olup gidelim!” dedim. “Kerem de bunu yapmamızı isterdi.”

Son kez Kerem’in mezarına baktım. Yattığı yerin başında kara bayraklar dalgalanıyordu. Tabutunu da simsiyah bir örtüyle sarıp getirmiştik. Her anarşist gibi o da bayraklara karşıydı; bu yüzden sadece kapkara olan anti bayrağı taşımaktan memnuniyet duyardı.

Aslında ona anarşist demek de zor; o her şeye karşıydı. Anarşizme de, kendisine de, insanlara da hep sorguyla yaklaşırdı. Dolayısıyla yaşamı başlı başına bir protesto olan bu genç adamı elbette direndiği gibi uğurlamaya çalıştık evine. Ancak üstü taşlar ve toprakla öyle sıkı kapatılmıştı ki, bir an için Kerem’in ölümünden çok, ölüm karşısındaki çaresizliğimize üzüldüm. Düşünmeden edemedim: Onu gömdüğümüz için kızgın mıydı acaba bize?

O sene benim mahkemem vardı, onun kanseri. Hangisi daha önemli diye tartışırdık bazen: Özgürlük mü, yoksa sağlık mı? Ben beraat ettim, o öldü. Ama bana öyle geliyor ki, ben kaybettim, o kazandı.

Yuvarlak çerçeveli gözlüklerinin ardından kederli ve alaycı bir ilgiyle izlerdi yaşamı. Hayatı absürt bulur, ancak gene de mücadele eder ve yaşardı. İntiharı düşünmüştü belki, ancak intihar edecek kadar önemsemezdi de yaşamı. Hayatının harikulade güzellikler ve zenginlikler içinde geçmesine hiç ihtiyacı olmamıştı, çünkü edebi olması yeterliydi.

Ancak kanserden mi, yoksa onu kanser eden insanlar ve sistem yüzünden mi öldü, emin değilim… Zaten hep böyle olmuştur. Bir yerde mutluluk ve özgürlük şarkıları söyleniyorsa orayı muhakkak polis basar, nereye filizlenmek üzere bir fidan ekilirse derhal üstüne beton dökülür ya da ne kadar iyi ve eşsiz insan varsa önce onlar ölürdü.


Yıllar önce tanıştığım bir imam, “Bir cenaze töreninin çok kalabalık olması,” demişti, “ölen kişinin aslında dünya insanı olduğunu gösterir. Kişi, yaşamını insan ilişkileri üstünden kurmuş ve Tanrı’dan uzaklaşmış demektir bu. Bir cenaze başında ne kadar az insan bekliyorsa, orada yatan kişi o kadar az bağlanmıştır fani dünyaya. Ancak bazen öyle cenaze törenleri olur ki, yaşamında kendini Tanrı’ya, iyiliğe adamış ve ölüp de artık yuvasına dönmüş bir kişiyi de onlarca insan mezara kadar taşıyabilir. Bence en güzeli de böylesi bir vedadır. Sessizce, kardeşçe.”

İşte Kerem’in cenaze töreni tam buna örnekti. Gotikler, punklar, takım elbiseli adamlar, işçiler, çocuklar, gençler ve kadınlar, herkes oradaydı. Kerem yaşamı boyunca her çeşit insana dokunmuş, ancak kaynaştığı bu farklı insanları hiçbir zaman birbirleriyle tanıştırmamıştı. Hepsinde farklı izler bırakmıştı ve şimdi Tanrı’ya kavuşmanın keyfini sürüyordu. Dostları ise çoğunlukla tek başına gelmiş, kendi farklılıklarıyla yasını tutuyordu.

Gece’nin gözleri dolmuştu. “Suyunuz var mı?” diye sordu. Rüzgâr, sakalını kaşıyıp “Şarap var” dedi ve cebindeki şişeyi çıkartıp uzattı. Gece tereddütsüz kafaya dikti şişeyi. İçkiyi şişeden içiyorsanız probleminiz vardır derler… Başka nasıl içebilirdik ki? En iyi dostumuz ölmüştü.

Gezginler her zaman ölümü düşünür ve buna hazırdır. Ölüm melekleri gelir ve şöyle der: “Merhaba, bitti.” Ve gezgin yanıtlar: “Öyle mi? Peki.” Çünkü onun aidiyet ve mülkiyet gibi arzuları yoktur. Dünyaya geldiği gibi üryan gider. Ancak ölüm kendisinin değil de bir yakınının başına gelmişse, işte o zaman o boşlukla ne yapacağını bilemez.

O an oradan öyle bir gitmek istiyordum ki, insanların ne sevgisi ne de öfkesi engel olabilirdi bana. Dostlarımı da alıp öyle bir gidecektim ki, kimsenin gözyaşı ya da küfrü döndüremeyecekti beni. Ve böylece kurtaracaktım ruhumu insanoğlunun pis ellerinden! İnsanın çantası her zaman hazır olmalı; ne zaman nereyi pılını pırtını toparlayıp terk edeceğin belli olmaz.

İmam son olarak, “Allah’ım!” dedi, “burada yatan kulunun yaşamında çektiği sıkıntıları günahlarına say ve bağışla onu!” Derin bir nefes alıp, “Oh!” dedim içimden. “İşte şimdi yırttın Kerem.” Ardından tekrar “Hadi!” dedim, “gidelim artık.”

“Bugün mü? Hemen mi?” dedi Gece.

“Başka nasıl olabilir ki?” diye bir soruyla yanıtladı onu Rüzgâr.

Döndükleri şaraptan bir yudum da ben aldım. Ardından elimdeki şişeyi Kerem’e doğru kaldırıp, “Şerefine dostum!” diye seslendim ve yola koyulduk.

Sürgün / Aytuğ Akdoğan / Epsilon Yayınevi / Genel Yayın Yönetmeni: Meltem Erkmen / Kapak Tasarımı: Berkcan Okar
*Bu okuma parçasının yayını için yazara ve Epsilon Yayınevi’ne teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.