Sürükleyen Zaman

 

“Güncel sanatın ve çağdaş sinemanın yaşayan en büyük isimlerinden; yazar, yönetmen, düşünür Alexander Kluge ve ressam Gerhard Richter, 2009’un yılbaşı gecesi Sils Maria’da, Nietzsche’nin evinin çok yakınındaki Waldhaus Oteli’nde buluştular. 9 Şubat 1932 doğumlu Richter ile 14 Şubat 1932 doğumlu Kluge, birbirleriyle “zaman akrabası” olduklarını belirlediler: Aynı yüzyılı farklı gözlerle, ama eşzamanlı bakışlarla görmüşlerdi. Sürükleyen Zaman adlı ortak kitap bu akrabalıktan hareketle ortaya çıktı. Takvim hikâyeleri geleneğini sürdüren kitap, yılsonu / yılbaşı fenomenine iki yönden yaklaşıyor: Richter’in disiplinli, kış düşüncelerine dalan fotoğrafları karşısında Kluge’nin olayca zengin metinleri. Tarihten taşıyıp getirdikleri aykırı hisseler ve derslerle, her yıl yeniden bir yıkılış anlamına gelen bu zaman diliminin sunduğu ‘çocukça vaatlerle pışpışlama’ işinden son derece farklı bir amaca yöneliyor bu 39 fotoğraf ve 39 takvim yazısı. Sürükleyen Zaman boyunca tarih, geçmiş ve şimdiki zaman, mitoloji hatta meteoroloji iç içe giriyor; fotoğraflar ve metinler, zaman ve mekân kaymalarıyla birbirlerine eşlik ediyor.” Sürükleyen Zaman’dan bir bölüm yayımlıyoruz.

5 Aralık 1942: Heiner Müller diyordu ki: Stalingrad’ın niçin bir yandan tarihî olarak zorunlu olduğunu, öte yandan, insan açısından bakıldığında hiç mi hiç gerekli olmadığını ilke olarak açıklayabilmek için kurmaca bir hikâye anlatmam lazım.

Yüzbaşı Slopotka, doğuştan Viyanalıydı, ordu bürokrasisinin sallapatiliği yüzünden ancak 1942 yılının Aralık ayında Stalingrad’a tayin edilmişti. Ekim’de onu dosyasına düştükleri bir şerhle oraya gönderenlerin kuşatmadan haberleri yoktu. Pitomnik Havaalanı’na bir kar fırtınasında indi yüzbaşı. Daha birkaç gün önce Catania’da, Akdeniz’in kışa rağmen ılık sularına dalmıştı.

Slopotka Stalingrad kuşatmasında yaşanan bütün öğrenme süreçlerinden geri kalmıştı. Vücutların zayıflayıp erimesine, ki ta eylülde başlamıştı bu süreç, katılmamıştı. Şimdi, dipdiri bakışlarıyla, kuşatmaya giriyordu. Aynı cesur tavrı bir paraşüt birliği de gösterebilir, özel kış teçhizatıyla, bol cephanelikle kışın hüküm sürdüğü sahaya atlayabilir ve Stalingrad’ın marta kadar savunulmasını güvence altına alabilirdi.

Slopotka’yı dehşete düşüren, kuşatmadaki silah arkadaşlarının kendi felaketlerine bir bakıma doktriner bir biçimde inanması olmuştu, diyor Müller, gittikçe heyecanlanarak. Slopotka hemen, nakliye subayı olarak, Stalingradski ihtiyat havaalanında kar kürüme işinin kumandasını üstlendi. Hava Mareşali Milch’in tavsiyesi üzerine, kuşatmanın içinde beş ila yedi havaalanının, hem de üç gün içinde, yeniden oluşturulması gerekiyordu. Slopotka’nın, yalnızca buraya başka bir gerçeklik akışı içinden ulaşmış olmaktan ileri gelen şevki küçük takımı da sardı. Kumandan herkesi coşturdu. Gelecek yıl mühendis diplomasını almaya niyetliydi, ayrıca nakliye uçakları için pilotluk eğitimi görmek de istiyordu.

Slopotka’nın uyanık zihni daha Rusların sonbaharda terk ettikleri haliyle kalmış olan küçük ihtiyat havaalanının dar çevresinden ötesine hâkim değildi. Pitomnik’te, kuşatmanın dışındaki uçakların paraşüt üssüyle telsiz bağlantısını ayakta tutan telsizcileri bile düştükleri uyuşukluktan uyandırmak mümkün olmadı. Böylece, kardan temizlenmiş piste tek bir nakliye uçağı bile yönlendirilemiyordu.

24 Ocak’ta Slopotka’nın oluşturduğu küçük takım ortadan silindi. Kızıl Ordu sağından veya solundan geçtiği kimselerin ruhsal durumuyla ilgilenmiyordu. Slopotka’nın cesedi, bir grup ölüyle birlikte, bir kar yığınına yaslanmış olarak bulundu; onu öbür ölülerden ayıran, sadece, derisinin altındaki yağ tabakasının henüz erimemiş görünmesiydi.

Maddebaşı: BAZİLİSK BAKIŞI. Hollanda’nın iktidar konusunda pek bilgisi olmayan tüccar takımı, diyor Müller, Alba Dükü’nün Kont Egmont’u nasıl idam ettiğine seyirci kaldı. İşaretleri okumayı bilemediler. Doğu Almanya da böyle teslim oldu. Dün Valentin Falin ziyaretime geldi, diye devam etti Müller. Kendisi, Stalingrad’da bulunmamıştı, ama Kremlin’in gizli kayıtlarında bu konuya ilişkin ne varsa satır satır okumuştu. Rus kumandanlar, deniyordu orada, sürpriz çıkışlarıyla 86 000 kişiyi çembere aldıklarını sanıyorlardı. Gerçek sayı, 300 000’di. Çevirme cephesinde sayı olarak hiçbir zaman, kuşatma altındaki Almanların sayısından büyük bir birlik toplanmış değildi. Bir yıldırım savaş ordusunun iki ay içinde kendini savunmasız ilan etmesine yol açan nedir? Muharebe kararı, diyor Müller, savaşanların kafasında veriliyor.

“Geçenlerde benim bahçede bir kedi belirdi, ağacın ta başına konmuş bir kuşu gözlüyordu; iki hayvan bir süre gözlerini ayırmadan birbirlerine bakmıştı ki, kuş ölü gibi kedinin pençelerine düştü; ya kendi korkulu hayallerinden uyuşmuştu ya da kedinin mıknatısvari gücüyle aşağı çekilmişti.”

Montaigne, Denemeler, Hayalin Gücü Üzerine

6 Aralık 1989: Kudüs. Kubbet-üs-Sahra altındaki inşaat çalışmaları sırasında mühendisler dağın 300 metre derinine inen bir galeri ortaya çıkarmıştı. Antik çağ kalıntılarıyla karşılaşacakları heyecanıyla ve zeminin sağlamlığını araştırma yolunda aldıkları talimat uyarınca, galerinin kendilerini ulaştırdığı ve Kudüs’ün eski dönemlerine ait bir yapının parçası olan yüzeye ayak bastılar. Teçhizatlarıyla yeraltı boşluğunda ilerledikleri sırada taban çöktü ve kendilerini on iki metre derinlikte bir çukurda, duvar yıkıntılarının altında kalmış halde buldular. Cep telefonları henüz çalışıyordu ve yukarıdan yardım gelmesini sağlaya-bildiler.

Tapınak Tepesi’nin derinlikleri, diyordu kurtarılanlar, baştan sona kırılgan zeminlerden oluşuyor. Burada inşaattan da, kazılardan da uzak durulmalıydı. İnsan 500 metre derinlikte, beş kilometre, altmış kilometre derinlikte ne bulacaktı? Daha Britanya işgali anayasası döneminden bu yana, Tapınak Tepesi’nin altında tünel çalışmaları, Filistin imar dairesinin yazılı izni olmadıkça, yasaktı. Mühendisler burada yasadışı kazı yapmışlardı. Çökme sırasında ölmüş olsalardı kendilerini bu işe gönderen kuruluşun bir yalan uydurması gerekecekti. Cenazeleri başka bir yere taşınacak, kaza da orada olmuş gibi gösterilecekti.

Tapınak Tepesinin Altındaki İHTİYAR EJDERHA

Buz altındaki arazi yeşil bir pırıltı içinde. Bir göl söz konusu. Kıyılarında: Buzdan, patikasız kayalar. Burada huni genişleyip ufukları olmayan bir manzara şeklini alıyor. Cehennemin dokuzuncu ve en derin halkası. Buz gölünün ortasında, ki tarihin en kötü mücrimleri burada donup kalmış, DEV EJDERHA yatıyor, diyaframına kadar (eğer insanüstü boyutta, insan benzeri canavarın böyle bir şeyi varsa) buz yüzeyiyle sarılmış. Uçma yeteneği yok. Soğuğa karşı anlaşılan duyarsız. Böyle, sonsuzluklarca bekliyor.

– Tapınak Tepesi’nin altında ne var?

– Bir huni.

– Tabanı Kudüs’ten daha geniş bir huni mi?

– Haliyle.

– Yeryüzüne doğru o kadar daralıp sivriliyor ki, bir mikroskop bile girişini bulamaz, öyle mi?

– İğne ucu kadar, boş bir laf olur. Nanoskopik küçüklükte. Üzeri molozla örtülmüş.

– Ayrıntılar nereden biliniyor?

– Vergilius ve Dante tarafından güvenilir bir şekilde aktarılmış olmalarından.

– Buzda donup kalmış varlığa niçin İHTİYAR EJDERHA diyorsunuz?

– Böyle adlandırılıyor. Kanatları var. Yarı yarıya buzun içinde. Başı aşağıya eğilmiş.

– Hiç “eğebilir mi” başını bu kötü varlık, o hareketsizliği içinde?

– Hareket binlerce yıl sonrasına sabitlenmiş.

– Kıyamet gününden tam bin yıl önce mi eriyecek göl? Ejderha toprağı yarıp yeryüzüne çıkacak, iktidarı ele geçirecek. Ta ki Tanrı bu ikinci en güçlüyü tekrar yenip mahkemesine çıkarana kadar.

– Tapınak Tepesi’nin altındaki varlığın bekleyişi gözüme bir saatli bomba gibi görünüyor.

– Bu, bütün Tapınak Tepesi için geçerli.

– İnsanlar toprağı delip huniye girerse ne olur? Patlar mı? Büyü kendi içine yıkılır kalır mı?

– Bu bir karşı-dünya.

– “İlahî Komedya”nın burasında denir ki, bizim dünyamızın varlığı karşı dünyanın varlığına bağlıdır.

– Bir denge meselesi.

– Şark’ta dengelerin kaybolmasında kimin çıkarı var?

– Bunu kimse önceden bilemez.

– Hem, niçin cehennem sıcak değil?

– En derin noktasında soğuk.

7 Aralık 1932: Yarın Berlin’de “Engadin Macerası” filminin galası var. Yöneten: Max Obal. Başrollerde: Guzzi Lantschner ile Walter Riml. Film müziği: Paul Dessau. Karla kaplı manzaralar önünde spor ve takip sahneleri söz konusu. Adlon’da, çay saatinde basınla sohbet. Kızışan tartışmanın orta yerine üzeri tepeleme sandviçlerle yüklü servis arabaları dalıyor. Basına tanıtılması böyle, iyi ısıtılmış bir otelin mekânlarında yapılan bir film, sadece bu yönüyle bile, bir başarı.

“Mutluluk Deposu”nun Oyun Programından Kaldırılışı

1932 yılının sonu için Max Reinhardt geçici adı “Mutluluk Deposu!” (Magazin des Glücks) olan bir yılbaşı gecesi revüsü planlıyordu. Başrolü Zarah Leander oynayacak, müziği Friedrich Hollaender yazacaktı. Genel tasarım: Ödön von Horváth. Berlin’deki Büyük Tiyatro’da (Das Große Schauspielhaus) yapılan provalar yarıda kesildi. Horváth, tiyatronun 1920’den beri Mecklenburg’da, samanlıklarda birikmiş olan bütün dekorlarını istemişti. Revü, bir BÜYÜK DÜNYA TİYATROSU olacaktı, bir veda.

Program dokuz bölüme ayrılıyordu: Amerika, mutfak, Napoli, Güney Denizi, Şark, Viyana, Ren, Kuzey Kutbu ve Cennet. Viyana bölümü, Horváth’ın tasarımı böyle öngörüyordu, sürekli tamir halinde. Orada sadece, 1912 tarihli bir savaş öncesi bölümü açılmış bulunuyor. Dokuz bölümün bir döner sahne üzerinde sergilenmesi tasarlanmış.

Bütün bunların çok pahalıya çıkacağı anlaşıldı.

Horváth’ın revüsü yerine Mischa Spoliansky’nin “100 Metre Talih” oyunu prova ediliyor. Reinhardt ile Horváth bu “Mutluluk Deposu!” projesinin yarıda kesilmesi bakımından, pısırıkça mı davrandılar, yoksa tutumluluk mu yaptılar? Batıl itikatlarına kapıldılar.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.