Sutton – J. R. Moehringer

 

“Willie Sutton, yirminci yüzyılın ilk senesinde Brooklyn’in sefil İrlanda varoşlarında dünyaya geldi ve bankaların kontrolden çıktığı bir zamanda reşit oldu. Bankalar, düpedüz batmıyor olsa bile sayısız Amerikalının evlerini ve işlerini kaybetmelerine neden oluyor, acil durum kurtarma paketleriyle güç bela ayakta tutuluyorlardı. Panik, buhran ve büyük bir hızla artan işsizlik döngüsüne sıkışıp kalan Sutton, bu durumdan kurtulmanın ve hayallerini süsleyen kızı kazanmanın tek bir yolu olduğuna karar verdi. Böylece, Amerika’nın en başarılı banka soyguncusunun kariyeri başladı. Sutton, otuz seneyi aşkın bir sürede, banklara girmekte ve hapisten kaçmakta öylesine ustalaştı ki polis onu New York’un en tehlikeli adamı ilan etti, FBI ise En Çok Arananlar Listesine ekledi. Ancak halk, Sutton’ı destekliyordu. Ne de olsa bir kere bile kimseye ateş etmemişti ve kurbanları sadece o kan emici bankalardı. 1952 senesinde, temelli olarak yakalanınca hapishanenin etrafını büyük kalabalıklar çevirdi ve ismini haykırarak tezahürat ettiler. Pulitzer Ödülü sahibi J.R. Moehringer, geniş kapsamlı bir araştırmayı geniş bir hayal gücüyle birleştirerek Willie Sutton’ı çarpıcı bir anlatımla hayata geri döndürdü. Moehringer’ın yeniden anlattığı öyküde Sutton’ı teşvik eden şey, yoksulluktan veya topluma karşı hissettiği öfkeden daha farklı bir şey: unutamadığı tek bir kadın. Sutton’ın işlediği tüm suçlarda ve hapis cezalarında, ilk aşkı -ve ilk suç ortağı- asla düşüncelerinden eksik olmadı.  Sutton, en sonunda 1969 senesinin Noel gecesi sürpriz bir biçimde çıkarılan bir afla serbest kalınca derhâl o kadını aramaya gitti. Dokunaklı, komik, hareketli ve gerçeklerle bezenmiş bu romanda Sutton, tuhaf bir biçimde modern bir ekonomik acının öyküsünü anlatırken bir yandan da sonsuza dek zamansız kalacak olan kader mahkûmu bir aşkın öyküsünü de açığa çıkarıyor.” Sutton’dan okuma parçası yayımlıyoruz.

John Locke, Hükûmet Üzerine İkinci İnceleme

Bu yüzden, tüm dünyanın başlangıcında Amerika vardı…
Çünkü para denen şey başka hiçbir yerde bilinmiyordu.

Onu almaya geldiklerinde bir şeyler yazıyordu.

Metal masasına oturmuş, sarı renkli bir not defterinin üstüne eğilmiş, kendi kendine ve onunla konuşuyordu. Her zamanki gibi onunla konuşuyordu. Dolayısıyla da adamlar coplarını parmaklıklara sürtene dek kapıda durduklarını fark etmedi.

Başını kaldırdı, orta kısmı defalarca yapışkanlı bantla tutturulmuş geniş çerçeveli gözlüğünü burnunun üstüne itti. Soldaki hamurdan yapılmış gibi görünen şişman, pelte gibi ve solgun; diğeriyse uzun, sıska ve sağ yanağında kuruş büyüklüğünde bir doğum lekesi olan iki gardiyan, yan yana hücrenin önüne dikilmişlerdi.

Soldaki gardiyan kemerini yukarı çekti. “Ayağa kalk, Sutton. İdare seni görmek istiyor.”

Sutton ayağa kalktı. Sağdaki gardiyan copuyla işaret etti. “Ha siktir! Ağlıyor musun, Sutton?”

“Hayır, efendim.”

“Bana yalan söyleme, Sutton. Ağladığını görebiliyorum.”

Sutton yanağını elledi. Parmaklarının ıslandığını fark etti. “Ağladığımın farkında değildim, efendim.”

Sağdaki gardiyan copunu sarı renkli not defterine doğru salladı. “Nedir o?”

“Hiçbir şey, efendim.”

“Sana onun ne olduğunu sordu,” dedi soldaki gardiyan.

Sutton sakat ayağının boşa gittiğini hissetti. Acı hissedince dişlerini sıktı. “Romanım, efendim.”

İki gardiyan kitaplarla dolu hücresine göz gezdirdiler. Sutton da adamların bakışlarını takip etti. Gardiyanların mahkûmların hücresine göz atmaları asla iyiye işaret değildi. Kafalarına koydular mı mutlaka bir şey bulurlardı. Yerdeki, metal dolaptaki ve soğuk su lavabosunun yanındaki kitaplara bakıp kaşlarını çattılar. Sutton’ın Attica’daki hücresi; Dante’nin, Eflatun’un, Shakespeare’in ve Freud’un kitaplarıyla dolu olan tek hücreydi. Yok, Freud’una el koymuşlardı. Mahkûmların psikoloji kitapları okumaları yasaktı. Hapishane müdürü, mahkûmların bu kitapları kullanarak birbirlerini hipnotize etmeye çalışacaklarını düşünürdü.

Sağdaki gardiyan alaycı bir tavırla güldü. Hazır ol, der gibi soldaki gardiyanı dürtükledi. “Roman, ha? Neyle ilgili?”

“Sadece… Bilirsiniz, işte. Hayatla ilgili, efendim.”

“Yıllanmış bir mahkûm hayat hakkında ne bilir ki?”

Sutton omuzlarını silkti. “Haklısınız, efendim. Ama bunu gerçek anlamda bilen var mıdır?”

Haber öğleye kadar her yere yayılmaya başlamıştı. Bir düzine gazete muhabiri çoktan gelmiş, ayaklarını yere vurarak ellerine üfleyerek ön kapıda bekleşiyordu. İçlerinden biri, kısa süre önce duyduğu şeyi söyledi: Kar yağışı başlamak üzereydi. Hem de yoğun bir yağış olacaktı. En azından otuz santim bekleniyordu.

Herkes bıkkınlıkla ofladı.

“Hava kar yağışı olamayacak kadar soğuk,” dedi gruptaki emektar gazetecilerden biri. Bir pantolon askısı takmış, siyah renkli ortopedik ayakkabılar giymiş, eski toprak sayılabilecek bir muhabirdi. Scopes davasından beri UPI’da çalışıyordu. Donmuş zemine tükürüp kaşlarını çatarak önce bulutlara, sonra da Disneyland’deki yeni Uyuyan Güzel Şatosu’nu andıran ana nöbetçi kulesine baktı.

“Burası kar yağması için fazlasıyla soğuk,” dedi New York Post muhabiri. Medyayı hapishanenin içine almayı tam üç kere reddeden hapishane müdürünün aleyhine bir şeyler homurdandı. Muhabirler o sırada sıcak kahveler içiyor olabilirdi. Telefonları kullanıyor, Noel için son dakika planları da yapıyor olabilirlerdi. Ama hapishane müdürü bir şey kanıtlamaya çalışıyordu. Neden, diye sordu herkes, neden?

“Hapishane müdürü sersemin teki de ondan,” dedi Time muhabiri.

Look muhabiri başparmağıyla işaret parmağını birbirine yaklaştırdı. “Bir bürokratın eline şu kadarcık bile güç verdiğinizde dikkatli olmak gerekir,” dedi. “Geri çekilmek gerekir.”

“Sırf bürokratlar da değil,” dedi New York Times muhabiri. “Tüm patronlar eninde sonunda faşist oluyorlar. İnsan doğası işte.”

Muhabirler, kendi patronları, editörleri, kısacası onlara bu berbat görevleri veren gerzeklerle ilgili korkunç öyküler anlatmaya koyuldular. Asya’daki savaş sırasında, muhabirlerin sık sık dışarıda bekleyip berbat hava şartlarına maruz kaldığı, doğru dürüst bilgi edinemeyeceklerini ve diğer muhabirlerin kendilerinden daha fazla bilgi edinemeyeceğini çok iyi bildikleri bu tür görevler için, o sene uydurulmuş yepyeni bir gazetecilik terimi vardı. Bu yeni terim, Grupboku’ydu. Görevlerinin bir parçasıydı ama Noel Gecesi grupboku, çekilecek bela mıydı? Attica Hapishanesi’nin önünde hem de?

“Hiç doğru değil,” dedi Village Voice muhabiri. “Hiç doğru değil.”

Muhabirler herkesten çok, patronların patronu Vali Nelson Rockefeller’a karşı bir düşmanlık besliyorlardı. Buddy Holly tarzı gözlük takan ve kronik bir kararsızlık hastalığı bulunan vali. “Vali Hamlet,” dedi UPI muhabiri, hapishane duvarlarına bakıp sırıtarak. “Bunu yapacak mı yapmayacak mı?”

Sonra, Uyuyan Güzel’in Şatosu’na seslendi: “Ya sıç ya da lazımlığın üstünden kalk, Nelson! Ya bağırsaklarını boşalt ya da geri çekil!”

Muhabirler ona hak verir gibi kafa salladılar, bir şeyler homurdandılar, sonra yine kafa salladılar. O dokuz metrelik duvarın ardındaki mahkûmlar gibi, muhabirler de sabırsızlanmaya başlamıştı. Mahkûmlar çıkmak, muhabirlerse içeri girmek istiyordu ve her iki grup da o adamı suçluyordu. Üşüyen, yorgun düşen, öfkelenen ve toplum tarafından dışlanan her iki grup da başkaldırmak üzereydi. Her ikisi de hapishanenin üstünde ağır ağır yükselen güzel ayın farkında değildi.

O gece, dolunay vardı.

Gardiyanlar Sutton’ı D Blok’taki hücresinden aldılar, demir parmaklıklı bir kapıdan geçirip bir tünele çıkardılar ve Attica’nın merkezî kontrol noktasına getirdiler. Mahkûmlar buraya Times Meydanı derlerdi. Bu kontrol noktası tüm hücre bloklarına ve ofislere açılırdı. Times Meydanı’ndan sonra, gardiyanlar Sutton’ı hapishane müdürünün yardımcısının ofisine götürdüler. Sutton, o ay ikinci kez oraya çağrılıyordu. Önceki hafta, şartlı tahliye talebinin reddedildiğini öğrenmek için oraya gitmiş, fena hâlde hüsrana uğramıştı. Sutton ve avukatları bu talebin yerine getirileceğinden emindiler. Nüfuzlu hâkimlerin desteğini almışlar, Sutton’ın mahkûmiyetinde açık noktalar yakalamışlar, onun ölüme yaklaştığına dair doktorlardan mektuplar toplamışlardı. Ama üç kişilik şartlı tahliye kurulu hayır demişti.

Müdür yardımcısı masasında oturuyordu. İçeri girdiklerinde başını kaldırmadı. “Merhaba, Willie.”

“Merhaba, efendim.”

“Sanırım, seni bırakmamız gerekiyor.”

“Nasıl efendim?”

Adam elini masasının dört bir yanına yayılmış kâğıtların üstüne doğru salladı. “Bunlar artık serbest olduğunu söyleyen belgeler. Seni bırakıyorlar.”

Sutton gözlerini kırpıştırdı, bacağını ovuşturdu. “Bırakıyorlar mı? Kim, efendim?”

Müdür yardımcısı başını kaldırıp içini çekti. “Hapishane müdürü. Daha doğrusu, Rockefeller. Ya da her ikisi birden. Albany bunu nasıl yapacaklarına karar vermedi. Eski bir banker olan vali bu kararda bir payı olup olmayacağına henüz karar vermedi. Ama hapishane müdürü şartlı tahliye kurulunun karını da es geçmek istemiyor. Her hâlükârda, seni serbest bırakıyorlar.”

“Serbest mi bırakıyorlar? Neden efendim?”

“Biliyorsam ne olayım. Umurumdaysa daha beter olayım.”

“Ne zaman, efendim?”

“Bu gece. Telefon susarsa ve muhabirler hapishanemi özel bir dinlenme odasına dönüştürmekte ısrarı keserlerse ve bu lanet olası belgeleri doldurabilirsem.”

Sutton müdür yardımcısına baktı. Sonra, gardiyanlara döndü. Dalga mı geçiyorlardı? Adamlar son derece ciddi görünüyordu. Müdür yardımcısı tekrar belgelerine baktı. “İyi şanslar, Willie.”

Gardiyanlar Sutton’ı hapishane terzisine götürdüler. New York Eyaleti’ndeki herhangi bir hapishaneden çıkacak olan her mahkûma bir çıkış kıyafeti verilirdi ve bu gelenek, en az bir yüzyıl öncesinden beri vardı. Sutton’ın bir çıkış kıyafeti için en son ölçüleri alındığında Calvin Colridge başkandı.

Sutton, terzinin üç kanatlı aynasının önünde durdu. Şok geçirdi. Son senelerde, pek ayna karşısına geçmediğinden gördüklerine inanamıyordu. Yuvarlak suratı, seyrelmiş gri saçları ve nefret edilen burnu (fazla büyük, fazla geniş ve farklı boyutlarda burun delikleri olan) ve 1. Dünya Savaşı’ndan sonra her polis raporunda ve FBI broşüründe lafı geçen göz kapağının üstündeki o kocaman kırmızı şişlik aynıydı. Bu, o değildi; olamazdı. Sutton, kelepçeli bile olduğunda belli bir duruşu olmasıyla hep gurur duymuştu. Gri renkli hapishane giysileri içinde bile her zaman iki dirhem bir çekirdek, hoş görünümlü olmuştu. Ama artık altmış sekiz yaşında olan Sutton, tüm o duruşun, şıklığın ve hoşluğun kaybolduğunu gördü. Gözlerinin altı torba torba olmuş, değnek gibi bir adamdı. Kedi Felix’i andırıyordu. Bir zamanlar çok gurur duyduğu o kalem inceliğindeki bıyığı bile çizgi film karakteri bir kedinin bıyıkları gibiydi.

Terzi, Sutton’ın yanına geldi; boynuna yeşil renkli bir mezura geçirdi. İki ön dişi birer dikiş yüksüğü kadar iri, Bronxlu yaşlı bir İtalyan olan terzi, konuşurken avucundaki düğmeleri ve cebindeki bozuk paraları salladı.

“Demek seni bırakıyorlar, Willie?”

“Öyle görünüyor.”

“Kaç senedir buradasın?”

“On yedi senedir.”

“En son ne zaman yeni giysilerle dolu bir valizin olmuştu?”

“Ah, yirmi sene. Eskiden, param olduğu zamanlarda, takım elbiselerimi hep özel diktirirdim. İpek gömlekler de diktirtirdim. D’Andrea Kardeşler’e giderdim.”

Adresi hâlâ hatırlıyordu: Beşinci Cadde, 587 numara. Telefon numarasını da hatırlıyordu. Murray Hill 5-5332.

“Tabii,” dedi Terzi. “D’Andrea: Harika bir işçilikleri vardı. Smokinlerinden biri de hâlâ bende duruyor. Müthiş bir işçilik.”

Sutton öne doğru bir adım atıp homurdandı. “Bir takım elbise,” dedi. “Tanrım, ölçülerim bir daha alındığında kefenim için olur diye düşünüyordum.”

“Kefen dikmem,” dedi terzi. “Kefen dikince kimse işçiliği görmez.”

Sutton aynanın kanatlarında terzinin üç yansımasına baktı. “İyi bir iş yapmak yetmiyor mu? İlla ki insanların görmesi mi gerek?”

Terzi, mezurasını Sutton’ın omuzlarına ve kolundan aşağı uzattı. “Bana övgü beklemeyen bir zanaatkâr göster,” dedi.

Sutton evet der gibi başını salladı. “Ben de banka soygunlarım için aynı şeyi hissederdim.”

Terzi, Sutton’ın aynadaki üç yansımasına baktı, ortadakine göz kırptı. Mezurayı bu sefer Sutton’ın aksak bacağının ölçüsünü aldı. İç dikiş otuz, dedi. Ceket otuz sekiz kısa.

“Bu deliğe tıkıldığımda normal kırk beden giyerdim. Dava açmalıyım.”

Terzi hafifçe güldü ve öksürdü. “Ne renk istersin, Willie?”

“Gri dışında her renk olur.”

“O hâlde, siyah olsun. Seni bıraktıklarına sevindim, Willie. Borcunu ödedin.”

“Borçlu olanları nasıl affediyorsak, borçlarımızı da affet,” dedi Willie.

Terzi haç çıkardı.

“Bu sözler romanından mı?” diye sordu sağdaki gardiyan.

Sutton’la terzi birbirlerine baktılar. Terzi parmağını bir tabanca gibi kaldırıp Sutton’a doğrulttu. “Mutlu Noeller, Willie.”

“Sana da dostum.”

Sutton da parmağını bir tabanca gibi kaldırdı, terziye doğrulttu ve tetiği çekiyormuş gibi yaptı. Bam.

Muhabirler seksten, paradan ve güncel olaylardan söz ediyorlardı. Altamont’taki o dehşet verici konserde uyuşturucunun etkisi altındaki dört hippi öldüyse kimin suçuydu? Mick Jagger’ın mı? Hells Angels’ın mı? Sonra, Norman Mailer’dan başlamak üzere, daha başarılı meslektaşlarından söz etmeye koyuldular. Mailer, New York valiliği için adaylığını koymakla kalmamış, aya iniş hakkında bir kitap yazması için de bir milyon dolarlık bir anlaşma imzalamıştı. Mailer, tarihi kurgu, kurguyu tarih gibi yazan, kendisini bunların arasına sıkıştırıveren adamdı. Oyunu kendi kurallarına göre oynarken kurallara bağlı meslektaşları, hayâlarının donması için Attica’ya yollanırdı. Siktir olup gitsin, Mailer, dedi herkes.

Ay da siktir olup gitsin.

Ellerine üflediler, yakalarını kaldırdılar ve hapishane müdürünün kadın giysileri giyen bir erkek olarak hiç afişe edilip edilmeyeceği konusunda bahislere girdiler. Bir de hangisinin önce olacağına dair bahse girdiler. Sutton serbest kalacak mıydı yoksa mort mu olacaktı? New York Post muhabiri, Sutton’ın sadece ölümün kapısını çalmakla kalmadığını, zili de çaldığını, hatta ayaklarını paspasa sildiğini duyduğunu söyledi. Newsday muhabiriyse Sutton’ın bacağındaki ana damarın tedavi edilemeyecek kadar tıkalı olduğunu söyledi. Muhabirin kayınbiraderiyle duvar tenisi oynayan bir doktor öyle demişti. Look muhabiri de Bronxlu bir polis arkadaşından, Sutton’ın şehrin dört bir yanına banka soygunlarında çaldığı paraları gizlediğini duyduğunu söyledi. Hapishane görevlileri Sutton’ı serbest bırakacaklardı, sonra polisler onu izleyerek paraların yerini öğreneceklerdi.

Albany Times Union’dan bir muhabir, “Bütçe krizini çözmenin bir yolu da bu,” dedi. Muhabirler Sutton hakkında bildiklerini birbirlerine anlattılar; o gece idare etmeleri gereken soğuk yiyecekleri, bilgiler ve öyküler gibi paylaştılar. Okumadıklarını ya da televizyonda görmediklerini de ebeveynlerinden, büyükbabalarından ve büyükannelerinden ve büyük büyükbabalarından ve büyük büyükannelerinden duymuşlardı. Sutton, tarihte birden fazla neslin bildiği ilk banka soyguncusuydu ve upuzun bir kariyeri olan ilk kişiydi. Tam dört nesil boyunca devam etmişti. Sutton en şaşaalı günlerinde, Amerikan suç dünyasının suratıydı ve halk düşmanlığından halk kahramanlığına sıçrayan bir avuç adamdan biriydi. Makineli Tüfek Kelly’den daha zekiydi, Güzel Çocuk Floyd’dan daha aklı başındaydı, Legs Diamond’dan daha sevimliydi, Dutch Schults’dan daha barışseverdi ve Bonnie ve Clyde’dan daha romantikti. Sutton banka soygunculuğunu yüksek bir sanat olarak görür, bunu bir sanatçının azmi ve coşkusuyla yapardı. Araştırmaya, planlamaya ve çok çalışmaya inanırdı. Bir yandan da yaratıcı bir adamdı; bir yenilikçiydi ve büyük sanatçılar gibi, o da büyük bir dirençle ayakta kalmıştı. Üç maksimum güvenlikli hapishaneden kaçmış, senelerce polisleri ve FBI ajanlarını atlatmıştı. John Dillinger sayesinde Henry Ford’du ve Houdini’nin, Picasso’nun Rasputin’in havasını taşıyordu. Muhabirlerin hepsi Sutton’ın şık takım elbiselerinden, muzip gülümsemesinden, iyi kitaplara olan sevgisinden ve parlak mavi gözlerindeki şeytani parıltıdan haberdardı. Gözleri öylesine maviydi ki bir keresinde FBI, haber bültenlerinde onun gözlerini gök mavisi diye tarif etmişti. Bir banka soyguncusunun FBI’ı şiirselliğe ittiği, görülmüş şey değildi.

Ama muhabirlerin bilmediği, onların ve birçok Amerikalının her zaman öğrenmek istediği şey; şiddet kullanmadığı bilinen Sutton’ın, Arnold Schuster’ın o vahşi yeraltı cinayetiyle bir ilgisi olup olmadığıydı. Brooklynli yirmi dört yaşında yakışıklı bir genç ve Coast Guard’ın beyzbolsever bir emektarı olan Schuster, bir öğleden sonra yanlış metro trenine binmiş ve o sıralar Amerika’nın en çok aranan adamı Sutton’la yüz yüze gelmişti. Üç hafta sonra Schuster ölmüştü ve çözülemeyen cinayeti, New York tarihinin en kan dondurucu ve muğlak olaylarından biri olabilirdi. Sutton efsanesinin en muğlak yanının bu olduğu kesindi.

Gardiyanlar onu tekrar İdare’ye götürdüler. Kâtip ona iki çek verdi. Biri 146 dolar tutarında, hapishanede on yedi sene boyunca yaptığı farklı işlerin vergisiz bedeliydi. Diğer çekse 40 dolar tutarındaydı ve Manhattan’a yapacağı otobüs yolculuğunu karşılamak üzere verilmişti. Sutton kalbinin hızla attığını hissetti. Bacağı da sızlıyordu. Bacağı ve kalbi, bir İtalyan operasındaki erkek ve kadın başroller gibi atışıyordu. Gardiyanlar daha sonra Sutton’ı hücresine geri götürdüler. On beş dakikası olduğunu söyleyip ona bir alışveriş torbası uzattılar.

Sutton son on yedi senedir yuvası olmuş iki buçuğa yüz seksen santimetre boyutlarındaki hücresinin ortasında durdu. O gece orada uyumayacak olması mümkün müydü? Temiz çarşaflı, gerçek bir yastığı olan; altında ve üstünde çaresizlik ve öfke içinde inleyen, küfürler savuran ve yalvaran acınası ruhlar olmayan, yumuşak bir yatakta uyuyabilecek miydi? Bunlar kafeslere tıkılmış insanların sesiydi ve hiçbir şey bu seslerle kıyaslanamazdı. Alışveriş torbasını masaya koydu ve dikkatle roman metnini toparladı. Daha sonra da yaratıcı yazarlık derslerinde tuttuğu notların bulunduğu spiralli defterleri toparladı. Bunun ardından, Dante, Shakespeare ve Eflatun eserlerini torbaya koydu. Sonra da Kerouac’ın kitabını aldı. Hapishane, insanın kendisine yaşama hakkı için söz verdiği yerdir. Sutton’ı birçok uzun gecede kurtaran dize buydu. Amerika’nın en ünlü banka soyguncusu Willie Sutton, namıdiğer Şık Willie ya da Aktör Willie tarafından söylenmiş en bilinen dizeyi de içeren alıntılar sözlüğünü aldı.

Dikkat ve özenle Ezra Pound kitabını aldı. Şimdi, bir insan karmaşasından çıkacaksın. Sonra, Tennyson’ı aldı. Bahçeye çık, Maud. Girişte tek başıma bekliyorum. Bu satırları mırıldanarak söyledi. Gözleri doldu. Her zaman dolardı. Son olarak da gardiyanlar onu almaya geldiklerinde yazı yazdığı sarı renkli defteri aldı. Buna, yakın tarihte bitirdiği romanını değil, şartlı tahliye kurulunun ret kararından bir saat sonra başladığı bir intihar notunu yazmıştı. Genellikle böyle olur zaten, diye düşündü. Ölüm kapınıza kadar gelir, paçalarını sıvar, değneğini size sallar… Sonra da size bir af haberi verir.

Sutton’ın hücresi toplandıktan sonra, müdür yardımcısı birkaç telefon açmasına izin verdi. Önce, avukatı Katherine’i aradı. Haberi duyan Katherine sevinçten havalara uçtu.

“Başardık, Willie. Başardık!”

“Bunu nasıl başardık, Katherine?”

“Bizimle savaşmaktan usandılar. Noel zamanı, Willie. Adamlar yoruldu artık. Pes etmek kolaylarına gitti.”

“Ne hissettiklerini anlayabiliyorum, Katherine.”

“Gazetelerin de çok faydası oldu, Willie. Gazeteler senin tarafını tuttular.”

Katherine, bu yüzden en büyük gazetelerden biriyle bir anlaşma yapmıştı. Hangisi olduğunu söyledi ama Sutton’ın aklı öylesine doluydu ki hangi gazete olduğunu anlayamadı. Gazete, Sutton’ı özel bir uçakla Manhattan’a kaçıracak; onu bir otele yerleştirecekti. Karşılığında da Sutton öyküsünü bir tek onlara anlatacaktı.

“Ne yazık ki Noel’i ailen yerine bir muhabirle geçirmen gerek,” dedi Katherine. “Sorun olur mu?”

Sutton, ailesini düşündü. Onlarla senelerdir konuşmamıştı. Muhabirleri düşündü. Onlarla asla konuşmamıştı. Muhabirlerden hoşlanmazdı. Ama kesinlikle olay çıkarmanın sırası değildi. “Sorun değil, Katherine.”

“Seni hapishanenin önünden alıp havaalanına götürebilecek birisini tanıyor musun?”

“Birisini bulurum.”

Telefonu kapattı ve onuncu çalışta yanıt veren Donald’ı aradı.

“Donald? Ben, Willie.”

“Kimsiniz?”

“Willie. Ne yapıyorsun?”

“Hey, selam. Bir bira içip Uçan Rahibe’yi izlemeye hazırlanıyordum.”

“Dinle. Bu gece beni bırakıyorlar.”

“Seni bırakıyorlar mı yoksa, sen mi gidiyorsun?”

“Yasal bir çıkış, Donald. Kapıyı açıyorlar.”

“Cehennem dondu mu yoksa?”

“Bilmem. Ama şeytan kesinlikle bir kazak giyiyor. Beni hapishanenin ön kapısından alabilir misin?”

“Uyuyan Güzel şeyinin yakınlarından mı? Tamam. Tabii.”

Sutton, Donald’a ona birkaç şey getirip getiremeyeceğini sordu.

“Ne istersen,” dedi Donald. “Söylemen yeterli.”

Buffalo’dan gelen bir televizyon kamyoneti son sürat hapishanenin çıkış kapısına ilerledi. Bir televizyon muhabiri dışarı fırladı, telaşla mikrofonunu takmaya çalıştı. Kıyafeti, iki yüz dolarlık bir takım elbiseden, hâkî rengi bir yelekten, gri renkli deri eldivenlerden ve gümüş kol düğmelerinden oluşuyordu. Gazete muhabirleri birbirlerini dürtüklediler. “Kol düğmeleri mi? Hiç takmış mıydın?”

Televizyon muhabiri diğer muhabirlerin yanına gitti ve herkese mutlu Noeller diledi. Sana da, diye mırıldandı diğerleri. Sonra, bir sessizlik oldu.

Sessiz Gece, dedi televizyon muhabiri Noel şarkısına atıfta bulunarak. Kimse gülmedi. Newsweek muhabiri adama, o sabahki Post’ta, Pete Hamill’in yazısını okuyup okumadığını sordu. Hamill’in, Sutton için yazdığı dokunaklı özür ve Sutton’ın serbest bırakılması için valiye bir mektup ile yaptığı çağrı, hepsinin orada bulunma nedeni olabilirdi. Hamill, Rockefeller’ı adil olmaya davet ediyordu. Willie Sutton İrlandalı bir demircinin oğlu değil de, bir GE kurul üyesi ya da eski bir su komiseri olsaydı, şu anda sokaklarda olurdu.

Televizyon muhabiri gerildi. Gazete muhabirlerinin onun hiçbir gazeteyi okumadığını, okuyamadığını düşündüğünü biliyordu. “Evet,” dedi. “Hamill’in muhteşem bir iş başardığını düşündüm doğrusu. Özellikle de bankalarla ilgili lafı: Aramızda ipotek faiz oranlarına bakıp bizi asıl soyanların bankalar olduğunu düşünenler var. Sonra, Sutton’ın eski bir aşkıyla bir araya geleceğiyle ilgili bölümü okuyunca boğazım düğümlendi. Willie Sutton’ın bir kez daha Prospect Park’ta oturup ördekleri izleyebilmesi ya da Nathan’ın yerinde bir sosisli sandviç yiyebilmesi, eski bir kız arkadaşını içkiye davet edebilmesi gerekir.”

Bu sözler üstüne, bir tartışma başladı. Sutton gerçekten de serbest kalmayı hak ediyor muydu?

“O, bir haydut,” dedi Newsday muhabiri. “Bu kadar pohpohlamaya ne gerek var?”

“Çünkü adam Brooklyn’in bazı bölgelerinde bir tanrıdan farksız,” dedi Post muhabiri. “Şu kalabalığa baksana.”

Hapishanenin önüne o vakte kadar iki düzine daha muhabir, bir iki düzine daha da vatandaş toplanmıştı… Suç meraklıları, polis radyosu dinleyicileri ve meraklı insanlar. Ucubeler. Gulyabaniler.

“Ama yine de soruyorum size,” dedi Newsday muhabiri. “Neden?”

“Çünkü Sutton bankaları soydu; kimin bankalar için söyleyecek iyi bir çift lafı var?” dedi televizyon muhabiri. Onu sadece serbest bırakmakla kalmamalılar, şehrin anahtarını da vermeliler.”

“Benim asıl anlamadığım, neden eski bir banker olan Rockefeller’ın bir banka soyguncusunu serbest bıraktığı,” dedi Look muhabiri.

“Rockefeller’ın İrlandalıların oylarına ihtiyacı var,” dedi Times Union muhabiri. “İrlandalıların oylarını almadan kimse New York’ta bir daha seçilmez. Hem Sutton, kocaman bir Mulligan yahnisinin içindeki Jimmy Walker, Michael Collins ve birkaç da Kennedy gibi.”

“O, yine de lanet bir haydut,” dedi sarhoş olma ihtimali bulunan Newsday muhabiri.

Televizyon muhabiri ofladı. Kolunun altında, kapağında Charles Manson’ın bulunduğu önceki haftanın Life dergisi duruyordu. Dergiyi havaya kaldırdı. Kapaktaki Manson dik dik onlara baktı.

“Bu herife, Hells Angels’a ve My Lai’deki onca insanı katleden askerlere kıyasla Willie Sutton bir ev kedisi sayılır,” dedi televizyon muhabiri.

“Evet, gerçek bir pasifist. Gangsterlerin Gandhi’si mübarek,” dedi Newsday muhabiri.

“Tüm o bankalardan, hapishanelerden sonra, adam tek bir el bile ateş etmedi,” dedi televizyon muhabiri. “Bir sineği bile incitmedi.”

Newsday muhabiri adamın burnunun dibine girecek kadar yaklaştı.

“Ya Arnold Schuster?” dedi.

“Ah, Sutton’ın Schuster’la hiçbir ilgisi yok,” dedi televizyon muhabiri.

“Kim söylüyor bunları?”

“Ben söylüyorum.”

“Sen de kimsin be adam?”

“Sana kim olmadığımı söyleyeyim. İşi bitmiş bir yük beygiri değilim.”

Times muhabiri aralarına girdi. “İkiniz Noel gecesi Sutton’ın şiddet kullanıp kullanmadığına dair bir yumruk kavgasına tutuşamazsınız.”

“Nedenmiş?”

“Çünkü bunu yaparsanız, bunu haber yapmam gerekir.”

Konu tekrar hapishane müdürüne döndü. Isının eksilerde olduğunun farkında değil mi? Eminim ki farkındadır. Bunu yapmak hoşuna gidiyor. Bir güç gösterisi sergiliyor. Bugünlerde herkes güç gösterisi sergiliyor zaten. Mailer, Nixon, Manson, Zodyak Katili, polisler… Sene 1969 adamım, Güç Gösterisi Senesi. Hapishane müdürü muhtemelen kapalı devre televizyonundan bizi izliyor, brendisini yudumlayıp şişko kıçıyla gülüyordur. Bu kocaman grupbokunun bir parçası oldukları yetmiyormuş gibi, bir de politik görüşü muğlak, faşist bir maço gerzeğin enayilerini ve soytarılarını oynuyorlardı.

“Hepiniz kamyonetimde oturabilirsiniz,” dedi televizyon muhabiri. “İçerisi ılık. Televizyon da var. Hem Uçan Rahibe oynuyor.”

Diğerleri bıkkınlıkla ofladılar.

Sutton ranzasına yatmış bekliyordu. Saat yedide, hücresine onu almaya gelen gardiyanlardan sağdaki, kapıda belirdi.

“Kusura bakma, Sutton. Olmayacak?”

“Efendim?”

Soldaki gardiyan diğer gardiyanın arkasında belirdi. “Müdür yardımcısından yeni talimatlar geldi. Serbest kalamayacağını söyledi.”

“Serbest kalmayacak mıyım? Neden?”

“Neden ne?”

“Neden, efendim?”

Sağdaki gardiyan omuzlarını silkti. “Rockefeller’la şartlı tahliye bölümü arasında bir anlaşmazlık olmuş. Kimin sorumluluk alacağına ya da basın bildirisinin ne şekilde olması gerektiğine karar veremiyorlarmış.”

“Yani…”

“Hayır.”

Sutton duvarlara ve parmaklıklara baktı. Bileklerine baktı. Mor renkli damarları şişmişti ve birer solucanı andırıyordu. Fırsat eline geçtiğinde planladığı şeyi yapmalıydı.

Sağdaki gardiyan gülmeye başladı. Sonra, diğeri de güldü. “Dalga geçiyoruz, Sutton. Ayağa kalk.”

Hücrenin kapısını açtılar ve onu terziye götürdüler. Sutton gri renkli hapishane giysilerini çıkardı; yepyeni bembeyaz bir gömlek, mavi renkli yeni bir kravat, önden iki düğmeli ve siyah renkli yeni takım elbiseyi giydi. Siyah renkli yeni çorapları ve siyah renkli yeni sivri burunlu ayakkabıları giydi. Sonra, aynaya baktı. İşte, şimdi eski havasına kavuşmuştu.

Terziye döndü. “Nasıl görünüyorum?”

Terzi düğmeleriyle bozuk paralarını salladı ve başparmağını havaya kaldırdı. Sutton gardiyanlara döndü. Adamlar hiçbir şey demedi.

Sağdaki gardiyan Sutton’ı tek başına Times Meydanı’na götürdü, İdare’nin yanından geçtiler ve ön kapıya yöneldiler. Hava çok soğuktu. Sutton, içi eşyalarıyla dolu alışveriş torbasını kucakladı ve bacağındaki krampı, alev alev yanan, o keskin ağrıyı duymazdan geldi. Açık ana damarı plastik bir tüp tutuyordu ve bunun, kâğıttan bir kamış gibi ezilmek üzere olduğunu hissedebiliyordu.

Doktor iki sene önce tüpü takarken “Ameliyat olman gerek,” demişti.

“Ameliyat olmayı beklersem bacağımı kaybeder miyim, doktor?”

“Hayır, Willie. Bacağını kaybetmezsin. Ölürsün.”

Ama Sutton beklemişti. Bir hapishane doktorunun onu ameliyat etmesini istememişti. Bir hapishane doktorunun vadesiz bir hesap açmasına güvenemezdi. Doğru kararı da vermiş gibiydi. Artık ameliyatı gerçek bir hastanede yaptırabilir, masrafları da romanından gelecek ücretle ödeyebilirdi. Tabii, birileri romanını basıp yayımlarsa. Hâlâ vakit varsa. O geceyi ve anı atlatırsa. Ertesi günü atlatırsa.

Sağdaki gardiyan Sutton’ı metal bir detektörden geçirdi, bir imza masasının yanından dolaştırdı ve siyah metal bir kapıya görürdü. Kapıyı açtı. Sutton öne doğru bir adım attı. Son on yedi senedir onu küçümseyen ve döven sağdaki gardiyana baktı. Sağdaki gardiyan, Sutton’ın mektuplarını sansürlemiş, kitaplarına el koymuş, sabun, tükenmez kalem ve tuvalet kâğıdı istediğinde vermemiş, bir cümlenin sonuna efendim sözcüğünü koymayı unuttuğu için ona tokat atmıştı. Sağdaki gardiyan, gerildi; Sutton’dan gelecek bir hamleye hazırlandı. Bu, mahkûmların içlerinde tuttukları her şeyi açığa döktükleri andı. Ama Sutton, içinde bir şey çiçek açıyormuş gibi gülümsedi. “Mutlu Noeller, evlat.”

Sağdaki gardiyan kafasını ani bir hareketle geriye çekti. Bir saniye bekledi. Bir saniye daha bekledi. “Pekâlâ, mutlu Noeller, Willie. İyi şanslar.”

Saat neredeyse sekiz olmak üzereydi.

Sağdaki gardiyan kapıyı açtı ve Willie Sutton dışarı çıktı.

Life dergisinden bir fotoğrafçı “İşte, orada!” diye bağırdı. Üç düzine kadar muhabir o yöne akın etti. Ucubeler ve gulyabaniler de peşlerinden gitti. Televizyon kameraları Sutton’ın suratına odaklandı. Hapishanenin arama ışıklarından daha da parlak ışıklar, gök mavisi gözlerine vurdu.

“Serbest olmak nasıl bir his, Willie?”

“Bir daha banka soyacak mısın, Willie?”

“Arnold Schuster’ın ailesine ne diyeceksin?”

Sutton dolunayı işaret etti ve “Bakın,” dedi.

Üç düzine muhabir ve iki düzine vatandaş ve duayen bir suçlu göğe baktı. Sutton on yedi senedir ayı ilk kez dışarıda görüyordu. Nefesi kesilmişti.

“Bakın,” dedi yine. “Tanrı’nın Willie için yarattığı şu güzel, berrak geceye bakın.”

Sutton, muhabir ordusunun arkasında, bal kabağı renkli saçları ve turuncu renkli iri çilleri olan bir adamın, 1967 model kırmızı bir Pontiac GTO’ya yaslanmış beklediğini gördü. Sutton ona el sallayınca Donald koşturarak yanına geldi. El sıkıştılar. Donald birkaç muhabiri dirsekledi, Sutton’ı GTO’ya götürdü. Sutton sürücü koltuğunun yanına oturduktan sonra, Donald kapıyı çarparak kapattı ve sırf canı istiyor diye bir muhabiri daha itekledi. Arabanın diğer tarafına geçti, direksiyonun ardına atladı ve gaz pedalına bastı. Araba uzaklaşırken geriye ıslak çamur, kar ve tuz dalgası püskürttü. Newsday muhabiri tepeden tırnağa ıslandı. Suratı, göğsü, gömleği ve pardösüsü rezil oldu. Önce giysilerine baktı, sonra meslektaşlarına döndü. “Dedim ya, haydudun teki işte.”

Sutton konuşmuyordu. Donald da konuşmamasına ses çıkarmıyordu. Donald biliyordu. Donald Attica’dan dokuz ay önce çıkmıştı. İkisi de buzla kaplı yola, donmuş ormanlık alana baktı ve Sutton düşüncelerini sıraya sokmaya çalıştı. Birkaç kilometre sonra, Donald’a telefonda konuştukları şeyi bulup bulamadığını sordu.

“Evet, Willie.”

“Hayatta mı?”

“Bilmiyorum. Ama bilinen son adresini buldum.”

Donald ona beyaz bir zarf uzattı. Sutton bunu kutsal bir kadehmiş gibi tuttu. Aklı geçmişe gitti. Brooklyn’e. Coney Adası’na. 1919’a. Şimdi değil, dedi kendi kendine, henüz değil. Zihnini kapattı. Bunu, aradan seneler geçtikçe daha büyük bir ustalıkla yapmaya başlamıştı. Hatta hapishanedeki psikologlardan biri, bunu fazlasıyla iyi yaptığını söylemişti.

Zarfı yeni takım elbisesinin cebine koydu. Yirmi senedir ilk kez giysisinin göğsünde bir cep vardı. Bu, her zaman en sevdiği, en iyi şeyleri koyduğu cep olmuştu. Nişan yüzükleri, süslü sigara kutuları, Abercrombie marka cüzdanlar. Silahlar.

Donald ona, kadının kim olduğunu, Sutton’ın neden adresi öğrenmek istediğini sordu.

“Sana söylememem gerekir, Donald.”

“Aramızda asla sır olmadı, Willie.”

“Aramızda sırdan başka bir şey olmadı, Donald.”

“Evet, haklısın, Willie.”

Sutton Donald’a bakınca onun neden hapse girdiğini hatırladı. Donald bir balıkçı teknesindeki işini kaybettikten bir ay ve karısı onu terk ettikten iki hafta sonra, bir bardaki adamın teki Donald’a berbat gözüktüğünü söyledikten sonraydı. Adamın ona hakaret ettiğini düşünen Donald, onu yumruklamıştı, adam da ona karşılık vermek gibi bir hata etmişti. Eski bir üniversite güreşçisi olan Donald, adamı boynundan kavramış ve kırıvermişti.

Sutton radyoyu açtı. Haberleri aradı ama bulamadı. Bir müzik istasyonunda bıraktı. Müzik, karamsar ve canlıydı. Değişikti.

“Nedir bu, Donald?”

“The Beatles.”

“Demek The Beatles bu.”

Kilometreler boyunca hiç konuşmadılar. Lennon’ı dinlediler. Şarkının sözleri Sutton’a, Ezra Pound’u anımsattı. Kucağında duran alışveriş torbasını okşadı.

Donald GTO’yu yavaşlatıp Sutton’a döndü. “Zarftaki ismin şeyle bir ilgisi var mı? Anlarsın ya?”

Sutton ona baktı. “Kiminle?”

“Şeyle… Schuster’la?”

“Hayır. Tabii ki yok. Tanrım, Donald! Neden bunu sordun şimdi?”

“Bilmem. İlgisi olabileceğini düşündüm.”

“Hayır, Donald. Hayır.”

Sutton elini göğsündeki cebe götürdü. Düşündü. “Şey, aslında bir ilgisi var. Ama dolaylı bir yoldan. Tüm yollar eninde sonunda Schuster’a açılıyor, değil mi Donald?”

Donald evet der gibi başını salladı. Arabayı sürmeye devam etti. “İyi görünüyorsun, Willie dostum.”

“Ölmek üzere olduğumu söylüyorlar.”

“Saçmalık. Sen asla ölmeyeceksin.”

“Evet. Tabii.”

“İstesen bile ölemezsin.”

“Hımm. Bak, bunun ne kadar doğru olduğunu bilemezsin.”

Donald iki sigara yakıp birini Sutton’a uzattı. “Bir içkiye ne dersin? Uçağa binmeden önce biraz vaktin var mı?”

“Ne güzel bir fikir. Daddo’m içkisine Jameson ateş topu derdi.”

Donald otoyoldan çıkıp harap görünümlü bir dinlenme tesisinin önüne park etti.

Barın üstü çobanpüskülü dalları ve Noel ışıklarıyla kaplıydı. Sutton, o çok sevdiği Dodgers Byooklyn’de olduğu zamandan beri Noel ışıkları görmemişti. Zaten uzun süredir hapishanenin göz kamaştırıcı floresanlarından ve hücresindeki altmış vatlık çıplak ampulden başka bir ışık da görmemişti.

“Bak, Donald. Işıklar. Pespaye bir barın üstüne asılmış bir dizi renkli ışık, Luna Park’tan daha güzel görünüyorsa cehennemden çıktığını anlarsın.”

Donald başıyla üstünde dar bir penye bluzla bir mini etek olan barmeyde işaret etti. “Hazır konu güzelden açılmışken.”

Sutton dikkatle kıza baktı. “Ben hapse girdiğimde mini etek falan yoktu,” dedi alçak ve saygı dolu bir sesle.

“Farklı bir dünyaya geri döndün, Willie.”

Donald bir Schlitz sipariş etti. Sutton da bir Jameson istedi. İlk yudum harikaydı. İkicisiyse boğazından akıverdi. Sutton içkisinin geri kalanını, içini yakan tek bir yudumda kafasına dikti; bara vurdu ve bir tane daha istedi.

Barın üstündeki televizyonda haber programı vardı.

Bu geceki bir numaralı haberimiz. Willie Aktör Sutton, Amerikan tarihinin en tanınmış banka soyguncusu, Attica Hapishanesi’nden çıktı. Vali Nelson Rockefeller’ın bu sürpriz hamlesi…

Sutton barın üstündeki çizgilere bakarken aklından şunlar geçiyordu: Nelson Rockefeller, John D. Rockefeller Jr.’ın oğlu, John D. Rockefeller Sr.’ın torunu, şeyin yakın arkadaşı… Şimdi değil, dedi içinden. Göğsündeki cebe uzanıp zarfı elledi. Ekranda Sutton’ın suratı belirdi. Eski suratı. Eski bir karakol fotoğrafı. Bardaki kimse onu tanımadı. Sutton, Donald’a bakıp muzip muzip gülümsedi, göz kırptı. “Beni tanımıyorlar, Donald. Beni tanımayan bir oda dolusu insanla en son ne zaman birlikte olduğumu hatırlamıyorum. Güzel bir hismiş.”

Donald birer içki daha sipariş etti. Sonra birer tane daha. “Umarım paran vardır,” dedi Sutton. “Elimde sadece Vali Rockefeller’dan gelen iki çek var.”

“Çekler büyük bir ihtimalle karşılıksız çıkacak,” dedi Donald sözcükleri ağzında geveleyerek.

“Baksana, Donald. Bir numara görmek ister misin?”

“Tabii.”

Sutton topallayarak barın ilerisine yürüdü. Sonra, yine topallayarak geri döndü. “Geldim, işte!”

Donald gözlerini kırpıştırdı. “Anlamadım.”

“Oradan ta buraya kadar salağın teki beni hırpalamadan geldim. Bir sahtekâr bana bulaşmadan. On adım… Kahrolası hücremden iki adım daha uzun, Donald. Üstelik yürürken de geri dönerken de kimseye efendim demek zorunda kalmadım. Hayatında hiç bu kadar muhteşem bir şeye şahit olmuş muydun?”

Donald güldü.

“Ah, Donald… Serbest olmak. Gerçekten serbest olmak. Bunu o delikte kalmayan birisine anlatmak bile mümkün değil.”

“Bunu anlayabilmek için, herkesin hapis yatması gerekir,” dedi Donald geğirerek.

“Saat.” Willie barın üstündeki saate baktı. “Kahretsin, Donald, gitsek iyi olacak.”

Donald, buzlu arka sokaklarda zigzaglar çizerek arabayı kullanmaya koyuldu. İki kere yana kaydılar. Üçüncü seferde, neredeyse bir kar kütlesine çarpacaklardı.

“Kullanabilecek durumda mısın, Donald?”

“Tabii ki değilim, Willie. Bunu da nereden çıkardın?”

Sutton torpido paneline sıkı sıkı tutundu. Buffalo’nun uzaktan görünen ışıklarına baktı. Eskiden sürat motorlarının oraya Kanada’dan içki getirdiklerini hatırladı. “Bu bölgenin tamamı yirmili senelerde Polonyalı çeteler tarafından yönetiliyordu,” dedi.

Donald alaycı bir tavırla güldü. “Polonyalı gangsterler… Ne yapıyorlardı? İnsanları durdurup cüzdanlarını mı istiyorlardı?”

“O günlerde, bunu dediğin için dilini keserlerdi. Polonyalıların yanında, biz İrlandalılar kilise korosundaki çocuklar gibi kalırdık. Polonyalı polisler de en gaddar polislerdi.”

“Şok oldum,” dedi Donald gayet alaycı bir tavırla.

“Başkan Grover Cleveland’ın burada infaz memuru olduğunu biliyor muydun?”

“Sahi mi?”

“İpi mahkûmların boynuna geçirip darağacında asmak onun göreviydi.”

“İş iştir,” dedi Donald.

“Ona Buffalo Cellâdı derlerdi. Sonra da, suratını bin dolarlık banknotun üstüne bastılar.”

“Bakıyorum da hâlâ Amerikan tarihi okuyorsun, Willie.”

Özel havaalanına vardılar. Onları kare biçimli bir kafası ve kare biçimli çenesinde derin bir gamze olan genç bir adam karşıladı. Adam sözüm ona muhabirdi. Sutton’ın elini sıktı ve ismini söyledi ama Sutton, Donald’dan da sarhoş olduğundan adamın ismini anlayamadı.

“Tanıştığımıza memnun oldum, evlat.”

“Ben de öyle, Bay Sutton.”

Muhabir’in kahverengi gür saçları, kapkara gözleri ve pırıl pırıl bir gülümsemesi vardı. İki pürüzsüz yanağının altından bir kor gibi kırmızı bir parıltı yayılıyordu. Soğuktan olabilirdi ama daha ziyade çok sağlıklı olduğu için öyle görünüyor olabilirdi. Muhabir’in burnuysa gerçekten kıskanılacak gibiydi. Bir bıçak gibi ince ve düzdü.

“Çok kısa bir uçak yolculuğu olacak,” dedi Sutton’a. “Hazır mısınız?”

Sutton alçak bulutlara, uçağa baktı. Sonra, bakışlarını tekrar Muhabir’e çevirdi. Daha sonra da Donald’a baktı.

“Bay Sutton?”

“Şey, evlat. Aslında, ilk kez uçağa bineceğim.”

“Ha. Haaa. Tamam. Uçak son derece güvenlidir. Ama sabah yola çıkmak isterseniz…”

“Hayır. New York’a ne kadar çabuk gidersem o kadar iyi. Hoşça kal, Donald.”

“Mutlu Noeller, Willie.”

Uçakta dört koltuk vardı. İkisi önde, ikisi de arkadaydı. Muhabir, Sutton’ı arkadaki koltuklardan birine oturtup kemerini taktı, sonra da pilotun yanına, ön tarafa geçti. Pistte ilerlerken birkaç kar tanesi düştü. Uçak tamamıyla durdu, pilot telsize bir şeyler söyledi ve telsizden gelen parazitli bir ses, rakamlarla kodlar verdi. Sutton birden ilk kez bir arabaya bindiği zamanı hatırladı. Araba çalıntıydı. Daha doğrusu, çalıntı parayla satın alınmıştı. Arabayı kullanan kişi de Sutton’dı. Hemen hemen on sekiz yaşındaydı ve o yeni arabayı yolda sürmek, uçuyormuş gibi hissettirmişti. Şimdiyse elli sene sonra, havada uçacaktı. Kalbinin hemen altında ona acı veren bir baskı hissetti. Uçak yolculuğu güvenli değildi. Gazetede her gün bir uçağın bir dağa, tarlaya ya da göle çarpıp parçalandığını okuyordu. Yer çekimi şakaya gelmezdi. Asla çiğnemediği birkaç kanundan biriydi. O sırada, Donald’ın GTO’sunda olmayı ve buzlu arka sokaklarda ağır ağır ilerlemeyi tercih ederdi. Belki de Donald’ın onu New York’a arabayla götürmesi için ona para verebilirdi. Belki otobüse binerdi. Siktir, dedi içinden. Yürüyebilirdi. Ama önce, o uçaktan inmeliydi. Can havliyle emniyet kemerini çekiştirdi.

Motordan kulak tırmalayıcı bir uğultu yükseldi ve uçak bir at gibi kişneyip tiz bir sesle pistte ilerlemeye başladı. Sutton’ın aklına astronotlar geldi. Lindbergh’i düşündü. Coney Adası’nda kırmızı renkli dar pantolonlu, bir havan topundan fırlatılan dazlak adam, gözlerinin önüne geldi. Gözlerini yumdu, içinden bir dua okudu ve alışveriş torbasını sıkı sıkı tuttu. Gözlerini tekrar açtığında, penceresinin hemen dışında dolunayı gördü. Ay, Jackie Gleason gibi parıldıyordu.

Kırk dakika içinde, Manhattan’ın ışıklarını gördüler. Sonra, körfezde yeşilli altın sarısı renkler saçan Özgürlük Anıtı belirdi. Sutton suratını pencereye dayadı. Tek kollu tanrıça. Ona el sallıyor, yanına çağırıyordu. Eve çağırıyordu.

Uçak biraz yana yatıp LaGuardia Havaalanı’na inişe geçti. Güzel bir iniş oldu. Yavaşlarken ve terminale doğru yaklaşırken, Muhabir, Sutton’ı kontrol etmek için arkasını döndü.

“İyi misiniz, Bay Sutton?”

“Bir daha uçalım, evlat.”

Muhabir gülümsedi.

Yan yana ıslak ve puslu asfalt yolda yürüyüp onları bekleyen arabaya gittiler. Sutton’ın aklına Bogart ve Claude Rains geldi. Ona biraz Bogart’ı andırdığı söylenmişti. Muhabir bir şeyler söylüyordu.

“Bay Sutton? Duydunuz mu? Avukatınız size yarınki programı anlatmıştır, değil mi?”

“Evet, evlat.”

Muhabir saatine baktı. “Aslında, bugün demeliydim. Saat sabahın biri.”

“Öyle,” dedi Sutton. Zaman tüm anlamını yitirmişti. Eskiden bir anlamı olup olmadığı da ayrı konuydu tabii.

“Avukatınızın bize öykünüzün özel yayın haklarını vermeyi kabul ettiğini biliyorsunuz. Ayrıca, eskiden gezip dolaştığınız yerleri… şey, suç mahallerini de ziyaret etmeyi umuyoruz.”

“Bu gece nerede kalacağız?”

“Plaza’da.”

“Attica’da uyan, Plaza’da yat. Kahrolası Amerika.”

“Bay Sutton, otele yerleştikten sonra, sizden bir şey rica etmek zorundayım. Lütfen, ne isterseniz oda servisinden ısmarlayın ama otelden ayrılmayın.”

Sutton Muhabir’e baktı. Bu genç daha yirmi beş yaşında bile değil, diye düşündü. Ama yaşlı bir herif gibi giyinmiş. Yakası kürklü bir pardösü, kaşmir bir fular, burnu metalli bağcıklı kahverengi ayakkabılar. Kahrolası bir bankacı gibi giyinmiş, dedi Sutton içinden.

“Editörlerim, Bay Sutton. İlk günü bize ayıracağınızdan emin olmak istiyorlar ve bu konuda çok kararlılar. Yani, sizinle kimse konuşamaz, fotoğrafınızı çekemez. Bu yüzden de nerede olduğunuzu kimsenin bilmemesi gerek.”

“Bir başka deyişle şimdi de sizin mahkûmunuzum.”

Muhabir asabi bir tavırla güldü. “Aaa, hayır, öyle demek istemedim.”

“Ama sizin gözaltınızdayım.”

“Sadece tek bir gün, Bay Sutton.”

(…)

Çevirmen: Belgin Selen Haktanır

*Bu okuma parçasının yayını için Hyperion Kitap’a teşekkür ederiz.

New York doğumlu bir gazeteci ve yazar olan J.R. Moehringer, 1986 Yale Üniversitesi mezunudur. The New York Times’da başladığı yazarlık kariyerine Rocky Mountain News ve Los Angeles Times adlı gazetelerde devam etmiş, 1998 yılında Pulitzer ödülüne aday gösterilmiş ve 2000 yılında gazetecilik dalında bu ödüle hak kazanmıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.