Tahran’da Psikanaliz Yapmak – Gohar Homayounpour

 

“Gohan Homayounpour nostalji, aşk ve acı hakkındaki anlatısının başında hem kendine, hem de bizlere soruyor: İran İslam Cumhuriyeti’nde psikanaliz yapmak mümkün mü? Batılı bir eğitim alan psikanalist, ayrılışının üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra, anayurduna, Tahran’a döner. Amerikalı bir meslektaşı “Sanmıyorum ki İranlılar serbest çağrışım yapabilsinler!” dediğinde Homayounpour, İranlıların serbest çağrışımdan başka bir şey yapmadıklarını ve sorunlarının da bu olduğunu söyleyecektir. Batılı bir pratiğin Doğulu bir kültürdeki yansımaları üzerine tefekküre dalan bu metin kendi serbest çağrışımlarıyla çocukluk anılarından edebiyata, akademi koridorlarından İran’daki günlük hayata uzanıyor. Her sayfasında tanıdık bir hisle dolan okuru da beraberinde taşıyarak…” Tahran’da Psikanaliz Yapmak isimli kitaptan bir bölüm yayımlıyoruz.

 

O benim Tahran’da gördüğüm ilk hasta değil. Geçen yaz, İran’da tatil yaparken, birkaç hastayla çalışmıştım. Yeni bir hastayı ilk bekleyişim de değil. Dolayısıyla, bu iç sıkıntısı, bu sinirli tedirginlik ve özgüven eksikliğinin nereden kaynaklandığını anlayamıyorum. Yoksa başvuru kaynağının kendisine, ego idealime mi bakmam lazım? Ya hastanın benimle devam etmesini sağlayamazsam? Ya benim çok genç olduğumu düşünürse? Ya Farsça’da doğru kelimeleri bulamazsam? Ya ego idealimi olduğuma inandırdığım o müthiş psikanalist olamazsam?

Belki de bu ruh halim Bayan N. hakkında duyduklarımla alakalıdır. Onun parlak zekâsı, yetenekleri, açıksözlülüğü. Ayrıca bana söylendiğine göre, bir psikiyatriste sevkini istediğinde, psikanaliz konusunda yaptığım doktora çalışmamla ilgili sorular sormuştu.

Ama yeni bir çevrede olmamla ve birtakım hayali ana-gösterenlerden bir dereceye kadar kurtulmuş olmamla da alakalı olabilir. Hesap verecek kimsem yok. Tam olarak nasıl istiyorsam, nasıl inanıyorsam, o şekilde çalışabilirim. Özgürüm. (En azından bir özgürlük yanılsaması içinde olmak o zaman bana daha kolay geliyordu. Dört yıl sonra, bu yanılsamanın artık tamamen yıkılmış olduğunu söylemeliyim.) Peki o halde sorun nedir? Beni böylesine rahatsız eden şey nedir? Yoksa ana-gösterenlere ihtiyacımız mı var? Ne yapacağım bu özgürlükle, ve neden bu kadar korkutucu geliyor?

Şimdi düşünüyorum da, sanırım korkuyordum ve tedirgindim, çünkü öznellik için savaşan bir psikanalist olamadıktan sonra, ben kimdim ki? Bir doktora diploması ve psikanalist lisansı ile istediğim öznelliğe kavuşmuştum. Ama unvanlarım bana, böyle diplomalara genelde eşlik eden otoriteden çok daha fazlasını yüklemişti.

Diplomam ego idealimin valizinde, Tahran’a geldim. Ve şimdi istediğim gibi top koşturabileceğim açık bir saham, bir sürü hastam var. Kimseye hesap vermek zorunda değilim. Tahran’da birtakım siyasi oyunlar oynamaya da ihtiyacım yok, hem de hiç. İronik bir şekilde bu imtiyaz bana tarihin şu noktasında dünyanın en politize edilmiş ülkelerinden birinde verildi. İnsan hakları ihlalleri, anti-demokratik süreçleri, nükleer hırsları ve ifade özgürlüğüne getirdiği kısıtlamalar yüzünden bütün dünya tarafından damgalanmış bir ülkede.

Tahran’da, dünyanın en ihtilaflı ülkerinden birinde, bir psikanalist olarak sahip olmam gereken haklara, herhangi başka bir yerde olabileceğimden çok daha fazla yaklaştım. Paradoksal bir şekilde, herhangi bir psikanalitik kurumdan çıkmış yeni mezunların dünyanın başka herhangi bir yerinde tahammül etmek zorunda kalacakları siyasi oyunlardan uzak kalmış oldum.

Ama yine de içim daralıyor…

Hasta içeri giriyor; uzun boylu, iyi giyimli, güzel değil, ancak yine de bir zamanlar güzelliğiyle göze çarpmış bir kadından kalan izleri rahatlıkla görülebiliyor. Kadının belli bir havası olduğunu hemen fark ediyorum. Zarif bir yürüyüşü var, sağlam adımlar atıyor: özgüvenli ama yine de hassas, kırılgan. Onu ofisime buyur ediyorum, ve şu sözcükler dudaklarımdan dökülür dökülmez, iç sıkıntım geçiyor: “Sizi buraya getiren nedir?” Ah, bu sözcüklerin büyüsü, benim için bir dolu anlam yüklü bu dört kelime; beni hemen analitik pozisyona yerleştiriyor, içimi güvenle dolduruyor. İçlerinde birçok ses, geçmiş zamanların analistlerinin hayaletlerini barındırıyor; Julia Kristeva’nın ifadesiyle, onlar benim analitik organlarım. Ama tam özgüvenle dolarken, bir kere daha alaşağı ediliyorum, onun benim koltuğumda, benimse divanda oturduğumu fark ettiğimde, kendi kastrasyonumla yüzleşiyorum.

Nasıl oldu bu? Ama dilin ihanetine uğruyorum ve hiçbir şey söylemiyorum.

Anlatmaya başlıyor: “Biliyor musunuz, Dr. Homayounpour, yeni mezun olmuş, genç bir psikanalistin Tahran’a geldiğini duyduğumda, numaranızı aldım ve hemen geldim, çünkü yardıma ihtiyacım var, bana yardım etmenize ihtiyacım var. Ancak acil çözüm gerektiren sorunumla ilgili bugün konuşmak istemiyorum. Size birkaç soru sormak istiyorum, ama duydum ki psikanalizde bu helal bir durum değilmiş. Dinleyin, ben Lacan’ı ve Freud’u çok iyi biliyorum. Yıllar önce Jungcu bir psikanalist tarafından analiz edilmiştim. Ben meşhur bir ressamım. Yıllarca Paris’te yaşadım ve her dakikasından nefret ettim. Fransızları sert buluyorum. En sonunda, yedi yıl önce bunalıma girdim ve bu durum benim gönlümü kırdı.” Ağlamaya başlıyor ve merak ediyor: “Nasıl da beni bu kadar kolayca ağlatabiliyorsun, küçük kız?”

Sorusuna karşılık sessizliğimle yüzleştikten sonra, kendi sorusuna iki rüyayla yanıt veriyor. Tekrarlayan bir rüyasında bir felaketten ötürü eşyalarını toplamasının istendiğini anlatıyor. Eşyalarını, daha çok da kıyafetlerini toplayıp, şehri terk eden bir gemiye binmek üzere diğerlerinin arasına katılması gerekiyor; ama her seferinde tamamen giyinmeyi başaramıyor. Rüyanın her tekrarlanışında anksiyetesi galip geliyor, ve limandan ayrılan gemiye yetişmeye çalışırken kıyafetinin son parçasını bulamıyor, örneğin bir çift ayakkabısını, ya da bluzunu, ya da ceketini vs.

Bayan N.’yi dinlerken, ellerini fark ediyorum, bir ressam olarak mesleki uzuvlarını. Parmaklarının şekilleri bozulmuş, derisi kurumuş ve tahriş olmuş. Her iki kolunda da tuhaf bir bükülme var ve bunun şiddetli bir eklem iltihabının göstergesi olduğunu hemen anlıyorum.

Dikkatimin onun üzerinden dağılıp, kendi psişik evreme geçtiğini fark ediyorum. Bunun biraz önce kendimi divanda bulmamın sebebine işaret eden bir ipucu olup olmadığını merak ediyorum. Hani hasta kendisini benim koltuğumda konumlandırıp, analitik uzvumu kestiğinde…

Eklem iltihabı ona hiç acımamış; mesleki uzuvlarını yavaş yavaş istila etmiş, ve ondan bu kadar aceleyle ve şiddetle alınmış şeyi bana kolayca verebilmek elinde değil. Bayan N.’nin psişik dünyasında bu hiç de adil olmazdı anlaşılan.

Devam ediyor: “İkinci rüya annemle ilgili. Biliyor musunuz, bu rüya beni sık sık allak bullak eder. Çünkü gerçek hayatta annem çocukları için her şeyini feda edebilecek tipik bir İranlı anneydi.

Ama bu rüyada ben küçük bir kızım, onun odasına girmeye, dikkatini çekmeye çalışıyorum. Ağlıyorum, bağırıyorum ve hiçbir şey işe yaramıyor, çünkü çok güzel kıyafetler içinde, muhteşem bir müzikle dans ediyor ve etrafı erkeklerle çevrili. Dönüp de bana bakmıyor bile.”

Bu rüyada öyle bir şey var ki, ensemden aşağı soğuk terler döktürüyor; bulup buluşturup Bayan N.’ye bir şeyler söylemek için kıvranıyorum ama kelimeler bana kendilerini açmıyorlar. Kendimi annesinden nefret ederken buluyorum, sesimi çıkarmadan düşünüyorum: “Demek ki hiç de o kadar fedakâr değildi. Şayet bilinçdışının dili sana onun tarafından duyulmadığını hatırlatıyorsa… Ama sen bilincinde onu bir azize olarak hatırlamayı seçtin. Her çocuğun arzuladığı, rüyalarının annesi.” Ancak öyle görünüyor ki, Bayan N. çok farklı bir annenin dehşet uyandırıcı imgelerinden kendisini alamıyor. Ne kadar çaresizce uğraşıp dursan da, sana cevap vermeyen bir anne, seni izlemeyi reddeden bir anne, her çocuğun kâbuslarının annesi. Anlaşılan gündüzleri Bayan N.’ye rüyalarının annesi eşlik ederken, geceleri kâbuslarının annesinden kaçamıyor.

Son rüya Bayan N. ile benim paylaştığımız dinamiği değiştiriyor; şimdi artık o küçük kız, ve ben de analitik pozisyonumu geri kazandım. O hâlâ benim koltuğumda oturuyor olsa da!

Rüyalarını daha ayrıntılı anlatmasını istiyorum, ve diyor ki: “Biliyor musunuz, bazı günler etrafımdaki insanlara o kadar çok bağırıyorum ki, sesimi kaybediyorum, ve bu bana en çok işkence çektiren şey bile değil. En kötüsü, yakamı bırakmayan bu azap, ve isteri krizlerim sonrasında gelen yoğun suçluluk duygusu. Neden bu kadar çok bağırıyorum? Şimdi de bağırmak istiyorum!” Hemen, rüyasında annesine bağırması aklıma geliyor. Annesinin dikkatini çekmek için. Onun kendisini fark etmesi, duyması, bakması için. Şu anda söylediği ve benim duymadığım bir şey olup olmadığını soruyorum. Tekrar ağlamaya başlıyor.

Son müdahalemin bizi birbirimize daha yakınlaştırdığına dair bir fikrim var ve bu fikir sonradan gelişenlerle daha da pekişiyor. Bayan N. aktarıyor: “Analitik divana bir tek Paris’te yaşadığım yıllarda uzanmıştım. Bir kafede meşhur bir psikanalistle tanıştım, erkeklerle kadınların birbirlerine genellikle gönderdikleri sinyalleri gönderdik ve sonunda kendimizi, onun ofisinde, divanında, tutkulu bir sevişmenin içinde bulduk.”

Paris’te yaşadığı kaçamağı anlatırken yüzünde muzip bir gülümseme var ve ben de şöyle cevaplıyorum: “Demek, çok iyi analiz edildiniz.”

Bu karşılıklı iletişimin çok mahrem bir duygusu var. Çok hızlı ilerlediğimizden korkmuştum. Şimdi merak ediyorum: kimin için çok hızlı? Hakikaten Bayan N. için mi endişeleniyordum, yoksa işlerin fazla hızlı ilerlediğinden endişelenen ben miyim? Son sohbetimizin mahremiyeti ve seksüel tonu beni, yani analisti, rahatsız mı etmişti?

Aklımda bunun gibi çeşitli fikirler dönüp dururken, hastam bana vaktimizin dolduğunu söylüyor. Bu bir kere daha analitik pozisyonuma meydan okuma girişimiymiş gibi bir his veriyor bana. Belki de bu seanslar üzerinde kimin kontrol sahibi olduğunu göstermek için yapıyor bunu. Analistin koltuğunu –deyim yerindeyse– geri almaya çalışarak, ücret konusunu açıyorum. Şimdi de benim yüzümde muzip bir gülümseme var; sorumluluğun kimde olduğuna ve ödemeden kimin sorumlu tutulacağına dair herhangi bir yanlış anlaşmayı temizlemek için ücret konusunu açmak gibisi yoktur. Ona verdiğim mesaj şu: Koltuğumu alabilirsin, seansı bitiren de sen olabilirsin ama izin ver, kimin kime ödeme yapacağını sana hatırlatayım. Sen beni görmek için buradasın; bende olduğuna inandığın bir şeyi almak için buradasın, ve bunun için bana ödeme yapman gerekiyor.

Freud paraya yüklenen sembolizasyonu şöyle yorumlamıştı: “Kültürlü insanlar para konularına seksüel konulara yaklaştıkları gibi yaklaşırlar: aynı istikrarsızlık, aynı aşırı iffet taslayan tavırlar ve aynı riyakârlıkla.”

Halihazırda biraz önce koltuğuma sahip çıkmış olmanın gururuyla doluyken (hastam sert oynuyor ve maçtan kolay vazgeçmeyecek), bana yeni bir top atıyor ve diyor ki: “Nakit mi isterdiniz? Birçok psikanalistin kâğıt para fetişi vardır.”

Kaybetmeyeceğim. Şu an bu oyunu kaybetmeyi göze alamam; analist olarak işgal ettiğim pozisyona, onun kazanmasına izin veremeyecek kadar çok bağlıyım. Yakın zamanda hayali pozisyonlarımdan birçoğunu kaybettim. Sıkı bir mücadele vermeden, bundan da vazgeçmeyeceğim.

Dolayısıyla cevaplıyorum: “Sizin hangi fetişiniz varsa, bana onunla ödeme yapın.” Gülümsüyor, bana göre bir uyarı hissi taşıyan bir gülümseme bu. Gelecekteki seanslarımızın nasıl geçeceğinin habercisi. Ama aynı zamanda bir derece tatmin hissi taşıyan bir gülümseme. Onunla boy ölçüştürebilecek bir hasım olduğumu hissettiğini hayal ediyorum.

Benim koltuğumdan kalkıp, kapıya doğru ilerlerken; “Terini sil,” diyor, “iyi iş çıkardın!” İnanamıyorum: “Terini sil, iyi iş çıkardın!”

Bu durum bana nasıl da kuvvetle Milan Kundera’yı hatırlatıyor. Efendim olarak, onu nasıl da sömürüyorum (herkes bilir ki, efendileri tarafından sömürülenler yalnızca köleler değildir). Roman Sanatı’nda ustalaşmış bir romancı olarak onu nasıl da içselleştirmişim. Dün gece onu rüyamda gördüm; siyah-beyaz hatırlıyorum (tabii ki siyah-beyaz yaptım, çünkü renkler ne kadar güzel olsa da, onlara bir tür banallik yakıştırmamak elimde değil, ve bilinçdışım Kundera’ya herhangi bir tür banallik yakıştırmayı kesinlikle reddediyor).

Peki banalliğin nesi yanlış? Bana göre, her şeyi. Başkalarında gördüğümde nefret ediyorum, kendimde gördüğümde affetmem mümkün değil. Cehennem Öteki değil, banallik. Yakılması gereken Marquis de Sade değil, banallik.

Samuray adlı romanı üzerine verdiği bir röportajda Julia Kristeva tüm bilgeliğiyle şöyle ifade ediyor: “Samuray’daki karakterlerin hiçbiri cehennemin öteki insanlar olduğunu söyleyemez, çünkü cehennem içimizdedir. Ayrıca şunu da soramazlar: ‘Sade’ı yakmalı mıyız?’ Çünkü Sade içimizde yanmaktadır.”

Şayet, benim yaptığım gibi, Kristeva’nın Freudyen pozisyonunu paylaşırsak, o zaman şu anlamı çıkarabiliriz: içimde yanan kendi banalliğim değil midir, banalliği böylesine derinden reddetmeme yol açan? Bununla beraber, yine de bana göre banallik, çağımızda yaşanan krizin temel teşhis kriteridir.

Haydi rüyama ve Milan Kundera’nın bana söylediklerine geri dönelim: “Şu aralar yazdıklarını beğeniyorum.” Uyandığımda rüyamda dondurma görmüş olsam bir farkı olmayacağını hissediyorum: bu hakikaten de bir istek gerçekleştirimi rüyası. Rüya aynı zamanda bana narsisizmimi hatırlatan bir mesaj: bilinçdışımın dili, usta romancının bana yazılarımı ne kadar beğendiğini söylemesini sağlıyor.

Milan Kundera’ya olan mahrem aşkım hakkında henüz bilmediğiniz şeyse uzun yıllar öncesine, 11 yaşıma kadar uzanan bir tarihi olduğu. O yıl Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni Farsça’dan okumuştum. Kelime kelime, en az beş kere okuyup, bazı parçalarını ezberlemiştim.

Edebiyat üzerine yapılan psikanalitik çalışmalarda sıkça yüzleşilen bir sınırlama da, içeriğe vurgu yapmak pahasına formun göz ardı edilmesidir. Bu eğilime çoğu zaman “sahte-klinik” bir yaklaşım eşlik eder ki, bu da kurgusal karakterlerin analiz edilen kanlı canlı insanlar gibi ele alınmasıdır. Doğal olarak, karakterlere hastalarımızmış gibi muamele etmek, tanıdık bir alanda kalmamıza ve daha az aşina olduğumuz, edebiyatın özgün yapısı ve geleneği gibi konuları es geçmemize izin verir.

Yukarıda ana hatlarıyla verdiğim, Berman’ın genel tezine katılıyor olsam da, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ndeki karakterlerin –yıllar içinde bana, analiz ettiğim “gerçek” insanlardan çok daha kanlı canlı gelmeye başlayan karakterlerin– psikanalizini yapmaya çalışmaktan kendimi alamıyorum.

Borges’in kurduğu zarif cümleler hislerimi ifade ediyor:

Bir kaplan akla geliyor. Buradaki alacakaranlık
Geniş ve kalabalık Kütüphane’yi yüceltiyor
Ve sanki kitap raflarını yeniden kasvete boğuyor;
Masum, insafsız, kanla lekelenmiş, ince ve zarif
Ormanından ve gündüzünden geçerek dolaşıyor
Çamurlu kıyılarında izlerini bırakıyor
Adlarını bilmediği uyuşuk derelerin
(Adların ya da geçmişin, ya da gelecek zamanların olmadığı
Yalnızca şimdinin olduğu dünyasında)
Ve vahşi mesafeler katediyor
Kokuların örgülü labirentlerini kokluyor
Ve rüzgârda şafağın kokusunu alıyor
Ve otlayan geyiklerin büyüleyici esansını;
Bambuların eğik çizgileri arasından gözüme çarpıyor
Kaplanın çizgileri ve kemikli iskeletini duyumsuyorum
Altında o titreşen, muhteşem derisinin
Kıvrımlı okyanuslar ve gezegenin artıkları
Bizi boşuna ayrı tutuyor; burada uzaklarda bir evde
Güney Amerika’da seni hayal ediyorum
İzini sürüyorum, Ey Ganj kıyılarının kaplanı
Akşam ruhumu doldurdukça anlıyorum ki şimdi
Şiirimde hitap ettiğim kaplan
Gölgeli bir hayvandır, sembollerin kaplanı
Ve kitaplardan hatırlanan bölük pörçük parçalar gelişigüzel
Zorlama benzetmelerden bir zincir, cansız
Ve alına yazılmış kaplan, o ölümcül cevher değil
Güneşin ya da yıldızların, ya da değişen ayın altında
Bengal’de veya Sumatra’da dolaşıp
Aşk ve miskinlik ve ölüm devirlerini tamamlayan.
Sembollerin kaplanının karşısına koyuyorum
Gerçek olan kaplanı, kanı sıcak akanı
Bir bizon sürüsüne kıyarken
Ve bugün, ağustosun üçü, bin dokuz yüz
Elli dokuz, gölgesini otlara düşürüyor
Ama ona bir isim vererek
Dünyasının sınırlarını çizmeye çalışarak
Bir kurguya dönüşüyor, yaşayan bir hayvana değil
Dünyanın yabanıl doğasında gezinen bir kaplan değil
Şimdi avlanmaya çıkacağız, bir üçüncü kaplanın peşinde
Ama diğerleri gibi, bu da bir form olacak
Hayallerimin aldığı şekil, kelimelerden bir yapı
Bütün mitleri aşıp, dünyayı adım adım dolaşan
Kanlı canlı kaplan değil. Bunları iyi biliyorum
Ama yine de bir güç beni itekliyor
Bu belirsiz, bu mantıksız, bu kadim keşif yolculuğuna
Ve ben saatlerin içinden uzanıp, aramaya devam ediyorum
Başka bir kaplanı, mısralarda bulunmayan bir hayvanı.

Her ne kadar, içerik uğruna formu feda etmekten kaçınmamız gerekiyorsa da, Borges’in mısralarında tarif edilenden daha hakiki bir kaplan bulabilir miyiz gerçekten? Kanlı canlı bir kaplan gerçekten de Borges’in hayalgücüyle yarattığından daha mı canlı, daha mı çarpıcı, heyecan verici, dehşet uyandırıcı ve otantik?

Bir romandaki karakterlerin kendilerine ait bir bilinçdışının olmadığını, yazarlarının bilinçdışının bir parçası olduklarını söyleyenlere cevabım şöyle oluyor: “Bunları iyi biliyorum ama yine de bir güç beni itekliyor bu belirsiz, bu mantıksız, bu kadim keşif yolculuğuna ve ben saatlerin içinden uzanıp, aramaya devam ediyorum başka bir kaplanı, mısralarda bulunmayan bir hayvanı.”

Genel anlamda Kundera ve daha spesifik olmak gerekirse Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, benim için, edebiyatın hakiki özünü taşıyor. Hiçbir çağdaş yazar Roman Sanatı’nda eserin kendi yazarı kadar ustalık kazanamamıştır.

Freud’un Alman romancı Wilhelm Jensen’ın “Gradiva” adlı hikâyesinin psikanalizi üzerine yazdığı uzun makale, yarattığı karakterlerin ifşa edilmesini ya da psikopatolojilerinin açığa çıkarılmasını arzu etmeyen yazarı son derece öfkelendirmişti. Kundera’nın da, Jensen’in duygularını paylaşacağından korktuğum için, karakterlerinin analizine başlamadan önce, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nin yazarından içtenlikle özür diliyorum. Bunlar yıllar içinde zihnimin tiyatrosunda kendilerinin benim yarattığım versiyonları haline gelen karakterler. Yalnızca kendi versiyonlarımı analiz etmem mümkün olacağı için; ne yazarsak yazalım, yalnızca kendi bilinçdışımızın parçalarını açığa çıkarabileceğimiz için; yazar ölmüş, yazdığı metin yaşadığı için; yalnızca bu çeşitli ve sınırlı yapılandırma ve yorumlama seviyeleri mümkün olduğu için, özrümün kabul edilmesini istirham ediyorum.

Ne diyordum? Kundera’yı ilk okuduğumda çok gençtim. Taşkın bir sevinç hissettiğimi hatırlıyorum. Bu hissin Nabokov’un kelebek avlarken deneyimlediği türden bir sevinç olduğuna inanmak isterim.

Kitabın dili beni gerçekten de sarsmıştı; karakterleri sevmeye başladım. Yaptıkları seçimler bende merak uyandırıyor, kendimi onlarla sohbet ederken buluyordum. Sabina ve şapkaları merakımı cezbediyordu, ama zihnimi asla terk etmeyen şey Tereza’nın şiddetli sadakati ve iki büyük valizinin görüntüsüydü. Bu arada Tomas’ın gencecik yüreğime yaptıkları bütün kadınlara yapmayı başardıklarından farklı değildi. Ona âşıktım.

Franz, ah Franz. Onun için nasıl da üzülüyordum. Bugün Franz’a bir insanın başka bir insana besleyebileceği en alt seviyedeki duygulardan birini tahsis etmiş olduğumu biliyorum: ona acıyordum. Ancak gözlerimi yaşlarla dolduran Karenin’di – asla onun için üzüldüğümden değil, ama bana kalırsa Karenin banalliğin antitezini, hakiki anti-kitsch’i temsil ettiği için. Hal böyleyken, Karenin adına ağladım ve ağladım.

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, 1986 yılında Farsça’ya çevrildi. O zamanlar İran halkı ne Milan Kundera’yı, ne de çevirmeni tanıyordu, buna rağmen Bare Hasti kitapçılara bir bomba gibi düştüğünde, o kadar büyük bir şevkle kabul görmüştü ki, konuyla ilgisi olan herkesi şoke etmişti.

Bugün Bare Hasti yirminci baskısını yapmış bulunuyor; bu İran’da rekor kıran bir istatistik. Seneler içinde, kitabın adı ve ona yapılan referanslar, İran halkının entelektüel söyleminin bir parçası haline geldi. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği İran’da ağırlığını kesinlikle ortaya koymuş oldu.

Kitap hafifliğe karşı ağırlığın felsefi mücadelesiyle başlar. Kundera yaşamda bir anlam bulup bulamayacağımızı, Nietzsche’nin bengi dönüş kavramının mümkün olup olmadığını sorgular. Hepimiz hayatı bir kere yaşadığımız, ve “yaşamın kostümlü provası yaşamın ta kendisi” olduğu için, devamlı surette hayatlarımızın anlamsızlığıyla yüzleştiriliriz. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nin anahtar sorusu anlamın sallantıdaki varlığı, ve ana ikilemi de hafiflikle ağırlığın karşıtlığıdır. Psikanalitik perspektiften bakıldığında bu, yaşamla ölüm arasındaki dualitedir; hafifliğe karşı ağırlık; Eros ve Thanatos; bu tam anlamıyla insanlık durumunun başlıca mücadelelerinden biridir.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.