Tarihsel ve Felsefi Yönleriyle Kültür – Ferhat Bayık

“Kavramların anlamsal esnekliği ırmağın akışı kadar dinamik, tüm insanlığı etkileyecek kadar güçlüdür. İnsanlık tarihi, “kültür” kavramının eylemsel ve düşünsel temelde geçirdiği değişimler sonucunda şekillenmiştir. Öyle ki, “kültür” ilk defa, tarımsal faaliyetler çerçevesinde toprağın işlenmesi anlamında kullanılmıştır. Günümüz dünyasında ise “kültürlü olmak”, “kültür sahibi olmak”, “kültürlü insan” gibi kullanımlarıyla bu kavram köyden şehre göç ettirilmiştir. Sonuç olarak, kültürsüz olduğu gerekçesiyle köylü aşağılanmış, şehirli ise kültürlü olduğu için yüceltilmiştir. Bu kitapta, “kültür” kavramının gerçek sahiplerini ortaya koyarken; toplumsal ayrışmaya, sınırsız bilincin yok oluşuna ve insanlığın makineleşmesine kültür kavramının tarihsel ve felsefi yönleriyle ışık tutacağız.” Kitaptan okuma parçası yayımlıyoruz.

Kültüre Yönelik Başlıca Eleştiriler

Kültürün eleştirel bir yaklaşımla değerlendirilmesi, tanım boyutunun ötesinde yaşama etki ettiği eylemsel boyutuyla ilgilidir. Eylemsel etkilerin temelinde kavramsal yaklaşımlar yatmaktadır. Kültür sözcüğünün kavramsallaştırma sürecinde duyusallık ve rasyonalite olmak üzere iki kalkış noktası bulunmaktadır. Kavrama yönelik yaklaşımlar, tanımlama ve eleştirme kavramlarının zıt olması açısından önemli hale gelmektedir. “Tanımlamak, sadece görüneni veya görünenden gidilebildiği kadar geriye giderek yüzeysel bağlantıları dile taşımayı anlatır. Sonuçta yapılan iş, bilen bilincin durduğu noktadan gördüklerini tasvir etmesi olur.” Bu ifadenin aksine görünenin ötesinde ve dogmaları aşan hermenötik anlamda bir yorumlama izleyeceğimiz ana hat olarak düşünülmelidir. Peki, kültüre yöneltilen eleştirel bakışın çıkış noktası ve varması hedeflenen konum neresidir? En basit anlamıyla bu sorunun cevabı Aristotelesçi anlamda; insanın kendisi uğruna eylemde bulunduğu en yüksek iyi olan esas mutluluktur. “Esas amaç, bir davranışın nihai ve kendi kendine yetebilen bir eylem olabilmesidir. Bu da başka hiçbir şey için yapılmayan ama sırf kendisi için arzulanabilen bir şey olmasıdır.” Bu noktada Aristoteles, her insan için mutluluğun insan eyleminin gereklerini tek başına karşılayan bir esas olduğunu düşünmektedir. Bu bölümde amaçlanan, kültürün tarihsel gelişiminin insanlığa etkileri ve sonuçlarını eleştirel pencereden yorumlamaktır. Tabi ki incelediğimiz düşünürlerin yaptıkları eleştiriler kendi pencerelerindendir. Dolayısıyla, toplumsal refah ve mutluluk amacının dışında hedefleri de olabilir. Eleştirilerin dayanaksız kalmaması açısından, eleştirilen kavramın ortaya koyduğu toplumsal durum, Aristotelesçi anlamda bir mutluluk düşüncesini ne kadar yansıtabileceği hedeflenmektedir.

Aydınlanma düşüncesi, 17. yüzyılın akılcı temeliyle yola çıkmış ancak gömlek değiştirerek, aklın ötesinde olguların etkilerine önem vererek gelişmiştir. Bu etkiler olguların öncesi, sonrası ve gidişatıyla ilgilidir. Bu noktada kültür sözcüğünün yeni bir anlam ve görev ekseninde düşünülmeye başlandığının göstergesidir. Öyle ki, Aydınlanma dönemi içerisinde dahi kültüre yüklenen anlamlar faydacı anlamda geliştirilmiştir. Daha açık ifade etmek gerekirse, rasyonalite zemininde gelişen Aydınlanmacı düşünce, daha dinamik anlamda eğilimleri, yönelimleri, hisleri ve düşünülebilecekleri yani bir olgunun gidişatını sorgular duruma gelmiştir. İşte bu noktada gidişatın sorgulanması, yorumlanması ve eleştirilmesi yönünde bir takım kuramlara değinmek zorunlu hale gelmektedir. Eleştirel yaklaşımın öznellikten ve keyfiyetten ziyade derli toplu sunulabilmesi amacıyla kültüre yapılan eleştiriler, düşünürlerin penceresinden eleştiriler ve okullar temelinde sunulmaya çalışılmıştır. Kültür eleştirileri başlıca; Aydınlanma Çağına Eleştirel Bakış, Nietzsche, Karl Marks, Georg Simmel, Oswald Spengler, George Orwell, Jose Ortega Y. Gasset, Frankfurt Okulu ve Postmodernizm başlıkları altında incelenecektir.

Aydınlanma Çağına Eleştirel Bakış

Aydınlanma Çağı, 17. yüzyılın sonlarına kadar başlıca Aristoteles mantığıyla süregelen ve daha sonralarında Francis Bacon’un deneye dayalı düşünme biçimi deneycilik ile şekillenerek matematiksel düşüncenin ön plana çıktığı bir dönemdir. Sezgisel düşüncelerin belirsizliklerden kurtulma amacıyla, olguların dahi kusursuzlaştırılmaya çalışıldığı bir hareket anlamına gelmektedir. Peki, bu dönemin kültür kavramı açısından önemi nedir? Nasıl bir etkisi bulunmaktadır? Şüphesiz Aydınlanma Çağı, kültür kavramının anlamını değiştirmekle kalmayıp yeni bir anlamda algılanmasına da sebep olmuştur. Bu gelişme kültür kavramının kimliğini değiştirerek ona yüklenilen görev açısından çok önemli bir kanıt, dayanak noktasıdır. Bahsi geçen dayanak noktası yani kültür kavramının yeni anlamı detaylı olarak daha önce yer verdiğimiz tanımlamalarda fark edilebilir. Kısaca özetlemek gerekirse, Aydınlanma düşüncesinin kültür kavramına yüklediği yeni anlam birey olarak insanın akılcı temelde etkinliğini açığa çıkarabilmesiyle onun kişilik, haysiyet ve saygınlık sahibi olması düşüncesidir. Buna ek olarak, birey insanın dışında toplulukları kapsayan çoğul kültür terimini ortaya koymuş olmasıdır.

Toplumbilim dergisinin giriş kısmında Aydınlanmanın Türkçe anlamı ışık olarak verilmiştir. İngilizcede Enlightenment, Almancada Aufklärung, Fransızcada Lumieres olarak kullanılmaktadır. Aydınlanma terimi, taşıdığı manayla ışık saçmayı temsil etmesi olumlu imgeler oluşturmasına rağmen bu ışığın mutlak çokluğunun ya da mutlak yokluğunun da olumsuz sonuçlar doğurabileceğini Dellaloğlu öngörmektedir. Bu bakış açısıyla düşünüldüğünde, ne onunla ne de onsuz olunamayan bir akıl fikrine ulaşılmaktadır. Aydınlanma düşüncesini ele alırken onun dönemsel ya da tarihsel açıdan değerlendirilmesi sorusuna Dellaloğlu, her ikisi cevabını vererek, Avrupa’da ortaya çıkan Aydınlanma düşüncesinin diğer örneklere nazaran daha yumuşak geçişli olduğu imasında bulunmaktadır. Ayrıca, Aydınlanma düşüncesini insanlık tarihinin kültürel öğelerinden herhangi birisi olabilecek tüm dinler, büyüler, mitler, mistik düşünceler, gelenekler, felsefeler, bilimler, sanatlar görünümünde olabileceğini ileri sürmektedir. Günümüz Aydınlanmasını diğerlerinden ayıran iyi yönünü bu çağın akılcılığı referans alması olduğunu, akılcılıktan uzak olan diğer düşünme biçimlerinin ise daha bayağı olabileceğini belirtmektedir. Aydınlanma teriminin dikkatli kullanılması hakkında telkinde bulunan Dellaloğlu, modern felsefenin tartışmasız ismi olan Kant’ın Aydınlanma filozofu olarak tanınmamasına atıfta bulunarak Aydınlanma düşüncesinin süreklilik yönüne dikkat çektiği için en büyük Aydınlanmacı olacağı bilgisini de vermektedir. Hatta Nietzsche, Heidegger, Adorno, Foucault ve Derrida’yı da bu geleneğin içine alma eğilimindedir. Çünkü referansı akıl olan bir düşünme biçimi bu düşünürleri yadsıyarak Voltaire ve Diderot gibi düşünürlerin önderliğinde mücadelenin gerçek akılcılığa ters düşeceği mesajını vermektedir. Dünyayı, hayatı, kendimizi ve ötekileri açıklamak, anlamak, dinlemek, eleştirmek ve kabul etmek için Aristoteles’in aklı başındalık teriminin (phronesis) herkese gerekli olduğunu önermektedir.

Giambattista Vico – Yeni Bilimin Temel Kavramları

Aydınlanma düşüncesi henüz ortaya çıkmamışken bu düşünceye dolaylı yollarla ilk eleştirel yaklaşım Giambattista Vico tarafından yapılmıştır. Ancak bu eleştiri doğrudan Aydınlanma Çağına planlı bir eleştiri değil bu çağın esaslı ülküsüne karşı bir tutumdur. Vico’nun bu ifadeyi açıklar nitelikteki görüşü şu şekildedir; “İnsan ancak yarattığı şeyi kesin olarak bilebilir, insan zihni de bir insan yaratısı olmadığından onun hakkında açık ve berrak bir fikre sahip olamaz.” Vico’ya göre yeni bilim tarihtir ve bu tarihsel süreç tanrının inayetinde var olmaktadır. “Tarih, kökenleri Tanrı’da olan bir tasarının gerçekleşmesidir. Vico’ya göre tarihsel süreçte milletler üç dönemden geçerler: 1. İnsanların kutsal bir idarenin altında yaşadıklarını düşündükleri Tanrılar Dönemi 2. Her yerde kahramanların sözünün geçtiği ve aristokrasinin şekillendiği Kahramanlar Dönemi 3. Önceleri demokratik oluşumların ve sonra da monarşinin şekillendiği İnsanlar Dönemi.” Bu dönemler süresince var olan millet kavramı için üç gelenek olduğu ve bunların din, evlilik ve ölü gömmeden oluştuğunu Vico belirtmektedir. Milletler için sağduyu kavramın önemli olduğu hatırlatarak Vico, bu terim için şöyle demektedir. “Sağduyu, bütün toplumsal düzenin, bütün halkların, milletlerin ve insanlığın birbirlerine öykünmeksizin paylaştığı ortak bir muhakemedir.” Alıntılardan da anlaşılacağı gibi Vico, her toplumun, kendi tarihi, gelenekleri, dini, evlilikleri ve ölü gömmeleri gibi temel unsurlarıyla anlaşılması gerektiği inancını göstermektedir. Bu tutumuyla bütünsel düşünceye karşı bir duruş sergiler.

Henüz ortaya çıkmamış olan Aydınlanma düşüncesine eleştirel yaklaşım sadece insan zihni açısından değerlendirilmemiş aynı zamanda Aydınlanma sonucunda ortaya çıkabilecek insanlar arası kutuplaşma ve ayrışmayı örnekler nitelikte bir düşünümü de örneklemiştir.

“Vico 13. paragrafta, kitabın başında kendi anlamlandırdığı şekliyle ayrıntılarıyla anlattığı gravüre atıfta bulunarak sabanın paganların tarlalarını ayırmalarına atıfta bulunduğunu söylerken, bu ayrımın aslında gelecekte şehirler, insanlar ve milletler arasında ortaya çıkacak olan ayrımın kökenini oluşturduğunu söyler. Paganların doğanın kendilerine verdiği alanları kendi yasalarına göre bölmeleri aslında insanoğlunun tarihte devletli hayata geçişinin ve buna bağlı olarak ortaya çıkacak ayrımın habercisidir.”

Moses Mendelssohn – Aydınlanma Nedir? Sorusu Üzerine

Aydınlanma, kültür ve eğitim (bildung) kavramlarını birlikte ele alarak inceleyen Mendelssohn, bunların birbirlerinin körükleyicisi olduğunu ve kötü kullanılmasının doğuracağı sonuçları üzerinden bir yorumlamaya varmak ister. Eğitim, kültür ve Aydınlanmayı toplumsal yaşamın çeşitli tarzları olarak görüp, toplumsal sorunların çözümünde insanların göstermiş oldukları gayretlerin sonucu olarak niteler. Bir halkın toplumsal yaşantı durumunu zanaat ve çalışkanlıkla, insanın yapısıyla uyumlu hale getirilmesi sürecini eğitim kavramıyla bağdaştırmaktadır. Kültürü ve Aydınlanmayı eğitim kavramın altında konumlandıran Mendelssohn, her iki kavramın üstlendiği görevi şöyle ifade etmektedir: “İlki pratik olanı, (objektif olarak) el zanaatlarında, sanatlar ve terbiyede kalite, incelik ve güzelliği; (sübjektif olarak) zanaat ve sanatta yetenek, çalışkanlık ve beceriyi, terbiyede ise eğilimler, dürtüler ve alışkanlıkları hedeflemiş görünmektedir.” Bu ifadelerden açıkça anlaşılacağı gibi kültürün pratik ve eylemsel anlamda mesleki becerilerin esnekliğine, Aydınlanmanın ise daha teorik yani tinsel anlamda insani tavır, bakış açısı ve algılamaları temsil ettiği yönündedir. Bahsedilen kültürel değerler insan yapısına ne kadar uygun düşerse, halkın da o derece kültürlü sayıldığını ifade etmektedir. Bunu da insanların çalışkanlıklarıyla başkalarına yararlı ürün verebilecek seviyeye getirilmesini, bir tarlanın kültür ve ekinirlik düzeyine getirilmesiyle benzeştirmektedir. Aydınlanmayı daha teorik bir temelde ele alan Mendelssohn, “(objektif olarak) akla dayalı bilgi ile (sübjektif olarak) insan yapısı için olan önem ve etkileri oranında insan yaşamına dair şeyler hakkında akla dayalı düşünme yeteneğiyle ilgilidir” ifadesinde bulunmaktadır. Yani, insanın yapısına büyük önem vererek, onun devamlı kontrol altında tutulması gerektiğini söylemektedir. Bütün amaç ve çabalarımızın ölçüsünü, hedefini sürekli göz kulak olmamız gereken bir konum olarak görmektedir.

“Bir dil, bilimler aracılığıyla aydınlanır; toplumsal ilişkiler, edebiyat ve sohbetler aracılığıyla da kültüre ulaşır. Bilimler aracılığıyla teorik kullanım için diğerleri aracılığıyla ise pratik kullanım için daha uygun hale gelir. İkisi birlikte bir dile biçim [Bildung] kazandırır.” Mendelssohn, bu ifadesinde dilin teorik ve pratik bağlamda yapıcı unsurunun kültür ve Aydınlanma olduğunu nihayetinde dile bir biçim, eğitim unsuru kattığını dile getirmektedir. Yani kültür ve Aydınlanma mahiyetini eğitim olarak ortaya koymaktadır. Aydınlanmanın kültürle olan ilişkisini teorinin pratikle, bilginin ahlakla, eleştirinin ustalıkla olan benzerliğini öne sürerek nesnel anlamda bunların sıkı sıkıya bağlı olduğunu ama öznel anlamda birbirlerinden ayrı durabildiklerini ifade etmektedir. Bu ifadesini ulusların sahip oldukları kültür ve Aydınlanma seviyeleriyle örneklendirmektedir. Örneğin, Nürnberglilerin kültür yönünden, Berlinlilerin Aydınlanma yönünden, Fransızların kültür yönünden İngilizlerin Aydınlanma yönünden daha güçlü ve varlıklı olduklarını ileri sürerek, Çinlilerin ise çok kültüre ama az Aydınlanmaya sahip olduklarını ifade etmektedir. Bir ulusun gelişmişliğini ve refahını, o ulusun dilsel öğelerinin gücüyle bağdaştıran Mendelssohn, eski Yunanlıları örnek vererek, onların hem kültür hem de Aydınlanmaya sahip olduklarından övgüyle bahsetmektedir.

İnsanın yapısını, insan olarak ve yurttaş olarak ayıran Mendelssohn, bu iki kavramın kültür bağlamında çatışmaya düştüğünü çünkü bütün eylemsel mükemmelliklerin sadece toplumsal yaşamda bir değer, karşılık bulabileceğini ifade etmektedir. Ancak,  insan olarak insanın kültürden ziyade, Aydınlanmaya gereksinim duyduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. Geniş bir çerçeveden bakıldığında kültürün bir parlatma [Politur] olduğundan bahseden Mendelssohn, toplumlardaki sınıf ve mesleklerin söz konusu toplum bireylerinin ödev ve haklarını ortaya koyduğunu, bunların da zincirleme olarak daha farklı becerileri, eğilimleri, dürtüleri ve adetleri belirleyen başka bir kültür ve parlatmaya gereksinim duyduğunu ifade etmektedir. Özet olarak Mendelssohn, toplumsal temelde bireylere verilmiş rollere başarıyla bürünmelerini, ulusun o derecede kültüre sahip olmasıyla bağdaştırmaktadır. Üzerinde durulması gerek nokta, insan olarak insana kültür yakıştırılmadığı ama Aydınlanmanın daha uygun görüldüğü bir fikri taşıdığıdır. İnsanı insan olarak ilgilendiren Aydınlanmanın sınıflar arasında bir farklılık göstermediğini ifade eden Mendelssohn, bir ulusun aydınlanabilmesi 1) bilgi oranıyla, 2) bilgilerin önemiyle, yani bu bilgilerin a- insan olarak insanın ve b- yurttaş olarak insanın yapısıyla olan ilişkileriyle, 3) onların bütün toplum sınıflarına yaydırılmasıyla, 4) mesleklere göre olmasıyla ilişkilendirmektedir.

İnsan olarak insanın Aydınlanmasının, yurttaş olarak insanın Aydınlanmasıyla çatışabileceğini belirten Mendelssohn, bunu insan olarak insanın özsel veya rastlantısal özelliklerinin yurttaş olarak insanın özsel veya özsel olmayan rastlantısal özellikleriyle açığa kavuşturabileceğimizi bildirmektedir. Özsel özelliklerinden yoksun insanın hayvanlaştığını ve pek hoşa giden bir varlık olmadığını, yurttaş olarak insanın özsel yapılarında niteliksizlik varsa bunu da hukukun yok edebileceğini ileri sürmektedir. “Aydınlanmanın kötüye kullanılışı ahlak duygusunu zayıflatır; katılığa, bencilliğe, inançsızlığa ve anarşiye götürür. Kültürün kötüye kullanılışı ise lüksü, şatafatı, zayıflığı, batıl inancı ve köleliği yaratır.”

Mendelssohn’un, yurttaş olarak ve insan olarak insanı nitelendirmesi ilk başta Rousseau’nun doğa durumunda ve uygar durumunda insan kavramlarını akıllara getirmektedir. Ancak, tanımlamalarından da anlaşılacağı gibi her iki insan tipinin özsel yapısı toplumsal değerler açısından ele alınmış olup, Aydınlanma fikrinin insan olarak insana daha uygun düştüğü kanısına varılmıştır. Aydınlanma ve kültür ikilisinin birlikte işe koşulmasının başarı doğuracağını, bunun sebebinin de her birinin yol açacağı yozlaşmanın zıt yönlerde olacağı gerekçesiyle böylesi şartlardaki bir ulusun yozlaşmasının mümkün olmadığını ifade etmektedir. Ancak, Mendelssohn gayet açık ve net şekilde, o denli başarılı olmuş bir ulusu bekleyen nihai kaderin yine yozlaşmak olduğunu, en sağlıklı vücudun bir adım sonrasının hastalık olması mecazıyla örneklemektedir.

Sonuç olarak Mendelssohn göre Aydınlanma ve kültür fikri, eğitim güdümünde kendini göstermektedir. Bu üçlünün mahiyeti birbirleriyle ilişkilendirilmiştir. Eğitim, dil vasıtasıyla kültür ve Aydınlanma dünyasında yer bularak, kültürün eylemsel, Aydınlanmanın ise düşünsel yönü sayesinde somutlaşabilmekte ve bu iki kavrama ev sahipliği yapmaktadır. Hatta bu örneği destekler nitelikte açıklamayı, Mendelssohn tersinden düşünerek kültür ve Aydınlanmanın kötüye kullanılması durumunda doğabilecek sonuçlarla ele almaktadır. İfadelerindeki çelişkilerin de etkisinde kalarak, tabiri caizse Mendelssohn’un Aydınlanma düşüncesini yerdiği mi yoksa yücelttiği mi kesin olarak bilinememektedir. Ancak, ne Aydınlanmayla ne de Aydınlanmasız bir yaşamın başarılı olamayacağı fikrini ortaya koyarak insan ve yurttaş olarak insanın hukuk kurallarıyla kontrol altında tutulabileceği ve doğabilecek sorunların önlenebileceğini öne sürmektedir. Yine de bir ulus ne kadar refaha, mutluluğa, güce ve sağlığa sahipse de bir adım sonrasının başa dönmek olduğu gerçeğini sabitlemektedir. Bu ifadesinden; Aydınlanma öyle ya da böyle yozlaşmaya yüz tutacağı sonucu çıkarılabilir.

Immanuel Kant – Aydınlanma Nedir?  Sorusuna Yanıt

Aydınlanmanın başarısını insanın bile bile düştüğü bir hata olarak yorumlayan Kant, aslında insanın sahip olduğu potansiyel aklı kendi başına kullanamadığı gerekçesiyle, bu aklın yönetilmesi yetkisini başka bir güce vermesi esasına dayanmaktadır.  İnsanı böylesi yetki devrine sevk eden durum, onun başka bir güce başvurmaksızın aklının gizlerini asla ortaya çıkaramayacağını peşinen kabullenmiş olmasıdır. Bunun yanı sıra, bireyin daha sonraları hissedeceği, aklının başka bir güç tarafından kullanılması rahatlığı adeta bağımlılık etkisi yaratacak ve kişiyi kendi aklına köreltecektir. Aydınlanma Çağının kuşkusuz en büyük zaferini akla atıfta bulunarak, bir iletişim aracı olarak eğitim mekanizmalarına hükümdarlık etmesi olduğunu Kant bildirmektedir. Bu iletişim aracı Sapere aude! sloganıyla kendini göstermiş ve özgürlük kavramının ardına sığınarak, aklın gücünü yüceltmekle görevlendirilmiştir. Kant’ın ifadelerine göre “Aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır: aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak özgürlüğü.” Kant bu alıntısını alaycı bir ifadeyle söylemektedir ve şöyle devam eder… “Ne var ki, her yandan: ‘Düşünmeyin! Aklınızı kullanmayın!’ diye bağırdığını işitiyorum. Subay, ‘Düşünme, eğitimini yap!’ maliyeci: ‘Düşünme, vergini öde.’, din adamı ‘Düşünme, inan’ diyorlar.” Kant’ın ifadesinin ikinci kısmından da açıkça anlaşılacağı gibi özgürlüğün amaç olarak gösterildiği ancak kültür kavramına temel hazırlayan bir araç olarak işlevini işaret etmektedir.

Kant, ifadelerini kilisenin hizmetinde ve cemaatine uygun öğretileri sunmakla görevlendirilmiş bir papaz ile örneklemektedir.  Sözü geçen papaz, aynı zamanda kiliseyi ve inancını sorgulayabilme gücünü elinde bulundurmaktadır. Öyle ki, büyük bir özenle belirlenmiş düşüncelerini, yönlendirilmiş görüşlerini cemaatine aktarmakla görevlendirilmiştir. Bu görüşler kilise hakkında bazı düzeltmeler veya biçimlendirmeler de olabilir ama Aydınlanmacı görüş açısından kaygı yoktur, çünkü bu papaz kendini yöneten üst bir aklın farkında olmadığı gibi şahsi düşüncelerini kitleye sunabilme özgürlüğüne de sahip değildir. O sadece eğitimin iletişim aracı olduğu bir yolda, istikameti belli olan bir şoförden başka birisi değildir. Bazen bu şoförler değişebilir ama hedefe giden yolda şoförler sözde özgürlüklerinden büyük keyif ve huzur duyarlar. Ayrıca, takipçilerine bu özgürlüğün verdiği hazzı ve rahatlığı sergileyerek kültürlerinin ne olduğunu öğretirler.

Fark edileceği üzere, ölçeklendirilen standartlara ulaşamayan ve bu yüzden başarısızlık duygusuna kapılan insana Sapere aude! sloganıyla adresi Aydınlanma olan bir düşünce gösterilmektedir. Aydınlanma düşüncesi, insanın düştüğü yetersizlik ve başarısızlık durumuna ilaç olacak türden bir yaklaşım sergiler. Böylelikle birey bu düşünce türü altında kendini güvende, yeterli ve başarılı hisseder. Ancak her şeyin olduğu gibi bu fedakârlığın da bir bedeli vardır. Bu bedel en özlü ifadeyle; insanı insan yapan doğal duyguların arındırılarak, Aydınlanmacı görüşün ortaya koyduğu düşünce sisteminin egemenliğini kayıtsız şartsız kabul etmektir. Aydınlanmanın bu ülküsünü gerçekleştirme yolu eğitimden geçer. Çünkü insan doğası gereği bilmek ister ve Aydınlanmacı düşünce biçiminde insan, önceden belirlenmiş düşünceleri eğitim kanalıyla öğrenir. Öğrenilen yöntemler sayesinde bireyin tanık olduğu rahatlık ve başarı duygusu onu Aydınlanma düşüncesine daha çok bağlar. Artık bu öğretiler çerçevesinde herkes istediğini söylemekte hürdür çünkü gemlenmiş bir zihin içinde özgürlük kavramı tamamen zararsızdır.  Aydınlanmaya ilişkin Kant’ın en özlü ifadesi  “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır” şeklindedir. Kant,  Aydınlanmayı zamansal veya mekânsal boyutuyla düşünmeyip daha çok iradesine sahip çıkamayan insanın yerine karar veren bir otorite olarak görmekte ve sözde bir özgürlük söylemiyle bu başarısının kutsandığına dikkat çekmektedir.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Kozmos Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.