“Yalnızlık diye bir tercih yoktur”

 

Evlilik terapisi, ya da daha geniş bir ifadeyle çift terapileri günümüzün en çok başvurulan ve en çok tartışılan psikolojik destek yöntemlerinden biri. Aile ve ilişki süreçlerine katkısı kadar, modern dünyanın oyuncaklarından biri olduğu da konuşuluyor. Uzman Psikolog Tarık Solmuş, kitabında bağlanma ve romantik ilişkiler üzerine eğiliyor, biz de onunla ilişki terapisi hakkında konuştuk. Tarık Solmuş, Aile ve Evlilik Terapileri Derneği’nin üyesi. Çalışmalarını Bağlanma ve Endüstriyel Klinik Psikoloji alanlarında sürdürüyor; hem evlilik ve aile danışmanı hem de kurumsal danışman ve eğitmen olarak görev yapıyor.

“Romantik ilişkiler, temel olarak karşılıklı bir çekimin ürünüdür” diyorsunuz. İster fiziksel ister sosyal düzeyde olsun kişisel çekimi başlatan nedir?
Tabi fiziksel çekimi başlatanlarla sosyal çekimi başlatanlar farklıdır. Genelde örneğin güzel bir kadına ya da yakışıklı bir erkeğe ilişkin inançlarımızın, beklentilerimizin ya da kriterlerimizin hepsi birbirimizinkinden farklıdır. Bir saç rengi size güzel gelirken bana itici gelebilir ya da hiçbir etek tüm erkeklere çekici gelmeyebilir. Fiziksel çekimde özellikle geçmiş yaşam tecrübelerimizin ve medyadan öğrendiğimiz “güzel”, “çirkin”, “çekici”, “bakımsız” gibi algılarımızın rolü vardır. Sosyal çekimi de başlatan aynı tutumlara, kişilik özelliklerine, değerlere vb. sahip olmaktır. Buradaki temel düşüncemiz örneğin bizimle aynı şehirde doğmuş büyümüş birinin bizi daha iyi anlayacağıdır. Hepimiz insanız ve hepimizin insan olarak temel isteği; başkaları tarafından saygı duyulmak, korunmak, özen gösterilmek, benimsenmektir. Bazen bize tamamen ters dediğimiz insanlar da bize çekici gelebilir, elbette mümkündür.

Buradaki mantık nedir?
Bizim sahip olmayı çok istediğimiz ama olamadığımız özelliklere sahip biriyle bir ilişki yaşarsak eğer biz de o özelliklere sahip olmuş oluruz, yani kendimizi böyle hissederiz. Bu da bizi mutlu eder. Örneğin, toplumsal olarak popüler, tanınmış olan insanların fiziksel ya da sosyal özellikleri ne olursa olsun birçok insana çekici gelmelerinin nedeni budur. Bu arada bu çekim konusunda her şey her zaman çok net olmayabilir elbette. Birini çok beğenirsiniz ama onu neden beğendiğinizi bilemeyebilirsiniz, bu da çok doğaldır. Psikolojide davranışlarımıza yön verdiğini hepimizin iyi bildiği bir alan vardır; bilinçaltı. Bilinçaltının gücünü unutmamak lazım. Muhtemelen neden çekici bulduğumuzu bilmediğimiz ama çekici bulduğumuz o kadın ya da erkeğin bizim bilinçaltımızda yer etmiş bir anısı mutlaka vardır. Şu anda beğendiğimiz erkek mesela lise yıllarında çok aşık olduğumuz ama bizi reddeden bir erkeği temsil ediyor olabilir. Buna da psikolojide yarım kalmış yaşantıların tamamlanma çabası denir ve her yarım kalmışlık da bir gün bir biçimde tamamlanmaya ihtiyaç duyar.

image-11

Genelde çiftler arasında çıkan problemlerin çoğu güvensizlikten kaynaklanıyor. Güven nedir? Sorun kişinin kendisine olan güvensizliği mi karşısındaki kişiye olan güvensizliğinden mi?
Güven, bir insanın ona ihtiyaç duyduğumuz anda yanımızda olacağına dair inancımızdır, beklentimizdir. Bir insanın kendine ve çevresine olan güveni temel olarak 0-2 yaşlar arasında annesiyle kurduğu ya da kuramadığı ilişki sonucu gelişir. Annesiyle yakınlık, bağlılık, sevgi ve şefkat içeren bir anne – bebek ilişkisi kurmuş olan bir insan hem kendisine güvenir hem de kendisi dışındaki tüm insanlara. Kendine de insanlara da olan saygısı artar. Her ihtiyaç duyduğunda başta annesi olmak üzere kendisi dışındaki herkesin onun yanında olacağına, ona destek olmak isteyeceğine, bakım vereceğine inanır. Korunacağını kollanacağını hisseder. Bu nedenlerle de anneyle sağlıklı ve güvenli bir ilgi, şefkat içeren bağlanma ilişkisi kurmak bir insanın hayatındaki en önemli olaylardan biridir. Elbette ki bu durum diyelim ki böyle bir ilişki kuramamış olan bir insanın bir daha asla kimseye güvenmeyeceği anlamına gelmez; kolay kolay güvenmeyeceği anlamına gelir. Onun güvenini tekrar kazanmanın çok zor olacağı anlamına gelir. Güven aslında bir risktir bu açıdan baktığımızda, yani karşınızdaki sizin beklentilerinize uygun bir biçimde davranabilir de davranmayabilir de. Şurası kesin ki, her türlü insan ilişkisini etkileyen yaklaşık 30 civarında özellik arasında en önemli özelliklerden biridir güven. Yakınlık, bağlılık, bağlanma, karşılıklı dayanışma, bağımlılık, çatışma çözümü, evlilik kalitesi, cinsel doyum gibi özellikler arasında belki de en önemlilerindendir. Sorunuz çok güzel. Şöyle cevap verebiliriz. Bazen çiftler çift terapisine birbirlerine güvenmedikleri yakınmasıyla geliyorlar ama görülüyor ki aslında her iki taraf da kendisine güvenmiyor. Kişi kendisine güvenmeyince de sanki karşı taraf ona güvenmiyormuş gibi hissediyor. Mesela evlilikte yaşanan çatışmalar açısından bakalım. Çatışma bazen bir tarafın kendisine olan güvensizliğinden bazen de eşine olan güvensizliğinden kaynaklanıyor. Diyelim ki terk edilmeyi bekleyen yani eşinin eninde sonunda onu terk edeceğine inanan taraf bazen öylesine yoğun bir acı duyuyor ki bu aralarında bir kavganın çıkmasına yol açıyor. Bazen de bakıyorsunuz aslında eşinin onu terk etmesine neden olacak hiçbir şey yok ortada ama kişi bir ilişkiyi yürütmek konusunda artık kendisine o kadar az güven duyuyor ki bu da kendisini yetersiz hissetmesine ve yaşadıklarından dolayı da eşini suçlamasına neden oluyor. Tabi bu suçlamalar da karşılık bulmaya başlayınca aralarında çatışma doğuyor.

Peki ya somut sorunlar varsa?
Tabi, örneğin kıskançlık açısından bakalım. Kıskançlık aslında kişinin yetersizlik kaygısından doğar. Yani terk edilmeyi bekleyen, hiçbir erkeği ya da kadını mutlu edemeyeceğine dolayısıyla da onun kendisini terk edeceğine inanan, kendine güvensiz ya da diyelim ki yoğun depresyonda olan bir kişi daha kıskançtır ve tabi eşine de güvenmemektedir. Kısacası, kendine olan güvensizlikle eşe olan güvensizliğin birçok durumda iç içe olduğunu, birinin diğerini de doğurduğunu söyleyebiliriz. Genellikle ikisi paralel gider diyebiliriz.

image-6

“Bağlanmak beşikten mezara kadar devam eden bir süreçtir, en temel ihtiyaçlarımızdandır, yaşamımızın özü ve mimarıdır.” diyorsunuz. ‘Bağlanmak’ nedir? Neden zordur ve bir anlamda da kaçınılmazdır?
Bağlanma ihtiyacımız temel bir ihtiyacımızdır ve bu bizim biraz da hayvanlardan gelen yönümüzdür. Dikkat edin yeryüzünde hiçbir hayvan bile tek başına yaşayamaz, ayakta kalamaz. Anne aslanlar baba aslan kendi yavrularını yemesin diye onunla cansiperane mücadele ederler mesela. Yeni doğmuş ördek yavruları ilk gördükleri daha doğrusu hareket ettiğini fark ettikleri ilk canlının anneleri diye peşine takılırlar. Her canlı yaşamak için mutlaka başkalarının desteğine, ilgisine, yönlendirmesine ihtiyaç duyar. Bu açıdan baktığımızda aslında yalnızlık diye bir tercihin de olamayacağını söylememiz gerekir.

‘Yalnızlığı seçtim’ diyen insanlar kendini mi kandırıyor?
Belki çeşitli kaygılar ya da korkular nedeniyle kişi bu benim tercihim diyordur, o ayrı tabi. Anne ile bebek arasında daha bebek doğmadan önce aslına bakarsanız annenin daha ilk anne olduğunu öğrendiği anda bir bağ gelişir. Bu bağ tek yönlüdür yani henüz elbette fetüs durumunda olan bir canlının bundan haberi bile yoktur. Bebek doğar ve anne ile bebek arasında dünyada eşi benzeri görülmemiş bir ilişki başlar. Dikkat ederseniz hala bağ ve ilişki kelimelerini kullanıyoruz; bağlanma ya da bağlanmışlık demiyoruz. Eğer anne bebeğe gösterdiği ilgi, sevgi, şefkat, özen sonucunda bebeğinde bağlanmanın temelini oluşturan iki temel algının, inancın oluşmasını sağlarsa işte o anda güvenli ve sağlıklı bağlanma gerçekleşmiş olur. Bu iki algı şunlardır; 1) Bu dünyada özen gösterilecek, değer verilecek, sevilecek, korunacak bir varlığım… 2) Her ihtiyaç duyduğum anda herkes benim yanımda olacak, bana bakım ve ilgi gösterecek. İnsanlara güvenebilirim. Bu iki algı sonucunda hem insanın kendisine olan saygısı ve güveni gelişir hem de başkalarına olan saygı ve güveni. Hem kendisine değer verir hem de başkalarına. Tabi bu bağlanma ilişkisini kurmak bazen çok zordur ki bunun nedeni annenin kendi terk edilme ve reddedilme kaygılarını henüz çözmemiş olmasıdır. Örneğin kendi annesiyle güvenli bir bağlanma geliştirememiş, onun tarafından hep itilmiş, dışlanmış, bir kere olsun öpülmemiş bir kız çocuğu yetişkinlik dönemine geldiğinde mümkün olduğunda romantik ilişkilerden kaçınacaktır. Annesiyle her kurmaya çalıştığı yakınlık annesinin reddiyle sonuçlanmıştır. Bunun sonucunda bir kız çocuğu insanlara yakınlaşmaması gerektiğini, kimsenin onunla ilgilenmediğini, onu reddeceğini öğrenmiş olmaz mı? Peki bu reddedilmişlik onun canını yakmaz mı? Öyleyse ne yapmalıdır; içinde bir parça bile olsa sıcaklık barındıran herhangi bir ilişkiden uzak durmalıdır diye düşünür. Okuldaki arkadaşlarıyla kahve içmeye gitmez, karşı cinsle flört etmez, gördüğü bir bebeği yanağından öpmez ya da bir arkadaşının onun ödevini yapma önerisini geri çevirir. Bunların hepsi  yakınlık içeren davranışlardır çünkü. Peki, bu kız çocuğu yetişkin olduğunda, bir biçimde evlendiğinde ve çocuk sahibi olduğunda bebeğine nasıl bir ilgi gösterecektir ki? Tabiî ki göstermeyecektir.

image-2

‘Terk edilmek’ ve ‘reddedilmek’ kavramlarına büyük vurgu yapıyorsunuz kitabınızda. Bağlanma problemlerinin ve mutlu ilişkinin en büyük tehlikesi bu kavram mı?
Bağlanma nasıl ki hayatımızın özü ve mimarıdır, terk edilme ve reddedilme kaygıları da bağlanmanın özüdür. Elbette, terk edilmek ve reddedilme kaygıları yaşamımızın en önemli iki temel kaygısıdır ve derecesi, yoğunluğu değişmekle birlikte aslında hepimizde vardır. Belki bazı insanlar geçmiş olumsuz yaşam deneyimleri itibariyle bu kaygıları daha derinden yaşıyor olabilirler, bu ayrı bir konu. Bu kaygılar hayatımızın her alanını etkiler. İster romantik alanımız ister iş hayatımız. İş yaşamınızda istediğiniz bir projeyi gerçekleştiremediğinizi düşünelim. Belki de aslında bu sizin için toplumsal olarak daha bir kabul edilmenizi, sevilmenizi, saygı görmenizi sağlayacaktır. Dolayısıyla aslında kaybettiğiniz proje değil; olası değerlilik duygunuzdur. Çok başarılı bir biçimde bir ihaleyi kazandığınızı ama çalıştığınız şirkette bunu kimsenin fark etmediğini düşünelim, bu size ne hissettirir? Bir A partisinin taraftarı olduğunuzu düşünelim; partinizin gösterisine gitmezseniz eğer belki de yakın arkadaşlarınızın sizinle konuşmayacağını düşünürsünüz. Neden hiçbir anne evladının büyüdüğünü, bir gün evden ayrılıp kendi hayatını kuracağını kabullenmek istemez çünkü aslında sağlıklı insan gelişimi için son derece normal olan, olması gereken bir olay bir anne için evladının artık ona ihtiyacının kalmadığını hissettirir.

Bu bir terk edilmişlik duygusu yaratmaz mı?
Tabi ki evet. Romantik ilişkiler açısından bakalım, neden dünyada kozmetik sanayi diye bir sanayi var? Her gün milyonlarca kadın sadece ve sadece kendilerini daha iyi hissetmek için mi makyaj yapıyor! Tabi ki hayır. Son derece de insani bir biçimde daha fazla ilgi görmek, beğenilmek için elbette. Çift ya da evlilik ilişkileri açısından baktığımızda da elbette bağlanma kaygılarının ya da korkularının  temeli bu iki kaygıya bağlıdır. Şöyle özetleyelim, her kimin ister genel olarak bir sosyal ilişki isterse de özelde bir romantik ilişkiye girme konusunda ait olma, yakınlaşma, bağlanma gibi kaygıları varsa kökeninde mutlaka ister anneden isterse de eski bir sevgili ya da eşten kaynaklanan terk edilme ve reddedilme kaygıları vardır.

Kişi bu ihtimallerin baskısından zihnini ve ilişkisini nasıl koruyabilir?
Bağlanma kaygıları ne kendi kendine geçer ne de bir insan bunlara kendisi bir çare üretebilir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, bu kaygılar ister anneyle kurulamayan yakınlıktan isterse de geçmişteki romantik sevgili ya da eşle olan ilişkilerden kaynaklanır, öyle değil mi? Dolayısıyla çözümü de yine kişinin kendi dışındaki birine, daha doğrusu güvenli bir ilişkiye aittir. Bu noktada bağlanma terapisinin de nasıl gerçekleştiğine değinelim. İki türlü olabilir. İlki elbette ki profesyonel danışmanlık; yani mutlaka bir psikolog, psikolojik danışman ya da psikiyatrist tarafından verilmesi gereken psikolojik destektir. İkincisi ise benim doğal terapi dediğim bir yöntem; yani tamamen güvenli bağlanma stiline sahip güvenli bir romantik eşle yaşanacak güvenli bir ilişkidir.

IMG_8104

Kitabınızda bağlanma terapisinde olması gerekenleri paylaşmışsınız. Terapist hastasıyla nasıl bir ilişki kurması gerekir? Kitabınızı okuyan bir kişi terapi görmek terine sadece okuduklarını hayatında uygulayarak içinde bulunduğu rahatsızlıktan kurtulabilir mi?
Kesinlikle güvenli bir terapist – hasta ilişkisinin olması gerekir. Tamamen güvene dayalı, içinde yakınlığı, ilgiyi, desteği barındırmalıdır. Şöyle söyleyelim; bağlanma gerçekten son derece hassas bir konu. Yani insanın en çok incinebileceği, yaralanabileceği, çok dikkatli olunması gereken bir alan. Hepimizin duyguları var elbette ki. Elbette kitabı okuyan bir okuyucu kendisini keşfedebilir, kendi bağlanma dinamiklerini, yapısını, özelliklerini ve bizim bağlanma stili dediğimiz bir nevi kişilik yapısı diyebileceğimiz yapısını görebilir. Kendisiyle ilgili belki de daha önce hiç düşünmediği özellikleri, davranışları fark edebilir. İlişkilerine dair belki bu güne kadar anlam veremediği, nedenini bir türlü göremediği şeyleri görebilir ancak bunlara kendi kendisine çözüm bulması imkansızdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi duruma, kişinin içinde bulunduğu koşullara  göre farklılaşmakla birlikte ya güvenli bir terapistle güvenli bir profesyonel ilişki ya da güvenli bir romantik eşle güvenli bir romantik ilişki; bağlanma sorunları bu iki yöntemden biriyle çözülebilir.

Yeni bir ilişkiye başlarken insanlar neden karşısındakine kendisini açma zorlanıyor?
Tabi pek çok nedeni vardır bunun gerçekten. Kendini ifade etme becerisinden yoksun olmak ya da daha önce kimsenin kişiye bunu nasıl yapacağını öğretmemiş olması olabilir. Bağlanma ya da yakın olma kaygıları olabilir. Kötü ya da ayıp bir şeyler söyleyeceğine dair algı, beklenti olabilir. Daha önceki yaşamında benzer şeyleri söylendiğinde dışlanmış olmak, reddedilmiş olmak, terslenmiş olmak ya da örneğin şiddete maruz kalmış olmak olabilir. Ne istediğini bilmemek olabilir ya da ne istediğini biliyor olsa bile bunu nasıl dile getireceğini bilmemek olabilir. Tabi hangisi olursa olsun her türlü yakın ilişkinin kendini açmayla başlaması gerektiği bir gerçek.

Bu konuda kadınlar ve erkekler, farklı tavırlar doğuruyor mu?
Kadınlar genellikle kendilerini daha iyi ifade edebilen taraflar. Örneğin 45 dakikalık bir çift terapisi seansında bir kadın size oraya neden geldiğinden, ne istediğinden, eşinde neyi arayıp da bulamadığından tutun da eğer isterseniz tüm hayatını bile çok kolaylıkla anlatabiliyor ve bunu gerçekten de o süreye sığdırabiliyor. Erkekler öyle değil. Erkekler genelde kendilerini en yetkin hissettikleri ya da zaten sürekli olarak konuştukları para, mal, mülk, araba, futbol, altılı ganyan, alkol markaları gibi hayatlarının temelini oluşturan maddesel konularda daha iyi ifade edebiliyorlar. İçin içine onlara çok uzak olan ya da toplumsal olarak hep uzaklaştırıldıkları romantik ilişki konusun girince zorlanıyorlar. Bazen de öyle oluyor ki erkek eşini gerçekten çok seviyor ama bunu ona nasıl göstereceğini bilmiyor ve eşi de bunu görmeyince haliyle eşinin kendisini sevmediğini düşünüyor. Özetle söylersek, kendini açıp açmamakta da mutlaka bir takım geçmiş olumsuz yaşam deneyimlerinin ve kaygıların rolü olduğunu söyleyebiliriz.

image-13

‘İyi ilişki’nin temeli nedir?
Tabi en önemlisi sağlıklı bir iletişim. Karşılıklı güvene, korumaya, desteğe, bağlanmışlığa dayalı bir ilişki. Bunların dışında, çatışmaların ya da mutsuzlukların mutlaka yapıcı ve karşı tarafı da destekleyici bir biçimde çözümlenmesi. Karşı tarafın da isteklerinin, beklentilerinin, ihtiyaçlarının her zaman göz önünde bulundurulması. İçinde suçlamaların, yargılamaların, aşağılamaların olduğu bir iletişimden ve ilişkinden uzak durulması. Her iki tarafında birbirlerine kendilerini özgürce ifade etmelerinin sağlanması. Mutlaka karşılıklı anlayış ve hoşgörü. Sakinlik, olayları sabırla ve kararlılıkla irdelemek. İçinde özellikle öfkeyi barındıran anlık kararlardan ya da davranışlardan uzak durmak.

Tam da burada, kadın ve erkek davranışlarının farklılıkları nasıl su yüzüne çıkıyor?
Özellikle de erkek okuyucuların dikkatini çekmek istediğim bir konu var, izninizle onu paylaşmak isterim. Bana sizce Türk kadınının en çok istediği iki şey nedir, bir erkekte aradığı iki özellikle nedir diye sorarsanız cevabım çok net olurdu; korunmak, kollanmak yani sahip çıkılmak diyelim buna ve kendini değerli ve özel hissetmek. Bu kadar açık, yalın, sade, net! Bu nedenle de bir kaslı üçgen vücudun, upuzun lüle lüle saçların, son model bir arabanın, paranın, malın, mülkün, Brad Pitt ya da George Clooney’e benzemenin hiçbir anlamının olmayacağının altını çizmek istiyorum. Ne yazık ki hemcinslerim bu özelliklere sahip olduklarında kayıtsız şartsız bütün kadınlara çekici geleceklerini, bir kadının bu tür “artı” özelliklere sahip bir erkeği mutlaka çekici bulacağına inanıyorlar. Hatta bulması gerektiğine inanıyorlar. Bu da elbette sonu öfke hatta saldırganlıkla biten bir hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor. Erkek reddedilişini kabullenemiyor, güya bir kadının sahip olmayı isteyeceği her şeye sahipken neden reddedildiğine şaşırır hale geliyor. Halbuki durum çok açık; tanı yanlışsa tedavi de yanlıştır bizim mesleğimizde. Bu da onun gibi bir şey elbette. Nedense hiçbir erkek hiçbir kadına neyi istediğini sormayıp kendi kafasından bir şablon yaratıyor. Şu asla gözden kaçırılmamalıdır; bir ilişki ihtiyaç duyanla o ihtiyacı tatmin edebileceğine dair bir izlenim veren olduğunda başlar. Yani birinin ihtiyacıyla karşı tarafın sunabildiğinin örtüştüğü, birbirini tamamladığı noktada başlar. Eğer bir kadının A, C ve H ihtiyaçları var ise bir erkekte aradığı en önemli özellikler bunlar ise ona T’yi, Y’yi ve Z’yi verebilecek bir erkeğin hiçbir şansı olmayacaktır. Temel ihtiyaç örneğin güven ise güven vermeyen bir erkeğin sahip olduğu özellikler ne olursa olsun o kadın o erkeğe şans tanımayacaktır. Üstelik de geçmişte diyelim ki çok zengin erkeklerle birlikte olmuş olup şiddete maruz kalmış olan ya da istediğinin bu olmadığını anlamış olan, artık asıl ihtiyaç duyduğunun mutlaka güvenli bir erkek olduğunun farkına varmış olan bir kadının karşısına çıkmış zengin ama güvensiz bir erkeğin nasıl bir şansı olabilir ki! Ne yazık ki bazı filmlerin ya da dizilerin ve de o dizilerde resmedilen kadın karakterlerin sadece birer kurgu oldukları unutuluyor.

İlişkilerin bitmesinin bir diğer önemli sebeplerinden biride kıskançlık. Az önce üstünde durduk ama, neden insanlar bu duyguyu törpüleyemiyor?
Bu da tabi geçmişten getirdiğimiz kötü deneyimlerin bir sonucu. Mesela bağlanma sorunlarını çözümleyememiş öyle insanlar vardır ki birlikte oldukları kadın onu aldatsın ya da aldatmasın onlar aldatılmayı beklerler. Dikkat ederseniz isterler demiyorum, beklerler diyorum. Yani kafalarında böyle bir kadın algısı, şeması vardır. Bunun da nedeni elbette kökenleri çocukluğumuza dayanan olumsuz yaşam deneyimleridir ve bu şemanın profesyonel bir destekle değişmesi gerekir. Yukarıda bağlanmadan bahsettik, kişi bebeklik döneminde annesi onu terk edince annesini tüm insanlara geneller ve herkesin onu terk edeceğine inanır. Bir anlamda onun için herkes annesidir. Bu inancı nedeniyle de bazen çok hırçınlaşabilir, kendine ya da başkalarına zarar verebilir. Bu tür insanların bu duygularını törpülemesinden değil bastırmalarından bahsedebiliriz ancak. Öyle ya da böyle, bu bastırılmışlıklar da ortaya çıkacaktır. Sadece bir kıvılcıma, tetikleyici olaya ihtiyaç olacaktır. Bu arada dikkat ederseniz hep çocukluk dönemine ve özellikle de anne – çocuk ilişkisine gidiyoruz. Gerçekten de 0-6 yaş arası çocukluk dönemi ve anne – çocuk bağlanması kişiliğimizin oluşmasında, hayata yönelik tutumlarımızın biçimlenmesinde ya da örneğin kendimize nekadar saygı ya da güven duyup duymayacağımızda o kadar belirleyicidir ki yetişkinlikte yaşadığımız pek çok sorunun kökenini orada bulabiliriz.

image-9

İnsanlar ayrılmak yerine neden aldatmayı tercih edebiliyor?
Şimdi isterseniz öncelikle şunu ortaya koyalım; kadınlarla erkekler farklı nedenlerle aldatıyorlar. Beni hiç kimse bir kadının sadece ve sadece yeni bir ten, yeni bir dokunuş, yeni bir tat olsun diye eşini aldattığına ikna edemez. Kadınların aldatmalarında mutlaka bir öfke oluyor. Yani kadın aylardır eşini ortak bir platformda buluşup sorunlarını çözmeye ikan etmeye çabalıyordur, ondan kendisine sahip çıkmasını istiyordur, onu terk etmek istemediğini ama onun da bu ilişki için bir şeyler yapması gerektiğini istiyordur ama eşi buna duyarsız kalıyordur. Eminim bir kadın ancak böyle bir nedenle aldatmıştır ve hatta aldattıktan sonra da eşine dönmüştür çünkü öfkesini çıkarmıştır. Tabi bunda kültürel değerlerin de rolü var. Size bir kadın olarak hayatınızdaki diğer kadınlar tarafından, yani anneniz, ablanız, teyzeniz tarafından hep bir “iyi” ve “doğru kadınlık” dersleri verilmiyor mu? Ömür boyu süren bu derslerden biri de ne olursa olsun birlikte olduğunuz erkeği yalnız bırakmamanız gerektiği, onun hep yanında olmanı gerektiği, ona sahip çıkmanız, ihtiyaçlarıyla ilgilenmeniz gerektiği değil mi? Şimdi bir an düşünelim; zaten kadın olmanın getirdiği bir ilişkiye ait olma ihtiyacı ve bunun yanına bu kadar net bir eğitimden geçmiş olan bir kadın sırf ama sırf bir erkeği gördüğünde heyecanlandı diye onunla birlikte olur mu? Mümkün değil. Buna erkekler evet olur diyeceklerdir. Tabiî ki diyeceklerdir çünkü bu bir erkek bakış açısıdır, gayet basit. Erkekler ise tabi çeşitli nedenlerle  aldatmakla birlikte temel olarak baktığınızda cinsel güdülerinin bir sonucu olarak aldatıyorlar. Mesela bir erkek için bir parça alkol ve güzel bir deniz kıyısı olması bile aldatmak için yeterli olabiliyor. Neden ayrılmadıklarına gelince? Tabi ayrılmaz bir erkek çünkü o kadının yarattığı heyecanın geçici olduğunu, bir gün mutlaka biteceğini ve eve dönmek zorunda kalabileceğini gayet iyi bilir. Bir anlamda bilir ki bu heyecan geçicidir. Tabi burada ayrılmanın bir nevi yasak olduğu kırsal bölge kültürünü de göz önünde bulundurmak gerekir.

Bir ilişki bitmeden bir diğerine başlamak doğru mu?
İlişki bitmesinden neyi anladığımız çok önemli. Bazen bittiğini düşündüğünüz bir ilişki bir süre sonra tekrar ortaya çıkabilirken bazen de öyle olur ki taraflar hala aralarında bir ilişkinin olduğuna inanmaktadırlar ama aslında ilişki çoktan bitmiştir. Bazen bittikten yıllar sonra bile tekrar bir araya gelebilir çiftler. Bazen de birbirlerinin yüzünü bile görmezler, görmek istemezler. Şunu söyleyelim isterseniz; sonuçta bir ilişkinin kendi içinde artık çok gerilerde kaldığına inanıyorsa bir kadın ya da erkek, eski eşini hatırladığında yüzünde acılı ya da mutlu hafifi bir tebessüm beliriyorsa eğer evet o ilişki bitmiştir. Artık o erkeğin ya da kadının nerede ne yaptığı kiminle olup olmadığı hiç önemli değilse eğer evet o ilişki bitmiştir diyebiliriz ve tabiî ki artık böyle bir durumda yeni bir başlangıç da yapılabilir. Sadece bazı anıların hiçbir zaman unutulamayacağının ve bunları hatırlamanın hala o kişiye bağlanmışlık, aitlik ifade ettiği anlamına gelmeyeceğinin bilinmesi gerekir.

Erkekler için doğal ama kadın için konuşulması bile utanç veren cinsellikten neden insanlar korkuyor?
Tabi bunun en önemli nedeni tabular. Cinsellik hala baskılanan bir durum. Tabi ne ilginçtir ki güya ahlaki değerlere son derece önem veren bu toplumda bir yeğenin yengesiyle ne zaman öpüşüp öpüşmeyeceğinin resmedildiği bir dizi izlenme rekorları da kırabiliyor. Türk insanı bastırılmış ve korkutulmuş bir cinsellik yaşıyor, o kadar bastırılmış ki örneğin bir kadının erkeğinden mutlu olması için kendisine bazı cinsel davranışlarda bulunmasını istemesi ayıp ya da günah kabul ediliyor. Cinsel haz, uyarılma, mutluluk sanki sadece erkeğe aitmiş, bu onun hakkıymış gibi yaşanıyor. İşin kötü tarafı kadınların da birbirlerine bunu empoze etmeleri. Yani bir abla yeni evlenecek kız kardeşine eşinden cinsel olarak hiçbir talepte bulunmamasını öğütlüyor. Eşinin kızacağını düşünüyor. Eşi kızar da eminim ki. Bir erkek kendisini güçsüz hissettiği bir durumda kızar tabiî ki. Erkek eşini nasıl mutlu edeceğini bilemediğinde bu onun muhteşemlik, güçlülük, erkek olma algılarını zorluyor ki bu da öfkeye yol açıyor. Biliyorsunuz biz erkekler de her durum ve koşul altında güçlü ve çözüm üretmesi gereken insanlar olarak yetiştiriliyoruz toplum tarafından. Mesela erkeklerde görülen erken ya da geç boşalma sorunu da buradan doğabiliyor; erkek üzerinde o kadar büyük bir cinsel performans kaygısı, eşini mutlu etme zorunluluğu hissediyor ki sorunlar yaşıyor. Tabi özellikle internet çağıyla beraber pek çok sorunun aşıldığı da bir gerçek, artık kadınlar da erkekler de çok daha bilinçli. Cinsel terapi desteği almayı istiyor çiftler ve sorunları için terapistlere başvuruyorlar. Ben bu konuda çok kötümser değilim.

image-12

Mutlu ve doyumlu bir cinsel yaşam için eşlerin üzerine düşen görevler nelerdir?
En ama en önemlisi şu; her iki tarafın da kendisini ilişkiye dair kaygılardan ya da korkulardan olabildiğince uzak tutması, tutmaya çabalaması. Anlayış, hoşgörü, sabır ve koşulsuz destek. Özellikle de kadınların kendilerini mutlak ve koşulsuz bir güven duygusu içinde hissetmeleri çok önemli. Bir kadının söyledikleri ya da yaptıkları nedeniyle eşi tarafından yargılanmayacağına inanması, örneğin geçmişinde kaç tane erkekle birlikte olduğuna dair hiçbir sorgulamanın olmayacağına dair inancının olması çok kritiktir. Öyle olmalıdır ki kadın eşine her istediğini söyleyebilmelidir. Onunla tüm olumlu ya da olumsuz deneyimlerini, kaygılarını, korkularını, isteklerini, acılarını, mutluluklarını paylaşabilmelidir. Bunu yapmış olmasının hiçbir olumsuz sonucu olmamalıdır, kadın bunu yapacağı için örneğin şiddet göreceğini düşünmemelidir. Erkek ona bu rahatlığı ve özgürlüğü sağlamalıdır. Bir kadın ancak böyle bir durumda kendisini bir ilişkide var edebilir. Daha doğrusu öncelikle duygusal ve düşünsel olarak ve sonrasında da cinsel olarak var edebilir, konumlandırabilir.

Aile içi saldırganlık ve şiddetin sebepleri nelerdir?
Çok açık ve samimi bir şey söyleyeyim size; bazen bu ülkede yaşayan bir erkek olmaktan gerçekten utanç duyuyorum! Her gün tacizi, şiddeti, tecavüzü okuyoruz medyada. Cinnet geçirip karısını çocuğunu doğrayan, pompalı tüfekle öldüren bir babayı içeren bir gazete haberi okuyoruz. Tabi en belirgin nedenler kişilik özellikleri ve içinde bulunulan duygu. Özellikle kendine saygısı olmayan, değersizlik, yetersizlik ve çaresizlik duyguları yaşayan insanlarda daha fazla elbette. Aile içi saldırganlığı daha doğrusu kadına yönelik şiddeti mazur gören, bunu onaylayan hatta destek veren kültürel yapı da çok önemli tabi. Pek çok erkek bunu kendisine bir hak olarak görüyor ki bunda da kendi çocukluğunda babasının kendisine ya da annesine şiddet uygulamış olmasına tanıklık etmesi ya da buna maruz kalması rol oynuyor. Biliyorsunuz kendi çocukluğunda istismara ya da şiddete maruz kalan insanlar kendileri yetişkinlik dönemine geldiklerinde aynı şeyi başkalarına uygularlar, başkalarını kurbanlaştırırlar. Eğer bir erkek eşine sürekli şiddet uyguluyorsa bunun iki nedeni vardır; ya bizim kaçınan dediğimiz bağlanma stiline yani bağlanma sorununa sahiptir ya da çocukluğunda ister duygusal ister fiziksel ya da cinsel istismara maruz kalmıştır. Erkekler tırnak işareti içinde söyleyeyim annelerinde işe yarayanın kendi eşlerinde de işe yarayacağını sanıyorlar. Saldırganlık doğru ve kabul edilebilir bir şeymiş gibi görülüyor. Tabi her babasının dayağına maruz kalan kendi karısına ya da çocuğuna şiddet uyguluyor mu? Elbette ki hayır. İşte burada da kişilik özelliklerinin ve olumsuz yaşam  deneyimlerinin rolü devreye giriyor.

IMG_8103

Evlilik terapisi, eşler arasındaki iletişim çatışmalarını gidermek, bozulan dengeleri yeniden düzenlemek, krizleri ve geçiş dönemlerini sorunsuz bir şekilde atlatmak için kullanılıyor. Bu sorun atlatılıp ilişkinin normaline mi dönülüyor? Yani bu hep sürecek bir deneyim mi, yoksa her tedavi gibi başlayıp biten bir süreç mi?
İlişkinin normali demeyelim isterseniz. Normal birçok açıdan göreceli bir kavram ve ilişki normali diye bir kavramsallaştırma, ulaşmamız gerek bir nokta yok elbette. Biz ilişkilerde daha ziyade kalite, doyum ve mutluluk üzerinde dururuz. Önemli olan çiftin daha sağlıklı, güvenli, kaliteli, mutlu ve doyumlu bir ilişki yaşamalarının sağlanmasıdır. Çatışmalarla nasıl daha yapıcı bir biçimde başa çıkabileceklerinin sağlanmasıdır. Mesela dikkat ederseniz; çatışmasız bir ilişki yaşatmak değildir hedef. İnsanın olduğu her yerde çatışma olacaktır, bu kaçınılmazdır. Önemli olan bu çatışmanın ilişkiyi zedeleyecek bir biçimde değil de ilişkiyi geliştirecek bir biçimde yönetilmesini sağlamaktır. Bazen çatışmalar ilişkinin gelişmesi için bir fırsattırlar, ilişkiyi bir adım öteye bile götürebilirler. Tabiî ki eğer iyi yönetilebilirlerse. Tabi profesyonel yardım hep sürebilir. Çiftler sorunlarını çözüp yaşamlarına geri dönebilirler ve ihtiyaç duydukça da tekrar yardım alabilirler. Ben bazen değerlendirme görüşmeleri de yaparım, mesela uzun süreli danışmanlık süreci bittikten diyelim ki 3 ay kadar sonra çiftin genel olarak ilişkilerinin nasıl gittiğine dair bir görüşme yapmanın yararlı olacağını düşünüyorum. Bu zorunlu değildir elbette. Bu arada bazen artık ilişkideki sorunların yardım almakla kurtulamayacak kadar derinleştiği durumlardan ve her iki tarafın iyiliği için de bitmesi gerektiğinden söz edebiliriz.

İlişki ve evlilik terapisi ülkemizde de yaygınlaşmaya başlayan deneyimler. Sizin mesleki yaşamınızda, evlilik sorunlarıyla ilgili danışma alan çiftlerle ilgili gözleminiz ne?
En belirgin olanı bağlanma sorunları tabi, gittikçe daha da artıyor. Bunun yanı sıra iletişimsizlik, çatışma, doyumsuzluk, ilişkide güç meselesi ve kontrol duygusu. Bazı ilişkiler neredeyse bir iktidar mücadelesi halinde sürüyor. Fakat bir açıdan da aslında çok ilginç olduğuna inandığın bir durum var sizinle onu mutlaka paylaşmak isterim. Sanki Türkiye’de yaşayan bütün kadın ve erkekler aynıymış gibi; diyelim ki yaşları, cinsiyetleri, ekonomik düzeyleri ya da etnik kökenleri ne olursa olsun hep daha fazla ilgi, sevgi, şefkat bekleyen, isteyen bir kadın profili ve bunların hiçbirini vermeyen ya da veremeyen bir erkek profili göz çarpıyor. İster taraflardan her ikisinin de çok iyi eğitim almış olduğu insanlardan oluştuğu çiftler olsun ister Anadolu’nun bir köşesinden geçen bir karı koca olsun sorunlar nekadar farklılaşırsa farklılaşsın ana eksende bu durum var. Ben tabi bunun en önemli nedeninin  bu röportajımızda da bahsettiğim size öğretilen kadınlığın ve bize öğretilen erkekliğin olduğuna inanıyorum. Buna ortak kimlik ya da kişilik de diyebiliriz. Kuşkusuz ki bu topraklarda doğup büyüyen her kadın bir yakın ilişki içinde anlam bulacak biçimde yetiştiriliyorken bir erkek örneğin olabildiğince özerk ve bağımsız ve mutlaka para peşinde koşması gereken bir varlık gibi yetiştiriliyor. Örneğin iki satır şiir yazmanın romantik feminen olmak anlamına geldiği bir ülkeden bahsediyoruz.

Erkekler evlilik terapisinde nasıl tepki veriyorlar? Daha mı zor oluyor onları sürece katmak?
İzninizle yarı şaka yarı ciddi şöyle bir şey söyleyeyim size; kendi kendime bir hedef belirledim. Eğer bir gün bir erkek tek başına terapiye gelir de “eşim beni anlamıyor, kendimi ilişkide çok yalnız hissediyorum, ona kendimi ifade edemiyorum Tarık bey” derse ve buna gözlerinin pınarlarından süzülen iki damla gözyaşı da eşlik ederse gerçekten inanın meslek hayatımın en büyük ve en ilginç olayı olur bu. Bunun ancak bir kamera şakası olduğuna inanırım. 17 yıldır hiç olmadı ve olmayacak da ve ben bugüne kadar hiçbir meslektaşımın da buna şahit olduğunu duymadım. Bir erkek ya eşinin zorlamasıyla geliyor mesela karısı onu eğer gelmezse terk etmekle tehdit ettiği için gelmiş oluyor ya da kadın tek başına geliyor ve ilişki sorunlarına sadece onu görerek çözüm bulmanızı bekliyor. Bana sorarsanız bir erkeğin en büyük sorunu nedir diye cevabım çok net ve basit olur; hayatında hiçbir sorun görmemek! Nedense her Türk erkeğinin hayatı dört dörtlük! Üstelik, erkek eğer eşini çocuğunu hafta sonu  bir AVM’ye götürdüyse, çocuğuna hamburger yedirdiyse, karısına da geçen ay manto aldıysa, ceplerine para da koyduysa siz o erkekten daha erkeğini bulamazsınız bu ülkede. Erkekler erkek olmaktan bunu anlıyor ne yazık ki. Tabiî ki böylelikle tüm erkeklik görevlerini de yerine getirdiğine inandığı için ne eşinin niye mutsuz olduğunu anlayabiliyor ne de terapiye gerek olduğuna.

image-4

Buradaki psikolojik dinamik ne?
Erkekler aslında terapi sürecinin kendilerini yetersiz ve değersiz hissettireceğinden korkuyorlar da bunu kendilerine itiraf edemiyorlar. Kendileriyle ilgili tüm o mükemmel eş ve baba algılarının da bozulacağından korkuyorlar. Hayatı hep bir kazanmak ve kaybetmek üzerinden algılayan, yenmek ve yenilmek üzerinden yaşayan erkek terapiye gidince yenilgiye uğrayacağına inanıyor. Halbuki çok basit; kendinizden de yaptığınızdan da ya da diyelim ki kim olduğunuzdan da eminseniz gerçekten, kendinizi dışarıya böyle sunmakla birlikte kendi içinizde de bunları yaşıyorsanız o zaman her yere her şekilde gidersiniz.

Evlilik terapisi için, çiftin ortak bir sorunla gelmesi gerektiği yazıyor kaynaklarda. Size gelen danışanlar ortak bir sorunda birleşip mi gelirler? Süreç içinde her iki kişinin de farklı dinamiklerle sorun yaşadıkları durumlar olmaz mı?
Dediğim gibi, ister kendisinden kaynaklansın ister eşinden ister ilişkinin çok dışında bir faktörden kaynaklansın genellikle terapiye gelenler kadınlardır. Zaten her iki tarafın da ortak bir sorunda buluşması çok zor yani birinin sorun olarak gördüğünü ötekisi hiç önemsemeyebiliyor. Sorun algılamayan taraf çözüm de algılamadığı için gelmiyor. Bazen kadın ilişkiyle ilgili bir sorundan dolayı geliyor yani bilinç üstünde yaşantıladığı bu, ancak bunun eşiyle bir ilgisinin olmadığı ama sorunun kökenini eşine yıktığı, yıkmaya çabaladığı görülüyor. Bazen de tamamen kendisinden kaynaklandığına inandığı bir sorunun aslında ilişkisel kaynaklara dayandığı görülüyor. Tabi haklısınız, bazen terapi taraflardan birinin daha önce ruhunun hiç dokunulmamış bir noktasına dokunabiliyor. Bazen duruma göre çift terapisi bireysel terapiye dönüşüp tek kişiyle de devam ettirilebiliyor.

Evlilik terapisi sürecinde çift neler yaşar?
Tabi beklentimiz, hedefimiz her iki tarafın da sorunlarının farkına varıp varmakla beraber çözüm bulup daha iyi bir ilişki kurmalarında onlara yardımcı ve destek olmak. Danışmanlık hizmetinin anlamı budur; kesinlikle onların yerine kendimizi koyup onların adına en iyisinin en doğrusunun ne olacağına karar vermeden sadece yönlendirmede bulunmak, yer yer ayna olmak. Bu da elbette danışanlarımız için bazen çok sancılı, zorlayıcı, sarsıcı bir hafta, ay ya da yıl olabiliyor. Özellikle hep bastırılmış, bastırılmaya çabalanmış, görmezden gelinmeye sanki hiç yokmuş gibi davranılmaya çabalanan ama çift terapisinin sağlıklı bir biçimde ilerlemesi için mutlaka dokunulması gereken örseleyici yani travmatik deneyimlere dokunmak, onları bilinç üstüne çıkarmak danışanlarımız açısından zorlu bir süreç olabiliyor. Yüzleşmek çok ağır gelebiliyor. Bazı çiftler ya da taraflar her ne olursa olsun cesurca sorunlarıyla yüzleşebiliyorlarken bazıları yarıda kesebiliyor ki bu noktada da kadınların çok daha cesur olduklarını söyleyebiliriz. Bazen erkekler zaten ilişkiden öylesine kopmuş oluyorlar ki terapi onlar için bir vakit kaybı olabiliyor, aslında ilişki diye bir şeyin olmadığını sadece kadının kendi kafasında yarattığı ilişkiyi yaşadığını da görebiliyorsunuz.

Tarık Solmuş; Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden 1994 yılında lisans ve 1997 yılında da “Eğitim Düzeyinin, Cinsiyetin, Kurbanın Giyim Tarzının ve Sosyal Statüsünün Tecavüz Kurbanına ve Saldırgana Yüklenen Suç Miktarı Üzerindeki Etkisi” başlıklı çalışmasıyla yüksek lisans derecelerini aldı. İnsan Kaynakları Yönetimi, örgütsel davranış, yönetim danışmanlığı, aile içi dinamikler, romantik ilişkiler ve madde kullanımı ve bağımlılığı gibi konularda çalışıyor. ‘İş Yaşamında Duygular ve Kişilerarası İlişkiler’, ‘Bağlanma ve Aşkın İki Yüzü’, ‘Mozaiğin Kadınları: Bağlanmaları ve Aşklarıyla Türkiye’li Kadınlar’, ‘Bebeğim Senden; Ama Senden Değil’, ‘Romantik Terörizm ve Romantik Tecavüz’, ‘İşyeri Terapisi’, ‘Sinemada Romantik İlişkiler, Aşk ve Bağlanma’, ‘Mozaiğin Anneleri: Türkiye’de Anne – Çocuk Bağlanması’ başlıca kitapları.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.