‘Bir kadının tenini incitmek bir erkeğin en büyük çaresizliği, onursuzluğu, zavallılığıdır.’

 

“Her kadının hayatının bir döneminde ya da anlarında erkeklerden; baba, kardeş̧, yönetici, sevgili, eş, üniversitedeki “hoca” ya da “terapist”inden dolayı incindiği, kırıldığı, şiddete maruz kaldığı, reddedildiği ya da terk edildiği şüphesiz. Ve bunların hiç̧ söze dökülemedikleri, baskılandıkları da çok acık. Kadınların erkeklere söyleyecekleri, söylemeyi isteyip de söyleyemedikleri, belki birkaç̧ damla gözyaşına sığdırılmış̧, belki sessiz ama derin bir suskunlukla “vedalaşırmış̧”, belki birkaç̧ kadehle baş edilmeye çalışılmış̧, ama öyle ya da böyle; erkeklerin bilmesi gereken çok şey var içlerinde.” Uzman Psikolog Tarık Solmuş ’un editörlüğünü yaptığı kitap, şiddete maruz kalmasına rağmen hala sevdiği erkek tarafından terk edilen, asık olduğu erkekçe incitici bir bicimde reddedilen, babası tarafından tacize ya da esinin tecavüzüne maruz kalan kadınların çok saf ve doğal bir bicimde anlaşılma kaygılarını, beklentilerini, duygudaşlık arayışlarını ortaya koymayı amaçlıyor.

‘Kadınlardan Erkeklere Empati Mektupları’ güzel ve ilginç bir kitap… Kadınlar erkeklere mektuplar yazmışlar. Kimi söylenmemiş sözler, kimi veda mektupları kimi ise serzenişlerle dolu… Ama hepsi anlaşılma çabası, hayatındaki erkeklerden empati talebi içeriyor… Bu proje nasıl oluştu?
Aslında projemiz kadınlar ve aşk, bağlanma, romantik ilişkiler temalı ve tamamını kadın yazarların oluşturduğu 3 serilik bir kitap dizisinin sonuncusu. İlk iki kitabımız ağırlıklı olarak kadınların aşkı ve ilişkilerini nasıl yaşadıkları üzerine kuruluydu, üçüncü kitabımızda ise biraz daha travmatik deneyimlere, kadınların ister baba ister eş ya da iş arkadaşı olsun bir erkekten maruz kaldıkları tacizlere, yaşadıkları hayal kırıklıklarına, aldatılmalarına, reddedilişlerine ağırlık vermek istedik. Yaşanan istismarların, duygusal, düşünsel ya da cinsel tacizlerin geride bıraktığı yıkıcı etkileri aktarmak istedik. Ve tabi en önemlisi; tüm kadınların erkekler tarafından anlaşılma kaygılarını, beklentilerini, isteklerini dile getirmek istedik.

SOL1 SAĞ1

Bu mektupların yazarları kimler?
Ben bu kitabı tasarlarken yazarların herhangi bir demografik özelliğine ya da profesyonel bir yazar kimliğinin olup olmamasına önem vermedim, bence kadın olmak ve kendini ifade edebilmek yeterliydi. Tabi yazarlık heyecanı duyan, yazmaya istekli, meraklı insanlardan da oluşsun istedim. Dolayısıyla yazarlarımız arasında ilk defa eli kalem tutanlar da var yıllardır kendi blogunda ya da kendince şiir, öykü, deneme yazan arkadaşlarımız da. Çok güzel öykü ve denemeler yazıp bunları yakında çıkacak olan kitabında toplamış olan ekonomist yazarımız da var ileride yazar olmayı isteyen psikoloji bölümü 1. sınıf öğrencisi de. Ve iyi ki yazar profilini böyle belirlemişim, bir kez daha gördüm ki kendini, duygularını ifade edebilmenin belirli bir okulu, eğitimi yok. Bu bir yetenek ve kadınlara fırsat tanınabilirse eğer ve elbette kadınlar da kendilerine güvenirlerse eğer ortaya çok güzel çalışmaların çıkmaması için hiçbir neden yok.

Ağırlıklı olarak yaşamın bütününe sinmiş bir tacizden ve kadın olmaktan kaynaklanan bir aşağılanmadan söz ediyor mektuplar… Kadınların tacizi toplum tarafından içselleştirildi ve normalleşti mi?
Tabi erkekler için eşlerine, sevgililerine ya da kız çocuklarına şiddet uygulamak zaten neredeyse normal bir davranış ve kendilerince haklı da çıkarılmaya çalışılıyor. Mesela biliyorsunuz aslında hiçbir erkeğin şiddete eğilimi yok da ah işte bu alkol! Alkolün etkisiyle oluyor her şey! Hani kendilerinden kaynaklanan hiçbir anormallik yok. Erkekler kendileriyle yüzleşebilseler zaten hayatta pek çok şey değişecek. Hâlbuki en büyük cesaret içindeki aynalarla yüzleşip özür dilemeyi de bilmektir. Özü itibariyle erkekler bu hakkı onlara kim verdi bilemiyoruz ama şiddeti kendilerinde bir hak olarak görüyorlar, şiddet uyguladıkça kendilerini daha bir erkek olarak algılıyorlar. Hâlbuki bir kadının kılına bile zarar vermek en büyük çaresizlik, zavallılıktır. İşin en kötü kısmı şu; kadınlar da şiddeti erkekliğin bir parçası olarak görmeye başladılar. Artık şiddet görmek normal hale geldi onlar için de. Özellikle kendine güvensiz, değersizlik duygusu yaşayan kadınların sanki yaşamayı hak etmişçesine “kocamdır, döver de sever de” mantığı bence en kritik ve kaygı verici olanı. Yaşanan bir tacizle ya da şiddetle başa çıkabilmenin ilk adımı kurban rolünden, psikolojisinden çıkabilmektir çünkü.

image-7

Kitaptaki hikâyeler, kadınların hayatında taciz hikâyelerinin neredeyse gündelik bir gerçeklik gibi yaşandığının altını çiziyor. Bu anlamda da değerli çünkü biz kadınlar üzerinde kurulan bu taciz cenderesini bir üçüncü sayfa haberi olarak anlamaya meyilliyiz. Bu konuda nasıl bir bakış açısı geliştirilmeli, yaygınlaştırılmalı?
Evet, ne yazık ki öyle. Artık her gün internette ya da yazılı basında kadınlara yönelik tacizi, istismarı, şiddeti içeren haberler normal hale geldi, sıklıkla görüyoruz. Tabi bunun en sakıncalı noktası bizim psikolojide uyarıcıya alışma dediğimiz durumu doğuruyor olması. İnsanlar içinde şiddeti barındıran haberlere maruz kaldıkça şiddete duyarsızlaşmaya da başladılar. Artık koca dayağı normal, sıradan bir durum haline geldi. “Ne var ki, yemeyen mi var?” düşüncesi duyarsızlaşmayı getirdi. Bu çok tehlikeli tabiî ki ve bizim de kitabımızda empati kavramına vurgu yapmamızın nedeni de bu. Böyle giderse eğer sanırım bir 10 yıla kadar artık Türkiye’de romantik ilişki, evlilik ve aile kavramları neredeyse müzelik hale gelecek. Bir an önce birbirimizi anlamamız, anlamak için çaba göstermemiz, adımlar atmaya başlamamız gerek. Evet, bu düşüncelerimle sizin de okuyucularımızın da bırakın mesleki olmasını yaşadığım insani kaygıyı sezinlediklerinin farkındayım ama ben bir çift ve evlilik terapistiyim, çoğu zaman birbirlerinden tamamen kopmuş çiftlerle karşılaşıyorum ki bu başka meslektaşlarım için de böyle. Size hemen bir bilgi vereyim; istatistiklere yani yapılan araştırmalara göre Türkiye’de bir ilişki kurma konusunda bağlanma, ait olma, yakınlık kurma, yakınlaşma kaygıları duyan insan sayısı % 74 civarında ve bu dünyadaki en yüksek oran ne yazık ki. Empati kuramamamızın da önemli bir nedeni bu, bu kadar bağlanma kaygısının olduğu bir ülkede aslında tamamen duygusal ve düşünsel yakınlığı içeren empatiyi nasıl kuracağız? Ben yine de ümitliyim ve kitabı da bu nedenle de okuyucusuyla buluşturmayı hedefledim. Sağ olsunlar, var olsunlar, tüm kadın yazarlar da benimle bu yolculuğa birlikte çıktılar, teklifimi geri çevirmediler. İzninizle hepsine bir kez daha teşekkür etmek isterim.

image-2

Devletin ve hukuki platformların tavrı bu hastalıklı toplum yapısını da güçlendirip kurumsallaştırıyor diyebilir miyiz?
Kesinlikle diyebiliriz. Erkek egemen anlayışın hukuktaki yansımaları da kadınlara yönelik tacizi, şiddeti doğrudan ya da dolaylı bir biçimde destekliyor. Bir kere cezalandırmamak zaten yeterince destek vermek anlamına gelir. Örneğin bir hâkim kendisini karşısına şiddet nedeniyle boşanmak üzere çıkmış olan çiftteki kadının babasının yerine koyup ona evine geri dönmesini, yuvasını dağıtmamasını öğütleyebiliyor. Aynı hâkim o kadının ertesi gün ya da hafta cinnet geçiren kocasının kendisini 77 yerinden bıçaklamasının hesabını verebilecek midir? Ben kendim yaşadığım bir deneyimi paylaşayım. 1997 yılıydı ve ben de tecavüz üzerine olan yüksek lisans tezimi bitirmek üzereydim. O yıl mecliste tecavüze uğrayan kadın bir hayat kadını olduğunda tecavüzcüye üçte iki oranında ceza indiriminin önünü açan bir yasa tasarısı tartışılıyordu. Özellikle STK’lardan gelen tepkiler üzerine yasa teklifi geri çevrildi. Ben bırakın bunun kanunlaşmasını; görüşülmesinin bile kadınları zaten travmatize ettiğini düşünüyorum. Düşünebiliyor musunuz bu ne demek; bütün potansiyel tecavüzcüleri sokağa salıp tecavüzü bırakın cezalandırmayı daha da önünü açmak demek. Mesela her tecavüzcü zaten kadınlara yönelik çarpık, sapkın, anormal algılara sahiptir, yolda yürürken kısa etek giydiği için hayat kadını sandığı her kadına tecavüze kalkışabilirdi. Sanıyorum hayat kadınının sağ gözünün daha yeşil olması ya da o gün borsada endeksin dibi vurması gibi son derece “hafifletici nedenler” nedeniyle de bir tecavüzcü 2 ay kadar yatıp çıkacaktı. Tabi ki bu böyle de kalmayacaktı, tekrar tecavüze yeltenecekti. İnsan hakikaten de bu ülkede bir erkek olmaktan bazen utanç duyuyor. Kadınların erkeklere güvensizliği hiç de yersiz, boşuna değil. Sağ olalım biz de erkekler olarak farkında olalım ya da olmayalım, bu güvensizliği besleyecek her ne varsa ısrarla ve itinayla yapıyoruz.

fotoğraf 2

Can yayınları güzel bir psikolojik gerilim kitabı romanı yayınladı. Clarie Kendal’ın ‘Senin Kitabın’ adlı romanı… Romanın kahramanı olan kadın, kendisiyle aynı üniversitede görevli bir adamın ısrarlı ve sistematik tacizine uğruyor. Bununla mücadele ederken, bir dava jürisine seçiliyor ve tacize ve saldırıya uğramış bir kadının bu tacizi kanıtlamaya çalışmasına tanıklık ediyor. Ve kendi hikâyesiyle parallelikler görüyor. Çok güzel bir roman ve kadınların kendilerine yönelik tacizi hak etmediklerini, talep etmediklerini, rıza göstermediklerini kanıtlamak durumunda bırakılmalarıyla ilgili çarpıcı bir örnek sunuyor. Bir kadın bununla nasıl başa çıkabilir?
Resmi, yasal yollara başvurmanın, diyelim ki karakola başvurmanın öncesinde ve ötesinde en önemlisi kendine inanmak, güvenmek ve bu tacizi, şiddeti hak edecek bir şey yapmadığının bilincinde olmak. Değişim insanın kendisinde, kendi algılarında başlar çünkü. Bunun normal ya da erkeklere verilmiş bir hak olmadığının farkında olmak. Birçok erkek şiddet davranışını mesela Kur’an-ı Kerim’e dayandırır ki ben hangi bir ayetin ve surenin hangi bir harfinde “eşinizi, kızınızı gönül rahatlığıyla dövebilirsiniz” ifadesi var, hiç bilemiyorum. Tabi ki yok, asıl var olan erkeklerin kendi anormalliklerini kendilerince haklı çıkarma, meşrulaştırma, rasyonalize etme çabaları. Eğer kendine güvensiz, değersiz, çaresiz bir kişiliği varsa kadının uğradığı her türlü istismarı hak ettiğine dair bir algı geliştirecektir. Böylelikle de bırakın tepki gösterip karşı çıkmayı, bunu eşinin kendisine yönelik bir sevgi ifadesi olarak bile algılayacaktır. “Stockholm Sendromu”nu hepimiz biliriz. Yukarıda da belirttiğim gibi şiddet de taciz de ne yazık ki hayatın bir parçası, önlemek de bizim elimizde olmayabilir, dolayısıyla başa çıkmak, başa çıkabilecek kaynaklara sahip olmak en önemlisi ki insanın kendine duyduğu saygı ve güven en büyük hazinesidir, silahıdır.

image-1

Israrlı bir flört talebinin tacize ve manevi işkenceye dönüştüğü sınır neresidir? Bir kadın bu durumda kendi iç dünyasını ve vicdani çizgilerini nasıl korur?
Hepimiz insanız, hepimiz bizi sevdiğini, ilgilendiğini bildiğimiz bir kadın ya da erkeği hayatımıza alıp almama hakkına, bu konuda seçim yapabilme özgürlüğüne sahibiz. Kadınlar da böyle, gayet açık aslında. Eğer istenmediğinin ve ne yaparsa yapsın da istenmeyeceğinin üstelik de defalarca dile getirilmesine rağmen bir erkek hala o kadının üzerine gidiyorsa bunun adı kendini ispatlamak, duygularına sahip çıkmak, samimiyetini göstermek ya da aşk, tutku olamaz. Bu artık bir sınır ihlalidir, inatçılıktır, tacizdir. Peki, bir erkek bu durumda neden ısrarcı davranır? Bunun birkaç nedeni var. Mesela bunu bir rekabet meselesini haline getirmektir. Erkekler hayatın pek çok alanında olduğu gibi romantik ilişkiler konusunda da bir kazan-kaybet mücadelesi içine girerler, yenilmişlik duygusu da öfkeyi ve şiddeti getirir. Oysaki en büyük sevgi gerektiğinde ondan vazgeçebilmektir de. Bu olgunluğu sergileyebilmektir. Bir başka nedeni de her erkekte var olan güçlülük, istediğinde her şeyi elde edebileceğine, yapabileceğine dair o standart narsisizmin reddedilmeye paralel olarak kırılmasıdır. Aslında erkek yaşadığı kırılmayı bastırmak, yüzleşmemek için ısrarcı olur. Bir başka neden de erkeklerin filmlerden, dizilerden ve belki birkaç gözlemlerinden de çıkardıkları bir sonuç yani “aslında her kadının şımarık ya da zaten zoru oynayan yani üzerine gidilirse kolaylıkla ikna edilebilir kadın” olduğu düşüncesi ki ben bunun üzerine tartışmayı bile gerekli görmüyorum. Erkekler reddedilmeye tahammül edemeyince kendi kafalarından bu tür gerçekdışı, sağlıksız, işlevsiz ve ne yalan söyleyeyim tam da “erkekçe”, gerçekten çok traji-komik fikirler uydururlar. Kadınların kendilerini nasıl koruyacaklarına gelince. Bu gayet basit aslında, bir ilişki istemiyorlarsa istemiyorlardır. Her kadın her erkeği beğenmek, sevmek ya da sevmiş olsa bile hayatı boyunca sevmek durumunda, zorunda değildir. Sonuçta her kadının ihtiyaçları farklıdır, hiç de bu ihtiyaçları karşılayamayacak bir erkeği sırf üzülmesin diye hayatına almaya karar vermesi bence bir kadının hem kendisine hem de erkeğe zarar verecektir. Tabi kadınlar narin varlıklar, bazen fazla empati yani sırf onu üzmemek, kırmamış olmak, “hadi bir deneyeyim belki zamanla severim” düşüncesi olumsuz sonuçlar doğurabiliyor. Özetle, bir kadının kendisini, iç dünyasını koruması ve vicdanını da rahatlatabilmesi için üzerinde düşünmesi gereken nokta ne için, ne kadar, nasıl istendiği değil; kendisinin gerçekte ne istediğidir.

image-6

Tacize uğramak bir kadının iç dünyasında nasıl yaralar açar?
Tabi benim de mesleki olarak en sıklıkla gözlediğim durum kadınlık gururunun, onurunun sarsılmış, yıkılmış olması. Tacizin kendine güvensizliği, değersizliği, çaresizliği getirmesi. Erkeklere hatta hayata olan güvenin, inancın sarsılması. Hep bir aynı şeyi tekrar yaşama ihtimalinin, kaygısının olması ki taciz bu nedenle bir travmadır zaten. Dolmuşta ya da metroda herhangi birinin dokunuşu, elinin kolunun çarpması bile ürkütücü ya da öfke uyandırıcı olabiliyor. Aynı tacizi tekrar yaşamamak için örneğin eşinin her söylediğine, her talebine evet demek de bir sonuç. Özellikle de örneğin eşinden bir tokat yemek ya da küfre maruz kalmak değil de tecavüze uğramak kadınlar için çok yıkıcı oluyor. Kadınlar bu durumda sanki bütün bedenlerini, ruhlarını, kadınlıklarını kaybettikleri duygusunu yaşıyorlar, kendilerini tamamen savunmasız hissediyorlar. Bunun bir sonucu olarak da örneğin sürekli öfke, depresyon ya da alkol bağımlılığı gelişebiliyor. Bazen taciz sürekli tek gecelik ilişkileri de getirebiliyor. Mesela bu durumda birlikte önce evine gidilip cinsel ilişki yaşanıp sonra da o uyurken terk edilen erkek aslında tacizin intikamı alınmışçasına bir duygu, kendince bir rahatlama yaratabiliyor. Genelde kadınlar bir daha hiçbir erkekle hiçbir ilişki yaşamama kararı alabiliyorlar ya da ilişkinin adını koysalar bile örneğin ona dokunmakta, cinsel ilişkiye girmekte zorlanıyorlar. Tabi taciz ya da istismar ne olursa olsun kadının profesyonel bir yardım alması gerekliliği de bir yana en büyük görev, sorumluluk erkeklere düşüyor. Daha önce tacize, şiddete maruz kalmış bir kadına karşı bir erkeğin çok sabırlı, anlayışlı olması ve ilişkiye “yavaş yavaş ve adım adım” mantığıyla yaklaşması çok önemlidir. İlişkide mutlaka güven duygusu gelişmelidir. Kurbanlaştırılmış bir kadın kendini koşulsuz bir güven içerisinde hissetmedikçe yaşadıkları bir travma olmaya devam edecektir çünkü taciz bir insanın en önemli ve temel ihtiyacını; yani hayata bağlanma ve güven ihtiyacını zedeler.

image-5

Kadınlar uğradığı tacizi unutabilir mi? Kendilerini nasıl iyileştirir?
Bence imkânsız, unutacaklarını hiç sanmıyorum. Üstelik beyin yapıları gereği kadınlar yaşadıkları bir travmayı erkeklerden çok daha kolay ve detaylarıyla hatırlama eğilimindedirler. Ben bir kadının üstelik de babası ya da kardeşi de bir yana; bir romantik yakınlık, ilişki yaşadığı bir erkekten maruz kaldığı herhangi bir acıyı, tacizi, şiddeti, yaralanmışlığı kolaylıkla da unutabileceğini sanmıyorum. Mutlaka bir iz, bir tortu kalıyor çünkü. Belki çeşitli nedenlerden dolayı unutmak zorunda kalmıştır yani aslında bastırmıştır, o kadar. Bu da doğal elbette, hangimiz yaşadığımız bir acının her an aklımıza gelmesini, aklımızın bir köşesinde durmasını isteriz ki. Bu bastırılmışlık da bir gün tekrar su yüzüne çıkabilir de çıkmayabilir de. Eğer benzer bir durumla yeniden karşılaşılırsa tabiî ki saklandığı yerden çıkma olasılığı yüksek olacaktır. Tabi kendi kendilerini iyileştirmeleri de çok zor, bu yaşanan travmanın bıraktığı izlere, acını derinliğine de bağlıdır. Öyle taciz yaşantıları var ki mesela bunu danışanınızla, hastanızla açıkça konuşabilmenizden vazgeçtim, konuşabilmeniz için gerekli terapötik güven duygusunu yaratabilmeniz için bile pek çok seans gerekiyor. Eğer yaşanan olumsuz deneyim bir ilişkiyle ilgiliyse de örneğin eş şiddetine maruz kalınmışlık söz konusuysa da tabiî ki en iyi terapi, ilaç tamamen güven veren güvenli bir eşle tamamen güvenli bir ilişki olacaktır. Böyle bir durumda da yaşanan acı hem bir daha hatırlanmayabilecektir hem de kendi kendisine yani benim doğal ilişki terapisi dediğim yöntemle ortadan kalmış olacaktır. Yerine yenisi ve daha iyisi, güzeli, sağlıklısı koyulamadığı sürece eskisinin varlığını sürdüreceği bir gerçektir.

Taciz, Türkiye gibi toplumlarda genç kızların büyüme hikâyesinin bir parçası mıdır? Özellikle aile içi şiddet ve tacizin çok yaygın olduğu düşünülürse?
Ankara Kızılay’da, Adapazarı Çark caddesinde, Samsun Çiftlik caddesinde, Diyarbakır Huzurevleri’nde ve Denizli Delikliçınar meydanında birer anket yapalım. Karşımıza çıkan ilk 25’er kadına soralım, bu kadınların arasında ister eş ister baba ister iş arkadaşı ister apartman komşusu ya da ilkokul öğretmeni olsun ve ister duygusal, ister düşünsel, ister fiziksel olsun, hayatı boyunca hiç tacize, istismara, şiddete maruz kalmamış kaç kadın bulabiliriz sizce? Olsa olsa söylemek istemeyeceklerdir ya da yaşadıklarını bir taciz olarak adlandırmamışlardır, bir istismar olduğunun bilincinde değildirler. En güvenli, sağlıklı anne babanın kızı bile olsa yani çok sağlıklı bir ailede büyümüş olsa bile bir kadın otobüste, vapurda, trende, iş yerinde, kafede ya da yolda tacize maruz kalabiliyor. Birincil travmatize olmasa bile yani örneğin birebir kendisine yönelik bir sarkıntılık olmasa bile ikincil travmatize dediğimiz davranışı yaşayabiliyor. Kendisi yaşamasa bile o an yaşayan bir kadına tanıklık etmesi de bir travmadır çünkü bugün bir başkası yarın kendisi, öyle ya da böyle bir gün mutlaka aynı şeyin kendi başına da gelebileceğini düşünüp kaygılanır ki alın işte size travma. Bunun üzerine hayatı boyunca kendisine öğretilen “aman ha kızım, erkektir dikkat et, kızar, döver, ansızın çekip gider” ya da “bakma, görme, konuşma, gülme, isteme, başını kaldırma” gibi gibi yüzlerce toplumsal öğretilmişlikleri de ekleyelim. Hakikaten bu ülkede bir kadının bir erkeğe güvenip yakınlaşması ilişki kurması bile mucize, kadınlar onca öğretilmişliğe ve olumsuz tecrübeye rağmen bunu başarıyorlar.

image-8

Erkekler, kadınların hayatına neden karışır? Önsözde, bunun nedeni “hepimizde var olan ve adına “erkeklik” dediğimiz tüm güçlülük; yani mükemmellik, sorunsuzluk ya da karizma algısıdır.” diyorsunuz? Hayatın erkek-egemen bir tarzda örgütlenmiş olmasından farklı bir şey mi söylüyorsunuz?
Bunun 2 nedeni var. Birincisi, kendimize dürüst davranalım, hiç reddetmeye kalkışmayalım ki sizde de bende de bir erkek olarak var olan, biz öğrenmeyi istesek de istemesek de var edilen “aslansın sen, kaplansın sen” ya da “erkek adam dediğin…” mantığı, toplumsal öğretilmişliği. Siz de ben de farkında olsak da olmasak da bu ülkede birer erkek olarak hep güçlü, hep güçlü olması gereken, her an her şeye çözüm üretebilecek birer erkek olarak yetiştiriliyoruz. Yani özcesi her erkek aslında içi tamamen boş bir narsistik kişilikle yetiştiriliyor. Tabi narsisizmin en önemli özelliği, her an her şeyi üstelik de en başarıyla yapabileceğine, böyle bir gücünün olduğuna inanmaktır. Mükemmellik, kusursuzluk, hatasızlık, üstünlük, özel insan olma algısı, duygusu, iddiasıdır. Kadınların hayatlarına da bu nedenle karışıyoruz çünkü ne yazık ki kendimizde böyle bir güç görüyoruz. Hâlbuki onlar bizim “güçlü” olmamızı istiyorlar mı diye hiç sormuyoruz bile. İkincisi, bizi kendimize döndürmekten alıkoyması. Kadın ya da erkek olalım, hangi nedenle olursa olsun kendi sorunlarımızla yüzleşmekten kaçınmamızın en kolay yolu başkasının “sorunlarıyla” ilgilenmektir, öyle değil mi? Erkekler de bunu yapıyor ama bu iki nedenden hangisi daha belirleyici, ön planda derseniz hiç kuşkusuz ki ilki.

Erkeklerin bu erkek iktidarını içselleştirmiş olduğu söylenebilir mi?
Ne yazık ki öyle. Ve bence öyle bir içselleştirme ki organları, dokuları bırakalım, hücrelerine kadar işlemiş durumda. Erkekler bu iktidar algılarının, bu “güçlülük” fantezilerinin öncelikle kendilerine ve bir biçimde ilişkide oldukları insanlara da ne kadar zarar verdiklerinin farkında değiller. Daha kötüsü, farkında olmak gibi bir kaygılarının olmaması. Mesela bana bir erkeğin en büyük sorunu nedir diye sorarsanız 42 yıllık yaşamım ve 20 yıllık profesyonel deneyimlerim itibariyle de hiçbir sorununun olmaması, hayatında hiçbir sorun görmemesi derim. Hâlbuki mesela biz psikologlar her gün ilişkisinde ya da evliliğinde kendisini anlatamayan, ifade edemeyen, edemediği için de mutsuz, doyumsuz, çaresiz, karamsar, gözyaşına boğulan kadınların yaşamlarına tanıklık ediyoruz. Madem bu kadar iyi, kaliteli, güçlüyüz ve her kadını hem de her yönden tatmin edebilme ultra mega kapasitesine de sahibiz, bu gözyaşları niye…

image-9

Kadınlardan Erkeklere Empati Mektupları / Editör: Uzman Psikolog: Tarık Solmuş / Doruk Yayınevi

Tarık Solmuş; Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden 1994 yılında lisans ve 1997 yılında da “Eğitim Düzeyinin, Cinsiyetin, Kurbanın Giyim Tarzının ve Sosyal Statüsünün Tecavüz Kurbanına ve Saldırgana Yüklenen Suç Miktarı Üzerindeki Etkisi” başlıklı çalışmasıyla yüksek lisans derecelerini aldı. İnsan Kaynakları Yönetimi, örgütsel davranış, yönetim danışmanlığı, aile içi dinamikler, romantik ilişkiler ve madde kullanımı ve bağımlılığı gibi konularda yapılmış çeşitli projelerde koordinatör ya da danışman olarak görev aldı. Türk Psikologlar Derneği Yönetim Kurulu ve Eğitim Komisyonu üyeliklerinde bulundu. Kitapları; Aramızdaki Psikopatlar ve Nefret Suçları (Doruk Yayınları, 2014), Kadınlar Erkeler Farklılıklar İlişkiler (Doruk Yayınları, 2014), Dizilerde Psikoloji ve Anormal Davranışlar (Doruk Yayınları, 2013), Normalden Anormale Aşk ve Aşk Sineması (Doruk Yayınları, 2013), En İyileriyle Sinema ve Filmlerde Psikoloji (Doruk Yayınları, 2013), Sinemada Psikoloji ve Anormal Davranışlar (Doruk Yayınları, 2012), Kadınlık ve Annelik Psikolojisi (Nobel Yayıncılık, 2012), Çift, Evlilik ve Aile Terapisi (Doruk Yayınları, 2011), Sinemada Romantik İlişkiler, Aşk ve Bağlanma (Papatya Yayıncılık, 2011), İşyeri Terapisi (Papatya Yayıncılık, 2010), Romantik Terörizm ve Romantik Tecavüz (Sistem Yayıncılık, 2010), Mozaiğin Kadınları: Bağlanmaları ve Aşklarıyla Türkiye’li Kadınlar” (Sistem Yayıncılık, 2009), Bebeğim Senden; Ama Senden Değil (Dharma, 2009), Bağlanma ve Aşkın İki Yüzü (Epsilon, 2008), İş Yaşamında Duygular ve Kişilerarası İlişkiler (Beta, 2004) alanında kaynak eser olarak görülmekte… Ayrıca editörlüğünü yaptığı kitaplar da çok beğeniliyor. Kadınlardan Erkeklere Empati Mektupları (Doruk Yayınları, 2014), 88 Kadın 8 Aşk (Goa Yayıncılık, 2012) Kadın Gözüyle Aşk, (Yitik Ülke Yayınları, 2013), Bağlanma, Evlilik ve Aile Psikolojisi: Türkiye Bağlanma El Kitabı (Sistem Yayıncılık, 2010), Romantik İlişkiler, Evlilik ve Ana Baba Çocuk İlişkileri (Nobel Yayıncılık, 2010), İş ve Özel Yaşama Psikolojik Bakışlar (Epsilon, 2008) Endüstriyel Klinik Psikoloji ve İnsan Kaynakları Yönetimi (Beta, 2007). Mobbinge Karşı Dayanışma Derneği’nin Yönetim Kurulu Üyesi ve Çift ve Evlilik Terapileri Derneği ile Aile ve Evlilik Terapileri Derneğ gibi kurumların üyesi olan yazar, halen çalışmalarımı Bağlanma, Çift ve Evlilik Terapisi, Endüstriyel Klinik Psikoloji alanlarında sürdürüyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.