Tatlı Perşembe – John Steinbeck

 

“Evlerin arasındaki boş bir arsaya atılmış eski bir buhar kazanını eve dönüştürerek hayata tek başına tutunmaya çalışan Suzy ile Dünya Savaşı’nın bitiminde askerden döndükten sonra bilim adamı olmak için uğraşan Doc’un yolları Sardalye Sokağı’nda kesişir. Balıkçıları, serserileri, göçmenleri, sevimli dolandırıcıları ve sıra dışı polisiyle sahici hayatın samimi bir resmi olan bu sokakta ilişkiler de tutkuyla yaşanır. Konumları birbirinden farklı bu insanların arzuları, duyarlılıkları, birlikte sevgi ve dayanışma ruhuyla var olma çabalarına, “Berbat Çarşamba” ile “Bekleme Günü Cuma” arasında, kırılgan bir aşkın etkileyici öyküsü eklenir. Neredeyse her eseri başyapıt sayılan ve dünya edebiyatına katkılarından dolayı 1962 yılında Nobel Edebiyat Ödülü ile onurlandırılan John Steinbeck’in Tatlı Perşembe’de incelikli anlatımıyla yansıttığı Sardalye Sokağı, roman sanatının ve dünya edebiyatının en özel kahramanlarından biridir.” Tatlı Perşembe’den okuma parçası yayımlıyoruz.

Arada Olup Bitenler

Savaş Monterey ve Sardalye Sokağı’na gelince herkes az ya da çok, şu ya da bu bir şekilde savaştı. Husumet sona erdiğinde herkes yaralıydı.

Konserve fabrikalarının sahipleri de, balık avı sınırlamasını kaldırtarak ve bütün balıkları avlayarak savaştılar. Bunu vatanseverlik sebebiyle yapmaları, balıkları geri getirmedi. Alice’teki istiridyeler gibi, “Hepsini yemişlerdi.” Sebep Batı’nın ormansız kalmasına ve şu an California toprağının suyunun, yağmurun geri getiremeyeceği ölçüde dışarı pompalanmasına yol açan soylu dürtüydü. Çölleşme gerçekleşince insanlar üzülecek; tıpkı bütün California sardalyeleri yakalanıp konserve yapıldığında ve yendiğinde Sardalye Sokağı sakinlerinin üzüldüğü gibi. Oluklu demir sactan yapılma, inci grisi konserve fabrikaları sessizdi ve onlara yaşam katan tek şey, volta atan bekçiydi. Bir zamanlar kamyonların gürlediği sokak sessiz ve boştu.

Evet, savaş herkesi etkiledi. Doc askere alındı. Batı Biyoloji Laboratuvarları’nı Yaşlı Jingleballicks adlı bir arkadaşına emanet edip, bir zührevi hastalıklar bölümünde teknik çavuş olarak hizmet verdi.

Doc buna felsefi yaklaştı. Boş zamanlarında devletin sınırsız miktarda alkolünü tüketip birçok arkadaş edindi ve terfi edilmeye ısrarla direndi. Savaş bitince, minnet duyan devlet onu çalıştırmayı sürdürdü, bazı stok problemlerini halletmesi için; Doc bu iş için biçilmiş kaftandı, çünkü problemlerin çoğunun sebebi kendisiydi. Doc zafer kazanmamızdan iki yıl sonra terhis edildi.

Batı Biyoloji’ye geri dönünce, su basmış laboratuvarın kapısını güçlükle açtı. Yaşlı Jingleballicks oraya yıllardır gelmiyordu. Her şey toz ve küf içindeydi. Lavaboda kirli tencereler ve tavalar vardı. Aletler paslanmıştı. Canlı hayvan kafesleri boştu.

Eski koltuğuna oturan Doc’ın üstüne ağırlık çöktü. Yaşlı Jingleballicks’e usulca, keyifle, ağız dolusu küfür ettikten sonra kendiliğinden kalkıp boş sokağın karşı tarafına, Lee Chong’ın bakkalına, bira almaya gitti. Lee Chong’ın gitmiş olduğunu ancak tezgâhın arkasında duran şık Meksikalı adamı görünce anımsadı.

“Bira,” dedi Doc. “İki litre.”

“Geliyor,” dedi Patron.

“Mack buralarda mı?”

“Tabii. Buralardadır.”

“Söyle ona, görüşmek istiyorum.”

“Kim diyeyim?”

“Doc geri döndü de.”

“Tamam Doc,” dedi bakkalın sahibi. “Bu tür bira iyi mi?”

“Bira olsun da hangi türden olursa olsun, iyidir,” dedi Doc.

Doc’la Mack gecenin köründe laboratuvarda oturdular. Mack görüşmedikleri yıllarda olanları anlatırken, artık yetmez olan biranın yerini bir litre Old Tennis Shoes aldı.

Her yer değişmişti. İnsanlar ya gitmiş ya da değişmişlerdi, ki değişmek gitmek gibiydi neredeyse. İsimlerden, sağların isimlerinden bile hüzünle bahsettiler. Gay ölmüştü, Londra’da üstüne uçaksavar topu güllesi düşmüştü. Bombardımanlarda gökyüzüne bakmadan duramazdı. Karısı onun sigortasından gelen para sayesinde tekrar evlenmekte zorlanmamıştı, ama Flophouse Palas’takiler Gay’in yatağına el sürmemişlerdi… Gay’in küçük mabedi olmuştu o yatak. Gay’in yatağına oturmak yasaktı.

Mack, 1. Whitey’nin Oakland’deki bir silah fabrikasında çalışmaya başladığını ve ikinci gün bacağını kırdığını, sonra da üç ay yan gelip yattığını da anlattı Doc’a. 1. Whitey beyaz hastane yatağında mızıka çalmayı öğrenmişti ve bu başarısının tadını hayatının sonuna dek çıkaracaktı.

Bir de yeni Whitey, 2. Whitey vardı ve Mack onunla gurur duyuyordu, çünkü 2. Whitey Birinci Deniz Alayı’na katılıp yedek er olarak yurtdışına gitmişti. Birisi (2. Whitey değil) onun Bronz Yıldız kazandığını söylemişti, ama bu doğruysa bile 2. Whitey madalyayı kaybetmişti, dolayısıyla kanıt yoktu. Ama 2. Whitey asıl ödülünü… yani brendiyle dolu bir litrelik kavanozda turşusu kurulmuş kulakları elinden alan Deniz Piyade Teşkilatı’nı asla affetmemişti. O kavanozu yatağının yukarısındaki rafa, vatanına verdiği hizmetin hatırası olarak koymak istemişti.

Eddie, La Ida Kafe’de, Geniş Ida’nın yanında çalışmaya devam etmişti. Eddie’nin muayene raporuna bakıp da ondaki terslikleri gören adli tabip, Eddie’nin teknik açıdan on iki yıldır ölü olduğu sonucuna varmıştı. Ama Eddie yaşamaya devam etmişti ve herkes askere alındığından, Geniş Ida’nın kadrolu barmeni olmasına ramak kalmıştı. Duygusal sebepler yüzünden, bardaklardaki artıkların toplandığı şarap testisini küçük fıçılara boşaltmış ve dolan her fıçıyı, deliğini tıpayla tıkadıktan sonra gömmüştü. Palas şu an Monterey İlçesi’ndeki ucuz otellerin en iyisidir.

Aşağı yukarı yarım litre Old Tennis Shoes içmelerinden sonra Mack, Dora Flood uykusunda ölünce Bear Flag personelinin yasa boğulduğunu anlattı. Kızları yıkılmışlardı. Üç gün boyunca kız kıza içtiler; kapıya “Kapalıyız” yazısı assalar da, Dora’nın anısına söyledikleri üç şarkı -“Rock of Ages”, “Asleep in the Deep” ve “St. James Infirmary”- duvarların ardından duyulabiliyordu. O kızlar gerçekten yas tuttular… kır kurtları gibi yas tuttular. Bear Flag, Dora’nın ablasına miras kaldı; San Francisco’dan gelen kadın, oradaki Howard Sokağı’nda yıllarca işlettiği Midnight Mission yoksullar evinden para kazanmıştı. Baştan beri sessiz ortağı olduğu genelevin eşsiz uygulamalarıyla kurallarını belirlemişti. Örneğin Dora mekânına Lone Star adını vermek istemişti, çünkü gençliğinde Fort Worth’ta muhteşem bir hafta sonu geçirmişti. Ama ablası, mekâna California’nın şerefine

Bear Flag adının verilmesinde diretmişti. “Bir eyalette fahişelik yapacaksan, oraya saygı göstermen gerek,” demişti. Yeni işini eskisinden farklı bulmuyordu, ikisini de amme hizmeti olarak görüyordu. Yıldız falı bakıyordu ve Bear Flag’i en azından iş saatlerinin dışında bir tür kız görgü okuluna dönüştürmeyi sürdürdü. Gerçek adı Flora’ydı, ama bir gün yoksullar evinde, kibar bir serseri çorbasını bitirdikten sonra ona “Flora, bana daha çok Fauna tipi gibi geliyorsun sen,” demişti.

“Bak bu hoşuma gitti,” demişti kadın. “Bu ismi kullansam olur mu?” Kullanmıştı da. Sonrasında Fauna ismini kullanmıştı hep.

Bütün bunlar yeterince üzücüydü, ama Mack asıl üzücü haberi vermeyi erteleyip durdu. Vermek istemiyordu. O yüzden Doc’a ressam Henri’den bahsetti.

Mack, Henri konusunda kendini suçluyordu biraz. Henri hoş bir kabini olan, küçük, dört dörtlük bir tekne inşa etmişti. Ama yukarıda, ormanda inşa etmişti çünkü okyanustan korkuyordu. Teknesi beton blokların üstünde duruyordu ve Henri orada mutluydu. Bir keresinde, yapacak pek bir işi olmayan Mack ile çocuklar ona oyun oynadılar. Canları sıkılıyordu. Sahildeki kayalıklara inip kaya midyesi topladılar ve onları yukarı götürüp Henri’nin teknesinin altına, çabuk katılaşan çimentoyla yapıştırdılar. Henri epey rahatsız oldu, özellikle de bunu kimseye anlatamadığı için. Doc olsa onu sakinleştirebilirdi, ama Doc askerdeydi. Henri midyeleri kazıyıp teknenin altını boyadı, ama boya kurur kurumaz çocuklar yine aynı şeyi yaptılar ve bu sefer biraz deniz yosunu da yapıştırdılar. Daha sonra olanları görünce de çok utandılar. Henri yirmi dört saat içinde tekneyi satıp şehri terk etti. Uykudayken teknesinin denize gittiği düşüncesini, dehşete kapılmasına yol açan bu korkunç düşünceyi aklından çıkaramıyordu.

Mack, Hazel’ın da askere yazıldığını anlattı; gerçi buna kimseyi inandıramazdınız. Harry G.I. belgesi almaya hak kazanacak kadar askerlik yapmıştı ve bir başvuru formuna tik atarak, California Üniversitesi astrofizik bölümüne yazılmıştı. Üç ay sonra, ortalık biraz yatışınca, üniversite yetkilileri onun farkına vardılar. Psikoloji bölümündekiler onun öğrenimine devam etmesini istese de, bu kanuna aykırıydı.

Hazel okuduğu bölümün neyle ilgili olduğunu merak ediyordu sık sık. Bunu Doc’a sormak niyetindeydi, ama Doc geri döndüğünde bu soru aklından çıkmıştı artık.

Doc birinci Old Tennis Shoes şişesindeki içkinin kalanını bardaklara dökerken “Bahsetmediğin tek bir şey kaldı. Sana neler oldu Mack?” dedi.

“Ben burada kalıp düzeni korudum,” dedi Mack.

Evet, Mack düzeni korumuştu ve karşılaştığı herkesle savaş hakkında konuşmuştu. Kendisinin katıldığı savaşa Büyük Savaş diyordu. Birinci Dünya Savaşı’ydı bu. O savaşın dışında, Dört Temmuz ruhuyla ilgilendiği ikinci konu atom bombası testleriydi. Hükümetin yeni uranyum yataklarının keşfi için koyduğu büyük ödülü duyunca zincirleme tepkimeye giren Mack, ikinci el bir Geiger sayacı satın aldı.

Monterey otobüs terminalinde Geiger sayacı vızıldamaya başlayınca Mack sayacın işaret ettiği yöne gitti… önce San Francisco’ya, sonra da Marysville, Sacramento ve Portland’e. Mack bilimle ilgilenmeye kendini öyle kaptırmıştı ki, otobüsteki kızı fark etmedi. Yani çok fark etmedi. Eh, olaylar birbirini takip etti, ki Mack’in başına sık gelen bir şeydi bu. Kız Jacksonville, Florida’ya uzun yoldan gidiyordu. Mack Tacoma’da kızdan ayrılacaktı, ama Geiger sayacı yüzünden doğuya gitmeyi sürdürdü. Kızla birlikte Salina, Kansas’a gitti. Sıcak ve boğucu bir günde, kız otobüste bir sineğe vurayım derken kol saatini kırınca, Mack aslında bir radyumlu saat kadranını takip etmekte olduğunu keşfetti. Mack romantizmi yeterli bulacak yaşta değildi. Fort Ord’a giden bir trenin açık yük vagonuna binerek, orta boy bir tankı örten branda bezinin altında seyahat ederek Monterey’e geri döndü. Mack evine geri döndüğüne çok memnundu. Vagondaki bekçiden birkaç dolar kazanmıştı. Flophouse Palas’ı güzelce temizledi ve ön bahçeye bir dizi çadır çiçeği dikti; Eddie’yle o, mekânı savaştan dönen kahramanlar için hazırladılar. Kahramanlar birer ikişer geri geldikçe çok eğlendiler.

Doc’la Mack’in üstüne çöken hoş melankoli, sonbahar yaprakları gibiydi; melankolinin sebebi Old Tennis Shoes’la eski zamanlar, yitirilmiş dostlarla değişmiş dostlardı eşit ölçüde. Ve ikisi de kaçındıkları bir konu olduğunu, o önemli konuyu açmamak için önemsiz şeylerden bahsettiklerini biliyorlardı. Ama sonunda başka konu kalmayınca, o konuya geçmek zorunda kaldılar.

Doc büyük bir cesaretle konuyu açtı. “Bakkalın yeni sahibi hakkında ne düşünüyorsun?”

“Ah, iyi biri,” dedi Mack. “İlginç denebilir. Tek sorun şu ki, Lee Chong’un yerini alamaz asla. Arkadaşlıkta Lee Chong’un üstüne yoktu,” dedi Mack üzüntüyle.

“Evet, akıllı ve iyi bir insandı o,” dedi Dock.

“Numaracıydı da,” dedi Mack.

“Zekiydi de,” dedi Doc.

“Bir sürü insana iyiliği dokundu,” dedi Mack.

“Ve yardım istemezdi pek,” dedi Doc.

Lee Chong’dan bahsedip durdular; belleklerindeki Lee Chong öyle erdemli, akıllı ve güzel bir insandı ki, adam kendisinden böyle bahsedildiğini duysa şaşırırdı. Biri o tüccar Çinli’yi öven bir öykü anlatırken, diğeri daha da övgü dolu bir öykü anlatmak için sabırsızlanıyordu. Belleklerinin ortaya koyduğu yaratık insana benzemiyordu pek, iyi kalpli bir ejderha ve üçkâğıtçı bir melekti. Tanrılar böyle yaratılır işte.

Ama şişe boşalmıştı artık ve bu duruma sinirlenen Mack, öfkesini Lee Chong’un anısına yöneltti.

“Orospu çocuğu sinsilik yaptı,” dedi Mack. “Bakkalı satıp gideceğini söylemeliydi bize. Onca işi arkadaşlarından yardım almadan yapması hiç arkadaşça değildi.”

“Belki de bundan korkuyordu,” dedi Doc. “Lee bu konuda yazdı bana. Ona akıl veremezdim -fazla uzaktaydım-, o yüzden güvendeydi.”

“Çinlilerin aklından ne geçtiği hiç belli olmaz,” dedi Mack. “Onun, nasıl derler… böyle kumpas kuracağı kimin aklına gelirdi ki Doc?”

Ah, şoke ediciydi gerçekten. Lee Chong dükkânını o kadar uzun süre işletmişti ki, orayı satacağını kimse öngöremezdi. Sardalye Sokağı sakinlerinin gıda ve kıyafet ihtiyaçlarını o kadar uzun süre karşılamıştı ki, kalıcı olduğu düşünülmüştü. Paradoksal Batılı zihnine paralel gibi görünen paradoksal Doğulu zihniyle gizli gizli plan kurduğunu kim tahmin edebilirdi ki?

Kaptanların kabinlerinde otururken, rüzgârdan ve dalgalardan etkilenmeyen bir bakkal açmayı planladıkları düşünülür genellikle. Lee Chong abaküsünü kullanırken ve insanlara litrelik Old Tennis Shoes şişeleri verirken, büyük bıçağıyla incecik domuz pastırması dilimleri keserken hayal kurmuştu. Büyük hayaller kurdu… denizin hayalini. Planlarından kimseye bahsetmedi, tavsiye de istemedi. İstese birçok tavsiye alırdı.

Lee Chong günün birinde bakkalını satıp bir uskuna satın aldı. Güney Denizleri’nde ticaret yapmak istiyordu. Palmiyelerle Polinezyalıların hayalini kuruyordu. Bakkalındaki tüm malları… bütün konserveleri, kauçuk botları, kepleri, iğneleri ve küçük aletleri, havai fişekleri ve takvimleri, hatta altın kaplama kol düğmeleriyle çakmakların bulunduğu cam kapaklı vitrinleri bile uskunasının ambarına koydu. Her şeyini yanına aldı. Onu son gördüklerinde Point Pinos’taydı, hayalindeki geminin içinde şamandıranın yanından geçip günbatımına doğru giderken miyar güverteden mavi denizci kepini sallıyordu. Yolda batmadıysa şu an oradadır… arka güvertedeki bir tentenin altındaki hamakta yatıyordur herhalde ve etrafındaki neredeyse çırılçıplak, güzel Polinezyalı kızlar onun domates konservelerini ve çizgili tamirci keplerini taşıyordur.

“Bunu neden yaptı sence?” diye sordu Mack.

“Kimbilir?” dedi Doc. “Herhangi bir insanın zihninin derinliklerinde yatanları kim bilebilir? Herhangi bir insanın ne istediğini kim bilebilir?”

“Orada mutlu olmayacak,” dedi Mack. “O yabancıların arasında yalnızlık çekecek. Ben meseleyi çözdüm Doc, anlarsın ya. O lanet olası filmler yüzünden oldu. Bizimki her Perşembe gecesi dükkânı kapardı, hatırlarsın. Çünkü sinemada o gece yeni film gösterimi olurdu. Lee Chong hiçbir filmi kaçırmazdı. Filmler yüzünden oldu. Biz ikimiz filmlerin yalancı olduğunu biliyoruz Doc. Lee Chong gittiği yerde mutlu olmayacak. Mutsuz olup geri gelecek.”

Doc bakımsız laboratuvarına göz gezdirdi. “Keşke orada, onun yanında olsaydım,” dedi.

“Bunu kim istemez ki?” dedi Mack. “Güney Denizi adalarındaki kızlar onu öldürecek. Eskisi kadar genç değil artık.”

“Biliyorum,” dedi Doc. “Biz ikimiz orada olmalıydık Mack, onun kendi kendinden korunmasına yardım etmeliydik. Sokağın karşı tarafına geçip de bir litre içki daha alsam mı, yoksa gidip yatsam mı Mack?”

“Neden yazı tura atmıyorsun?”

“Sen at,” dedi Doc. “Yatmak istemiyorum aslında. Sen atarsan istediğim sonuç çıkacak bence.”

Mack yazı tura atınca Doc haklı çıktı. “Ben seve seve giderim Doc,” dedi Mack. “Sen rahatını bozma… birazdan dönerim.” Döndü de.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

John Steinbeck, babası Prusya, annesi ise İrlanda göçmeni ırgat bir ailenin çocuğu olarak, 1902 yılında Kaliforniya’nın Salinas kentinde doğdu. Çocukluk ve ilk gençlik yılları boyunca okul dışındaki zamanını Salinas Vadisi’ndeki çiftliklerde çalışarak geçirdi. Eserlerinin çoğunda da mekân olarak burayı seçti. Erken yaşlarda yazar olmaya karar veren Steinbeck, 1919’da girdiği Stanford Üniversitesi’nde yalnızca yazarlığına katkısı olacağını düşündüğü derslere katıldı. Öğrenimini sürdürdüğü altı yıl boyunca tezgâhtarlık, ırgatlık, marangozluk, laborantlık, boyacılık, kapıcılık gibi pek çok işte çalıştı. Steinbeck’in ilk romanlarından başlayarak emekçilerin yaşam koşullarını ve ilişkilerini başarıyla yansıtabilmesinde bu yaşam deneyimi etkili oldu. Üniversiteyi bıraktıktan sonra New York’a giderek gazetecilik yapmayı denedi ancak yazılarının büyük kısmını yayınlatmayı başaramayarak Kaliforniya’ya döndü. İlk romanı Altın Kupa (1929) fazla ilgi görmedi. Yazarlık yeteneği 1935 yılında Yukarı Mahalle’nin yayınlanmasının ardından dikkat çekti. Bu eserini her biri birer klasik sayılan Bitmeyen Kavga (1936), Fareler ve İnsanlar (1937) ve Pulitzer Ödülü kazanan Gazap Üzümleri (1939) takip etti. Kitaplarında işçi sınıfının gündelik ilişkilerini, yaşam koşullarını ve mücadelelerini, döneminin ve çağımızın en temel toplumsal meselelerini tüm insani ayrıntılarıyla resmetti. Sardalye Sokağı, Cennetin Doğusu, Al Midilli ve daha pek çok başyapıt veren yazar 1962 yılında edebiyata katkılarından dolayı Nobel Edebiyat Ödülü ile onurlandırıldı. Eserleri edebi değerleri kadar güncellikleriyle de övgü alan ve birçoğu sinemaya da uyarlanan Steinbeck, 1968 yılında öldü.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.