“Eşcinsellik, erkek iktidarı karşısında ‘oyun kurucu’ pozisyon alabilir.”

 

Tayfun Atay’ın kitabı, memleketin cinsellik ufkunu tarıyor, onun dolambaçlı yollarında fikir üretiyor. Konu memleket ve cinsellik olunca da ister istemez heteroseksüel erkek iktidarı başrole çıkıyor, her şey onun bahçesinde konuşuluyor. Kitabın sunuşunda da söylendiği gibi; “Dinsellikle cinselliğin gerilimli ilişkisini mercek altına alan yazılar da var; bir türlü gerçekleşemeyen eşcinsellik açılımına karşılık bir açılım olarak eşcinselliğe bakan pencereler de var. Kadınlık ve erkeklikle ilgili klişeler hakkında, değişen erkeklikler ve kadınlıklar hakkında, cinsiyet kimliklerinin muğlaklıkları ve geçişkenlikleri hakkında, cinselliği yaşamanın toplumsal müşkülleri hakkında, capcanlı bir kitap” Çin İşi Japon İşi

Kitabınızın ilk bölümü “Erkeklik En Çok Erkeği Ezer” makalesi bu kitabın teorik çerçevesini sunuyor. Ve sanırım cinsellik hakkındaki tartışmanın başlaması gerektiği iktidar noktasını ortaya koyuyor. Dünyada ilişkilerin sorunu “erkeklik” mi, erkeklik temsilleri mi ya da gelenekle şekil alan “toplumsal erkeklik” mi?
Tabii ki kastettiğimiz “toplumsal-kültürel” anlamda ve bununla bağlantılı olarak, bir iktidar pratiği olarak erkeklik. Biyolojik olarak erkek doğmakla bir sorunumuz yok. Toplumsal süreç içinde “erkek oluş” durumumuzla ilgili bir sorunumuz var. Yani toplum ve kültür, erkeklik halini nasıl kadın olmak karşısında eşitsiz, asimetrik ve adaletsiz şekilde ayırt ediyor; buna bağlı olarak ortaya çıkan “erkek olma” hali, erkeklik kültürü, yakıcı bir “sorun”dur diyoruz. Bu aslında feminist hareket üzerinden hanidir aşina olduğumuz iddiaya, hasbelkader, bu sorun kadını olduğu kadar, hatta ondan çok daha fazla erkeği de yakar diye bir eklemede bulunuyoruz. Evet bu anlamda dünyada ilişkilerin sorunu “erkeklik”. Bu insanlığımıza zarar veren bir sorun. Kitapta bunu savunuyor, tarihsel, ama özellikle antropolojik verilerle ikna etmeye çalışıyorum okuyanları.

“… kadınlık kimliği ve pratiğinden farklı şekilde erkeklik, bir iktidar pratiği olarak kurumsallaşıyor. Tam bu noktada onun ‘tarihsel’liğine vurgu yapmak, yani ezeli ve ebedi olmadığını unutmamak gerekir” diyorsunuz. Erkek egemenliği “tarihin hangi safhasında” değişir diye umutlanabiliriz?
İdeallerin, umutların, ütopyaların tükenmeye yüz tuttuğu bir çağ yangınında buna cevap vermek kolay değil. Ancak günümüz yaşamı, teknik, ekonomik, kültürel (eğitimsel/ideolojik) dinamikleri itibariyle bu egemenliğin sarsılması yolunda çok daha umut verici bir aşama teşkil ediyor. Unutmayalım yüz yıl önce bu egemenliği sorgulamak, söz konusu olmak bir yana akla bile gelmiyordu. Bunun olağanlaştırıldığı çok uzun bir tarihten geliyoruz. Türkiye’de 50 yılı bile yok böylesi bilinçlice bir sorgulamanın. Karşılaştırmalı olarak da söz konusu egemenliğin genelde kırsal-geleneksel bir yaşam biçimi içinde olduğundan daha kırılgan olduğu söylenebilir bugün. Belki böyle bir tarih safhasının pratisyenleriyizdir! Aşılayabileceğim umut, bu kadar.

Kitabınızda yazdığı gibi “tarım devrimi”nden istim alan (…) bu “eril” kültürel “matriks”, erkek iktidarı kendisini yaratan koşullar bunca değişmişken hâlâ nasıl güçlü kalıyor?
Birincisi “kültürel saat” yavaş işler, ondan… Amerika’da kadına yönelik şiddetin azımsanamaz bir kısmı üst sosyoekonomik düzey, profesyonel çiftlerde gözleniyor. İncelemişler, nedeni, kendisinden daha fazla para kazanan, daha prestijli, statüsü yüksek noktalarda olan bir eşi, erkeklerin kaldıramaması çıkmış. Ne kadar iyi eğitimli, “modern” olursa olsun, yine de kendisinden gelir ve statü olarak daha üstün bir kadını yüksek sınıf mensubu bir erkek bile kaldıramıyor. Çünkü “kültürel genetik” tersine kodlanmış. Bunların kırılması kolay değil. Ayrıca kapitalist-endüstriyel yaşam da erkek iktidarını reddetmedi ki. Onu belki daha terbiyeli ve zarif kıldı, o kadar. Ama önceki soruya cevaben de belirttik, karşılaştırmalı bakıldığında fark da yabana atılamaz. Yukarıdaki örnek, yani yüksek sınıf bünyesindeki erkek şiddeti, aynı zamanda bir can çekişmenin de işareti olarak okunabilir.

TAYFUN.ATAY.1 TAYFUN.ATAY.2

“Erkeklik ve kadınlığın ‘doğal haller’ olmayıp, kültürel pratikler olduğunu unutmamak gerekir” diyorsunuz. Bu illüzyon başarısını neye borçlu ki, bize erkek egemenliği dışındaki kültürel pratikler, toplum formları fantastik ve mizahi gelebiliyor?
“Doğallaştırma” kültürel insanlık halimizin bir parçası. Biz, “doğal” olmayanı, kültürel olanı “doğallaştıran” bir canlı türüyüz. Çünkü kültür, bizim ikinci doğamız, ama zaman içerisinde de birincilleşen doğamız. O yüzden bir parçası olduğumuz biyolojik doğanın artık yabancısıyız. Paradoksal olarak da kültürel doğamıza ters düşen her şey, biyolojik olarak doğal da olsa onu yadırgıyor, doğal göremiyor, “anormal” sayıyoruz. İllüzyonun başarısı burada saklı. Bize tuhaf, yadırganacak gelen her şeyle dalga geçmek, alay etmek, mizah malzemesi yapmak da aslında bir iktidar uygulaması.

Toplumsal erkekliğin bir kimlik olarak giyilip sürdürülebilmesinin, bizzat erkekleri çileli bir yola soktuğunu söylüyorsunuz. Erkekler nasıl “yoldan çıkar”?
“Erkeklik”, erkekler için bir ateşten gömlek yahut iğneli fıçıdır. Kendini bilmesinden başlayarak bilinci kaybolana, yani ölene kadar erkek, erkekliğin sınavına girip çıkmaya devam eder. “Burası erkeklik, buradan çıkış yok”tur yani! Erkekliğe sahip olunmaz, o sadece “taşınır”. Yükü çok ağırdır ve erkeği “içerden” bitirir. Benliksel bir harabiyettir yarattığı. Ayrıntıları kitabımda bulabilir merak edenler. “Yoldan çıkmak” isteyenlere de kitabımı okumakla işe başlamalarını tavsiye etmekten başka söyleyebileceğim bir şey yok!..

“Maço”luğun, ideal erkek formu olarak kabul gördüğü bir toplumsal havayı soluyoruz. Galiba erkeklik imgesi altında ezilmeyi en çok açıklayan da bu. Bu kültürde, “Maço ol(a)mayan erkek, en hafifinden kadınımsı erkek, en ağırından pasif erkek eşcinseldir” diyorsunuz. Erkekliğin kendini tehdit altında hissettiği makas, kendi cinsiyle cinsel ilişki mi? Peki bu korku “kültürel” mi?
Erkek, kadının kurdudur. Ama erkeğin kurdu, yine erkektir. Erkekliğinizi test eden kadınlar değil, diğer erkeklerdir. O yüzden evet, tehdit, kendi cinsine teslim olma noktasıdır. “Suskunlar” dizisinde vardı, küçükken taciz ettiği erkeğe, aradan yıllar geçip yetişkinlikte onun tarafından tehdit edildiğinde diyor ki: “Ama ben senin erkekliğini aldım, beni öldürsen de durum değişmez, artık onu (erkekliğini) geri getiremezsin.” En büyük tehdit, hepimizin zihninin en karanlık noktasında saklı ve bir ömür boyu süren kaygıdır bu. Tabii bu deneysel olarak çıkmaz ortaya. Deneyimseldir. Hislerimizi itiraf edersek bilinir olur. O da kolay değil, çünkü konuşmak, içini açmak da “bozar” erkeği.

“ ‘Gerçek’ bir erkeğe, yani ‘maço’ya bir başka ‘erkek’le aktif anal eşcinsel ilişki kurma düşüncesi rahatsız edici veya iğrenç gelmez; aksine cinsel yönden uyarılmasına yol açar. Dahası eğer uyarılmıyorsa, o, ‘gerçek’ bir erkek değildir.” Bunu, “erkek eşcinselliğinin dünyasına” ait saymamak nasıl bir zihni süreç?
Bu ve önceki soruda aslında benim kitaptaki bir yazıda altını özenle çizdiğim Amerikalı eşcinsel antropolog Roger Lancaster’ın Yaşam Zor (Life is Hard: Machismo, Danger, and the Intimacy of Power in Nicaragua) kitabı üzerine yazdıklarımdan hareket ediyorsun. Lancaster bu değerli çalışmasında bize “Hispanik” kültürde erkekliğin nasıl maçolukla eşdeğer tutulduğunu ve bir erkek maço değilse gerçekte erkek sayılmadığını çok çarpıcı örneklerle ortaya koyuyor. Yukarıdaki ifadeler de o kitaptan. Nikaragua erkeği, ama “erkek oğlu erkek” olanı tabii, kadını dövdüğü ve “düzdüğü” kadar, hatta ondan daha fazla erkeği döven ve “düzen”dir! Lancaster bunu tespit ettiğini söylüyor. Ben de bizim kültürümüzdeki karşılığını, benzeşen söylem ve pratikleri bulmayı çalışıyorum. Bizde de “oğlancı”nın toplumsal ve kültürel kredisinin “ibne”yle kıyaslandığında nispeten daha yüksek olduğu söylenemez mi?! Ve tabii ki burada söz konusu olan “eşcinsel kültür” değildir. Çünkü esas olan “şiddet”tir. Belki haz vardır, ama o da şiddetten çıkar ve sağlıksız bir “kültürleme”nin söz sonucudur. Eşcinsellik, karşılıklılığa ve sevgiye dayanan bir ilişki. “Oğlancı” ise sevişmez, şiddet uygular.

“Maçoluk yalnızca karşı cinse yönelik bir toplumsal / kültürel güç ve şiddet gösterisi olmanın ötesinde, ‘esasen’ hemcinse yönelik bir güç gösterisidir ve uç noktada ‘sosyopatolojik’ bir (eş)cinsel şiddet pratiğinde vücut bulmaktadır.” Eşcinsel kimliklerine yönelik düşmanlığın, nefret suçlarının kaynağı buralarda mı aranmalı?
Buna yukarıdaki soruda cevap verdim sanıyorum. Ama ekleyelim: Homofobi ile “maçofili” arasında doğru orantı vardır.

Metroseksüel tabiri, 90’lardan bugüne Türkiye’de çok konuşuldu. Mark Simpson’dan aktardığınız gibi: “Tabir, içindeki kadınsılığı bastırmak yerine dışa vuran heteroseksüel erkeği tanımlamakta idi: feminen yanlarını kucaklamaya kararlı, hatta istekli heteroseksüel şehir erkeklerini…” Düşe kalka kendine bir yer buldu metroseksüel erkek imajı Türkiye’de. Bugün şehirli heteroseksüel erkek, bu tartışmadan ve sosyallikten ne taşıyor, sürdürüyor?
Metroseksüalite tam da yukarıdaki “erkek egemenliğinin tarihin hangi safhasında değişeceği”ne ilişkin sorunuza cevaben söylediklerimle işlerliğe sokulabilecek bir olgu. Bir toplumsal-kültürel kimlik olarak geleneksel erkeklik tanımlamasına, biçimlemesine, sınırlamasına ve –“insanlık”tan– kısıtlamasına tepki o. Tabii radikalliği olmayan, politik enerjisi düşük, “sistem içi” bir tepki. Ama sonuçta işte yaşadığımız dönem bu açıdan bir erkeklik sorgulamasını, geleneksel ataerkilliği reddettiği için ortaya çıkabildi. Sizi “kesmeyebilir”, hatta “endüstriyel” yanlarını düşünerek politik-ideolojik reddiye de üretebilirsiniz. Ama olgusal, “sosyolojik” baktığınızda, bunun “erkeklik” kalesine bir gol olduğu da ortadadır. Kazanım olarak düşünmekten yanayım ben. Burada da “homofobi”yle bir ters orantıdan söz etmek mümkün.

Bir eşcinsel aktivistin bile söylemeye çekineceği biçimde; “… eşcinsellik, bir kültürel farklılık, bir yaşama seçeneği olmanın ötesinde, insanlık adına tamamlanmışlık halidir. Daha fazla insan olma yolunda ‘normatif insanlık’ cenderesi içinde sancıyla, acıyla, ezayla, süregelen bir arayıştır” diyorsunuz. Sorumu biraz espri olarak kabul edin, ama lütfen de yanıtlayın: Eşcinsellik, tarih sahnesinde bir kez daha “oyun kurucu” olmaya mı başlıyor?
Ben bu ifadeyi 30 yıllık antropoloji birikimimin kazandırdığı bakışla ve onurla, gururla, heyecanla söylüyorum. “Öteki” tabirini kullanmaktan nefret ediyorum, ama çaresizlikten, derdimi anlatabilmek için kullanmak durumundayım: Benim kendimi ait hissettiğim antropolojik pozisyonda “öteki”, zenginliktir. “Öteki” benim eksik parçamdır. Seçenek yaratandır. Ve evet, insanlık halimiz de ancak “öteki”lerle birlikte tamamlanır, daha tam insan oluruz. Eşcinselliğe ve LGBTT kültürüne böyle bakıyorum ben. Eşcinsellik, evet, erkek iktidarı karşısında “oyun kurucu” pozisyon alabilir. Ama bunun bir “takım oyunu” olduğunu onun da unutmaması lazım. Bu, heteroseksüaliteyi dışlayarak olmaz.

TAYFUN.ATAY.4 TAYFUN.ATAY.3

Siz de anıyorsunuz; Murat Belge 1983’te yazdığı “Eşcinsellik” yazısında epigraf olarak kullandığı Marx’ın “İnsani olan hiçbir şey bana yabancı değildir” cümlesi, Türkiyeli solcuların eşcinsellikle ilgili tartışmalarda, “lütfettikleri” bir inceliği ifade ediyordu. Benzer tartışmayı 2010’lardan sonra Müslümanlar da yaptı. Devlet erkânının eşcinselliği sapıklık olarak nitelendirmesinden sonra, “liberal” Müslüman aydınlar da yaklaşık olarak “Ne münasebet, sapık değil sadece günahkârlar” diye yazdı. 80’lerde dünya solunda eşcinseller (ve tabii yeşiller) ortalığı kasıp kavuruyordu, bugün de dünyada eşcinsel Müslümanlar örgütleniyor, “Müslüman ve eşcinsel olarak yaşayabilmek için” düşünce, eylem üretiyor. Bu kültürel iklimde, Türkiyeli eşcinselleri ne bekliyor sizce?
Evet, dünyada Müslüman-eşcinsel “el-Fatiha” hareketi var ve çok önemli etki ve yankılara sahip. Türkiye’de Müslümanlar ve İslamcı hareket bu olguyla yeni yeni yüzleşme noktasına geliyor. Çok zor bir konu onlar için. Ama mutlaka gündemlerine girecektir. Bu, biraz da LGBTT kültürünün “inanç”la ilişkisi üzerine kendi içinde bir tartışma başlatmasıyla da teşvik edilebilir. İslamcı kesimi, liberalleri de dahil olmak üzere, bu konuda zorlamazsanız hiçbir şey değişmez. Soru şudur: Eşcinsel olmak, inançlı olmaya, inanan bir Müslüman olmaya engel midir? Değilse, bir Müslüman’ın da eşcinsel olanla ilişkisi, diyaloğu, dostluğu önünde ne engel vardır?

Radikal gazetesine TV hakkında, TV projeleri hakkında eleştiri yazıları yazıyorsunuz. Bu yazılarda da popüler kültürü kuşatan toplumsal sorunlardan, cinsellik görünümlerinden söz ediyorsunuz. Medya ve medyanın yaydığı içerik, cins kimliklerinin özgürleşmesinin önünde engel mi?
Hayır değil. Aksine orada da kıyasıya bir mücadele var. Şov-eğlence bazında da, dizi bazında da. Farklı cinsellik pratiklerinin özgürleşmesi yolunda medyadaki kimileri aracılığıyla engelleyici olabileceği gibi kimileri aracılığıyla da imkân alanı olabilir. En taze örnek, Kayıp Şehir dizisi. Trans kimlik açısından sergilediği “temsil” çabasını görmemek ve takdir etmemek mümkün mü?

Çin İşi Japon İşi – Cinsiyet ve Cinsellik Üzerine Antropolojik Değiniler / Yazar: Tayfun Atay / İletişim Yayınları / Editör: Tanıl Bora / Kapak Fotoğrafı: Ercan Arslan / 1. Baskı 2012 / 152 Sayfa

Tayfun Atay, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde fizik antropoloji öğrenimi gördü (1983). Aynı üniversitede paleoantropoloji alanında yüksek lisans yaptı (1986). Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’nda (SOAS) sosyal antropoloji üzerine ikinci yüksek lisans (1989) derecesini aldı ve doktora (1994) yaptı. 1985-2001 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü’ne bağlı olarak çalışmalarını sürdürdü. 2001-2011 arasında ise Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Halkbilim Bölümü Etnoloji Anabilim Dalı’nda öğretim üyeliği ve bölüm başkanlığı yaptı. Halen Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi. Ayrıca Radikal Gazetesi köşe yazarı ve televizyon eleştirmeni. Diğer eserleri: Batı’da Bir Nakşî Cemaati – Şeyh Nazım Kıbrısî Örneği (İletişim, 1996; Berfin, 2011); Din Hayattan Çıkar – Antropolojik Denemeler (İletişim, 2004, 2009, 2011); Yaşasın Meşhuriyet Çağı: Popüler Kültürden Kitle Kültürüne Türkiye İzlenimleri (Epsilon, 2004); Din Üzerine Antropolojik İncelemeler (Brian Morris’ten çeviri; İmge, 2004); Göl ve İnsan: Beyşehir Gölü Çevresinde Doğa-Kültür İlişkisi Üzerine Antropolojik Bir İnceleme (Kalan, 2005); Türkler Kürtler Kıbrıslılar – İngiltere’de Türkçe Yaşamak (Dipnot, 2006); A Muslim Mystic Community in Britain – Meaning in the West and for the West (Europäischer Hochschulverlag, 2012).

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.