Tek Kişilik Ölüm – Vedat Türkali

 

“Tarihsel olanı bütün katılığı, çiğliğiyle roman dışı niteliklerini göze batırıcı biçimde roman olaylarının içine koymaya özen gösterdim. Roman yapısındaki düşsel olaylar; yoğun, acılı, duygu dokusu içinde gelişirken, kaynayan suya atılmış buz kalıpları gibi somut tarihsel olaylar, kişiler yolunu kesip, birden karşısına dikiliverir okuyucunun. Somut, tarihsel olaylar bitince roman yine kendi çizgisi içine döner. Tek Kişilik Ölüm’de; tarihsel anlarda, o anları kapsayan süreçlerdeki yıkılışlara neden olan kişisel yanlışların saptanıp yansıtılmasıyla, özellikle 1940’dan sonraki TKP tarihinin önemli kesitleri alınarak bir tür eleştirel şema çıkarılmıştır. Tarihte kaçırılmış fırsatların getirdiği zarar kolay giderilemiyor. Hele ders alınması bilinmemiş de, kayıplar üst üste binmişse… Değerlendiremediğimiz fırsatların acısını, o günleri yaşayarak çekmiş birileri olarak bize düşen; neleri, nasıl kaçırdığımızı açık seçik ortaya koyup içtenlikle sergilemektir. Geçmişi cicili boyalarla süsleyip yeni kuşaklara gözbağcılık etmek devrime de, demokratik gelişmeye de zarardan başka bir şey sağlamaz. Tüm çabam, uğraşım bu temel inancıma dayanır. Bu inancın ürünüdür Tek Kişilik Ölüm…” Büyük yazarın başyapıtlardan biri olan ‘Tek Kişilik Ölüm’ü, yayımladığımız okuma parçası ile hatırlayalım istiyoruz…

Cezaevinin Duvarları

Kar serpiştirmeye başladı. Martın son oyunu bunlar. Bozuk asfaltta, göllenmiş çamurlu suları iki yana savurarak geçen boz bulanık asker kamyonları, uçuşan karların soğukluğunu taşıyor çevreye. Cezaevi karşıda, kırmızı kiremitli çatıların lekelediği sis bulutu altına sinmiş tekdüze kışla yapılarında. Nöbetçilerin dolaştığı tel örgülü bahçe kapısındaki görüşmeciler, gelip geçen minibüslerin ara sıra duralayarak kadınlı erkekli birilerini bırakmasıyla kalabalıklaşıyor. Bazıları kapının yanındaki barakaya girdi, birkaçı sundurma altında. Ankara otobüsünden sabah sekizde inip de, Topkapı’daki terminalden doğru buraya gelince, karşıki kapıda o da dolanmıştı bir süre. Görüşme onda başlayacakmış. Barakadan çıkıp minibüse giden yaşlı bir kadın bu kahveyi gösterdi; en iyisi burada beklemekmiş. Büyük camın dibindeki masada, garsonun ikide bir getirdiği sıcak çayı yudumluyor. Araçların koşturduğu çamurlu yola, kışla yapılarını çevreleyen kırlara bakınıp duruyor, bunca yıl sonra oğluyla görüşmek için cezaevi kapısında beklemenin, yerleşip kalacakmış gibi çöken ağırlığını sürekli bir dirençle dağıtmaya çalışıyordu. Dün gece ara sıra başını önüne düşüren sayıklamalar dışında, sarsıntılı yol boyu, içinde gezinen, düş mü düşünce mi, bir türlü ayıramadığı bulanık nesneler, birer ikişer sokulup boş masanın çağrısız konukları olmuşlardı şimdi de; söyleşiye girmek tatsızdı onlarla. Saatine baktı, daha epey var. Bulutu aralamış şaşırtıcı bir güneş vurdu camdan, sonra gene gölgelendi. Kalkıp kapıya gitsem, görüşmecilere mi karışsam? Böyle uzaktan gözlemek daha iyi geliyordu. Belki Doktor Hanım da ordadır! Gelmeyeceğim demiş, gelmez. Yadsımaya çalıştığı bir kırgınlıkla Doktor Hanım dediği Doktor Gülşen, Levent’in, cezaevindeki oğlunun annesiydi. Yirmi yılı geçiyordu, ayrılalı beri görüşmemişlerdi bir. Tek tük aklar daha o günler vardı kapkara saçlarında, artık iyice ağarmıştır. Boyatmıyorsa. Boyatmaz!.. Böyle tez, kesin yargıya varmasına takıldı gene. Ya boyatıyorsa? Boyalı saçları permanant da yaptırmıştır!.. Takma kirpikleri, ojeli tırnakları, moda giysileriyle Doktor Gülşen… Olmaz’ı varsaymakla bile, içinde bir şeylerin yıkılır gibi olduğunu duyumsuyordu. Kırık dökük de olsa yıkılan şeyler, yüreğine kök salmış Doktor Gülşen saygısından alıp götürecekleriyle, sanki bir mutluluk kaynağıydı. Bir tür öç alma duygusuyla mutluluk kaynağı… Olamaz mı?

Yılların silip yok edemediği, düşmanlıktan da öte bir şeyler var aramızda. Levent var? Yirmi yılı aşkın ayrılık serüveni, cezaevi kapısında da bitmemiş; belleğinden sürüp atmak istediği ne varsa, önlenemez bir akışkanlıkla bu soğuk kışla cezaevi karşısındaki kahvede dolup duruyordu yüreğine. Oğluna, Levent’e, yıllar yılı uzak durmasının Doktor Gülşen’den kaçmak olduğunu söylerken, kendini suçlu saymaktan da bir türlü kurtulamamıştı. Yadsıyabilirsin, saklayamazsın. Sürüp giden yaşamın baş döndüren doğurganlığında bir şeyleri sonuna dek örtbas etmeye kimin gücü yetiyor ki? İyice yoruldum artık. Geçmişte yitip kalmış acılı günleri bile buruk bir özlemle anımsıyordu. Ölçüler yamuluverdi; yaşlılığın göstergesi bunlar olsa gerek. Gülşen acımasızdı, katıydı. Kaskatıydı. Bir süre özendim ben de. Parçalandım. Bunu bugün söylüyorsun. Yo, o günler de biliyordum. O yüzden yitirdim ne yitirdimse. Gülşen benden her vakit güçlü oldu; doğruydu anlamına da gelmez bu. Ona sorarsan hayının biriyim ben. Öyle miyim? Peki …. soruyorsun? Maltepe paketini çıkarıp bir sigara yaktı. Kalp yetmezliği tanısıyla yattığından beri, doktorların da baskısıyla, iyice azaltmıştı sigarayı. Çok dayanamazsa yakıyor, bu da günde beşi altıyı geçmiyordu. Tam bırakmak da istemiyordu, borçlulukla bağlıydı sigaraya! Bu zıkkım olmasaydı çıldırırdım ben o günler. Derince çekip dumanı bütün ciğerlerinde duymanın doyumuyla gevşedi, soluğunu boşalttı ağır ağır.

Cama doğru yayılan duman bulutuna takılıp kaldı. Sorgulama, hesaplaşma yeri mi burası? Yine mi sorgulama, hesaplaşma; yirmi yıl önce gene cezaevi kapısında başlamadı mıydı? Sesli sessiz sürüp geliyor o günden beri.

Doktor Gülşen güçlü olabilir, hiç kuşkum yok ki ben yenilmedim. Tuttuğum yoldan da mutluyum, yaptıklarımdan da; bu da yetiyor bana. Yetmediği olmuyor mu? Eksiksiz olan ne ki? Aslında yenilen onlar. Taptıkları kişilerin pislikleri, çirkinlikleri ortaya apaçık dökülünce çelişkiler yumağına dönen içleriyle hesaplaşmaları gerekirdi. Eski putlar devrildi, yenisini yaratmanın uğraşındalar. Onların devrimciliklerine… Nasıl savunduğunuzu görmek isterdim Doktor Hanım! O savunur mu? Savunmak biz hayınlara düşer!.. Birkaç kez üst üste çekip bastırdı sigarayı. Yağacaksa yağsın şu karda. Sundurmanın altında toplananlar çoğalmaya başladı. Gitsem mi ben de? Dönüp kahveye, masalarda bekleşenlere baktı. Devrimcilerin görüşmecileri mi bunlar da? Çoğu taşralı görünümlü kadınlar, erkekler. Belli belirsiz mırıltılı bir bekleyiş içinde herkes. Tek görüşmecim ablamdı benim. Keşke hiç uğramasaydı o da; yükümü ağırlaştırıyordu sadece. Yüreğinin yükünü?.. Evet, yüreğimin yükünü. Ben karara o yükle varmadım. Gene de kızıyordu ablasına. Her görüşmede yineleyip durduğu kaygılarının, saldırganlığa varan abuk sabuk uyarılarının bir ölçüde etken olduğunu… Hayır, hiç kimse diyemez böyle bir şeyi. Sen de diyemez misin? Belki bazı günler düşündüm bunları, şimdi kesin söylüyorum ki, ev, birkaç kez ağbim, özellikle ablam bitmez tükenmez saldırılarıyla bunalttılar beni; o kadar. Onun için de Levent’e karışmadım; karışmam. Karış istersen!.. Seninle görüşmeye çıkacağından bile güvenli değilsin daha. Sağalmayan bir yaranın acısını duydu birden. Ne denli örtbas etmek istemişsen izleri o denli derin oluyor. Açıklığa varmak da o denli güç. Sorunlarla birlikte doğmuştu Levent. Başka bir soruna da gerek kalmadı! Gülşen’den acılarla kopuştan sonra, çökmüş yürekle dolanıp durduğu ilk yılar, oğlunu pek seyrek anımsadı. Ablasının, Levent’in halasının Bostancı’da, denize yakın evinde, bir iki yaz tatili oğluyla birlikte geçirdiği sayılı günler de hiçbir iz bırakmadan geçip gitmişti sanki. Sessiz bir ilkokul öğrencisiydi daha Levent; halasının evinde iyice çekingendi. Sonra da pek birlikte olmadılar. Ayrıldıklarında Gülşen, çocuk için bir istekte bulunmamıştı. İstese neyini alacaktı ki? O da biliyordu bunu. Kültür Bakanlığı’na bağlı bir yan kuruluşun kitaplığına atanıncaya dek parasız, umutsuz dolaştığı günler, Doktor Gülşen, yanında bebeği Levent’le zorunlu hizmet gereği Doğu’da doktorluğa başlamıştı.

Çeşitli kentlerde, sağlık ocaklarında epeyi de sürdü bu görev. İstanbul’a döndüklerinde ilkokula girecek yaşa, yedi yaşına basmıştı Levent, baba oğul ilk kez Bostancı’daki hala evinde karşılaştıklarında oğluna bir yazlık pabuçla bir mayo alarak ilk harcamasını yapmıştı. Sonraki yıllar, daha çok hala aracılığıyla ufak tefek yardımlar etti gene; ara sıra para gönderdi oğluna. Lisede, daha sonra bitiremediği Teknik Üniversite’deki öğrenim yıllarında da sürdürdü yardımlarını.

Kendini yitirircesine dalıp gittiği uğraşları, çalışmaları, araştırmaları arasında oğluyla ilgili ne olup bittiğinin, neyi yapıp neyi yapmadığının ayrımında bile değildi. Sanatsal incelemelere vermişti kendini. Kayarak düştüğü pis yaşam ırmağının çamurlu, bulanık sularında boğulup gitmemek için bir şeylere tutunması gerekti. Önce küçük kaçışlar olarak başlayan, sanata, özellikle resme, görsel sanatlara, giderek sinema sanatına duyduğu ilgi, daha ilk yılların coşkulu biri-kimiyle yakındaki bir yola taşmış gibi, minyatür, tezhip, eski ciltçilik, hattatlık, sedef işlemeciliği, oymacılık türünden eski Türk sanatlarının nitelikli ürünlerine yönelik bir arama, araştırma tutkusuna dönüşmüştü. Seccadelerde, halılarda, eski bir kumaş parçasındaki bir renk, bir biçim, bir örgü ustalığının mutluluk düşlerinde, saatler, bazı günler boyu yitip gidebiliyordu artık. Çok geçmeden tanındı. Önce yakın çevrede, sonra iyice yaygınlaşan ünüyle dergilerde, gazetelerin sanat köşelerinde yazıları ilgiyle izlenen, aranan, gerektiğinde güvenle dinlenen yetkili bir kişi oluvermişti alanında. Birlikte işyeri açmak önerilerine uymadı; birkaç yıl önceki emekliliğine dek kitaplıktaki görevinde kaldı. Aylığından daha çok, alanındaki uzmanlığından kazanmıştı. Özellikle Doğu kilimlerinden getirip seçerek sattıkları da küçümsenmeyecek gelir sağlamıştı. Tökezleyerek geçirdiği ilk birkaç yıl dışında sıkıntısı olmamıştı pek. Bir katı, bankada birkaç lirası, biraz altını bile vardı.

Yirmi yıl önce bir cezaevi kapısında bırakıp gittiği sorun, işte yine bir cezaevi kapısında dikilivermişti karşısına. yaşamın tatlı akışıyla yıllar boyu güçlenen unutma çabası, içindeki minik kara taşın serpilip gelişmesinden başka şeye yaramamıştı demek. Siyasal kavganın en acımasızına atılıveren oğlunu ilk duyduğunda da önce şaşkınlığa, giderek öfkeye kapılmıştı. Üniversitede okuyan bir delikanlı oğlu olduğunu o zaman anımsadı! Silahlı eyleme atılmıştı Levent. İçinde yıllar yılı pusuda bekleyen kara çekirdeğin çizdiği yazgıydı bu; öç alma oyunuydu! Peki annesi, Doktor Hanım da mı bu yolu tutuyordu? Hiç sanmıyordu. Onun kılı kırk yaran akılcı tutumuyla bu kanlı serüvenci yolun ortak yanlarını düşündü; açık seçik, kuşkudan arınmış bir sonuca varamadı bir türlü. Olabilirdi de… Niye olmasın? Bunlar da dinamitle oynayan bir tür Stalinciler değil mi? Oğluyla lise son sınıftayken tartıştıklarını anımsıyordu. Pek tartışma da denemezdi. İçine kapanık, az konuşan bir delikanlıydı Levent.

Nasılsa Ankara’ya gelip babasında kaldığı bir gece, raftaki kitaplara bakmış, Marks’ın, Lenin’in bir iki yapıtını karıştırırken, “Gene okuyor musunuz bunları?” demişti. “Her şeyi okurum ben.” Bu tür bir savunmaya kalkışmasından bugün daha çok utanç duyuyordu. “Okuduğunu unutmamak gerek,” demişti Levent, “unuttu mu çakıyor insan.” Üstünde bıyıkların terlediği dudak kıvrımındaki sinsi gülücükle kabaca açıklık kazanıyordu sözcükler. Karşısında Levent’i değil annesini görür gibi olmuştu. Bir ara oturup uzun uzun konuşmayı düşünmüştü o gece; oğluna her şeyi anlatmayı. Birkaç kez başlayacak gibi olmuş, götürememişti. Neyi, nasıl anlatacaktı? Hem niye anlatacaktı? Levent de pek istekli görünmüyordu dinlemeye. Annesinden bellediklerinin bozulmasını ister mi? Bozmaya da nasıl gücüm yeter? Görünüşe bakarsan hayınlık etmiş biriyim. Arkadaşlarını ele vererek cezasının dörtte üçünden kurtulmuş dönek bir devrimci!.. Levent okuduklarını unutup sınıfta çakmış biriyle konuşmaya niye katlansın? Birkaç yıl boyunca söylendiği gibi içinde duran sözlerin nasıl yakıcı bir küçümseme taşıdığını, Levent’in katıldığı eylemler gazetelerde yer almaya başlayınca, asıl o zaman kavrayabilmişti. Yüreği, umarsız başkaldırmayla asıl o zaman sarsıldı. Bir sigara daha yaktı. Derince çekip doldurdu ciğerlerini. Üfleyip boşaltırken içindeki bütün karaltıların uçuşan dumanlara karışıp gitmesini yanık bir özlemle düşledi. Kazısan da gitmez! Abarttığını çok iyi biliyordu. Hayınlık ettiğine inanmıyordu ki… Salt yüreklice atılımla bir yanlışı düzelmişti, o kadar. İlk acılı günlerden sonra kendini ikircilikten kurtarmış, çoktan varmıştı bu kesin sonuca. Öğrencilik yıllarının coşkulu saplantısıyla göremediklerini cezaevinin somut insan sergisinde apaçık, biraz da iğrenerek algılayan biri için, yanlışta diretmek, kendini beş altı yıl daha zindana kapattırmak değil miydi asıl hayınlık? İlle de kahraman olacaktım, pisliklere de gölge düşürmeyecektim! Bunu yapacak kadar ne aptal, ne de yüreksiz olmadığım için mutluyum! Gerçi her vakit böyle kesin söylemiyordu ya, özünde kuşku duymuyordu davranışından. Ne çok bakış açısı, ne çok yanı var doğruların. Güncel yaşamda bu çeşitlilik bitmez tükenmez acıların kaynağı, sanatta yaratma sonsuzluğunun! Sanata tutkuyla bağlılığı acılardan kaçmak için, bilinçli bilinçsiz sığınmaydı biraz da. Biliyordu; bu yüzden suçlamıyordu da kendini. Çirkinliklerden güzele kaçış bu. Kaçış diyorsun! Biten sigarasını yenilemek geldi içinden; güç tuttu kendini. Döndü, masalara bakmaya başladı. Niye geldim buraya? Levent’le konuşmanın getireceği ağırlığı taşımak da var. Yaşam bu! Hep bir şeyler taşıyacaksın; ezilmeyeceksin yükün altında. Asılması isteğiyle yargılanan yirmisindeki delikanlının babası olarak da ezilmeyeceksin! Her şey boş, anlamsız geldi birden. Geçen asker kamyonları, kahvedeki dumanlı uğultu, masada ordan oraya tek başına konup kalkan, nerden çıktığı belirsiz kış sineği, karşıda, sundurmada birikmiş kalabalık, daha bir sürü ıvır zıvır; basık çatı gibi çökmüş gökyüzünün altında sıkıntılı bir bekleyiş tümü de; ne ilgisi var bunların benimle? Olmaz olur mu? Şu yorgun sinek gibi tek başınayım burda!.. Yıllar önce verilmiş kesin sözüm var benim: Yakın sıcak ilişki yok çevreyle, benden başka her şey benim dışımda olacak! Bu doğru, tüm insanlar için geçerli aslında; ben acılıkla ayrımına vardım. Dışardakilerle ilişkimi de ben düzenlerim. Güzeli bulup ölçülere vurmaktan başka da… Levent’i asacaklarsa bir gün… Tökezliyordu bu noktaya gelince. Yıllardır ilkesiyle baş başa sürüp giden yaşamının en beklenmedik günlerinde kemente takılmış bir yerini kurtarmaya çalıştıkça daha da sarılıyordu ipler. Boğazıma da dolanacak mı? Levent’i astıkları gün! Gerçek göremiyordu böyle bir olasılığı. Ne kadar genci astılar; gerçek değil miydi onlar? Gerçek olmaz mı; biliyordu gerçek olduğunu. Bilmek yetmiyordu ki inanmak için. Birini ya da birilerini öldürmek çılgınlığına nasıl kalkışabilmişti Levent? Devrimci annesi Gülşen’den mi öğrendi? Niye oturup konuşmayız bu kadınla biz? En aşağılayıcı sözlerle sövüp sayarak kovduktan sonra beni, yıllar geçti diye, karşı karşıya geçip çocuğumuzu konuşacağız! Yapabilecek misin! Niye olmasın? Benim dışımda bütün bunlar! Doktor Hanım’ın içindedir, çıkmaz bir daha… O aptalın da dışında oysa!.. Levent’in birilerini öldürmesini ister miydi o? Bizim dışımızda olmayan ne var ki? Çocuklarımız mı?..

Asılmak için ortaya atılması, Levent’in bizden öç almak için düzenlediği bir oyun belki de!.. Ortak yanımızı bulup çözmeye ikimizin de gücünün yetmediği bir kördüğümle bağladığı bizi!.. Kurtulun birbirinizden!.. Hiçbir bağınız kalmayacak beni asarlarsa!.. Boğazı kurumuştu. Çay getirsin diye el etti garsona. Ortadaki direğin dibinde tek başına oturmuş bir kız çarptı gözüne. Yoktu bu, yeni gelmiş. Kocasını, belki ağbisini, babasını belki de, görmek için bekliyor. Mavi blucini, karışık saçları, parka benzeri kısa paltosuyla öğrenci belki de. Gözlerini dikip de bakmaya başlayınca, kız da ona dönmüştü; duyumsadı sanki.

Başlasa artık görüşme. Çayını yudumlarken içindekileri yeniden ele geçirmeye, daha doğrusu hepsini dışına atmaya çalıştı bir süre. Olmuyordu. Kazısa da yapışıp kalan bir şey vardı. Gözü gene blucinli kıza takıldı. Ocağın yanındaki masadan kalkan kadınlara baktı. Gencecik onlar da. Acılı, eski bir türkü gibi her şey! “Muzıka çalınır düğün mü sandın. Al yeşil bayrağı gelin mi sandın. Yemen’e gideni gelir mi sandın.” Gözleri yandı yanacak, çevirdi başını. İtelemeye çalıştığı son dizeler çakılmıştı içine. “Dön gel ağam dön gel dayanamirem. Ağam öldüğüne inanamirem.” Nedir çilesi bu ülke insanının? Şimdi de gencecik kadınlar cezaevi kapılarında. Al kızıl bayrağı gelin mi sandın?.. Cezaevine gireni çıkar mı sandın? Hiç mi bitmeyecek bu acı türküler? Artık yoktu bunlar benim için; işte yine cezaevi önündeyim! Toplumu kurtaracak gücüm mü var benim? Kimin var ki? Levent’e karşı içinde kabaran kızgınlık taşma noktasına vardı birden. Çekip gitmeyi düşündü. Diretti, elinden geldiğince gevşemeye bıraktı kendini. Hep anlamaya çalışıyordu oğlunu. Öğrencilikte, bu ölçüye varmasa da, o delilik günlerinde, saplantılı öğreti tutkusuyla kitaplardan tümceler bulup çıkararak coşkulu sözlerle en yakınlarına bile saldırdıklarını, korkaklıkla, en azından kaytarmacılıkla bağıra çağıra suçladıklarını anımsadıkça anlayışla karşılamaya çalışıyordu Levent’i. Nasıl bir çıkmazdadır genç adam, bilmem mi? Biliyordu aslında, kendi çıkmazıydı bu. Savunduklarının doğruluğunu, yanlışlığını değil, direnemediğini biliyordu. Doğrusu yanlışı var; ama içine düştüğümüz koşullar var bir de. Acılara batmış tek başına bir kişi neyin savaşını yürütecek? Yürüttü, neyi, nasıl kazanacak? Soruların yanıtlarını bulup vermek de değiştirmiyordu durumu. Kendini tek başına duyumsuyorsun, yanlış yoldasın demek. Kendini yalnız bırakmış-sın! Cezaevine girip de örgütü yönettiği bilinen kişileri görünce nasıl düş kırıklığına uğradığını hiç unutmuyordu. Biz bunlarla mı devrim yapacağız? Ayağı suya ermişti! O zaman anladım ki… Hiç de öyle olmamıştı oysa!..

Gerçi cezaevinde görüp tanıdıklarının yarattığı düş kırıklığı küçümsenemezdi; ama bu muydu asıl neden? Dört yanın duvar, ranzaya kapanıp da özlemiyle iliklerine kadar titreyip sarsıldığın geceleri… Boşuna karalıyorum kendimi! Ben hiçbir gün çevremdekiler kadar saldırgan olmadım kimseye karşı. Devrimci yayınları susuzlukla okuyordum, doğru. Gene de hiçbir gün öyle gözü kapalı… Şu anda kim bilir nerde, bir sürü genç arkadaşının, birbirlerini en kırıcı sözlerle aşağılayıp suçlamalara kalkışmaları bugün de gözlerinin önündeydi. Onaylamıyordu ki onları. Gülşen de bağırıp çağıranlardan değildi. İçtenlikle yumuşak…

Öyle sanmıştım! Kapaklanıp gittin onun için de. Sertliği yüreğindeymiş onun! Her şeyiyle nasıl özlüyordun! Bitmiş gitmiş; kurup da bu saçma anılarla nereye varacağım? Vakit mi geldi? Gişe gibi pencerenin önünde sıralandılar sundurmanın orda. Görüşme başlıyor mu ne? Kahveden de kalkıp gidiyorlardı. O da kalktı toparlandı, paltosunu giyip yürüdü.

Müslim’i yakalamayacaklar mıydı ben söylememiş olsam? Kapıya çıkıp da yüzüne ıslak, soğuk karlar serpiştirince içinde temiz, yeni bir sayfa açılmış gibi oldu. Göründüğü kadar temiz değildir, leke yapar bu karlar! Önü sıra yürüyüp çamurlu yolu geçenlere baktı. Bekleyenler epeyi kalabalıkmışız burda. Müslim’in ele geçmesi değildi sorun. Bir dönemeçteydim. Yürekli bir adım atmam gerekti, attım. Kuyrukta mı bekleyeceğiz şimdi de? Yetmemiş beklediğimiz! Upuzun sıraya girip de bezdirecek bir ağırlıkta pencereye doğru yaklaşırken kalabalıkla iç içeydi.

Yalnız yakınlarına, anne, baba, kardeşlere, eşlere, çocuklara izin varmış şimdi. Bizi isteyenle görüştürürlerdi. Özellikle asker cezaevinde görüşmeler bayağı şenlikli olurdu ilk günler. İçerde kavgalar başlayıp yönetimle ilişkiler gerilince kısıtladıkça kısıtladılar ya, gene de bu kadar değildi. İşkencede ölen olmadı bizde. Siz kimi öldürmüştünüz? Çevresinde kalabalığın yoğunlaşmasıyla arttıkça artıyor gibiydi yalnızlığı.

Ürküyle umarsız bakınmaya başladı yöresine. Kurtulamamıştı; bunlardan biriydi işte. Kurt tuzağının sivri çelik dişlerine o da, yıllarca unuttuğu bir yanını kaptırmıştı. Bu tuzak yazgımız mı oluyordu şimdi? İstediğin kadar yum gözlerini, açtığında gene ordasın. İçinde dolanıp duran acılı başkaldırma, geçmişte yaşanmış olayların sessiz akışına bırakmıştı yerini. Şu saçları kıvırcık kadın –eğilmiş pencere ötesindeki askere kimliğini uzatıyor– ablası değil miydi? Evi aramaya geldiklerinde enikonu kafa tutmuştu polislere. Komiser yardımcısıyla takıştılar. Kurmay albay olan Enişte Beyimizden güç alıyordu. Komiser yardımcısı da ileriye o nedenle gidememiş olmalıydı. Oysa en tedirgin olan kurmay albay Enişte Bey’di. O yıl yükseliş yılıydı; general olmamaktan korkuyordu bizim yüzümüzden! Niye korksun, adam Mit’te çalışıyordu. Ya da yakın arkadaşları vardı orda. Mah mı neydi adı o zaman? Olsun! Onlar korkmaz mı?

Bir profesörün evinde bir yüksek bürokratın söyledikleri takılıp kalmıştı kafasına. Gizli servisin en yüksek başını görmeye gitmiş katına. Yakını olurmuş. Adam eliyle susmasını işaret edip yandaki odaya almış bunu. “Allah kahretsin demiş, benim orayı hep dinlerler. Bağışla. Hoş geldin! Burda konuşalım.” Havadan sudan, konuşmaları da. İnsanlar hep bir şeylerden korkuyorlar. Enişte Bey’i korku kurtaramadı! Genelkurmay Başkanlığı’na doğru gidiyordu ki emeklilik zarfını masasında buldu daha tümgeneralliğinde. Hem de dışarda Nato’da görevdeyken. Ağlayıp durmuş günlerce. Kötü adam değildi aslında. Bazı acı acı güldürerek ne tatlı anlatırdı Doğu’daki teğmenlik, üsteğmenlik, yüzbaşılık anılarını. Yol yok, iz yok o zaman Doğu’da. Katır sırtında dağlarda beklerken geçip gelen hasta binbaşı ile ailesinin öyküsünü aynı tatla iki kez dinlemişti Enişte Bey’den. Binbaşı mide kanamasından ölüvermiş. Üzülerek gömmüşler adamı. Karısı tutturmuştur ille de mevlit isterim diye. Olmayacak şey! Dağ başında nerde bulacaklar mevlitçiydi? Kadın öylesine dayatmış ki, sonunda komutanın emriyle bu okumuş mevlidi! Olayı bir alaylı anlatışı vardı, değme oyuncuya parmak ısırtır. Asker okuluna gireceğine oyunculuğu seçeydi başından, tiyatro için önemli kazançtı belki de. Tutmaları gerekli yolu niye bulamıyor insanlar? Sen de yanlış başladın! Doğru başlayıp doğru götüren kaç kişi var? Geç de olsa yolunu bulmuş olmanın mutluluğunu duyuyordu içinde. Bu kalabalıktan ayırıyordu yolu onu. Raslantı sonu kesişmeydi şimdi olan; bir süre sonra bitip gidecekti nasıl olsa! Kendi asıl yöresine kavuşup, yıllardır Ankara’da Küçükesat’da, gönlünce yerleştiği katında sereserpe çalışmasına kavuşmak için tedirgin kalabalıktan bir an önce sıyrılıp kurtulmaktı sorun. Kalabalık da enikonu bastırmıştı. Dönüp yola arkalara baktı; sürekli inenler vardı minibüslerden. Üşümüştü.

Kar gene aynı serpintili kar. Rüzgâr mı arttı? Öndekiler de yürümüyor!

Ankara’da tutuklandığında da böyle rüzgârlı, soğuk bir gündü. Daha dün gibi. Bin yıl önceydi oysa! Dünyada, Türkiye’de neler değişti, neler akıp gitti yeryüzünün yuvarlak sırtından! Yığınla kişi gene bekleşip duruyor bu kapılarda! Hem de birbirlerini kıyasıya vurup öldürerek geldiler buralara! Ben yokum aralarında, bunların içinde işim ne benim? Bıyık altı, sinsi gülüşüyle Levent bakıyordu karşıdan. Unuttu mu çakıyormuş insan! İt! Anneden aldın sen o sırıtan yüzü! Dönüp gitmekti en iyisi ya, yapamıyordu. Görüp de ne olacaktı o oğlanı? Ah bu babalık duygusu! İnsan diretemiyor işte. Doğuştan yeniğiz doğaya. Dışardaki o sinsi gülüşlü oğlandan da içerde ne kaldı bakalım? El yumruğunu yiyince aklı başına geldi belki de! Gelmez! Onlar, ana oğul… Gömülü bir duygu ağılı, ince bir yılan gibi süzülüp gelmişti derinlerden. Ben de babasıyım Levent’in. Bunu derken, çok eski, bir günler içini yakıp kavurmuş bir kuşkunun, gölge gibi de olsa, karşısında belirivermesiyle şaşalamıştı.

Müslim’le arkadaşlıkları üniversitede başlamıştı ya, ta çocukluklarından beri birlikte büyüdüklerine inanacaklardı nerdeyse. Gülşen’le ilişki kurduğunda, büyük coşkuyla alıp götürmüştü Müslim’i. İşte bu herif!.. Gülşen’le Müslim’in hemen başlayıp gelişen arkadaşlıkları daha ilk gününden çentik açmıştı yüreğinde. Kıskandığı anlaşılacak diye de korkuyordu. Uzun süre kendi kendinden bile saklamıştı. Saklayabildiği kadar! Sonra bir gün eve geldiği bir gece… Ne olmuştu ki eve geldiğim gece! Yeni evlenmiştik; Gülşen’i kıskanmadığım ne vardı ki? Pek de öyle olmayan bir yanı vardı işin! Ne vardı? Poliste çıktı ortaya ne olduğu! Nerden bunlar da şimdi? Geçmiş bitmiş şeyler!.. Bitmemiş demek ki, sürüp gidiyor işte! Sadece Müslim için bitti! Evet, hem de işkencede bitti. Müslim için bitmesiyle başlamıştı onun için başladıysa! Yadsısa, unutmaya çalışsa da bilmekten de öte biliyordu bunu. Birinin ölümüyle kurtularak başladık mı; ne denli kıyısında dursan akan ırmağın, böyle ara sıra bak istersen; demek sen de düştün düşecek oluyorsun suların karaltısında. İrkiliyordu. Yıllar önce günler, geceler boyu yaşadığı bitip tükenmeyen karabasanlar yeniden birer birer karşısına mı dikilecekti? Niye yakasını bırakmıyorlardı? Yokum demişti. Ta içinden demişti, yokum ben bu işlerde artık. Bu acılı kalabalığa niye itilmişti gene? Üşüyordu. Dışında uçuşan karlı esintiden mi geliyordu üşüme, içindeki soğuk lekelerden miydi? Yılların artığı kara benekler, bir dönem patlayıp sönmüş yanardağın donuk kalıntıları güçlenebilir mi böyle? Hasta mı oluyorum? Yanardağ sönmemiş miydi? Yanardağ benzetmesi üzerine düşünmeye başladı. Kendisi değil, gençlik yıllarında çevresiydi yanardağ belki. Bir yanıyla öyle iyi anlıyordu ki bu çocukları.

(…) 

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Vedat Türkali, asıl adı Abdülkadir Pirhasan. 1919 yılında Samsun’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nü bitirdi. Maltepe ve Kuleli Askeri Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1951’de siyasal eylemlerde bulunmakla suçlanarak tutuklandı. Askeri mahkeme tarafından dokuz yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yedi yıl sonra koşullu olarak serbest bırakıldı. Vedat Türkali 1944-1950 yılları arasındaki ağır baskı döneminde devrimci sanat çevrelerinde ilk kez el altında dolaştırılan gizli şiirleriyle (özellikle “İstanbul” şiiri ile) tanındı. Şiir uğraşlarını gizlilik döneminden sonra düştüğü hapishane süresince de sürdürdü. 1958 yılında cezaevinden çıktıktan sonra sinema alanında çalıştı. 40’ın üzerinde senaryo yazdı ve üç filmin yönetmenliğini yaptı. Senaryolarını Vedat Türkali takma adıyla yazıyordu. Film alanındaki emekleri günümüz Türk Sineması’nda seçkin bir yer tutar. Geniş izleyici yığınlarını da saran bu çalışmalarının genç Türk Sineması’nın oluşum ve gelişiminde etkin bir yeri olduğu bilinen bir gerçektir. Yazdığı dört tiyatro oyunu, ulusal gelenek ve değerlere dayanan oyunlar olarak (ikisi türkülerle işlenmiş epik yapıda) özgün öncü nitelikler taşır. 141. Basamak, 1970’de Ankara’da sergilendi. Bu Ölü Kalkacak, 1976 yılında İstanbul Belediye Şehir Tiyatrosu’nda sergilenirken yasaklandı. Dallar Yeşil Olmalı, 1985’te yayımlandı. Yazdığı son tiyatro oyunu olan Şeytanın Kaşık Oyunları (2000) deprem konusunu işlemektedir. Vedat Türkali, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Barış Derneği yöneticilik ve üyeliklerinde bulundu. Aydınlar Dilekçesi ve Barış Derneği davalarından yargılandı. İlk romanı Bir Gün Tek Başına, 1974 yılında yayımlandı. Bu roman sanatsal ve yazınsal görüşlerinden ödün vermeden sinematografik özelliklerin romana aktarıldığı üstün başarılı bir yapıt olarak heyecanla karşılandı. Türkali, Bir Gün Tek Başına’da 27 Mayıs askeri darbesi öncesindeki Türkiye aydınlarının bunalımlı çıkmazını sergiler. İkinci romanı Mavi Karanlık ağır koşullarda aydınlar arası hesaplaşmaya dayanan umutsuz bir sevi romanı olarak 1983’te yayımlandı. Üçüncü romanı Yeşilçam Dedikleri Türkiye için Türk romanında bir dönüm noktasıdır denebilir. Bu yapıtında da Türkali, bir tarih parçasının karmaşasındaki Türkiye’nin çelişkilerle yüklü acı tatlı serüvenini bölüşen tanıklarıyla yüzyüze getiriyor okuyanları. Bu Gemi Nereye (1985) adlı düzyazı, söyleşi ve soruşturmalarından oluşan kitabı, Türk Sineması üzerine araştırma yapacaklar için kaynakça niteliğindedir. Önsözlerinde Türk Sineması’nın yapısı ile ilgili önemli açıklamaları içeren iki senaryo kitabı var: 1. Üç Film Birden -1979 (Bedrana, Kara Çarşaflı Gelin, Analık Davası) 2. Eski Filmler – 1984 (Otobüs Yolcuları, Karanlıkta Uyananlar, Güneşli Bataklık, Umutsuz Şafaklar). 1990’da yayımlanan Tek Kişilik Ölüm, gerçek kişilere ve gerçek olaylara dayalı bir dönem romanıdır. Daha sonraki on yıl boyunca Türkiye Komünist Partisi’nin tarihi niteliğindeki, İkinci Dünya Savaşı döneminin siyasal yapısının sergilendiği Güven adlı iki ciltlik romanını yazar. Bu romanı rahat yazmak için 10 yıl Londra’da kalır. Bunların dışında düzyazıları, söyleşileri, savunmaları Tüm Yazıları Konuşmaları (2001), Tüm Yazıları Konuşmaları 2 (2014) adlı kitaplarda toplanmıştır. Ayrıca yazarın Kürt sorunu ile ilgili yazıları Özgürlük İçin Kürt Yazıları (2002), Özgürlük İçin Kürt Yazıları 2 (2014) adlı kitaplarında yer almaktadır. Komünist (2001) adlı bir anı kitabı vardır. Bu kitap çocukluğundan ve tutuklanma sürecine kadarki yaşamından kesitler içerir. 2004 yılında yayımlanan Kayıp Romanlar adlı romanı ise 90’lı yıllar Türkiye’sini, siyasi sürgünden ülkesine dönen emekli bir doktorun gözünden anlatır.  Kayıp Romanlar ayrıksı bir aşk romanıdır da aslında. Bir İstanbul romanıdır ancak romanın akışı İstanbul’dan Diyarbakır’a, oradan da İsviçre’ye kadar uzanır. Yalancı Tanıklar Kahvesi (2009), 12 Eylül’e giden süreçte geçer. Kökleri o yıllara dayanan ve ağırlığını günümüzde çokça hissettiren toplumsal ve siyasal gelişmeler, çatışmalar, toplumsal güç olarak din ve sendikalaşmalar gibi konuların ve olayların sağlam bir fon oluşturduğu roman, 12 Eylül darbesine doğru giderken, kahramanlarının hayatları üzerinden farklı bir bakış açısı getiriyor. 2014’te Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Bitti Bitti Bitmedi adlı romanında ise Türkiye’nin netameli mevzularından olan Ermeni meselesini mercek altına almıştır. Vedat Türkali, senaryoları, oyunları ve romanları ile ulusal ve uluslararası alanda birçok ödül almıştır. Bir Gün Tek Başına adlı romanı ile 1974 Milliyet Roman ödülü ve 1976 Orhan Kemal Roman ödülü; Çekoslovakya’da Carlovy Vary Film Festivali’nde Bedrana filmiyle, 1982 Cidale, Güneşli Bataklık ile 1982 sendika ödüllerinden başka Dallar Yeşil Olmalı oyunu ile de 1970 TRT Sanat ödüllerini almıştır. 1 Mayıs 2004 – 1 Mayıs 2005 yılı, aydınların, sanatçıların, kültür sanat kurumlarının ve insan hakları savunucularının katılımı ile “Vedat Türkali Yılı” ilan edilmiştir. Çok çeşitli etkinliklerle geçen bu bir yıl, ilk kez yaşayan bir aydına armağan edilmiştir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.