Tek Meyve Portakal Değildir – Jeanette Winterson

 

“Evlatlık alınıp misyoner olarak yetiştirilen bir kız çocuğu, aykırı eğilimleri yüzünden beklentileri suya düşürecektir. Jeanette on altı yaşına geldiğinde, sevdiği kız uğruna Kilise’yi, evini ve ailesini terk etmeye karar verir. Winterson otobiyografinin ötesine geçerek fantastik bir kurguyu deneysel bir yazım tarzıyla birleştiriyor ve ününün hakkını veren bir anlatı ortaya çıkarıyor. Mizahi tarzı ve keskin zekasıyla kalıplaşmış anlayışları ve yerleşik ilişkileri sorgulayan Winterson, Tek Meyve Portakal Değildir’de dönüp geçmişine bakarken okuru da “kendini icat etmeye” çağırıyor.” Tek Meyve Portakal Değildir’den okuma parçası yayımlıyoruz.

 

Çoğu kişi gibi ben de uzun süre annem ve babamla oturdum. Babam güreş seyretmeyi severdi, annemse güreşmeyi; kiminle olduğu hiç önemli değildi. O beyaz köşedeydi, işte o kadar.

En rüzgârlı günlerde en büyük çarşafları dışarı asardı. Mormonların kapısını çalmalarını gönülden arzulardı. İşçi Partisi taraftarı bir fabrika kasabasında, seçim zamanı pencereye Muhafazakâr adayın resmini asardı.

Karmaşık duygular diye bir şey kulağına bile çalınmamıştı. Dostlar vardı, bir de düşmanlar.

Düşmanlar şunlardı: Şeytan (her haliyle)

Kapı Komşu

Cinsellik (her haliyle)

Sümüklüböcekler

Dostlar şunlardı: Tanrı

Köpeğimiz

Madge Teyze

Charlotte Brontë’nin romanları

Sümüklüböcek ilaçları

ve ben, başlangıçta. Ben, Dünyanın Geri Kalanı’na karşı bir halat çekme müsabakasında ona katılmak üzere getirilmiştim. Çocuk yapılmasına karşı esrarlı bir tavrı vardı; yapamıyor değildi de, yapmak istemiyordu. Bakire Meryem’in bu işi ondan önce halletmesi içine ukde olmuştu. O da bir eksiğine razı oldu ve bir buluntu çocuk ayarladı. O çocuk, bendim.

Özel olduğumu bilmediğim bir zamanı hatırlamıyorum. Hikmet Sahibi Adam’ımız yoktu, çünkü o hikmet sahibi adam diye bir şey olduğuna inanmazdı, buna karşılık koyunlarımız vardı. En eski anılarımdan biri, o bana Kurbanlık Kuzu’nun hikâyesini anlatırken Paskalya Yortusu’nda bir koyunun üzerinde oturuşumdur. Pazarları onu patatesle yerdik.

Pazar, Efendimizin günüydü, bütün haftanın en hareketli günü; evde heybetli bir maun cephesi ve istasyon aramaya mahsus tombul bir bakalit düğmesi olan bir radyolu pikabımız vardı. Çoğu kez Işık Programı’nı dinlerdik ama, pazarları daima Dünya Ayini dinlenirdi ki, annem misyonerlerimizin kaydettiği gelişmeleri takip edebilsin. Misyonerlik Haritamız da çok iyiydi. Ön yüzünde bütün ülkeler vardı, arka taraftaki sayılı bir çizelge ise Kabileler ve Tuhaflıkları hakkında insana bilgi verirdi. Ben en çok 16 numarayı, Karpat Buzuleleri’ni tutardım. Eğer bir fare saç kırpıntılarınızı bulur da onlarla yuva yaparsa, başınızın ağrıyacağına inanırlardı. Yuva yeterince büyükse eğer, aklınızı bile kaçırabilirdiniz. Bildiğim kadarıyla henüz hiçbir misyoner onları ziyaret etmemişti.

Annem pazarları erkenden kalkar ve saat ona kadar kimseyi salona almazdı. Burası onun dua ve tefekkür yeriydi. Dizleri yüzünden hep ayakta dua ederdi, Bonaparte’ın boyu yüzünden emirlerini hep at üzerinde vermesi gibi. Annemin Tanrı ile kurduğu ilişkinin de konumlandırmayla çok ilgisi olduğuna inanıyorum. Baştan aşağı Eski Ahit’ti. Halim selim boynu bükük kuzu olmak ona göre değildi; peygamberlerle birlikte en ön saftaydı o. Beklenen helak gerçekleşmezse eğer, ağaçlar altında somurtup durmaya da pek meyyaldi. Neyse ki bu helak sık sık gerçekleşirdi, ama artık onun iradesinden mi, Efendimizinkinden mi, bilemeyeceğim.

Hep tıpı tıpına aynı şekilde dua ederdi. Önce yaşayıp bir gün daha gördüğü için Tanrı’ya şükrederdi, sonra dünyayı bir gün daha esirgediği için Tanrı’ya gene şükrederdi. Sonra düşmanlarından söz ederdi ki, bu onun için ilmihale en yakın olan şeydi.

“İntikam benimdir diye buyurdu Efendimiz” gümleyerek duvardan geçip mutfağa erişince, çaydanlığı ateşe koyardım. Suyun kaynaması ve çayın demlenmesi için gerekli süre, onun son maddesine, hasta listesine hemen hemen denk düşerdi. Çok düzenliydi. Sütü koyardım, içeri gelirdi, çayından büyük bir yudum alarak üç şeyden birini söylerdi.

“Efendimiz iyidir” (çelik misali sert bakışlar arka bahçeye dikili).

“Bu ne biçim çay?” (çelik misali bakışlar bana dikili).

“İncil’deki en yaşlı adam kimdi?”

Tek Meyve Portakal Değildir

Üç numaranın epeyce varyasyonu vardı elbette ama, her seferinde bir İncil sorusuydu bu. Kilisede bir sürü İncil sınavı yapılırdı ve annem benim kazanmamdan hoşlanırdı. Cevabı bilirsem, bir tane daha sorardı, bilemezsem kızardı ama neyse ki uzun sürmezdi bu, çünkü Dünya Ayini’ni dinlememiz gerekirdi. Her pazar aynıydı. O çayıyla, ben de bir bloknot ve kalemle, Misyonerlik Haritası önümüze yayılmış, radyolu pikabın iki yanına yerleşirdik. Cihazın ortasından doğru, uzaklardan gelen ses, etkinliklere, Hıristiyanlığı kabul edenlere ve sorunlara ilişkin haberler verirdi. Sonunda DUALARINIZ için bizden talepte bulunulurdu. Annemin o akşam kilisede rapor verebilmesi için, benim her şeyi not almam gerekirdi. Misyonerlik Sekreteri’ydi annem. Misyonerlik Raporu, benim için büyük bir sınavdı, çünkü öğle yemeğimiz ona bağlıydı. Eğer işler yolunda gitmişse, ölen-kalan olmamış ve birçok kişi dinimizi kabul etmişse, annem bir but pişirirdi. Ama Kâfirler yalnızca inatçı olmakla kalmayıp bir de canileştiyse, annem sabahın geri kalanını Jim Reeves İbadet Seçmesi’ni dinleyerek geçirir, biz de haşlanmış yumurtayla kızarmış ekmeğe talim ederdik. Kocası yumuşak başlı bir adamdı, ama bu yüzden onun da keyfinin kaçtığını biliyordum. Annem evde tencereyi piyanodan ayırt edecek tek kişinin kendisi olduğuna canıgönülden inanıyor olmasa, yemeği kocası da pişirebilirdi. Bize kalırsa annem yanılıyordu; ama kendince haklıydı ki, aslında önemli olan da buydu.

O sabahları kör-topal geçiştirirdik ve öğleden sonra da babam bütün ayakkabıları temizlerken annemle ben köpeği yürüyüşe çıkarırdık. “Ayakkabılar insanı ele verir” derdi annem. “Kapı Komşu’ya bir baksana.”

Onların kapısının önünden geçerken de, ters ters, “İçki” derdi. “İşte bu yüzden her şeylerini Maxi Ball’un Elden Düşme Mallar Kataloğu’ndan alıyorlar. Şeytanın kendisi de ayyaştır” (annem bazen teolojiyi icat ederdi).

Maxi Ball’un bir deposu vardı, giysileri ucuz ama dayanıksızdı ve sınaî zamk kokarlardı. Çaresizler, umursamazlar, en yoksullar cumartesi sabahları alabildiklerini götürmek için orada birbirleriyle rekabete girişip çekişe çekişe pazarlık ederlerdi. Annem Maxi Ball’da görünmektense, yemek yemekten vazgeçmeye razıydı. Benim içime de o yere karşı dehşet salmıştı. Tanıdığımız pek çok kişi oraya gittiğine göre hiç de haktanır bir davranış olduğu söylenemez, ama annem pek haktanır sayılmazdı zaten; ya sever, ya nefret ederdi, Maxi Ball’dan da nefret ediyordu. Bir keresinde, kışın, oraya gidip bir korse almak zorunda kalmıştı. Daha o Pazar, komünyonun ortalık yerinde balenalardan biri yerinden çıkıp onu karnından hançerledi. Bir saat boyunca elinden hiçbir şey gelmedi. Eve vardığımızda korseyi parçaladı, balenaları sardunyalara destek yaptı, bir tanesini de bana verdi. Hâlâ saklarım ve ne zaman baştan çıkıp kestirmeden gitme isteğine kapılsam, o balenayı düşünüp aklımı başıma toplarım.

Annemle sokağımızın çıktığı tepeye doğru yürüdük. Bizimkisi vadilerden çalınmış bir kasabaydı; bacalar ve küçük dükkânlar, sırt sırta vermiş bahçesiz evlerle dolu tıkış tıkış bir yer. Tepeler bizi çepeçevre kuşatmıştı; bizim tepemiz de, orada burada bir tarlayla ya da savaşın kalıntılarıyla bölünerek, Pennineler’e doğru uzanırdı. Vaktiyle bir sürü eski tank da vardı, ama belediye meclisi onları kaldırdı. Kasaba şişman bir mürekkep lekesiydi; sokaklar da oradan başlayarak yukarı, hep yukarı, yeşilliklerin içine doğru yayılırdı. Evimiz alabildiğine uzanan bir sokağın en üst kısmına yakındı. Parke taşlarıyla döşeli bir yol. Tepeye tırmanıp aşağı baktığınızda, tıpkı doruktaki İsa gibi, her şeyi görebilirdiniz. Ne var ki, pek baştan çıkarıcı bir görüntü değildi bu. Sağda kemerli bir köprü, onun gerisinde de Ellison’ın yılda bir panayır kurduğumuz arazisi vardı. Dönüşte anneme bir küçük fıçı kara bezelye getirmem koşuluyla, buraya gitmeme izin verilirdi. Kara bezelyeler tavşan kakasına benzer ve et suyu ile çingene lapasından yapılmış sulu bir sosun içinde satılır. Tadı nefistir. Çingeneler ortalığı karman çorman ederdi, bütün gece uyumazlardı ve annem onlara zinacılar derdi ama genelde gül gibi geçinirdik. Elma şekerlerinin yok olmasını görmezden gelirlerdi ve bazen ortalıktan el-ayak çekilmişse yeterince paranız olmadığı halde çarpışan arabalara binmenize izin verirlerdi. Benim gibi sokaklılar onların tekerlekli evlerinin çevresinde ana caddeden gelme çıtkırıldımlarla kavga ederdi. Çıtkırıldımlar Brownies’e gider ve okul yemeklerine kalmazlardı.

Bir keresinde, kara bezelyeleri almış tam eve gitmek üzereydim ki, yaşlı kadın elimi tuttu. Beni ısıracak sandım. Avucuma bakarak hafifçe güldü. “Hiç evlenmeyeceksin” dedi; “sana göre değil ve hiçbir zaman durulup oturmayacaksın.” Bezelyelere para almadı, bana bir koşu eve gitmemi söyledi. Ne demek istediğini anlamaya çalışarak koştum, koştum. Evlenmeyi zaten düşünmüyordum. Hiç kocaları olmayan bildiğim iki kadın vardı; yaşlıydılar ama, neredeyse annem kadar yaşlı. Gazete ve dergi satan dükkânı işletirlerdi ve bazen, Çarşambaları, bana resimli dergimin yanı sıra bir de muzlu çubuk şeker verirlerdi. Onlardan çok hoşlanır, anneme de sözlerini çok ederdim. Bir gün onlarla deniz kıyısına gidip gitmeyeceğimi sordular. Eve koştum, çenemi tutamadım ve tam yeni bir tırmık almak için para kutumu boşaltmakla meşguldüm ki annem kesinlikle ve asla, hayır dedi. Onlarla gidemeyeceğimi haber vermek için geri dönmeme bile izin vermedi. Sonra da resimli dergi aboneliğimi iptal etti ve bana dergiyi daha da uzaktaki bir başka dükkândan almamı söyledi. Bu işe çok üzüldüm. Grimsby’s’den hiç muzlu şeker alamadım. Birkaç hafta sonra Mrs.. White’a durumu anlattığını duydum. O iki kadının gayri tabii ihtiraslara kapıldıklarını söyledi. Herhalde tatlıların içine kimyasal maddeler koyuyorlar diye düşündüm.

Annemle ben, kasaba uzaklarda kalana kadar tırmandık, tırmandık ve en tepedeki taştan anıta vardık. Rüzgâr her zaman şiddetle estiği için annem, fazladan şapka iğneleri takmak zorunda kalırdı. Aslında genellikle eşarp takardı ama pazar günleri değil. Taşın kaidesinde oturduk ve annem, tepeye çıkabildiğimiz için Efendimiz’e şükretti. Sonra da irticalen, dünyanın tabiatı, insanlarının ahmaklığı ve Tanrı’nın gazabının kaçınılmazlığı üzerine konuştu. Sonra da bana, tenin sunduklarına sırt çevirip onun yerine Efendimiz için çalışan cesur bir insanın hikâyesini anlattı…

“Dine dönen baca temizleyicisi”nin hikâyesi vardı, kendini ayyaşlığa ve cümle kötülüklere vurmuş bu leş gibi yoz adam, bir ocak bacasının içini kazırken birden Efendimiz’i bulmuştu. Bacada o kadar uzun süre vecd içinde kaldı ki, arkadaşları baygın düştü sandılar. Epeyce güçlük çektikten sonra onu dışarı çıkmaya ikna ettiler; yüzü, diyordu arkadaşları, neredeyse isten görünmez olduğu halde bir meleğinki gibi parlıyordu. Pazar Okulu’nda öğretmenlik yapmaya başladı ve bir süre sonra, cennetmekân olarak, öldü. Daha birçok hikâye vardı. Ben en çok, müminlerin dua gücüyle iki buçuk metre boydan bir doksana inmiş bir hilkat garibesi olan Çok Şükür Devi’ninkini severdim.

Annem arasıra bana kendi salâha kavuşma hikâyesini anlatırdı. Çok romantikti. Bazen düşünürüm de, eğer Mills ile Boon politikalarında biraz dinsel uyanıştan yana olsalardı, annem de bir yıldız olup çıkmıştı.

Bir gece yanlışlıkta Rahip Spratt’ın Methüsena Seferi’ne girmiş. Boş bir arazide bir çadırmış ve Rahip Spratt her akşam lanetlenmişlerin kaderi hakkında konuşur, şifa verme mucizeleri sergilermiş. Çok etkileyiciymiş. Annem Errol Flynn’a benzediğini, ama kutsal olduğunu söylerdi. O hafta bir sürü kadın Efendimiz’i bulmuş. Rahip Spratt’ın karizmasının bir kısmı, Rothbone’s Ferforje’de bir süre reklam müdürü olarak çalışmasından gelirdi. Yem atmanın ustasıydı. Chronicle ona, biraz da alayla, dine dönenlere neden bir saksı bitki verdiğini sorunca, “Yem kötü bir şey değildir” demişti. “Bize ‘İnsanların Balıkçısı’ olmamız emredildi.” Annem bu çağrıyı kabul edince, ona bir Zebur nüshası sunuldu ve bir Noel kaktüsü (çiçeksiz cinsinden) ile inci çiçeği arasında tercih yapması istendi. Annem inci çiçeğini seçti. Ertesi gece babamı da, oraya gidince kaktüsü alması için sıkı sıkıya tembihledi; ama babam ön tarafa vardığında hepsi bitmişti. Sık sık, “Girgin bir insan değildir” derdi annem, biraz durakladıktan sonra da eklerdi “Allah selamet versin.”

Rahip Spratt, Methüsena Seferi’nin geri kalan bölümünde onlarda kaldı ve annem de misyoner çalışmaları konusundaki bitmez tükenmez ilgisini bu sırada keşfetti. Rahibin kendisi, vaktinin çoğunu cengellerde ve benzeri sıcak yerlerde, kâfirleri dine döndürerek geçiriyordu. Bizde onun elleri mızraklı kara adamlarla çevrili bir resmi var. Annemin yatağının yanında durur. Annem William Blake’e çok benzer; onun da öngörüleri ve rüyaları vardır ve çoğu kez bir pirenin başı ile bir kralı birbirinden ayırt edemez. Neyse ki resim yapamıyor.

Bir gece dışarı çıktı ve hayatını düşündü, önündeki ihtimalleri düşündü. Yapamayacağı şeyleri düşündü. Amcası bir aktördü. Chronicle “Çok iyi bir Hamlet” diye yazmıştı.

Ama paçavralarla kurdeleler yıllara dönüşüyor ve sonra yıllar yitip gidiyor. Will amca beş parasız ölmüştü; o sıralar annem pek genç sayılmazdı, insanlar da pek sevgi dolu değildi. Fransızca konuşup piyano çalmaktan hoşlanıyordu, ama bunların anlamı nedir ki?

Vaktiyle zeki ve güzel bir prenses vardı, öyle hassastı ki bir güvenin ölümü bile ona haftalarca ıstırap çektirirdi. Ailesi buna çare bulamadı. Danışmanlar ellerini ovuşturdu, bilgeler boynunu büktü, cesur krallar muratlarına nail olamadan dönüp gittiler. Bu böylece yıllar boyu sürdü, ta ki bir gün ormanda yürüyüşe çıkan prenses sihrin sırlarına vakıf, yaşlı kambur bir kadının kulübesine varana kadar. Kadim varlık, prensesin son derece enerjik ve becerikli bir kadın olduğunu idrak etti.

“Yavrum,” dedi, “Sen kendi alevinle yanma tehlikesiyle karşı karşıyasın.”

Kambur kadın prensese artık çok yaşlandığını ve ölmek istediğini, fakat birçok sorumluluğu nedeniyle ölemediğini söyledi. Basit insanların yaşadığı küçük bir köyden sorumluydu, köylülerin danışmanı ve dostuydu. Acaba prenses onun yerini almak ister miydi? Görevleri şunlar olacaktı:

(1) Keçileri sağmak
(2) Halkı eğitmek
(3) Festivalleri için şarkı bestelemek

Görevlerini yerine getirmesinde yardımcı olsun diye üç bacaklı bir tabure ile kamburun bütün kitapları da onun olacaktı. Hepsi bir yana yaşlı kadının harmonyumu da hesaba dahildi, pek eski ve dört oktavlı bir çalgı. Prenses kalmayı kabul etti, sarayla güveleri aklından çıkardı. Yaşlı kadın ona teşekkür etti ve ânında öldü.

O gece dışarıda yürüyen annem bir rüya gördü ve gündüz de bu rüyayı sürdürdü. Bir çocuk alacak, onu eğitecek, yetiştirecek, Efendimiz’e adayacaktı.

Misyoner bir çocuk

Tanrı’nın bir hizmetkârı

bir nimet.

İşte bu yüzden biraz zaman geçtikten sonra, günlerden bir gün, bir yetimhane yurdu üzerinde durup yerleşene kadar bir yıldızı takip etti. Orada bir beşik, beşikte de bir çocuk vardı. Saçı pek gür bir çocuk.

Dedi ki, “Bu çocuk Tanrı tarafından bana verildi.”

Çocuğu alıp götürdü ve çocuk yedi gün yedi gece korkudan ve bilmemekten ağladı. Anne çocuğa şarkı söyledi ve şeytani cinleri hançerledi. Ruhun teni nasıl kıskandığını anlıyordu.

Böylesine sıcacık, körpecik bir ten.

Şimdi onun teni, onun zihninden doğma.

Onun rüyasından.

Kalça kemiğinin altındaki sarsıntıdan değil, sudan ve kelâmdan.

Artık bir çıkış yolu vardı, yıllarca ve yıllarca sürecek.

Tepede durduk ve annem dedi ki, “Bu dünya günahla dolu.”

Tepede durduk ve annem dedi ki, “Dünyayı değiştirebilirsin.”

Eve gittiğimizde babam televizyon seyrediyordu. “Kemikkıran Williams” ile tek gözlü Jonney Stot arasındaki maçı. Annem öfkeden çılgına döndü; pazar günleri televizyonu hep örterdik. Üzerinde ESKİ AHİT’İN HÜCCET’İ yazılı, evin resmi muamelelerini yapan adamın verdiği bir masa örtümüz vardı. Pek görkemliydi ve onu içinde sadece bir parça Tiffany kristali ile Lübnan’dan gelme bir parşömenin durduğu özel bir çekmecede saklardık. Parşömeni niye saklardık, bilmiyorum. Eski Ahit’in bir parçası sanmıştık ama, bir koyun çiftliğinin kira kontratıymış. Babam örtüyü katlama zahmetine bile katlanmamıştı, dikine duran örtünün altındaki yığında “Musa On Emir’i Alırken” gözüme çarptı. “Çıngar çıkacak” diye düşündüm ve tef dersi için Selamet Ordusu’na gitme niyetimi ilan ettim.

Zavallı babam, hiçbir zaman yeterli olamadı.

O gece kilisede, konuk bir vaizimiz vardı, Stockport’tan Rahip Finch. Cin konusunda uzmandı, cinlere karışmanın ne kadar kolay olduğu konusunda dehşete düşürücü bir vaaz verdi. Vaaz bittiğinde hepimiz çok tedirgin olmuştuk. Mrs. White kapı komşularının muhtemelen ele geçirilmiş olduğunu söyledi, her türlü alâmeti taşıyorlardı. Rahip Finch cinin kontrolünde olanların öfke krizleri geçirdiklerini, çılgın kahkaha nöbetlerine tutulduklarını ve hep, hep çok kurnaz olduklarını söyledi. Şeytanın kendisi de, diye uyardı bizi, bir ışık meleği kılığında gelebilir.

Ayinin ardından kendimize ziyafet çektik. Annem yirmi tane meyveli pandispanya yapmıştı, her zamanki peynirli ve soğanlı sandviçleri ise bir öbek oluşturuyordu.

“İyi bir kadını her zaman sandviçlerinden tanırsınız” diye beyanda bulundu Rahip Finch.

Annem kızardı.

Rahip sonra bana dönerek “Kaç yaşındasın, küçük kız?” dedi.

“Yedi” diye cevap verdim.

“Ah, yedi” diye mırıldandı. “Ne kadar mübarek, yaradılışın yedi günü, yedi kollu şamdan, yedi fok balığı.”

(Yedi fok balığı mı? Yönlendirilmiş okumalarımda henüz Vahiy Kitabı’na gelmemiştim ve belki de benim gözümden kaçmış, hem suda, hem karada yaşayan bazı Eski Ahit hayvanlarından söz ediyordur diye düşündüm. Sınav sorusu olarak karşıma çıkarlarsa diye onları bulmak için haftalar harcadım.)

“Evet” diye devam etti, “ne kadar mübarek.” Derken kaşlarını çattı. “Ama ne kadar da lanetli.”

Bu kelimeyi söyler söylemez masaya bir yumruk attı ve peynirli bir sandviç mancınıkla atılmış gibi savrularak iane torbasının içine girdi. Gözlerimle gördüm ama o kadar afallamıştım ki, birine söylemeyi unuttum. Bir hafta sonra, Kızkardeşlik toplantısında, onu orada buldular. Bütün masaya bir sessizliktir çökmüştü, sadece küp gibi sağır ve çok acıkmış olan Mrs. Rothwell hariç.

“Bu iblis, bu cin YEDİ MİSLİYLE dönebilir.” Rahibin gözleri masayı taradı. (Gırç, diye ses çıkardı Mrs. Rothwell’in kaşığı.)

“YEDİ MİSLİ.”

(“Bu kek parçasını isteyen var mı?” diye sordu Mrs. Rothwell.)

“En iyi olan, en kötüye dönüşebilir,” –beni elimden tuttu– “Bu masum çocuk, Ahit’in bu tomurcuğu.”

“Eh, öyleyse ben yerim” diye ilan etti Mrs. Rothwell.

Rahip Finch ona dik dik baktı ama neyse ki kuru gürültüye papuç bırakacak adam değildi.

“Bu küçük inci çiçeğinin kendisi bir iblis yuvası haline gelebilir.”

Mrs. Finch kaygıyla “Yavaş Roy, yavaş” diye uyardı.

Rahip ödün vermez bir edayla, “Sözümü kesme, Grace” dedi.

“Sadece örnek olarak söylüyorum. Tanrı bana bir fırsat verdi ve Tanrı’nın bize verdiğini ziyan ederek haddimizi aşmamalıyız.

“En kutsal adamların bile birden şerre bulaştıkları görülmüştür. Hele bir kadın, hele bir çocuk. Anne babalar, işaretler için çocuklarınızı kollayın. Kocalar, karılarınızı kollayın. Tanrının lütfu ve inayeti üzerinize olsun!”

İyice örselenip sırılsıklam olmuş elimi bıraktı.

Kendi elini pantolonuna sildi.

Mrs. Finch, “Kendini bu kadar tüketmemelisin, Roy” dedi. “Bir kremalı pasta al, içinde şeri var.”

İçimde garip bir his vardı, ben de Pazar Okulu Odası’na gittim. İncil’den sahneler yapmak için tüylü keçe buldum biraz. Tam bununla, aslanların ininde Danyal’ın hikâyesini yeniden yazmanın tadını çıkarıyordum ki, Rahip Finch göründü. Ellerimi cebime sokup muşambaya baktım.

“Küçük kız” diye başladı, derken keçe gözüne çarptı.

“Bu da ne?”

“Danyal” diye cevap verdim.

Donakalarak “Ama bu doğru değil ki” dedi. “Danyal’ın kaçtığını bilmiyor musun? Senin resminde aslanlar onu yiyor.”

“Özür dilerim” dedim, en masum, mübarek yüzümü takınarak.

“Yunusla balinayı yapmak istemiştim ama keçede balina resmi yok. Ben de aslanların balina olduğunu farzediyordum.”

“Danyal demiştin.” Şüpheye kapılmıştı.

“Kafam karıştı.”

Gülümsedi. “Her şeyi yoluna koyalım mı öyleyse?” Özenle, bir köşeye aslanları, öbür köşeye de Danyal’ı yerleştirdi. “Nabukadnazer’e ne dersin? Şimdi de Şafak’ta Hayret sahnesini yapalım.” Keçe yığınını karıştırarak bir kral aramaya koyuldu.

“Umutsuz” diye düşündüm; Susan Green, Noel’de Hikmet Sahibi Üç Adam tablosunun üzerine kusmuştu ve bir kutudan da ancak üç kral çıkar.

Onu bıraktım uğraşsın. Salona döndüğümde biri bana Rahip Finch’i görüp görmediğimi sordu.

“Pazar Okulu Odası’nda keçelerle oynuyor” diye cevap verdim.

“Hayalperest olma Jeanette” dedi ses. Başımı kaldırıp baktım. Miss Jewsbury’ydi. Hep böyle konuşurdu, obua dersi verdiği için olsa gerek. Sanırım, insanın ağzına bir şey yapıyor.

“Eve gitme vakti geldi” dedi annem. “Bana kalırsa, bir gün için yeterince heyecan yaşadın.”

Başkalarının heyecan verici bulduğu şeyler de ne tuhaftır.

Yola koyulduk, annem, Alice ve May (“Sen Alice Teyze ve May Teyze diyeceksin”). Ayağımı sürüyerek geride kalıp Rahip Finch’i düşündüm, ne dehşet verici. Dişleri fırlak, sesi de cırlaktı, hem de kalın ve sert yapmaya çalıştığı halde. Zavallı Mrs. Finch. Nasıl yaşıyordu onunla? Sonra çingeneyi hatırladım. “Asla evlenmeyeceksin.” Belki de bu aslında o kadar kötü bir şey değildi. Eve gitmek için Fabrika Altı boyunca yürüdük. Burada fabrikalara göbek bağıyla bağlı, yoksulların da yoksulu olanlar yaşardı. Yüzlerce çocukla bir deri bir kemik köpekler vardı. Kapı Komşu bir vakitler burada, zamk fabrikasının hemen yanında yaşarmış ama ya kuzenleri ya başka biri onlara yanımızdaki evi miras bırakmış. Böyle şeylerin hep bizi denemek için gönderildiğine inanan annem, “Şeytan işi diye buna derim ben” derdi.

Ben tek başıma Fabrika Altı’na gönderilmezdim ve o gece yağmur yağmaya başlayınca, nedenini iyice anladım. Eğer iblisler herhangi bir yerde yaşıyorsa, orası burasıdır. Pire tasmaları ve zehir satan dükkânın yanından geçtik. Adı Haşarat İçin Arkwright’ın Yeri’ydi; bir keresinde evi karafatma bastığında gitmiştim oraya. Mrs. Arkwright müşterisinden para alıyordu. Biz geçerken May’i görünce ona içeri girsin diye seslendi. Annem pek memnun kalmadı ama gene de, İsa’nın vergi mültezimleri ve günahkârlarla saf tuttuğu konusunda birşeyler mırıldanarak, hepsinin önüsıra beni içeri itti.

“Nerelerdeydin May?” diye sordu Mrs. Arkwright, bir yandan elini bir bulaşık bezine silerek, “Bir ay var ki ortalarda yoksun.”

“Blackpool’daydım.”

“Ya, eline para geçti demek.”

“Lotoda üç kere kazandım.”

“Deme.”

Mrs. Arkwright hem hayran kalmış, hem de hırçınlaşmıştı.

Sohbet bir süre böyle devam etti, Mrs. Arkwright işin kötü olduğundan yakındı, dükkânı kapatacaktı, artık haşarat işinde para kalmamıştı.

“Umalım ki yaz sıcak geçsin, hepsi ortaya çıkıverir o zaman.”

Annemin gözle görünür şekilde keyfi kaçmıştı.

“İki yıl önceki sıcak dalgasını hatırlıyor musunuz? Ooh, o vakit ne ticaret yapmıştım ama. Hamamböcekleri, karafatmalar, fareler, aklınıza ne gelirse hepsini zehirledim. Yok canım, işler artık eskisi gibi değil.”

Bir iki dakika saygılı bir sessizlik içinde kaldık, sonra annem öksürdü ve gitmemiz gerektiğini söyledi.

“Peki öyleyse” dedi Mrs. Arkwright, “Şunları velet için alıverin.”

Beni kastediyordu, tezgâhın gerisinde bir süre aranarak değişik değişik birkaç kutu çıkardı.

“Bilyeleriyle öte berisini kor içine” diye açıkladı.

“Yaşa” dedim ve gülümsedim.

“Hey, hiç de fena çocuk değil bu, ha.” O da bana gülümsedi ve elini iyice benim elime kurulayarak hepimizi dükkândan uğurladı.

“Şunlara baksana May,” diye havaya kaldırdım.

“May Teyze” diye tersledi annem.

May benimle birlikte onları inceledi.

“Gümüş böceği” diye okudu. “‘Lavaboların, tuvaletlerin ardına ve diğer nemli yerlere bolca serpin.’ Ah, pek hoş. Bu da neymiş? ‘Bitler, tahtakuruları, vb. Tesiri garantili ya da paranız iade.’”

Sonunda eve geldik, İyi Geceler May, İyi Geceler Alice, Tanrıya emanet olun. Babam erken vardiyada çalıştığı için yatmıştı bile. Annem daha saatlerce yatmazdı.

Ben onları bildim bileli annem dörtte yatar, babam beşte kalkardı. Bakarsanız, bunun hoş bir yanı da vardı, çünkü gecenin bir vakti aşağı inersem yalnız kalmayacağım anlamına geliyordu. Çoğu kez domuz pastırmalı yumurta yerdik ve annem de bana İncil’den birşeyler okurdu.

(…)

Çevirmen: Sevin Okyay

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

Jeanette Winterson, İngiliz Kraliyet Onur Nişanı sahibi yazarın Tek Meyve Portakal Değildir, Tutku ve Vişne’nin Cinsiyeti de dahil on romanı, The World and Other Places adında bir öykü derlemesi, Art Objects ismiyle yayımlanmış toplu denemelerinin yanı sıra çocuk kitabı, senaryo ve gazete yazılarını da içeren pek çok eseri bulunmaktadır. Eserleriyle En İyi İlk Roman Dalı’nda Whitbread Ödülü’ne, John Lewellyn Rhys Ödülü’ne, E.M Forster Ödülü’ne ve Cannes Film Festivali’nde Gümüş Ödül’e layık görülmüştür.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.