‘Resmi olarak her an ve her zaman devletin gözünde suçlu adayıyız.’

 

“Ölümsüz Hüzünler Kitabı, daha ilk sayfasında okuru sımsıkı kavrayan, diliyle, kurgusuyla büyük okuma keyfi veren güçlü bir roman. Tekin Budakoğlu, titiz, en küçük ayrıntısına kadar metninin üzerinde ince ince çalışan bir yazar. Ama, sadece o kadar değil; okuyunca göreceksiniz, bu romanın yazarı, aynı zamanda öykünün kahramanlarından biri. Fakat bu bile, edebiyat tarihimize bir gönderme… Anlatıcımız, bir sabah kâbuslar içinden uyanır, ve şehirde kaybettiği Öykü adlı birini aramaya başlar. Ama daha kendisine yol gösterecek bir köşe yazarına ulaşması bile günler alır. Üstelik o sırada her yanda olaylar patlak vermekte ve cinayetler işlenmektedir. Tekin Budakoğlu, adından çokça söz ettirecek bir yazar.” Tekin Budakoğlu ile Ölümsüz Hüzünler Kitabı’nı konuştuk.

Ölümsüz Hüzünler Kitabı’nda anlatım dili oldukça dikkat çekici. Birkaç biçem iç içe geçmiş. Anlatıda yeni kanallar açmaya çalıştığınızdan, deneysel paragraflar da yazdığınızdan söz edebilir miyiz romanda?
Dil yalnızca nesneleri, şeyleri isimlendiren bir sistem değil bence. O nedenle dile, olayları yönlendiren bir ses bütünü olarak bakmıyorum; aksine, dilin kendine özgü, yalnızca kendini anlatan bir öyküsü var. Masa başına oturup metnin dünyasına daldığımda her şeyden önce hedefim kelimelerle vakit geçirmek, hatta belki de onlara hapsolmak. Özenli, dikkatli yazıyorum bu yüzden. Yılda en fazla otuz-kırk sayfa. Çünkü geri döndüğümde herhangi bir kelimeyi değiştirdiğim zaman dilin iç öyküsünde sarsılmalara neden oluyormuşum gibi hissediyorum. Cümle boşlukları, kaynaşmalar, akışlar, bunların hepsi dilin öyküsündeki bütünlüğü sağlayan hamleler. Dolayısıyla kurgunun düzeni kadar dilin de düzenine dikkat ediyor ve bizzat kurgu kadar dil konusunda da yeni akış yolları bulmaya çalışıyorum.


Kitabın adı hakkında da konuşmayı çok istiyorum. Neden Ölümsüz Hüzünler Kitabı? İçerisindeki kitapların yaşattığı hissiyat, Türkiye’nin gündelik meseleleri ve siyasete ilişkin dinmeyen sancı- bütün bunlar mı ölümsüz hüzün? Kitabın isminin, kitabın hikâyesiyle ilişkisinden söz edebilir misiniz?
Aslında bir arayış romanı olarak görünmesine rağmen “Ölümsüz Hüzünler Kitabı”nın temel problemi, bireyin varoluş sorunu. Bu varoluş sancısını iyice içinden çıkılmaz hale sokan etmenler var: Sizin de dediğiniz gibi siyaset, geleneklerin baskınlığı, toplumsal normlar, zaten kendini aramakla ömür tüketen insanoğlunu ezerek varlığını darmadağın ediyor. Bana göre hepimiz kendimiz olmaya, hayatı anlamlandırmaya uğraşırken töre, yasa, toplum, iktidar gibi bize bizden üstün oldukları çok önceden öğretilen kavramların kalıplaşmış emirleri altında, varoluşumuzun un ufak edilmesine maruz kalıyoruz. Oysa reddetmek ya da karşı gelmek yerine, varoluşumuzun sistemli bir biçimde yok edilmesi eylemine, bu dayatılan kara yazgıya sonsuz bir itaatle bağlanıyoruz.

Kendi istediğimiz hayatı yaşadığımızı sanmak, modern dünyanın bize dayattığı bir halüsinasyon; yine de varlığımızdan beslenen bu “yok etme sistemi”ni farkında olmadan büyütüyor ve bir de bu yokoluş sistemine biraz daha bağlanabilmek için ölümsüzlüğün, sonsuz hayatın peşine düşüyoruz. Oysa bu sistem insanoğlu yaşadığı sürece farklı figüranlarla devam edecek; yani ölümsüz olan birey değil, bireyi zerre kadar umursamayan toplumun yine bizzat bireyi kullanarak yarattığı ve sonsuza kadar sürecek olan hüzün.

Ölümsüz Hüzünler Kitabı bazı kitaplara da selam ediyor açık biçimde. Onlardan biri Kafka’nın Dava romanı. Bay K.’nın yargılanması taşınıyor romana ve yargı sanki bu toprakları selamlıyor. Bay K.’nın yargılanmasıyla Türkiye’deki yargı ve davalar arasında bir bağlantı kuruluyor sanki, derin bir eleştiri getiriliyor, ne dersiniz?
Aslında pek çok geçiş var. Bu yazar ve kitaplar, beslendiğim ve ilgilendiğim geleneğin önayak olmuş isimleri. Onları kullanmaktaki amacım bir yanıyla kurgular arası bir gerçekliğe ulaşmaktı. Bu metinlerdeki hiçbir geçişi olduğu haliyle kullanmadım; her aldığım metinlerarası kullanım, hem Ölümsüz Hüzünler Kitabı’ndaki “kurmaca gerçeği” sağlamlaştırıyor hem de bahsi geçen kitabı benim okuyuş tarzımı gösteriyordu. Bir yanıyla o metinlerin farklı okumalarına kapı açmayı tasarladım, bir diğer amacım da benimle aynı metinlerden zevk alan okura gizli sürprizler hazırlamaktı. Bu geçişleri yakalayan okurun kurmacanın büyüsünü hissedeceğine inanmak istedim. Aynı zamanda, o metinleri bir yönüyle bile olsa bir de benim kurgumdan okumasını.

image

Buralarda yargılanmanın pek çok yönü var: Resmi olarak her an ve her zaman devletin gözünde suçlu adayıyız. Bir de bunun toplumsal yargılama sürecinden söz etmek mümkün. Toplumun, hepimizin belli başlı reaksiyonlarına çizdiği cezalar var ve bunları hiç düşünmeden uygulamakta da çekincesi yok. Romanda Bay K.’nın yargılandığı üst-kurmaca sahnesi de biraz bunun amacıyla oluşturuldu: Mahkemeyi yönetenler de sıradan halk; yargıç-konfeksiyoncu, emekli öğretmen-savcı, ev hanımı-kâtibe. Dolayısıyla mahkemede suçluluğu araştırılan bir kişi ya da eylem değil, toplum karşısındaki birey.

“…hepsi kör, görmek, görebilmek bir yeti değil maharet sayılmalı artık, salgın çünkü körlük, birinde başladı mı göremez hiçbiri…” diyor anlatıcı. Körlük romanına selam eden bu tümcenin aynı zamanda Körlük’te de olan iktidarın değişkenliği, yine de her durumda bir iktidar oluşunu ifade eden bir okuma olduğuna inanıyorum. İktidar sahibi, iktidarını güçlendirmek için bazı şeylerin görülmemesine, bazı şeylere karşı kör olunmasına mı ihtiyaç duyar dersiniz?
Hiç şüphe yok. Bütün güç sahipleri, iktidarlarını sürdürebilmek için bunu yapmak, halkı körleştirmek zorunda. Bu nedenle iktidarın mantığında her zaman toplumsallaşmış, genel kurallara uymuş bir toplum elemanı isteği vardır. Romanda da geçtiği ifadeyle “devletin gözünde en kötü vatandaş, en iyi bireyden her zaman evlâdır.” Yönetilen kitle ne kadar az görürse, muktedirin onu yönlendirmesine o kadar iyi niyetle izin verir. Burada da toplumsallaştırmayı körlüğün eş anlamı olarak görmek gerekir.

Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken’indeki UBOR-METENGA örgütünü de anıyorsunuz romanda. Ölümsüz Hüzünler Kitabı’nın başkahramanı da kendini oradaki gibi bir oyunun içinde mi bulunuyor aslında? Düşten düşe, paranoyadan paranoyaya koşuşunda Korkuyu Beklerken’in izleri mi var?
Korkuyu Beklerken de dâhil, pek çok şeyin izi var bunda. Romanın kurgusu gereği her şey bir oyun aslında. Henüz girişte, Borges’i bir Doğulu âlim olarak gösteren alıntıdan itibaren okura bunun bir oyun olduğunu hissettirmeye çalıştım. Bu oyun, yazarı-okuru ve roman kahramanlarını neredeyse aynı düzlemde ele alan bir yapı: Diğer metinlerle sağlanan düşsel geçişliliğin ne olduğunu ve derecesini, düşlerin nerede başlayıp gerçek dediğimizin nerede paranoyaya dönüştüğünü; bütün bunların sınırını ben de bilmiyorum. Metnin kendisinin; okur, yazar gibi kendisi dışındaki bütün bunları kapsayan ve bu unsurların tamamının katılımıyla şekillenen bir çeşit üst-bilinç ürünü olduğunu düşünüyorum çünkü. Her şeyi anlamlandıran da okurun kendisi olacaktır. Okur bu noktada, anlam aramama hakkına da sahiptir elbette.


Hikâyenin kahramanı, gazete haberlerini ya da köşe yazılarını okurken kendini arıyor o yazılarda. Muhakkak ona yönelik bir işaret, bir yol gösteriş arıyor. Yazında ve yazıda, okur bütün sözleri kendi üzerine mi alınmaya çalışıyor ya da bütün cümleler onun için yazılmış gibi mi hissediyor acaba?
Okurun bütün yazılanlarda kendisine dair ipuçları bulduğunu söyleyemem fakat hepimiz bilerek ya da bilmeyerek, yazıda kendimize dair ipuçları ararız. Bunun insanın zihinsel yapısıyla alakalı olduğunu düşünüyorum çünkü kendimize benzeyen insanlarla dost ya da yakın olma gibi bir tavrımız var. Kendimize benzeyen insanlar bize daha normal olduğumuzu, yalnız olmadığımızı hissettirir. Okur, yazıya da bu bilinçle bakar: Kendisi gibi düşünen, hisseden, dünyayı aynı açıdan gören metin ya da yazara kendini daha yakın hisseder. O yüzden okurun, yazılan her satırda kendisini aradığını düşünüyorum.

Kitabın başkahramanı Milliyet gazetesindeki bir yazıdan kendisine mesajlar geldiğine inanıyor. Peki, siz de Milliyet gazetesini seçerek, okura bir mesaj mı göndermeye çalışıyorsunuz?
İnsanın toplum içerisinde yaşadığı sancının ve varoluş mücadelesinin zamanı ve mekânı olmadığına inanıyorum. O nedenle romanda mümkün olduğunca yer ismi, zaman kavramı ya da ayırt edici herhangi bir unsur kullanmamaya çalıştım. Zamansız ve mekânsız düşledim her şeyi. Bu hüzün bütün şehirlerde, hayatın bütün dinamiklerinden kendisini gösteriyor çünkü. Fakat sizin de söylediğiniz gibi bazı metinlerarası geçişlerin kimi zaman daha da belirginleşmesi adına bazı isimler vermek mecburiyetindeydim. Milliyet ismini de göndermenin Kara Kitap’tan yapıldığını gün yüzüne çıkartmak adına kullandım.

Ölümsüz Hüzünler Kitabı postmodern anlatının sınırlarında dolaşan, birkaç katmana sahip bir roman. Bu anlamda kendinizi herhangi bir akıma bağlı hissediyor musunuz? Yoksa hikâye kendi akımıyla mı yeşermeye başlıyor zihninizde?
Postmodern edebiyatı hem yazar hem de okur olarak sevdiğim açık bir gerçek. Yine de “Bir akıma bağlı kalmak” sınırları kalın çizgilerle belirginleştiren bir ifade. Ben zaten Ölümsüz Hüzünler Kitabı’nda çevremizi çepeçevre saran bu kalın çizgilerle mücadele etmeye çabaladım. Bu; günlük yaşantı düzleminde toplum, siyaset, genel yargılar demek; yazı alanında da bir akıma ya da anlayışa körü körüne bağlı kalmak.

Bu anlamda, evet, metin ve içerikle bir örtüşme olduğunu söylemek doğru olur: Toplumun genel kurallarının dışına çıkarak bireyselliğin önemli olduğunu söylemeye çalıştığım bir metinde elbette kurmacaya da en fazla alan açan postmodern yapıdan çoğunlukla faydalandım. Söz dizimiyle oynamalar, anlamsal boşluklar ve iç içe geçen birden fazla katman da bu vurgunun yansımaları. Fakat bütün bunlar, akımın gereklilikleri olduğu için değil, kurgunun yapısına da uyduğu için tercih ettiğim bir seçimdi. 

image

Romandaki dipnotlarla birlikte Ölümsüz Hüzünler Kitabı’nın yazarı olarak, kitabın içinde kendinize de işaretlerde bulunuyorsunuz. Dipnotlarla romandaki yazarın varlığından ayrı olarak, romanın yazarı olarak sizin de varlığınızı okuyoruz. Bu dipnotlardan ve dipnotlarla birlikte romanın kurgusunda sizin de varlığınızdan söz edelim mi biraz, nasıl gerçekleşti bu? Romanın kendi gerçekliğini kırarak, roman kahramanlarını hayata mı sızdırmayı planladınız?
Roman birkaç farklı katmanın iç içe geçmesinden oluşuyor. Ağabeyim Selahattin, arkadaşım Harun gerçek karakterler. Bir de benim yazdığım roman karakterleri ve romanın içinde geçen filmin karakterleri var. Burada gerçek hayat dediğimiz şeyin ne olduğu, düşlerin de bu hayata dâhil olup olmadığı gibi meseleleri irdelemeyi hedefledim. Düş, yani kurmaca olan ve salt gerçek dediğimiz âlemler arasında bir geçişlilik ya da birliktelikti aradığım. Hissettiğimiz ve yaşadığımız her şeyin katı gerçek olması, beni hep korkutmuştur. Sanırım ben, kurmacanın katı gerçekliğe üstün olduğuna inananlardanım ve bunu da yazarak göstermek istedim.

Ölümsüz Hüzünler Kitabı / Yazar: Tekin Budakoğlu / Alakarga Yayıncılık / Roman / 1. Basım: Haziran 2015 / 189 Sayfa

Tekin Budakoğlu, Aşk Yüzleri kitabının yazarı ve Naim Tirali Öykü Ödülü sahibi. Vatan Kitap için yazmayı sürdürüyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.