Tembellik Hakkı – Paul Lafargue

 

“Özel mülkiyetin hâkim olduğu toplumlarda “çalışma” katı bir “zorunluluk” kapsamında gerçekleşir. Kapitalizm, çalışanların bedenlerini olduğu kadar zamanlarını da satın almıştır. Oysa insanın çalışmamak, yaşamını sürgit kılmak için zahmete girmemek gibi bir içgüdüsü vardır; bu içgüdünün adı “tembellik”tir. Tembellik, çalışmanın kutsallaştırıldığı toplumlarda hakir görülür, aşağılanır. Tembellik Hakkı, çalışmanın sarsılmaz bir değer haline getirildiği toplumların eleştirisini sunuyor; tembelliğin bir başıboşluk yahut aylaklık olmadığını öne sürerken, ütopik özleminin odağına özgürlüğü koyuyor: İnsanlığın kadim özlemi olarak zorunlulukların alt edildiği, insanın kendini tekrar bulduğu, özel mülkiyet hapishanesinin duvarlarının yıkıldığı, devletin ve diğer baskı araçlarının ortadan kalktığı bir toplumsal ve bireysel varoluşa işaret ediyor… Paul Lafargue’ın kaleme aldığı Tembellik Hakkı, Komünist Manifesto yahut Kapital gibi kendi alanında klasik haline gelen metinlere benzer bir şekilde, yayımlandığı tarihten bu yana hâlâ büyük bir ilgiyle okunuyor.” Tembellik Hakkı’ndan Sunuş bölümünü paylaşıyoruz.

“Bir varmış bir yokmuş” diye başlarsak söze, sanmayın ki bir masal anlatacağız size; ama bir kıssadan hisse… Zamanın behrinde ülkenin birinde bir kral varmış, tembel mi tembel (tembel olmayanı var mı ki!) imiş bu kral. Günün birinde yaptırmış koskocaman bir saray (olur iş değil, çalışanlar da varmış demek o zaman!) ve tebaasına haber salmış dört koldan: “Duyduk duymadık demeyin! Tüm tembeller gelip yaşayabilir bu yeni sarayda. Bir elleri yağda, diğeri balda olacak. Tembellerin şahı padişahımızın lütfudur, duyulmuş ola! Padişahım çok yaşa!” Çok geçmeden, bilmem kaç günlük yoldan hiç üşenmeden çıkıp gelen “tembeller”le dolup taşmış koca saray. Hangi hazine dayanır bunca yüke? Batıp gitmiş haliyle, yol açtığı enflasyonist etkiler de caba. Masal bu ya, zavallı kral bile borç bulmak için kapı kapı dolaşmaya, hatta çalışmaya başlamış. Bakmış olacağı yok, anlamak için gerçek tembelleri, kundaklayıp vermiş ateşi dört bir yandan o güzelim saraya (kendisi değil tabii, onca adamı ne diye besler yıllar boyunca!). Tembeller düşmüş can derdine, patlamış mı sana korkunç bir hengâme! Canhıraş çığlıklar, müthiş bir kargaşa, kaçan kaçana! Çabucak boşalmış o koca saray. Yok yok, öyle tamamen değil… İki tip kalmış içerde, ellerinde de birer cıgara. Biri diğerine, “Git şurdan bir ateş al da, tellendirelim bir cıgara” demiş; öbürü de “Bekle yahu, yedi aylık mısın nesin, ateş gelir birazdan buraya!” Ne mi olmuş daha sonra? O kadar da tembel olmayın canım, çalıştırın nöronları, siz getirin arkasını da…

Şaka bir yana, Paul Lafargue’ın sözünü ettiği ne böylesi mutlak bir tembellik ne de bir başkası. Asıl amacı, daha başta, kitabının alt başlığında görülür: “1848 ‘Çalışma Hakkı’nın Çürütülmesi.” L’Egalité gazetesinde yer alan bu alt başlığı kullanmamak, Lafargue’ın aslında inceden inceye alay ettiği tembelliğin övgüsünü yaptığı yanılgısına yol açabilecektir.

Bugün tüm iş yasalarının en temel maddesi “Çalışma Hakkı”dır, yani birileri için artı-değer üretme “hakkı”, daha doğrusu ürettirme hakkı. Bu hakkı, yani çalışmayı (işi) ortadan kaldırdınız mı, iş yasasının tümünü ve onunla birlikte ilgili mevzuatı kaldırmış olmazsınız yalnızca… Beraberinde tüm diğer yasaları, mahkemeleri, sendikaları ve diğer kurumları da, örneğin orduyu da, böylece “yorgan gitti, kavga bitti!” misali savaşları da kaldırmış olursunuz ortadan. Bir başka ifadeyle, bugünkü toplumun, yani burjuva toplumun çöküşüdür bu. İş (emek), burjuva toplumun temel taşıdır, çekmeye görün bu en alttakini… Çöker bütün “kule”, yıkılır gümbürtüyle. İyi ama “kule”nin bu temel taşını çekip almak kolay mı öyle? Elbette hayır, sanıldığı kadar kolay değil; hele hele birkaç kişinin “işi” hiç değil. Peki, kimin işi? Hani şu bir iş bulunca “hayatım kurtuldu” diye düşünen milyonlar milyarlar var ya… İşte onların “işi”: “Yeter artık!” deyip karşı çıktıklarında ve bunun için yeterince örgütlü ve silahlı (her anlamda) olduklarında, Lafargue’ın sözünü ettiği şu “çalışma tutkusu” artık son bulacak ve insanlar değerin, yani “iktisadi değer” denilen fetişin aracılığına başvurmaksızın yaşamlarını yeniden düzenlemeyi ve böylece sürdürmeyi nihayet öğrenebilecektir.

Şu son iki yüz yıldır işin özü değişti mi? Hayır! Tersine bu çılgınlık, bu çalışma tutkusu gezegenin her yanına alabildiğine yayıldı; artık yalnızca Avrupa’yı ve onun “uygar uluslar”ını değil, tüm kıtaları ve buralarda yeni yeni türeyen çiçeği burnunda “uygar uluslar”ı da kasıp kavuruyor. İşlevi de değişmedi: durmadan artı-değer üretmek. Tüm topraklar, madenler, göller, korular vb. çalışanlar olmaksızın hemen hemen hiçbir işe yaramayacaklarına göre, burjuva zenginliklerin yegâne kaynağıdır bunlar.

Yaklaşık yüz elli yıldır hayali kurulan günde sekiz saatlik çalışma, artık dünyanın hemen her yerinde iyice yerleşmiş gibi görünüyor, hâlâ daha uzun süre çalışanlar olsa da. Paul Lafargue’ın günde üç saatlik çalışmadan söz etmesinden tam 127 yıl sonra, insanların hayal güçlerinin ne kadar gerilediğini görmek doğrusu pek şaşırtıcı… 30–40 yıldır yeni hedef, 40 saat yerine haftada 35 saat çalışmak! Haftalık çalışma süresindeki bu “indirim”, doğrusu pek komik. Hepi topu beş küçük saat! Bu hedef (hatta daha azı), zaten şimdiden kimi sektörlerde, kimi alanlarda fiilen gerçekleşmiş durumda. Yine de Fransa’da haftalık 35 saatlik çalışma süresi ülke çapında yasalaştırıldı. Ne var ki, aradan üç beş yıl bile geçmeden sağından solundan budayıp onu da çevirdiler kuşa. Eskiden sadece pek acıklı sonuçları olan bu çalışma tutkusu, bugün artık yürek dağlayan bir doğaçlamaya dönüştü. Ne yaparsınız, insanlığın tarihi, birer ikişer aptallıklardan kurtulmanın tarihiymiş bir bakıma… Çok yavaş da olsa!

Sorun, Paul Lafargue’ın 19. yüzyılın o korkunç Avrupa’sında (bugünkü dünyadan daha korkunç olmayan bir Avrupa’da) düşündüğü gibi, ne aşırı çalışmanın sınırlandırılması ne de çalışma süresinin kısaltılmasıdır. Mesele bir zorlama olarak, zoraki bir faaliyet olarak, toplumsal ve bireysel sorunların en önemli kaynağı olarak ücretli çalışmayı (işi, emeği) ortadan kaldırmaktır. Yani her birey, içinde kendini gerçekleştirdiği bütünlüğün, insan türünün bir parçası olarak istediği her işi istediği kadar yapabilmeli (örneğin 36 saat aralıksız çalışabileceği gibi, günlerce aylak aylak ya da hemen hemen aylak, sırtüstü yatıp dinlenebilmeli, gevşeyebilmeli); istediği an etkinlik alanını değiştirebilmelidir (bu, insanların sorumsuz davranıp gelgeç gönüllü olacakları anlamına gelmez). Böylece etkinliğini haz veren bir eğlentiye, varlığının, var oluşunun en temel unsuruna dönüştürebilmelidir. Yaşam bir etkinlik değilse, ne olabilir başka? Herhangi bir bireyin yaşamının herhangi bir dilimindeki etkinliği, bu etkinlik her ne olursa olsun, söz konusu etkinliğin diğerleri için önemi ne olursa olsun, bir başka ifadeyle söz konusu bireyin bilgi, tecrübe ve becerilerinin önemi diğerleri için ne kadar vazgeçilmez olursa olsun –yakın dostlarının kıvanç ve hayranlıkları dışında– ona hiçbir ayrıcalık sağlamamalı. Bu etkinlik aracılığıyla kendini türünün (insanlığın) bir parçası olarak gerçekleştirmenin o ölçüsüz hazzı, onun en büyük “mükâfatı” olacaktır. Bu etkinliği, yani üretim etkinliğini daha 1844’te Marx şöyle resmediyordu:

“Şimdi insani varlıklar olarak üretimde bulunduğumuzu varsayalım. Aramızdan her biri, iki nedenle kendini olumlar: kendisi ve diğerleri için…

1-Üretimimde bireyselliğimi, özgüllüğümü kavramış olacağım; öyleyse bu etkinlikte, yaşamımın bireysel bir tezahüründen yararlanmayı deneyecek ve nesneyi [ürünümü] seyrederken –hiçbir kuşkuya yer vermeksizin– etkinliğimin somut, elle tutulur bu nesnesinin gücünde kişiliğime güven duymanın kişisel sevincini yaşayacağım.

2- Ürünümden duyduğum bu hazda, emeğimle bir insan ihtiyacını tatmin etmiş olmanın, [böylece] insan doğasını anlamış olmanın, yani bir başka insana doğasına uygun düşen bir nesneyi vermiş olmanın bilincine ve hazzına ulaşmış olacağım.

3- Seninle insan türü arasında bir aracı olarak hizmet etmenin, senin öz insani doğanı tamamlayan ve bizzat sana gerekli bir parça olarak senin tarafından kabul edilmenin bilincine ulaşmış olacağım; bir başka deyişle düşüncende ve sevginde olumlanmış olduğumu bileceğim.

4- Bu bireysel ve yaşamsal etkinliğimde doğrudan gerçek doğamı, toplumsal varlığımı, topluluğu, “gemeinwesen”i olumlamış ve kavramış olacağım.”

Kısacası “iş” sözcüğü bugünkü toplumda (burjuva toplumda), insan bilincini toptan çarpıtmanın kusursuz bir örneğidir. Yani her şeyin metalaştırıldığı bu toplum, insanın varlığını gerçekleştirmesinin, hissetmesinin en temel yollarından biri olan üretme etkinliğini “iş” biçimi içine kapatmıştır; iş artık proletarya için tek yaşama olanağı haline geldiği için, her şeyin etrafında döndüğü dünya çapında yaygın ve önemli bir faaliyete dönüşmüştür. Bugün insanın –maalesef– asıl etkinliğine dönüştüğünden, burjuvazi de insanın özünün iş olduğu masalını okur herkese.

Gerçekte iş, burjuvazinin bu tezinin tamamen tersine, insanın ürününe, bu ürün kendisinden bir parça olduğu için kendisine, zoraki niteliği yüzünden ötekilere ve nihayet türüne yabancılaşması, dışsallaşması demektir. Özgür bir etkinlik olması gereken üretici etkinliği artık proleterin kendisine ait değildir, ona dışsal olan, kendisi gerçekleştirdiği halde kendi dışında kalan bir etkinliktir. Ne var ki, kapitalist düzende proleterlerin geçim araçlarına sahip olabilmelerine izin veren tek etkinlik olduğundan; herkes banka soyup hırsızlık veya üçkâğıtçılık yapamayacağından; sermayesi olmadığı için ticarete vb. atılamayacağından; her gün milli piyango veya spor totoda kazanamayacağından; dolayısıyla proleterlerin çok büyük bir bölümünün, hemen tamamının biricik etkinliği olduğundan: Proleterler yaşamak için sisteme boyun eğerler (Paul Lafargue’ın kızdığı ve sitemkâr biçimde alaya aldığı da bu işte). Kısacası iş, her şeyden önce özgür olmayan bir faaliyettir, ancak zoraki ve zorla yapılabilir. Marx bunu şu sözlerle ifade ediyordu: “İşin bu yabancı niteliği, fizik ya da diğer zorlamalar ortadan kalkar kalkmaz, çalışmadan vebadan kaçar gibi kaçılması olgusunda açıkça görülür.”

Dolayısıyla işçi çalışarak varlığını kanıtlamış olmaz, tersine kendisini yadsımış olur, zira varlığının bir bölümünü ona aktardığı için, kendisinden bir parçaya dönüşmüş olan ürünü artık ona ait değildir, bu etkinlikte varlığının bu bölümünü istemeyerek başkalarına terk etmiştir. Tekrar Marx’a kulak verelim:

“Bu durumda emeğin ürünü bir yabancılaşmaysa, üretimin kendisi de oluş halindeki bir yabancılaşma, etkinliğin yabancılaşması, bir yabancılaşma etkinliği olması gerekir. Emek, yabancılaşmanın özetidir yalnızca.”

İş, yani kapitalist sistemdeki bu üretim eylemi, işçi için isteksiz bir etkinliğe, kendi güçsüzlüğü olarak güce, bu saçma faaliyetin insanın özüne ve aklına yönelik bir karşıtlığa, demek aykırılığa ve de kendi ürününe yabancılaşmasının daha üst düzeyi olarak kendisine yabancılaşmaya dönüşür. Nesnenin (ürünün) ve böylece diğerinin yitimi, derken şu yabancılaşmış emek (iş), insanı kendi türüne de yabancı kılar; bireysel yaşamı türsel yaşamdan ayırır (bireycilik, bireysel çıkarlar vb.).

Öte yandan, çalışmanın (emeğin) insanı doğrudan doğruya yaşamsal etkinliğiyle özdeşleşen hayvandan ayırt ettiğini de unutmamak gerekir: “O [hayvan] bu etkinliktir. İnsan yaşamsal etkinliğinin kendisini, bilincinin ve istencinin konusu yapar.”

Ne var ki, meta üretimi düzeninde yabancılaşmış emeğe dönüşen insanın bu yaşamsal faaliyeti, proleterin bilinçli olması gereken yaşamsal etkinliğini basit bir geçim aracına, bu etkinliğini var olabilmesinin aracına dönüştürmek zorunda kaldığı ölçüde ilişkiyi tersine çevirir. Üretim, insanların kendi aralarında birbirlerini tanımalarının, böylece birbirlerini kabul etmelerinin bir aracı sıfatıyla, türsel yaşamın fiili görünümünü oluşturur. Fakat bilinçli yaşamsal etkinliğinin içinde insanın kendini seyredebileceği, kendini tanıyabileceği nesnel bir dünyanın insan tarafından hazırlanması olarak insanın bir dışa vurumu olması gerektiği halde, yabancılaşmış ve dışsallaşmış iş, insanın bu yaşamsal faaliyetini basitçe bir zenginlik üretimine indirger. İnsan, bu etkinliğinden basit bir geçinme aracı oluşturur. Sermaye egemenliği altında insana egemen olan iştir, tersi değil! Marx’ın altını çizdiği üzere:

“Kısaca yabancılaşma yüzünden insanın türüne ilişkin sahip olduğu bilinç, türsel yaşamın onun için bir araç durumuna geleceği bir biçimde değişir. (…) İnsanın kendi emeğiyle, emeğinin ürünüyle ve bizzat kendisiyle ilişkisinde doğru olan, diğer insanla olan ilişkisi için olduğu gibi, diğerinin kendi emeği ile ve emeğinin ürünüyle olan ilişkisi için de doğrudur. Genel bir biçimde türsel varlığının insana yabancı kılınmış olduğu önermesi, insanın diğerine yabancı kılınmış olması gibi, her ikisinin de insani öze yabancı kılınmış oldukları anlamına gelir.”

Ama insanoğlunun kendi türüne ilişkin bu bilinci sermaye egemenliği altında yok edilmiştir. Sınıf dayanışmasının çeşitli tezahürleri, kendi çıkarlarının topluluğun çıkarlarından geçtiğini anlayan, ihtiyaç ve isteklerinin memnun edilmesinin de kolektif varlığının memnuniyeti anlamına geldiğini kavrayan insandaki tür bilincinin belirtisi ve başlangıcıdır aslında.

Yabancılaşmış iş yoluyla insan, üretimi ve ürünüyle yabancı bir ilişki yaratmaz yalnızca, üretmeyenin hâkimiyetine (ürünü, üretici etkinliği ve bizzat kendisi üzerinde kurulacak olan bir hâkimiyete) de yol açar. İnsani etkinliğin bu yabancılaşmış, dışsallaşmış “iş” biçimi içinde tutulmasını, hâkim sınıfın çıkarları dışında hiçbir şey haklı gösteremez. Bu durumda egemenliği sayesinde elde ettiği çıkarlar, burjuvazinin bu çıkarlardan ötesini görmesini engeller. Bu dışsallaşmış emekten insanoğlunu kurtaracak olan toplumsal sınıf, ancak işin en kötü etkilerine maruz kalan sınıf olabilir; insanın evrensel kurtuluşu, proletaryanın kurtuluşuna bağlıdır, zira bu sınıf, içinde her şeyin kölelik olduğu bir üretim ilişkisinde yoğunlaşmış, toplanmıştır:

“İyi ama Alman kurtuluşunun bu olumlu imkânını nerede bulmalı? Cevap: Tüm düzenlerin yok oluşunun bir düzeni olan, yani evrensel acılarıyla evrensel nitelik taşıyan bir tabaka olan; kendisine yönelik özel bir haksızlığın yapılmadığı ama mutlak bir haksızlık yapıldığı için özel bir hak istemeyen; tarihsel bir sıfatla değil ama insani bir niteliğe uygun olan; nihayet bütün diğer tabakalar kurtulmaksızın ve bu yüzden onları kurtarmaksızın kendini de kurtaramayacak olan; tek kelimeyle insanın toptan kaybı ve ancak insanın geri kazanılmasıyla bizzat kendini yeniden keşfedecek bir tabaka olan, köklü zincirlere vurulmuş bir sınıfın oluşumunda. Burjuva toplumun yok oluşu, özel bir durum sıfatıyla proletaryadır.”

Yani insanlığı “iş”ten kurtarmak ve insanla doğa, insanla insan, bireyle tür, insanın etkinliği ile bundan duyacağı haz arasındaki uzlaşmaz çelişkileri kesin olarak çözmek görevi proletaryaya aittir. Bir yığın buruk ve sitemkâr alaydan sonra Paul Lafargue’ın da beklediği budur.

Buraya kadar işin yol açtığı sömürüden ve onun sonuçlarından söz etmedik, zira işin yabancılaşmaya yol açan yanının sömürüden çok daha az bilindiği kanaatindeyim. Zaten bu derlemenin iki yazarı da bu konuyu (işin yol açtığı yabancılaşmayı, dışsallaşmayı) değil, işin toplumsal, iktisadi ve iş sağlığı ile ilgili sonuçlarını ele alıyorlar. Ne var ki, işten kaynaklanan sömürüyü burada ele almaya kalkışmak, bu yazının amacını aşar. Yine de bir konu var ki değinmeden, yani işe ilişkin böylesi bir yazıda işin yok edilmesinden söz etmeden geçemezdik: “Söz konusu olan emeği [işi] özgürleştirmek değil, onu ortadan kaldırmaktır.”

Sendikacıların, hatta bazı solcuların “çalışma hakkı”, “herkese iş” ve “iş garantisi” gibi taleplerinin, az önce kısaca betimlemeye çalıştığımız proletaryayı bekleyen tarihsel görevle hiç alakası olmayan gerici talepler olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı? “Normal bir iş günü için hakkaniyetli bir ücret” talebi yerine, daha o zamanlar “ücretliliğin ortadan kaldırılması” gerektiğini ilan eden Marx gibi, bundan böyle “Kahrolsun iş!” talebini öne sürmek gerektiğini düşünüyorum. Sözü yine Marx’a bırakalım:

“(…) Önceki bütün devrimlerde faaliyet tarzı değişmemiş olarak kalıyordu ve yalnızca bu faaliyetin bir başka dağıtımı, işin başka kişiler arasında yeni bir bölüştürülmesi söz konusuydu; buna karşın komünist devrim, önceki faaliyet tarzına yönelir, işi yok eder ve bizzat sınıfları ortadan kaldırarak tüm sınıf egemenliğini de ortadan kaldırır.”

Çevirmen: İhya Kahraman
*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Paul Lafargue, 15 Ocak 1842’de Santiago’da (Küba) doğdu. Bordeaux kökenli dedesi zencilerin isyanından önce melez bir kadınla evlendi. Fransız göçmeni olduğu söylenerek Küba’dan çıkartılan babası, gençliğini New Orleans’ta geçirmiş ve Yahudi kökenli annesiyle evlenmişti. Anneannesi de Karayib adaları yerlilerindendi. Ailesi 1851’de tekrar Bordeaux bölgesine döndü. Doğduğu topraklardan koparılmış olan genç Lafargue da öğrenimini Fransa’da sürdürdü ve Paris’te Tıp Fakültesi’ne yazıldı. Öğrencilik yıllarında ve sonrasında Fourier, Saint-Simon, Darwin, Proudhon ve pek çok başka düşünürü tanıma fırsatı buldu. Başlangıçta Proudhoncu sosyalistliği seçti. Ardından “bilim Tanrı’yı inkârla uğraşmaz, daha iyisini yapar: Onu gereksiz kılar” diyecek olan genç Lafargue, önce Blankicilerle temasa geçti, ardından Birinci Enternasyonal’e kaydoldu. Enternasyonal’in Londra’daki Genel Konseyi’ne Şubat 1865’te Fransız işçi hareketi üzerine bir rapor sundu. Bu vesileyle Marx’ı da tanımış oldu. Bu ilk karşılaşma Lafargue üzerinde derin bir etki bıraktı. Marx, daha sonra bu genç ile evlenecek olan küçük kızı Laura’ya şöyle yazıyordu: “Şu Lafargue keratası Proudhonculuğuyla canımı sıkıyor ve o kreol kafasını kırmadan önce de beni rahat bırakmayacak.” 2 Nisan 1868’de Marx’ın kızıyla evlendi, şahitliklerini Engels yaptı. Eylül 1867’de Enternasyonal’in Londra’daki Genel Konsey üyeliğine kabul edildi ve İspanya ilişkileri genel sekreterliğini yaptı. 1871’de Komün’ün kuruluşunun ardından Paris’e döndü ve taşradaki ayaklanmaları desteklemekle görevlendirildi. Bu amaçla La Tribune’ü çıkarttı. Komün’ün yenilgisinin ardından tutuklanmamak için kaçmak zorunda kaldı ve İspanya’ya geçti. Versailles’ın karşı-devrimci Thiers hükümetinin İspanya yetkili makamlarına bildirmesi nedeniyle 11 Ağustos 1871’de Huesca’da tutuklandıysa da 21 Ağustos’ta serbest bırakıldı. Ardından Madrid’e geçti ve Enternasyonal’in faaliyetleriyle uğraşmaya devam etti. Yine burada Anti-Dühring’in bazı bölümlerini Fransızca’ya, Kapital’in 1. cildini de İspanyolca’ya çevirdi. Enternasyonal’in 1872 Lahey kongresinde İspanya ve Portekiz’i temsil ettikten sonra Londra’ya döndü. Oraya Fransa’dan gelen Jules Guesde ile tanıştı ve daha sonra haftalık l’Egalité gazetesinde onunla birlikte çalışmaya başladı. Temmuz 1880 genel affının hemen ardından değil, ancak Nisan 1882’de döndü Paris’e. Bu arada Tembellik Hakkı 1880’de makaleler şeklinde yayımlanmıştı l’Egalité’de. Ücretli işin “yergi”si olan bu çalışma, daha 1906’da Komünist Manifesto’nun ardından en fazla sayıda dile tercüme edilmiş bir broşürdü. Paul Lafargue ve –ikna ettiği– eşi Laura, 26 Kasım 1911 akşamı birlikte intihar ettiler. Bıraktığı notta şöyle yazmıştı: “Varoluşun zevklerini ve hazlarını birer birer elimden alacak ve de beni akli ve fiziki güçlerimden yoksunlaştıracak acımasız yaşlılığın yaşamsal enerjimi felce uğratmasından, böylece bizzat kendim ve diğerleri için bir yük yaratmasından önce, bedenen ve aklen sağlıklı olarak yaşamıma son veriyorum. Yıllardır kendi kendime yetmiş yaşımı aşmama sözü vermiş, böylece yaşamdan ayrılmamın yılını tespit etmiş ve bu kararımı gerçekleştirme biçimini yani deri altına yapılacak bir siyanür şırıngasını da hazırlamıştım. Kırk beş yıldır kendimi adadığım davanın yakın bir gelecekte zafere ulaşacağına dair kesin bir inançla ölüyorum. Yaşasın Komünizm! Yaşasın Uluslararası Sosyalizm!”

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.