‘İçinde olmadığım bir fotoğrafı yazmadım.’

 

“Güze dönen iklimlerden kaçan kuşların, kasabadaki evlerin çatılarına, duvar ayaklarına birer ikişer yuvalanmaya başladıkları bir zaman… Babaç leylek ağzındaki yılancıkla kondu yavruların ortasına. Uçuş alıştırmaları yapan yavru heveslice açtı gagasını. Karnı doyunca uçmaktan caydı. Oysa az önce yuvadan düşme tehlikesini bile göze aldığı belliydi. Bir havalanıp bir konuyordu ayarsızca. Bir ölçü var mıydı yoksa hareketlerinde? Leylek olmayanın anlayamayacağı… Düşmediğine göre…” Hayatın tüm soğuk gerçekliğiyle karşımıza çıktığı bir kitap “Poyrazın İşçileri”. Öylesine hayatımızın içine işler içindeki öyküler. Hayata tutunmak için çırpınışlarımız, ekmek kavgamız, sevdalarımız, umutlarımız, mücadelemiz… Ve ancak bu mücadeleyi verenlerin anlayabileceği bir ‘hayatta kalışın’ kitabı. Temel Karataş ile “Poyrazın İşçileri” üzerine konuştuk.

Kitap iki bölümden oluşuyor. “Poyrazın İşçileri” ve “Bozuk Havalar”. Poyrazın işçileri bölümü adından da anlaşılacağı gibi “işçiler” ve “işçilik” üzerine yazılmış. Belki bir poyraz esse yıkılıverecek uyduruk inşaatlarda, soğukta, sıcakta, güvenliksiz çalışan işçilerin hikâyeleri. Bizim gibi “inşaat ülkesi” olmakla övünen bir ülke için inşaat işçileri üzerine yazılacak, söylenecek çok şey var ve siz de bu ihtiyacın sonucunda mı yarattınız öykülerinizi?
Edebiyata, özelde de öyküye hatta sanata ihtiyaç gözüyle baktığımı söylersem, kendi adıma büyük bir yalan söylemiş olurum! Siz toplumsal ve düşünsel bir ihtiyaçtan söz ediyorsunuz evet, ama Konfüçyüs “edebiyat ile şair, güzellik ile aşkın çocuğudur” demişse, edebiyat hangi ihtiyacı karşılar(?) Cinsellik mi? Yani karmaşık ve uzamaya meyilli konular. Hatta bu bakımdan hayli veluttur edebiyat! Ben, en azından edebiyat ve sanatın sosyolojisiyle özel olarak ilgili değilim. İnşaat işçileri de özel ilgi alanıma girmiyor. Ben “herhangi bir” işçiden değil, “bir” işçiden yola çıkıyorum. Sevmediğim tabirle, “ilham alıyorum”. Diğer kitaplarımda da işçi ve emek öne çıkar kimi öykülerde. Vagon işçileri, duvar işçileri, tarım işçileri… Ancak bunları bir Sadri Ertem bakışıyla tema etmiyorum. Yani bir sosyalizm propagandası değil bu hikâyeler. Hele ki didaktik yönleri, sloganvari mesajları hiç yok. Hayattan kareler bunlar. Gerçekçi mi, evet. Toplumsal gerçekçi mi, mutlaka. Sosyalist gerçekçi mi? İşte bu kısım tartışılır hikâyelerim için. Bunu okuyanlar tartışsın ihtiyaç duyarlarsa. Ben bu kısmın dışındayım!

fson2

Bir yanımız gizli kalır, bilip bilmeden. Bazen “gülerken ağlarım ben” deriz. Çalışırken başka, iş bitince başka, yalnızken başka, kalabalıkta başka, sevdiklerimizle başka, sevmediklerimizle başkayız. Yedekteki Hasan da böyle, o bizim görünmeyen yüzümüz mü?
Tam o yüzümüz, dahası gerçek yüzümüz. Ben’liğimiz belki. Hasan’ın hizmet ettiği o insanların içlerinde de “yedek” ruhlar var. Ama öyküde olduğu gibi, boyunlarına holding kartlığını asıp çaycıya koşan yanları mı yedek, yoksa o kartlığı boyunlarından, yakalarından attıktan sonraki halleri mi?… Bunu bilmiyoruz. Bilemeyiz. Yedekteki yanımız hangisi, bilmek zor. Bunu bir bilsek, idrak etsek yedeğimiz kalmayacak zaten. Yedekteki Hasan hangisi anlamak zor. Hikâye Hasan karakterine odaklanır, diğerleri figürandır. Bu nedenle bir Hasan yaratır ve size onu sordurur. Masada oturan insanlar, o pilili mini etekli kız mesela… Onlar da başka bir hikâyede ana karakterdir, değil mi?

İkinci bölümde pek çok kederli hikâye karşılıyor bizi. Bozuk havalar… Pek kederli, pek acılı öykülerimiz var gerçekten. Öyle ki inanmakta güçlük çekiyoruz bazen. Bozuk havalar bölümü iki anlamlı gibi geldi bana. Hem içimizde cereyan eden acılar, hem de dış dünyada yaşananlar. Öyle midir, siz ne dersiniz?
Öyle gördüyseniz öyledir, ben müdahil olmam sizin algınıza(!) İnsan hava durumundan öte, iklime benzer. Ne demek ki bu? Yani, insan sevinci, üzüntüyü, heyecanı arka arkaya yaşayabilir. Hava bulutlanır, güneş açar falan… Bu böyle. Ama iklim bir değişir ki… Akdeniz olur mesela(!) Ya da yüzyılda bir önemli değişimler olabilir iklimde. İşte insanın da hava durumundan öte böyle köklü değişimleri olur. Olmaz mı? Modern tıp, bilim, dünya her neyse, ruh hastalığı, delilik dese de, bu değişimler iklim değişikliğinin ta kendisidir insanda. Her zaman tedavi gerektirmez, ilaç kâr etmez. Bunları anlatan ne tarih ne psikoloji ne de tıptır. Edebiyattır bu meselin kılavuzu. İlk soruda ihtiyaçtan söz etmiştik hani… Bu bakımdan gereklidir edebiyat, yazar… Ama yine ihtiyaç demeye dilim gitmedi.

IMG_8937

Acıya gelince… Bu bana sıkça sorulan bir soru. Hep acıyı yazıyorsun, hayatta hiç mi keyif yok? Oysa okur acı denilen hikâyenin bir satırında gülüyor, diğerinde şaşırıyor. Ama akılda, gönülde acı kalıyor hep. Öyle mi? Demek istediğim acı güçlü bir duygu. Mücadele gerektiren bir duygu. Sevincimizle mücadele etmiyoruz mesela. Geçsin, bitsin şu mutluluğum artık, diye dua da etmiyoruz! Toplumu, bireyi, hele ki gerçekçi bir bakışla acısız yazmak ne mümkün… Acıyı göremeyen, hatta ileri gideyim, evvel acıyı göremeyen kişinin yazdığı pek okunmaz. Yanılmıyorsam Goethe’nin bir cümlesi vardı: “Acılar dosttur ve iyi öğütler verirler. Bu nedenle ilk yardıma çağırdığım acılarımdır!” İlk anda düşman gibi gelir ama gerçekten acılar gerçek dosttur. Edebiyat çoğun acıyla yapılmıştır. Hele ki şiir…

“…Kırmızı teneke bisküvi kutularından yayılan koku mesela… Kasaba çocukları için dünyanın en güzel kokusudur. Kapakları açıldıkça dükkâna yayılır. Deterjanların dizildiği rafa doğru uzar, mintaks kokusuyla birleşir…” Bizler bu sahneyi bilen ve hatırlayan belki de son kuşağız. Böyle tasvirleri bizim için çok değerli olan bu güzel hatıraları yaşatmak ve yeni nesile aktarmak için mi yaptınız?
Yeni nesil ya da önceki nesil beni bu anlamda ilgilendirmiyor. Kimseye nostalji yaşatma çabam yok. Tespitiniz doğru. Siz söyleyince fark ettim: Biz bunları hatırlayan son kuşağız. Demek ki daha genç kuşaklara bu duygu geçmeyecek o hikâyeden. Ne kutusu ki bu, diyecek. Ben de gençlerin neden benden haz etmediğini merak edip duruyordum(!) Ama düşünsünler bir… Bu hayat hep böyle miydi? İnsan, uçak yokken neyle uçuyordu? Yanıt: Uçamıyordu! Yani bazı şeylerin yerine yenisi, günceli geldi. Ama bazı yenilerin eski bir versiyonu yok. Yani her yeni bize eskiyi çağrıştıramıyor. Dağıldı mı konu? Demem o ki, kırmızı teneke bisküvi kutuları iyiydi, iyi. Ama şimdi daha lezzetli bisküviler var, eskinin gönlünü okşayacağız diye inkâra lüzum yok(!)

Bir çocuğa ne zaman bir yetişkinin sorumluluğu verilse onun çocukluğu orada biter. Büyür, olgunlaşır. Dünya çocuklara karşı pek acımasız maalesef. Küçük yaşlarda çalışmak, yetişkinleri anlamak ve onlar gibi düşünmek zorunda kalıyorlar. Babanı bul öyküsündeki çocuk içinse babasını bulmak bir başarı ve bu başarıyla övünüyor. Yetişkin de olsak böyle bir tarafımız çocuk mu kalıyor?
Metropollerde doğup büyüyenler pek bilmez ama, taşrada çocuk farklı bir şeydir. Çocuk, dünyanın her yerinde çocuk, diye bir laf söylenir durur… Dünyayı boş ver, mesela İç Anadolu’ya bir uzan. Senin kafandaki çocuk imgesi yerle bir olur. Çocuk görevleri olan, sorumlulukları, işi olan “küçük insan”dır Anadolu’da. Şehirdekinin yok mu, diyeceksiniz. Ders çalışmaktan söz etmiyorum sorumluluk, görev derken. Bayağı yetişkin görevleridir bunlar. Koyunu babası otlatıyorsa kuzuyu çocuk otlatır… Oynamaz mı? Koşmaz mı? Oynar, atlar, zıplar… Ama ebeveyn planlamasıyla değil, içinden geldiği gibi. Görev ve zaman planlamasını kendi yapmak zorundadır. Sığır köye indiği vakit oyun moyun bitmek zorundadır. Hal buyken birçok meselede olduğu gibi, bu konuya da şehir merkezli bakıyoruz. Çocuk stereotipi olarak da Amerikan tıraşlı, marka kıyafetli, pahalı ayakkabılı, her daim bayram şıklığındaki çocukları kabul ediyoruz. Bunun dışında gördüğümüz her çocuk fotoğrafı bizim için fakir, düşkün, kimsesiz çocuk sınıfında kalıyor. Algı böyle. Sümüklü ve yamalı yırtıklı çocuk eşittir kıtlıktan çıkma aç Afrika bebesi… Kültürel farklılığı hiçbir şekilde içimize sindiremiyoruz. Bu kadına bakışta da böyle. Neyse… Şunu söyleyecektim: İçinde bir çocuk var, lafı pek romantik, sevimli bir klişedir. Aslı şudur: Çocuk, küçük insandır. Aklı ve bedeniyle. Ki akıl kısmı tartışılır. Dolayısıyla hepimizin içinde bir çocuk muhakkak var. Çünkü hepimiz bir zamanlar çocuktuk. Ve çocukluk, birçok anlamda tek sermayemizdir.

fdeneme2

Babasının gözünün içine bakarak konuşamayan bir nesil geride kaldı. İkindi ezanları öyküsündeki Arif ve Samet gibi. Neydi babaların istediği? Neden esirgediler sevgilerini çocuklarından?
Kim bilir? Bu bir şark geleneği. Çocuk baba tarafından el, ten temasıyla sevilmez halen. Başı okşanırsa ne âlâ. Terbiye edilesi bir canlıdır çocuk bu kültüre göre. Yani geleneğe bir fert daha armağan etme, nesli bu bakımdan da sürdürme… Ya da daha basit: Biz babamızdan böyle gördük, der ve yürür. Sosyologlara bırakmak lazım.

İsimlerini telaffuz bile edemedikleri, haritada yerini bilmedikleri dağlarda, tepelerde, ne için, hangi dava, hangi amaç için savaştıklarını ve öldüklerini bilmeyen Amerikan askerlerinden bahsediyorsunuz son öykünüzde. Kanı, bombaları, savaşı, korkuyu, ölümü neden Amerikan askerlerinin gözünden anlatma gereği duydunuz? Bu Amerikan askerlerinin öyküsünde bir “sözde kahraman” vurgusu var mı?
Amerikan filmlerinin, özellikle Vietnam senaryolarının kurgusuna vurgu yaparak çok daha yakınımızda olan vakaları aktarıyorum aslında. Tahkiye bile yok belki orada. Ortadoğu gerçeği biraz. Hatta bir zamanlar Anadolu’da(!)

Sonuçta köyden kente, inşaatlara, savaşa, sokağa, fakir evlere… uzanan çok geniş bir yelpazeye yayılmış öyküler var kitabınızda. Bu çeşitliliği nasıl sağladınız, nasıl gözlemlediniz bu mekânları?
Gözlem çabam hiç olmadı sanırım. Geçtiğim yolda, içinde olduğum manzarada gördüklerimdir yazdıklarım. Yani içinde olmadığım bir fotoğrafı yazmadım. Zaten hikâyeye bakışım da bu. İçinde olmadığın, bulunmadığın şeyi yazmak eğreti kalıyor. Özellikle günümüz romanında bu eğretiliği sıkça görüyoruz. Hem de büyük büyük yazarların çoksatarlarında… Hiç bilmediği bir siyasal atmosferi yazıyor mesela… Ya da hiç görmediği bir bölgeyi. Mesela ülkenin doğusunu Amin Maalouf kıvamında tasvir ediyor. On esnafın bulunduğu bir Güneydoğu ilçesi çarşısında bir kadın eczacı şehre gelen ilk yabancıyla sevişiyor falan… Kürt meselesini anlatacak ama diyaloglar yapay… Hele ki diyalogda, ağız ve şivede bu açmaza düşmeyi başarısızlık sayıyorum.

image6

Son yıllarda postmodern yazılar yaygın. Sizin postmodernist yazılara bakış açınız nedir? Kendinizi postmodernizme yakın buluyor musunuz?
Postmodernin edebiyat anlamında net bir tanımı, şablonu yok. Postmodern diye lise hatıra defterleri de basılıp yutturuluyor bize! Postmoderni anlamak için modern ve modernizm kavramlarını bilmek elzem. Modern neydi ki postmodernizm ne ola? “Modern bitti ve post’u başladı” değil. Modernin hangi unsurlarını sorun edinip postmodern bir yapıt üretiyorsunuz? Bunun yanıtını net olarak görebilmemiz lazım postmodern demek için. Yani hele ki edebiyatta ben yaptım olduculuğun adıdır postmodernizm. Size isim vermeden gerçek bir vaka anlatayım. İkinci kitabı çıkan bir öykücü, başarılı klasik öyküleri beğenilmediği için, postmoderne ilgi var denilerek geri çevrildi. Tercih olarak öyküleri editöryal tabirle takla attırarak, kimi öyküleri iç içe sokarak yeniden yayınevine verdi ve sanırım bir öyküsüyle de ödül aldı!

Genç bir yazar olarak yeni nesil genç yazarlarımıza bakış açınız nedir? Başarılı buluyor musunuz? Elinizde bir Nobel olsaydı kime verirdiniz?
Genç sayılmam. 90’lı yazarlara çocuk yazar mı diyeceğiz? Çok bozulurlar(!) Ben çok okuyan, yeniyi takip eden bir yazar değilim. Düzenli olarak uzun yıllardır aynı yere kitap eleştiri yazıları yazsam da, nadiren ilk kitapları tercih ediyorum. Bunun birkaç nedeni var. Yeni yazar motivasyonu kırılmaması gereken yazardır. Benim işim de sürekli övgü olmadığından yeni’den imtina ediyorum onların hayrına(!) Nobel’i Orhan Pamuk’a verirdim herhalde. Nobel kriterlerini değerlendirmekte o jüriden daha iyi olduğumu sanmıyorum.

Son olarak kendinizden, yazdıklarınızdan ve yazmayı planladıklarınızdan bahseder misiniz bize?
Hayatını yazıyla kazanan biriyim. Yani yazı işçisiyim. Edebiyat amatör yanım, iletişim profesyonel yanım. Gazete ve dergi yazı işlerinden sonra iletişim danışmanlığı alanında yine yazı ve içerikle ilgili bir işim var. Bana çok yazmayan yazar dense de, aslında günüm okumak, yazmak ve yazı tamir etmekle geçiyor. Edebiyat kısmı bu nedenle çok üretken değil. Bazen yazı görünce tiksindiğim de oluyor(!) Bu nedenle kendim için okumalarımda hayli seçici olmak durumunda kalıyorum. Ki bu seçicilik bazen hiç okumamaya ve üretmemeye kadar varıyor! Ancak her şeye rağmen yakında yeni bir kitabımın yayınlanacağını söyleyebilirim ilk kez size. Diğerlerinden farklı olarak, bir kısmı öykü diğer kısmı kısa metinlerden oluşacak. Bunu ilk kez yapıyorum.

fdeneme1

Poyrazın İşçileri/ Yazar: Temel Karataş / Granada Yayınları / Öykü / Kapak Tasarımı: Hüseyin Özkan / 1. Baskı Şubat 2013 / 84 sayfa

Temel Karataş; 1977 Ağın doğumlu. Vefa Lisesi (1994) ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden (1999) mezun oldu. Gündem, Dünya, Nokta gibi basın kuruluşlarında gazetecilik yaptı. 2004 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülünü aldı. Ödül kazanan dosya, aynı yıl Yol Ağrısı adıyla Varlık Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. 2011 yılında Orhan Kemal Öykü Ödülüne değer görüldü. Temel Karataş’ın eserleri; Yol Ağrısı (Öykü) (2004) Ufka Bakan Gemiler (Öykü) (2008) Küçük Yeşil Adımlar (Çocuk-Çevre) (2011) 100 Yeşil Adım (Çevre) (2012) Poyrazın İşçileri (Öykü) (2013)

2 Yorum

  1. Ege

    Çukurova Edebiyatçılar Derneği (ÇED) tarafından bu yıl 4’üncüsü düzenlenen Orhan Kemal Öykü Yarışması sonuçlandı. Yarışmada Türker Ayyıldız’a “Dört Kız, Bir Oğlan” eseriyle birincilik, Temel Karataş’a “Bozuk Havalar” başlıklı öyküsüyle ikincilik, Gizem Aras ise “Masal Çizmek” çalışmasıyla üçüncülük ödülü verildi.

    Yarışmada, Orhan Kemal mansiyon ödülüne “Bir Sürgün, İki Somun” eseriyle ile Murat Taş, Yaşar Kemal mansiyon ödülüne “Çaycı Dıno” ile Nevzat Sıkık, Muzaffer İzgü Mansiyon ödülüne “Vildan” ile Sibel Özarslan, ÇED özel ödülüne “Afrika Kıtası” ile Tugba Çelik ve Ceyhan Belediyesi özel ödülüne de “Koca Meşe” ile Salim Nizam layık görüldü.

    Dereceye giren yazarlar için Ceyhan Meslek Yüksekokulu’nda ödül töreni düzenlendi. Programın açılış konuşmasını yapan Çukurova Edebiyatçılar Derneği (ÇED) Başkanı Halise Tekbaş, tarihin koynunda sanata, edebiyata, kültüre ve bilime hizmet edebileni sonsuza kadar sakladığını söyledi.

    Organizasyonun sponsorluğunu üstlenen Ceyhan Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü ise etkinliğe her zaman destek olmayı sürdüreceklerini ifade etti.

    Sözlü, “Çukurova, üzerinde her türlü bitkinin, fidanın, tohumun yeşerdiği Bereketli topraklardır. İşte bu topraklar yine bünyesinde Türkiye’ye ve dünyaya mal olmuş çok değerli sanatçılar, edebiyatçılar yetiştirmiştir. Orhan Kemal bunlardan biridir. Hemşerimiz Orhan Kemal adına düzenlenen bu töreni geleneksel hale getirmek için katkılarımızı sürdüreceğiz.” dedi.

    Orhan Kemal’in oğlu Işık Öğütçü ise konuşmasından babası Orhan Kemal’in hatıralarına ve sanat anlayışına dair kareler sunarken duygusal anlar yaşadı.

    Orhan Kemal’in güçsüz ve sıradan halkın yanında durarak ağırlığını gösterdiğine dikkat çeken Öğütçü, “O halkın içinden gelerek onların duygularını, yaşantılarını ve çektikleri sıkıntıları yaşayarak dile getirmiş büyük bir yazardır. Bu vefanın herkese örnek olmasını temenni ediyorum. Belki bize de bir gün Adana’da fahri hemşehri unvanı verirler. Çünkü buralar babamın hayatının en önemli kesitlerinin geçtiği topraklardır.”diye konuştu.

    Ödül töreninde ozan-şair Nebih Nafile sahne alırken, programın düzenlemesinde emeği geçenlere plaket verildi. Etkinlikte ‘Orhan Kemal Belgeseli’ yönetmeni Mehmet Güleryüz’ün yanı sıra çok sayıda edebiyatçı hazır bulundu.

    http://www.haberler.com/orhan-kemal-oyku-odulleri-sahiplerini-buldu-3025521-haberi/

    Cevapla
    • Nail Öncü

      Bu ödül haberinin neresinden tutmalı? Temel Karataş bir öyküyle değil, kitap bütünlüğünde dosya ile ödül aldı. Dosyanın adı Poyrazın İşçileri’dir. ÇED duyurusu organizasyonun başarısını gösteriyor!

      Cevapla

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.