Terk Edenler ve Kalanlar – Elena Ferrante

 

“”Napoli Romanları” üçüncü cildi Terk Edenler ve Kalanlar’la devam ediyor. Lila, boyun eğmez karakteriyle çalıştığı fabrikada düzenin bozulmasına neden olur. İlk romanı ile büyük başarı yakalayan ve nişanlısıyla evlenme hazırlığında olan Lenù ise, arkadaşının yardımına koşarak daha beter bir karmaşaya yol açar; zira dönem 70’li yıllardır ve faşistler ile solcuların acımasızca savaştığı toplum her kurumuyla tam anlamıyla çözülmektedir. Lila içine düştüğü karmaşadan zekâsıyla kurtulmayı ve yeni bir geleceğe yelken açmayı bilir. Gelgelelim görünüşte ideal bir evlilik yapan Lenù, beklenmedik bir açmaz yaşayacak, trajik boyutta bir seçim yapmaya zorlanacaktır…” Terk Edenler ve Kalanlar’dan okuma parçası yayımlıyoruz.

Lila’yı en son, beş yıl önce, 2005 kışında gördüm. Sabahın erken saatlerinde anayolda geziniyorduk ve çok uzun yıllardan beri olduğu üzere kendimizi rahat hissetmiyorduk. Anımsıyorum da, sadece ben konuşuyordum: O şarkı mırıldanıyor, karşılık vermeyen kişileri selamlıyor, sözümü kestiği ender anlarda, söylediğimle belirgin bir bağı olmayan nida cümleleri kuruyordu. Yıllar içinde, bazıları dehşet verici çok kötü olaylar yaşanmıştı; eski samimiyetimize yeniden kavuşabilmemiz için birbirimize gizli düşüncelerimizi söylememiz gerekirdi ama benim o sözcükleri bulmaya gücüm yoktu, o ise belki bu gücü bulabilirdi ama buna arzu duymuyordu, gerek görmüyordu.

Onu gene de çok seviyordum, Napoli’ye her gelişimde, ne yalan söyleyeyim, biraz ürksem de buluşmaya çalışıyordum onunla. Çok değişmişti. Yaşlılık aslında her ikimize de iyi davranmıştı ama ben kilo alma eğilimimle mücadele ederken, o hep bir deri bir kemik kalmıştı. Kendi kestiği saçları kısacıktı, özel bir seçim yüzünden değil ihmalkârlıktan bembeyazdı. Kırışık yüzü giderek daha fazla babasına benziyordu. Gergin bir gülüşü, adeta sırıtışı vardı ve çok yüksek sesle konuşuyordu. Sürekli elini kolunu oynatıyor, hareketlerine öyle vahşi bir kararlılık katıyordu ki sanki apartmanları, sokağı, gelip geçenleri, beni ortadan ikiye bölmek ister gibi görünüyordu.

İlkokulun oralardayken, tanımadığım genç bir adam soluk soluğa yanımıza geldi ve yüksek sesle Lila’ya kilisenin yanındaki çiçek tarhında bir kadın cesedi bulunduğunu söyledi. Hızla parka yöneldik, Lila oraya üşüşen meraklıları kaba hareketlerle itekleyerek beni peşinden sürükledi. Kadın bir yanına yatmıştı, dikkat çekecek kadar şişmandı, üzerinde koyu yeşil renkte demode bir pardösü vardı. Lila onu hemen tanıdı; ben tanıyamadım: Çocukluk arkadaşımız Gigliola Spagnuolo idi; Michele Solara’nın eski karısı.

image

Onlarca yıldan beri görmüyordum onu. Güzel yüzü bozulmuştu, ayak bilekleri çok kalındı. Bir zamanlar kumral olan saçları şimdi ateş kırmızısıydı; küçüklüğündeki gibi uzun ama artık seyrelmiş olan saçları dağınık toprağa yayılmıştı. Tek ayağında alçak topuklu, yıpranmış bir ayakkabı vardı; gri yünden, başparmağının ucu delinmiş çorabın içindeki öteki ayağı yalındı, ayakkabısı sanki bir acıya ya da korkuya tekme atarken uçmuş gibi öteye savrulmuştu. Ben hıçkırarak ağlamaya başladım, Lila bana rahatsız olmuş gibi baktı.

Az ötedeki banka oturup Gigliola’nın alıp götürülmesini bekledik sessizce. Ne gelmişti başına, neden ölmüştü, şimdilik bilinmiyordu. Lila’nın evine çekildik; şimdi oğlu Rino ile birlikte, eskiden ailesinin yaşadığı küçük dairede oturuyordu. Arkadaşımızdan konuştuk, bana onun hakkında hep kötü şeyler söyledi; yaşadığı hayattan, arzularından, hainliklerinden söz etti. Ama şimdi de ben onu dinleyemiyordum, ufalanmış toprağın üzerinde yatan yüzü, uzun saçlarının seyrekliği, kafatasındaki beyazımsı boşluklar gözümün önünden gitmiyordu. Bir zamanlar bizim gibi kız çocuğu olan ne çok kişi artık yaşamıyordu; hastalıklar, şiddetli sıkıntılara dayanamayan sinir buhranları, dökülen kanlar yüzünden yeryüzünden silinmişlerdi. Bir süre gönülsüzce mutfakta oturduk, canımız sofrayı toplamak bile istemedi, yeniden çıktık.

Güzel kış güneşi her şeye huzurlu bir hava katmıştı. Eski mahalle bizim tersimize aynı kalmıştı. Alçak ve gri yapılar zamana direniyordu, oyun oynadığımız bahçeler de, anayol da, tünelin kara ağzı da ve şiddet de… Ama çevredeki görünüm değişmişti. Göletin yeşilimsi uzantısı yoktu, eski konser ve fabrikası yıkılmıştı. Onların yerini, bir zamanlar kimsenin inanmadığı ve parlak geleceğin işaretleri olan cam gökdelenlerin ışıltısı almıştı. Yıllar içinde, bu değişikliklerin kimini ilgiyle, kimini daha dikkatsizce zihnime nakşetmiştim. Küçük bir kızken mahallenin ötesinde, Napoli’nin mucizeler sunduğunu hayal ederdim. Örneğin onlarca yıl önce merkez istasyon gökdeleni, o katbekat yükselişiyle, o zaman bize çok yüksek görünen gözü pek demiryolu istasyonunun yanında yer alan inşaat iskeletiyle beni çok etkilemişti. Garibaldi Meydanı’ndan her geçişte nasıl şaşırırdım: Birlikte denize, zengin mahallelerinin kıyısına uzandığımız o zamanki arkadaşlarım Lila’ya, Carmen’e, Pasquale’ye, Ada’ya, Antonio’ya, “Şuna bak, ne yüksek,” derdim. En tepede, diye düşünürdüm, melekler yaşıyor olmalı ve eminim bütün şehrin tadını çıkarıyorlardır. Tırmanmayı, en tepeye kadar çıkabilmeyi ne çok isterdim. Mahallenin dışında da olsa o bizim gökdelenimizdi; günbegün yükselişini seyrediyorduk. Ama sonra inşaat durmuştu. Pisa’dan eve döndüğümde istasyon gökdeleni, yenilenmekte olan bir toplum simgesi olmaktan çıkmış, bana yetersizliğin son yuvası olarak görünmeye başlamıştı.

O dönemde mahalleyle Napoli arasında pek büyük bir fark bulunmadığına kanaat getirdim, çünkü kötülükler süreklilik çözümü olmaksızın birinden ötekine kayıp duruyordu. Her dönüşümde mevsim değişimlerine, sıcağa, soğuğa, özellikle de fırtınalara karşı koyamayan, iyice hercümerç olmuş bir şehir buluyordum. İşte Garibaldi Meydanı’nı gene su basıyordu; müzenin karşısındaki Galleria yıkılıyordu; toprak kayması oluyordu; elektrik kesilip duruyor, bir türlü geri bağlanamıyordu. Anılarımda tehlikelerle dolu karanlık sokaklar, giderek düzensizleşen trafik, dağılmış kaldırımlar, geniş su birikintileri var. Yetersiz kalan kanalizasyonlar taşıyordu, yayılıyordu. Su, lağım, çöp, bakteri lavları, yeni ve kırılgan inşaatlarla dolan tepelerden denize akıyor ya da yeraltını aşındırıyordu. İnsanlar bakımsızlıktan, yolsuzluktan, haksızlıktan ölüyorlardı ama her seçimde coşkuyla oylarını onlara hayatı dayanılmaz kılan siyasetçilere vermekten vazgeçmiyorlardı. Trenden indiğim anda, büyüdüğüm yerlerde adımlarımı dikkatle atıyor, ben de sizdenim, bana kötülük yapmayın demek istercesine şiveyle konuşmaya başlıyordum.

Üniversiteyi bitirdiğimde çalakalem yazdığım bir anlatı birkaç ay içinde hiç beklenmedik bir şekilde kitaba dönüşünce, içinden geldiğim dünya bana giderek daha da kötüleşiyor gibi görünmeye başlamıştı. Oysa Pisa’da, Milano’da kendimi iyi hissediyordum, hatta zaman zaman mutlu olduğumu düşünüyordum; kendi şehrime her dönüşümde beklenmedik bir olayın ondan kaçmamı engellemesinden, ele geçirdiğim değerlerin elimden alınmasından korkuyordum. Kısa süre içinde evleneceğim Pietro’nun yanına gidemeyebilirdim; yayınevinin o ferah mekânından dışlanabilirdim; benimkinin asla olamadığı gibi annelik yapan gelecekteki kayınvalidem Adele’nin zarif davranışlarının keyfini süremeyebilirdim. Geçmişte de şehir bana kalabalık görünürdü; sanki Garibaldi Meydanı’ndan Forcella’ya, Duchesca’dan Lavinaio’ya, Rettifilo’ya uzanan bir insan yığını söz konusuydu. Atmışlı yılların sonunda bu kalabalığın arttığı, hoşgörüsüzlüğün, saldırganlığın denetlenemez biçimde yayıldığı izlenimine kapılmıştım. Bir sabah Mezzocannone’ye, birkaç yıl önce çalışmış olduğum kitapçının bulunduğu mahalleye uzanmıştım. Merakımdan gitmiştim, onca yorgunlukla çalıştığım dükkâna, içine hiç girmemiş olduğum üniversiteye göz atmak istemiştim. Onu Normale di Pisa ile karşılaştırmak istiyordum, hatta Galiani öğretmenimin çocukları Armando ve Nadia’ya da rastlayabilir ve başarabildiklerimle övünebilirdim. Ama cadde, üniversitenin mekânları bende endişe yaratmıştı; Napolili ve öteki güney şehirlerinden gelen gençlerle, iyi giyimli, gürültücü, kendinden emin öğrencilerle ve onlardan daha düşkün ve kaba tiplerle dolup taşıyordu. Girişlerde, sınıflarda, uzun ve gürültülü kuyrukların oluştuğu sekreterlik önlerinde itişip kakışıyorlardı. Bir-iki adım ötemde, ne olduğunu anlamadan üç-dört kişi dövüştü, hakaretlerin ve yumrukların havada uçuşması için bakışmaları yetmiş gibiydi; kan dökme tutkusunu benim bile anlamakta zorlandığım şiveleriyle haykıran oğlanların öfkesi havada dalgalanıyordu. Güvenli, sadece sağduyunun egemen olduğunu sandığım bu mekândan bana da tehditkâr bir şeyler değmiş gibi alelacele uzaklaştım.

Sözün özü, her yıl bana daha kötü görünüyordu. O yağmurlar döneminde şehir bir kez daha çatlamış, sanki tahtakurtlarınca yenmiş bir kolçağın, bir insanın kolunu dayamasıyla devrilmesi gibi koca bir apartman yan yatmıştı. Ölüler, yaralılar vardı. Ve haykırışlar, dövüşmeler ve patlamalar… Sanki şehrin iliklerine sinmiş ve dışarı vuramayan bir öfke vardı; bu da ya onu aşındırıyor ya yüzeyde bir çıban gibi baş veriyor, çocuklara, büyüklere, ihtiyarlara, başka şehirden gelenlere, NATO’nun Amerikalılarına, her ulustan turiste ve Napoli’nin yerlisine, herkese zehir saçıyordu. Bu kargaşa ve tehlike ortamında, varoşlarda, merkezde, tepelerde, Vezüv’ün altında kalmaya nasıl dayanabilirdi insan? San Giovanni a Teduccio ve oraya varmak için yaptığım yolculuk bende ne kadar kötü bir izlenim bırakmıştı. Lila’nın çalıştığı fabrika ne kötü bir izlenim bırakmıştı, Lila’nın kendisi de – minik oğluyla sefil bir evde, birlikte uyumasalar bile Enzo ile yaşayan Lila. Enzo’nun bilgisayar işletimini öğrenmek istediğini söylemişti ve ona yardımcı oluyordu. San Giovanni’yi, salamları, fabrikanın kokusunu, kendi koşullarını silebilmek için sahte bir çokbilmişlikle konuşan sesi bende derin bir iz bırakmıştı: Milano Devlet Sibernetik Merkezi, bilgisayarların sosyal bilimlere uygulanması için Sovyet Merkezi. Bu merkezlerden birinin yakında Napoli’de de kurulacağına beni inandırmaya çalışıyordu. Şöyle geçirmiştim aklımdan: Milano’da belki olabilir, Sovyetler Birliği’nde kesinlikle olacaktır ama burada hayır, bunlar senin zihninin denetim altına alınamayan çılgınlıkları ve zavallı sadık Enzo’yu da peşinden sürüklüyorsun. Çek git. Doğduğumuzdan beri birlikte deneyimlediğimiz hayattan kesinlikle uzaklaş. Gerçekten her şeyin mümkün olduğu düzenli bölgelere yerleş. Gerçek şu ki, ben kaçmıştım. Ama sonraki on yıllarda yanıldığımı anlayacaktım, çünkü halkaları giderek büyüyen bir zincirin varlığı söz konusuydu: Mahalle şehre, şehir İtalya’ya, İtalya Avrupa’ya, Avrupa bütün gezegene bağımlıydı. Bugünse şöyle görüyorum: Hasta olan mahalle değil, Napoli değil, yerküre, evren ya da evrenler. Ve maharet eşyanın gerçek yüzünü saklamakta, saklanmakta.

2005 kışının o ikindisinde suçumu kabul edercesine ve abartılı bir dille Lila’ya bundan söz ettim. Küçüklüğünden beri, Napoli’den hiç ayrılmamasına karşın onun her şeyi anlamış olduğunu teslim etmek istiyordum. Ama neredeyse hemen utandım, kendi sözlerimin içinde yaşlanan birinin huysuz kötümserliğini hissettim; onun bu tavrımdan nefret ettiğini biliyordum.

Nitekim aslında gergin bir yüz ifadesi olan ve yaşlı dişlerini ortaya koyan gülümsemesiyle şöyle dedi:

“Çok bilmişlik taslıyorsun, cümleleri ardı ardına diziyorsun. Niyetin nedir? Bizi mi yazmak istiyorsun? Beni mi yazmak istiyorsun?”

“Hayır.”

“Gerçeği söyle.”

“Çok karmaşık bir iş olur.”

“Düşündün demek ki, kafa yordun buna.”

“Biraz, evet.”

“Beni rahat bırakmalısın Lenú. Hepimizi rahat bırakmalısın. Biz ortadan kaybolmalıyız, hiçbir şey hak etmiyoruz; ne ben ne Gigliola, hiçbirimiz.”

“Bu doğru değil.”

Çirkin bir hoşnutsuzluk ifadesi takındı, zar zor görünen gözbebekleriyle beni incelerken, dudakları aralık duruyordu.

“Pekâlâ” dedi, “yaz o zaman, gerçekten istiyorsan Gigliola’yı, kimi istiyorsan onu yaz, ama beni asla; buna asla cüret etmeyeceğine söz ver.”

“Kimseyi yazmayacağım, seni de.”

“Bak, gözüm üstünde olacak.”

“Öyle mi?”

“Gelir bilgisayarını karıştırırım, dosyalarına girerim, silerim onları.”

“Haydi canım!”

“Bunu beceremeyeceğimi mi sanıyorsun?”

“Becerebileceğini biliyorum. Ama kendimi korumayı da bilirim.”

O eski fesat haliyle güldü.

“Ama benden asla.”

O üç sözcüğü hiç unutamadım, bana söylediği son sözler onlar oldu: ama benden asla. Yeniden okumaya bile zaman ayırmadan, büyük bir hevesle yazmaya başlayalı haftalar oldu. Lila hâlâ hayattaysa –kahvemi yudumlarken, Principessa Isabella Köprüsü’nün ayaklarına vuran Po Nehri’ni seyrederek hayal kuruyorum– kesinlikle dayanamayacaktır, gelip bilgisayarımı kurcalayacak, okuyacaktır ve ihtiyar bir deli olarak benim asiliğime öfkelenecek, burnunu sokmak isteyecek, düzeltecek, ekleyecek, ortadan kaybolma takıntısını unutacaktır. Sonra fincanımı yıkadım, yazı masamın başına oturdum, Milano’nun o soğuk ilkbaharından, kaldığım yerden devam ettim; kırk yılı aşkın bir zaman öncesinde, o kitapçıda, gözlük camları pek kalın adamın benim ve kitabım hakkında alaycı bir konuşma yaptığı, benim de onca insanın karşısında titreyerek karışık bir yanıt verdiğim ana döndüm. Sözlerimi bitirdiğimde, bakımsız ve kapkara sakalıyla neredeyse tanınmaz bir hal almış olan Nino Sarratore ansızın ayağa kalktı ve bana saldıran kişiye sertçe karşılık verdi. O andan itibaren bütün varlığım sessizce onun adını haykırmaya başladı –ne zamandan beri görmüyordum onu: dört, beş yıl– ve gerilimden donmuş olsam da yüzümün kızardığını hissettim.

Nino sözlerine son verir vermez adam duygularını belli etmeyen bir tavırla yanıt vermek istediğini söyledi. Belli ki bozulmuştu ama nedenini hemen anlayamayacak kadar alt üst olmuş durumdaydım. Nino’nun müdahalesinin konuyu edebiyattan siyasete yönelttiğini fark etmiştim elbette ve bunu saldırgan, saygısız bir tavırla yapmıştı. Gene de o anda bu duruma pek önem veremedim, bu çatışmaya karşı koymayı beceremediğim, böylesine kültürlü bir izleyicinin karşısında dışlandığım için kendimi bağışlayamıyordum. Gene de başarılı olmuştum. Lisedeyken zora düştüğüm bir durumda tepki verebilmek için Galiani öğretmen gibi davranmaya çalışmış, onun ses tonunu ve ifadesini sahiplenmiştim. Pisa’ya geldiğimde o kadın modeli bana yetmemişti, savaşçı tiplerle yüzleşmem gerekmişti. Franco ve Pietro gibi üstün öğrenciler ve elbette Normale’nin seçkin profesörleri kendilerini öyle bütünlüklü ifade ediyor, yazılarını öylesine eğitimli bir hüner sergileyerek kaleme alıyorlardı ve sınıflamada öylesine mahir, mantık yürütmede öylesine açıklardı ki Galiani onların eline su bile dökemezdi. Ben de kendimi onlar gibi olmak için eğitmiştim. Çoğu zaman başarmıştım da; sözcüklerime yaşamın getirdiği tutarsızlıklarını, heyecan dalgalanmalarını, nefes tüketen konuşmaları sonsuza dek silip atacak kadar egemen olduğumu sanmıştım. Sözün özü artık özellikle seçilmiş kelime hazinem, görkemli ve tasarlanmış tutumum, argümanları birbirine bağlamadaki tutarlılığım ve hiç vazgeçmediğim şekilsel berraklığım aracılığıyla sergilediğim konuşma ve yazma stilim, karşımdakini karşı koyma arzusunu yok edecek kadar küçük düşürmeyi hedefliyordu. Ama o akşam işler olması gerektiği gibi yürümemişti. Öncelikle Adele ve seçkin okurlar olduğunu tahmin ettiğim dostları, sonra da kalın camlı gözlüklü adam beni ürkütmüştü. Birdenbire aşağı mahalleden gelen ve böyle bir ortama genç ve eğitimli yazar rolünü oynamak üzere çağrıldığına kendi bile şaşıran odacının güneyli aksanlı hevesli kızı rolüne geri dönmüştüm sanki. Böyle olunca kendime güvenimi yitirmiştim ve düşüncelerimi kendim bile inanamadan, düzensizce ifade etmiştim. Nino’yu hesaba katmadım bile. Ansızın karşımda belirivermesiyle bütün kontrolümü elimden almıştı, benden yana müdahalesinin kalitesiyle maharetimi yitirdiğimi tokat gibi vurmuştu yüzüme. Birbirinden çok farklı olmayan ortamlardan geliyorduk, bu dili kazanabilmek için ikimiz de mücadele etmiştik. O bunu sadece büyük bir doğallıkla kullanmakla kalmamış, kolaylıkla muhatabına yönlendirmiş ama gerekli gördüğü anlarda o duru İtalyancasına küstah bir küçümseme kokan tasarlanmış bir düzensizlik katmış ve şişe dibi gözlüklü adamın bilgiç tonunu yersiz, hatta gülünç kılmayı başarmıştı. Bunu takiben adamın yeniden konuşmaya başlamak istediğini fark edince şunu düşündüm: Çok öfkelendi ve az önce benim kitabımı kötüleyen adam şimdi de onu savunan Nino’yu aşağılamak için daha beterini söyleyecektir.

Ne var ki adamın aklı başka yerde gibiydi; romanıma dönmedi, beni konuya dahil etmedi. Nino’nun defalarca yinelediği ama altını çizmediği bazı formüllere yoğunlaştı: baron küstahlığı, anti-otoriter edebiyat. Ancak o zaman onu öfkelendirenin, konuşmanın siyasete çevrilmiş olması olduğunu anladım. Bu dil hoşuna gitmemişti ve beklenmedik bir alaycı tonlamayla boğuk sesini çatlatarak bunu vurguladı: (Demek ki bilginin övüncüne günümüzde küstahlık deniyor, demek ki edebiyat da anti-otoriter sayılmaya başlandı, öyle mi?). Sonra inceden inceye otorite kelimesiyle oynamaya başladı, Tanrıya şükür, dedi, Milano Devlet Üniversitesi’nde, öğrencilerin düzenlediği aykırı konferansların kim bilir hangisine dayandırılan saçmalıklarını gelişigüzel ağzına alan iyi yetiştirilmemiş gençlere karşı bir engel var. Sonra da Nino ya da bana değil dinleyiciye hitap ederek uzun uzun bu tema üzerinde konuştu. Finalde ise önce benim yanımda oturan yaşlı eleştirmene ve sonra doğrudan, belki de başlangıçtan itibaren gerçek polemik hedefi olan Adele’ye yöneldi. Ben gençlere değil, dedi özet olarak, çıkar için son moda aptallığı öne sürmeye hazır olan diplomalı yetişkinlere karşıyım. Bunu söyledikten sonra nihayet sustu ve alçak sesle ama enerjik bir tavırla özür dilerim, müsaadenizle, teşekkür ederim diyerek gitmeye davrandı.

O sırada oturanlar, düşmanca ama gene de saygılı bir tavırla geçmesine izin vermek için ayağa kalktılar. O zaman onun çok seçkin bir kişi olduğuna iyice ikna oldum; bu öyle bir seçkinlikti ki Adele bile onun o sevimsiz esenleme işaretine nazik bir “Teşekkürler, görüşmek üzere” yanıtını verdi. Belki de bu nedenle Nino alaycı ama buyurgan ses tonuyla ve kiminle didiştiğinin gayet bilincinde olduğunu göstererek, ona profesör diye hitap edip seslendi –nereye gidiyorsunuz sayın profesör, kaçmasaydınız–; uzun bacaklarının çevikliği sayesinde onun yolunu kesti, önüne dikildi ve olduğum yerden tümünü işitemediğim ve pek de anlamadığım o yeni diliyle bir şeyler söyledi; belli ki bunlar kızgın güneş altında kalmış çelik halatları andıran sözlerdi. Adam kımıldamadan, sabırsızlık göstermeden dinledi ve sonra eliyle çekil şuradan dercesine bir işaret yapıp kapıya yöneldi.

(…)

Çevirmen: Eren Yücesan Cendey
*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.