Topluluk – Gerard Delanty

 

“Modern toplumda özgürlük ve bireysellik arttıkça, güvensizlik duygusu, yalnız kalma endişesi de artıyor. Siyasi hareketlere temel oluşturacak bir güvenlik ve aidiyet arayışı, alternatif bir toplumsallık düşüncesi yeniden ortaya çıkıyor. Bireyler, yuvasızlık hissinden kurtulup kendilerini evlerinde hissedebilecekleri topluluk, aidiyet ve dayanışmanın sıcak dünyasına eğilim gösteriyorlar. “Topluluk” uzun zamandır “toplum” kavramıyla karşıtlık sergiliyor ve son zamanlarda modern devletin vaatleri karşısında yaşanan hayal kırıklığı, siyasetin temeli olarak topluluk olgusunun yeniden canlandırılması talebinin ortaya çıkmasına yol açıyor. Topluluk kavramı, küreselleşme ve bireyleşmenin etkisiyle yok olmanın aksine tekrar diriliyor, hepimiz din, ulus, etnik köken, yaşam biçimi ve cinsiyete dayalı birçok topluluğun üyesi haline geliyoruz. Liverpool Üniversitesi Sosyoloji Profesörü Gerard Delanty, topluluk kavramına dair ufuk açan bu kitabında, Batı’nın ütopik felsefesinde topluluk görüşünün kökenlerini araştırıyor. Topluluk, cemaat, cemiyet… adı her ne olursa olsun bu yeniden canlanışı postmodern kuram ve çokkültürlülük bağlamında inceliyor. Değişen iletişim yöntemlerinin hem parçalanmayı hem de yeni sosyal bağlar kurmayı mümkün kıldığı bir toplumun yeni topluluk imgelerini açığa çıkarıyor.” Topluluk’tan okuma parçası yayımlıyoruz.

 

Düşünce Olarak Topluluk – Kayboluş ve Yeniden Diriliş

Topluluk (cemaat) kavramının özüne inmek için modern düşüncenin başlangıcına geri dönmemiz gerekir. Robert Nisbet, The Sociological Tradition (Sosyolojik Gelenek) adlı kitabında şöyle yazıyor: ‘Ahlak ilmi ve sosyal felsefedeki tutum değişikliklerinin büyük bölümü, tarihsel ve toplumsal düşüncede topluluk kavramının yeniden keşfedilmesinin sonucunda ortaya çıkmaktadır’ (Nisbet, 1967, s.53).

Günümüzde topluluk (cemaat) burada da üzerinde duracağım gibi, çoğunlukla yanlış algılanarak, sözleşmeye dayanmayan bağlarla kurulan ve topluma zıt bir kavram olarak görülse de, eskiden durum böyle değildi. Bilakis, topluluk genellikle son derece politik ve hatta sözleşmeye dayalı kabul edilmekteydi. Aristotle’a göre komünal ve toplumsal arasında önemli bir fark yoktu, çünkü toplum, arkadaşlık ilişkileriyle bağlantılı bir kavramdı. Antik Yunan şehir devleti polis, içeriğinde politik, sosyal ve ekonomik ilişkileri de barındırıyordu. Aristotle aslında bu şehri, bir topluluk (koinonia) olarak görüyordu ve ona göre polis, arkadya denen şehirlerde yer alan kabile ve kırsal kesim sosyal ilişkilerinin tersine, kentsel bir kimliğe sahipti. Yunan kentinin komünal yapıları, insanların sosyal kimliklerinin en üst düzeylere çıkartıldığı, sözleşmeye dayalı bağlar oluşturmaktaydı. Bu nedenle, toplumun yükselişinden önce topluluğun altın çağı olan on dokuzuncu yüzyılda yapılan romantik ve nostaljik ayrımı, modernite öncesi bir topluluk tanımı olarak kesinlikle tartışmaya açıktır.

Antik Yunan döneminden Aydınlanma çağına kadar topluluk, toplumun karşı savını değil, temelini yansıtmıştır. Rousseau’ya göre on sekizinci yüzyıl modern sivil toplumu, bir yurttaşlar birliği olarak Yunan şehir devleti yapısına dayalıydı. Aydınlanma çağında topluluk kavramı yeni gelişmekte olan toplum dünyasını da kapsıyordu. Ne devlet, ne de ev içindeki özel dünyaya indirgenebilen topluluk, müştereklik ve toplumsal bağları ifade ediyordu. Topluluk, toplumsal ilişki tanımını öyle güçlü bir şekilde vurguluyordu ki, adeta otokrat devlet ile olan gerginliğin bir göstergesiydi. Devletin aksine topluluk daha dolaysız olan gaye, aitlik ve günlük yaşam dünyasından bahsediyordu. Devlet, insanların yaşamlarından oldukça uzak olan objektif ve mesafeli bir oluşumken, topluluk doğrudan yaşanan, tecrübe edilen bir şeydi. Modern düşüncenin ilk dönemlerinde topluluk ve toplum adeta birbiri yerine kullanılıyordu: Topluluk, ‘yaşam-dünyası’, günlük hayatın yaşanan dünyası olarak sosyal alana işaret ediyordu. Bu alanlar, gün geçtikçe daha fazla birbirinden ayrılsalar da on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda bu kavramlar neredeyse aynı şeyi ifade ediyordu. Topluluk ve toplum kavramlarının bu şekilde birbiri yerine kullanılabilir olması, sivil toplum olgusunda görülebilir. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar toplumsal kavramının Durkheim’in iddia ettiği gibi nevi şahsına münhasır bir tanımı yoktu. Toplum, politik ilişkilerin aksine ekonomik ilişkileri de kasteden, yurttaşlık bağı olarak görülüyordu. Sivil toplum da ortak bağ ya da topluluk kapsamında ele alınabiliyordu. Dolayısıyla topluluk sadece gelenek anlamına gelmeyip, genel olarak bütün sosyal ilişkileri ifade ediyordu, tıpkı piyasaya-dayalı bir toplum ve kapitalist kültür çevresinde oluşmuş olanlar gibi.

Raymond Williams, eskiden toplum kavramının daha sonra dönüştüğü duruma nazaran nasıl daha doğrudan ilişkiler içerdiğini ve bu bağlamda topluluk ile neredeyse aynı şeyi ifade ettiğini belirtmiştir (Williams, 1976, s.75). Williams, topluluk kavramının gelişimi sırasında eski dönemlerdeki toplum kavramından devletin örgütlü yapısının aksine, doğrudan ilişkilere dayalı esas kısmını miras aldığı kanaatindedir. Toplum kavramı zamanla bu doğrudan ilişkilerin önemli öğesini kaybetse de topluluk kavramı bunu korumuş ve mevcut duruma alternatif bu tür denemeleri adlandırmak için kullanılmaya devam etmiştir. Robert Nisbet, sosyolojide toplumsalın komünal olarak kabul edildiğini iddia ederken bu tür bir düşünceyi yansıtmıştır:

Sosyoloji, toplumsallık kavramına yirminci yüzyıldaki diğer bütün disiplinlerden daha fazla öncelik vermiştir. Ancak, burada vurgulanması gereken nokta, ‘toplumsal’ olarak ifade edilenle neredeyse her zaman, komünal olanın kastediliyor olmasıydı. Kişilik, akrabalık, ekonomi ve yönetim ile ilgili çalışmalarında sosyologların kullandığı ‘toplumsal’ sözcüğünün gerçek etimolojik kökeni, daha gayri şahsi çağrışımlar yapan toplum kavramı değil, topluluk kavramıdır.

(Nisbet, 1967, p. 56)

Topluluk ve toplum kavramlarının birbiri yerine kullanılmalarına dayalı daha yaygın bir tutumu modernitenin gelişmesinin ilk dönemlerinde gözlemleyebiliriz. On yedinci yüzyıldan bu yana yapılan topluluk söylemlerindeki tanımlayıcı unsur, Aydınlanma döneminde dayatmacı bir politika izleyen devletin bir eleştirisi şeklindeydi. Bu bağlamda topluluk, idrak edilmesi imkânsız bir hayali ifade ediyordu: başında bir devlete ihtiyaç duymayan saf ve bozulmamış bir sosyal bağ. Batı düşüncesinde topluluk kavramı daha çok devletsiz bir toplum ya da daha ziyade, bir devlete ihtiyaç duyulmadığı görüşüyle hayat bulmuştur. Modern düşüncenin çoğu, devleti ya liberalizmde olduğu gibi gerekli bir düşman, ya da yıkılması gereken bir şey olarak görmüştür. Anarşizm, Masonluk, liberalizm ve sivil cumhuriyetçilik gibi kavramların hepsi devlete karşı akımlar olarak tanımlanmıştır. Devleti insanoğlunun yabancılaşması kabul eden sosyalizm, onu komünizme giden yoldaki bir sıçrama taşı olarak görmüştür. Bu duruma istisna olarak gösterilebilecek oluşumlar ise devleti toplumu tanımlamak için bir model olarak kullanan modern muhafazakârlık, Siyonizm ve ulusalcılıktır. Bu ideolojilerde devlet genellikle politik topluluğun bütünlüğünü ifade eden organik bir varlık olarak görülmüştür. Politik ideoloji ve topluluk sorularına daha sonra döneceğiz, fakat bu an için saptanması gereken nokta şu ki, on dokuzuncu yüzyıla kadar topluluk, mükemmel toplum arayışını içinde barındırmaktaydı. İlk modernlere göre – Thomas Hobbes’in politik teorilerinde olduğu gibi –devlet dev bir deniz canavarıydı; toplumun hayatta kalabilmesi için gerekli ama baskılanması da zorunlu ve modernite söylemlerinin birçoğunda yok edilmesi gerektiği belirtilen canavardı. Dolayısıyla topluluk, politik, sivil ve sosyal ilişkileri ihtiva eden organik bir toplum kavramına işaret eder. Burada önemli olan nokta, devletin yabancılaşmış dünyasının aksine topluluğun doğrudan ilişkileri kapsayan dolaysız ve deneyimsel yanıdır. Topluluğun her zaman devlete meydan okuma, hatta birçok zaman ona bir alternatif olma eğilimi olmuştur. İçinde bulunduğumuz küresel çağda, uluslararası terörün artması, dini militanlık ve yeni gelişen ulusalcılıklarla, topluluk kavramı devlete topyekûn bir tenkit olarak yeniden canlanmaktadır.

Fakat kuşkusuz hiçbir toplum bir devlet olmadan var olamaz. Topluluk arayışı, ütopik bir fikir olarak devlet için daimi bir eleştiri olarak görülmelidir. Bu konunun iki boyutu bulunmaktadır. Topluluk, modernite ile yok olan bir şey olarak ve ayrıca, kurtarılması gereken bir şey olarak görülür. Devlet oluşumunun baskın olduğu bir süreç olarak göze çarpan modernite, iddia edildiğine göre, topluluğu tahrip edip ortadan kaldırmıştır. Modernite, siyaseti toplum hayatından çıkarıp devletin kapıları ardına hapsetmiştir. Buna karşın, devlet yönetiminden arınmış toplum vizyonundaki topluluk, devletin düşmanlığını kazanmıştır. Bir kayıp ve yeniden kazanma söylemi olarak topluluk ütopik olabilir ve aynı zamanda nostaljiktir. Modernist varsayıma göre topluluk eskiden vardı ve farklı kurumlar üzerinde yükselmekte olan modern dünya tarafından bozguna uğratıldı. Kitabın ikinci bölümünde, nostaljik boyut daha detaylı bir şekilde tartışılmaktadır. Bu bölümde hem kaybolma, hem de yeniden ortaya çıkma söylemi kapsamında topluluğun ütopik yönü üzerinde yoğunlaşıyoruz. Mevcut amaçlar doğrultusunda şu kadarını belirtmek yeterlidir: Ütopik rüyaya yön gösteren şey, kaybın nostaljik anlatısı olmuştur. Bu anlatı aynı zamanda yirminci yüzyılda köktenci, ulusçu ve faşist ideolojileri körükleyen bütüncül topluluk mitinin oluşmasına sebep olarak, en büyük politik tehlikelerden birinin kaynağını oluşturdu. Topluluk, toplum ve politika ile ilgili bir iyileştirme arayışı ve daha iyi bir gelecek vaadiyle daima moderniteyi baltalayan bir tutum sergilemiştir.

Bu bölümde, Batı düşüncesi ve politik uygulamalar çerçevesinde topluluğa dair verilmiş en büyük tarihsel söylem üzerinde duruyoruz. Yunan ve Hıristiyan düşüncelerinin karşılaşmaları bağlamında topluluk ülküsünün yükselişi ile başlıyoruz. İkinci olarak, antik düşünceden yola çıkarak ortaçağ enstitülerinin ortadan kalkmasıyla başlayan kayıp söylemine doğru ilerliyoruz. Üçüncü olarak, modernite ve ütopik politik ideoloji, cemaat için bir temel olarak tartışılıyor, ki bu sadece bir kayıp değil, aynı zamanda yeniden diriliş ve fark edilme söylemidir. Dördüncü olarak, bir yanda faşist politik ideoloji, diğer yanda radikal komünal hareketlerle çevrelenmiş olan bütüncül topluluk kavramı tartışılıyor. Eğer topluluk hakkında birbirinden çok farklı bu algıların ortak bir yanı varsa, o da topluluğun hiçbir sosyal ya da politik düzene indirgenemeyen, aitlik fikrinin bir ifadesi olan Latince communitas görüşüdür. Topluluk, kendini her dönemde geçerli olan güçlü bir aidiyet kavramı olarak yansıtmaktadır ve bu sıfatla toplumun en ‘sosyal’ boyutu olarak taşıdığı ikna edici güç ve dolayısıyla gerçek olandır.

Şehir Devleti “Polis” Ve “Kozmos” Arasındaki Topluluk

Topluluk kavramının temelinde bir ikilem yatmaktadır. Bir yandan bölgesel ve belli bir mekâna özgü olmayı ifade ediyor –doğrudan yaşanan sosyal ilişkiler, samimiyet ve yakınlık ortamı – diğer yandan ise insanoğlunun içinde bulunduğu evrensel topluluktan bahsediyor. Siyasal çekişmelerin ön planında yer alan kozmopolitlik ile gün geçtikçe daha da güçlenen bu ikili anlam, her zaman topluluk kavramının temelinde yer almıştır. Topluluk, dışlayıcı ya da kapsayıcı olabilir. Parsons’a göre, toplumsal bütünleşmenin en güçlü ifadesi, ‘sosyal etkileşime dayalı topluluk’ idi (Parsons,1961, s.10). Avrupa Topluluğu (Avrupa Birliği’nin son zamanlardaki kullanımı) ya da sanal topluluklar (9. Bölümde ele alınacak) gibi daha gelenek-ötesi formlarda ise topluluk, küresel insanlığı ifade eder. Buna karşın Ferdinand Tönnies’e göre topluluk toplumsal bütünleşmenin temelini oluşturmaktadır ve sözleşmeye dayalı olmayan geleneksel yüz yüze ilişkilerden oluşur. Toplulukla ilgili bu kavramları birbirini dışlayıcı olarak görmektense tamamlayıcı ve Batı politik geleneklerinde uzun bir tarihe sahip olarak görmek daha yararlı olacaktır.

Topluluğa dair modern görüşün, birbiriyle çelişkili iki düşünce miras bırakan klasik görüşün yoğun bir şekilde etkisi altında olduğunu söylemek mübalağa olmaz: insanoğlunun kurduğu düzen olan şehir ve evrensel bir düzen olan kozmos. Bu iki geleneksel düşünce, aşağı yukarı Yunan ve Hıristiyanlık gelenekleriyle örtüşmektedir. Toplulukla ilgili modern görüşün Yunan politik topluluğu olan şehir devleti polis’ten geldiğine şüphe yoktur. Şehir devleti örneğinde görülen topluluk, bu kavramla ilgili müteakip bütün görüşlere düşünsel temeli oluşturmuştur. Bu topluluk, öncelikle, mahalli idi, daha geniş oluşumlara karşın şehrin sınırları belirlenmişti. Bu itibarla, şehir devletin komüniter düzeni, dolaysız, yakın ilişkilerden oluşmaktaydı. Politika, söze dayalıydı, doğal haliyle arkadaşlık veya toplumsal hayata katılımdan ayırt edilemezdi ki bu, toplumsal olanla politik olan arasındaki farkı bilmeyen Yunanlar için hem bir idealdi, hem de doğal bir uygulamaydı.

Yunan siyasal düşüncesini yorumlayan en önemli isimlerden Hannah Arendt’e göre şehir devleti örneği, politik olanın toplumsala olana öncelikli olduğunu ortaya koyuyordu (Arendt, 1958). Fakat bu, politik ve toplumsal arasında herhangi bir ayrımın bulunmaması olarak anlaşılmalıdır. Siyaset, devletle sınırlandırılmamış, günlük yaşamda vatandaşlar tarafından halkın kendi kendini yönetmesi bağlamında icra edilmiştir. Yunanlar, Marx’ın iddia ettiği üzere kapitalizmin başarısı olan siyasetin devletin içinde yabancılaşması olgusunu yaşamadılar. Bu sebeple, birçok düşünür – Rousseau, Hegel, Marx, Arendt – örnek teşkil eden bir modernite eleştirisi olarak işlev gören Yunan şehir devletine gıpta etmektedir. Aşağıda yorumlanacağı üzere bu eleştirilerde, topluluk görüşüyle ilgili bir kayıp söyleminin başlangıcını da görüyoruz.

Burada şunu da belirtmek gerekir ki, Yunan şehir devleti polis, siyaseti ulaşılır hale getirirken, ödenmek zorunda kalınan bedel, dışlanma olmuştur. Görünen o ki, bazı şeylerin dâhil edilmesinin bedeli, diğerlerinin dışlanması olmaktadır. Dolayısıyla, Yunan topluluk modeli olan polisi, olumsuz yönünden bakınca ağır kurallar çerçevesinde oluşturulmuş bir yapı olarak görmek mümkündür. Bununla birlikte, Yunan düşüncesinde ana nokta topluluğun, toplumsal hayatın etrafında şekil alıyor olmasıdır. Şehir devleti polis, tanrıların kozmik düzenine tezat bir oluşumdu. Yunanlar kozmosu yansıtmak üzere şehir devletini oluşturmaya çalışmışlarsa da şehir yönetimi modeli daima evrensel şehrin küresel düzeni olan ilahi yönetimle bir gerilim halindeydi. Bu tezat durum toplumsalı (societas) evrensel (universalis) ile bağlayan Romalılarda bir dereceye kadar aşılmıştı. Roma İmparatorluğu’nun kendisi de yurttaşlığa dayalı evrensel bir insan topluluğu idi. Ancak, siyasi yönetime baskın çıkan bir evrensel topluluk kavramı Hıristiyanlık düşüncesinin gelişine kadar, özellikle de Augustinus’a kadar tam olarak gelişmemiştir. Yunanlar topluluk ortamı olarak polis adlı şehir devletine öncelik verirken, Hıristiyan düşünce kutsal birlik bağlamında evrensel topluluk kavramını vurgulamıştır. Augustinus, ortaçağ siyaset teorisinin temelini oluşturan City of God (413-25) adlı kitabında, kusursuz bir insan topluluğu olmasına rağmen insanlık tarihinde asla fark edilememiş olan Tanrı’nın ‘kutsal şehri’ kapsamındaki evrensel topluluğa kıyasla ‘insan şehrinin’ ne kadar eksik olduğunu belirtmiştir. Hıristiyan düşüncesindeki evrensel birlikçilik görüşünde, bu geniş kapsamlı topluluk kavramı toplumsal ve politik olan her şeyin daha üstünde bir düzendir. 1538’de yazılmış Fransızca bir sözlükte topluluk ‘insanlar bütünü ve soyut olarak da, birçok insana has olma durumu. İnsanlara uyarlandığında, dini bir birliği ifade etmektedir’ şeklinde tanımlanıyordu.’

Sonuç olarak ortaya çıkan düşünce, evrensel bir düzene iştirak etme şeklinde biçimlenen bir topluluk modelidir. Bu topluluk kavramı, insanların sağladığı topluluk düzenine karşı kapsamlı bir eleştiri öne sürdüğünden, modern dönemlerde oldukça etkili olmuştur. Böylelikle topluluk, daha yukardan aldığı buyruklarla reddettiği toplum ile gerilim içine girer. Bu tür bir evrensel topluluk modeli, sadece Hristiyanlık’ta değil, birçok dünya dininde yansıtılmıştır. İslam dininde de topluluk kavramı bu şekilde vurgulanarak birebir iletişim halinde olunan yakın ortamın üstünde -ümmet- çerçevesinde bir birlik ilkesi tanımlanır. Çin’deki Konfüçyus geleneğinde ise topluluk, evrensel düzeni kapsayacak şekilde genişler(Schwartz, 1991). Topluluk, Hindistan toplumu ve temel dinlerinde de güçlü bir söylemdir (Jodhka, 2002).

Buraya kadar, Yunan ve Hristiyan düşüncelerinin kritik kesişme noktasında birbirleriyle temelde çelişen iki tip topluluk görüşünün hâkim olduğunu belirttik: mahalli, dolayısıyla sınırlı bir topluluk ve diğer tarafta da evrensel topluluk. Bu çatışma asla çözülememiş ve uyuşmazlık halinde iki tip topluluk gördüğümüz günümüze kadar gelmiştir: küresel düzeyde kozmopolit bir aitlik arayışı ve yerel düzeyde bir köken arayışı.

Modernleşme ve Topluluğun Kaybolması

Topluluğa dair modern söylemde bir kayıp temasının hâkim olduğu daha önce de belirtilmişti. Ferdinand Tönnies, Max Weber ve Robert Nisbet gibi birçok sosyoloğun da çalışmalarında belirttikleri gibi topluluğun yok olduğuna dair bir algının sebebi, ortaçağ enstitülerinin çökmesi olmuştur. Ortaçağ lonca ve birliklerinin dağılması, kapitalizmin gelişiyle tarımın ticarileşmesi ve modern merkezi devletlerin doğuşuyla birlikte şehirlerin özerkliğini kaybetmesi, topluluk fikrinin büyüsünü yitirmesine sebep oldu. Topluluk olgusunun kaybına dair görüşün teorik olarak bütünüyle kabul edilmesi modern sosyolojinin ortaya çıkmasını bulsa da, modern düşünce Aydınlanma döneminden itibaren sözde organik dünya görüşünün artık geride kaldığı fikrini az çok taşımaktaydı. Rönesans dönemi klasisizminin aksine Aydınlanma çağında kesinlikle modernitenin genel olarak olumlu yönleri gözetilmiştir, fakat bu akımın en önemli kişileri bile söz konusu dönemde, geçmişin yıkıntılarını görmek eğilimindeydiler.

Örneğin Rousseau moderniteyi bireyin yabancılaşması ve siyasi özerkliğin kaybedilmesi olarak görüyordu. Antik dünyanın cumhuriyetçi şehir devleti hayranı olan Rousseau, modernite enstitülerinin topluluk kavramını algılayacağından kesinlikle kuşku duyuyordu. Bilhassa devleti, insanların özgürlüğünü ve siyasi seçenekleri yok edici bir unsur olarak görüyordu. ‘Umumi irade’ görüşü bir bakıma topluluk modelini ortaya sürmektedir. Modern yurttaş cumhuriyetçiliğinin kurucularından biri kabul edilen Rousseau’ya göre tek gerçek siyasi düzen şekli umumi iradedir. Onun siyasi felsefesine göre insanların özgürlük arzusu kendini sadece topluluk içinde ifade edebilir. Kayıp algısı siyasi felsefedeki bu akımda çok belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Siyasetin temelinde topluluk yatmaktadır, lakin asla sosyal kurumlarca kirletilmemiş bütünüyle saf bir siyaset tipi ortaya çıkaramayan modernite tarafından yıpratılmıştır. Rousseau’nun topluluk algısı, özünde iyi olup devlet gibi sosyal kurum ve yapılara ters olan insan doğası görüşüne dayanmaktaydı. Topluluğun organik bir yapı olması da moderniteye karşı bir tenkit olarak görülmektedir. Modernitenin umumi iradeye dayalı topluluğu yeniden oluşturabileceğine dair Rousseau’nun inancı olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Bu konuda Hegel farklı düşünüyordu.

Hegel’in modernite ile ilgili sosyal teorisinin tamamı Yunan şehir devleti polisten başlayarak eski bilinç formlarını aşmak açısından değerlendirilmiştir. Hegelci modernite anlayışı, kurumlarında ‘etik yaşam’(Sittlichkeit) (biraz yorumlama özgürlüğünü de katarsak aşağı yukarı sivil ve simgesel bir varlık olarak topluluk tanımıyla eşleşen ama aynı zamanda soyut ve örnek teşkil eden bir bileşeni de olan bir terim) olgusunu barındıramayan modern toplumun hatalarından biridir. Hegel’e göre ‘etik yaşam’ modernite tarafından sürekli olarak yıpratılmaktadır ve ziyadesiyle yeniden kazanılması gerekmektedir. Dolayısıyla, kendi çatışmalarından dolayı toplum tek başına ayakta duramayacağından, devlet ‘etik yaşamın’ en somut hali olarak ortaya çıkmaktadır. Bu devlet anlayışı, Karl Popper’in Hegel’e karşı yaptığı meşhur saldırıdaki gibi totaliterizm yanlısı olma suçlamalarına ya da onun bir Prusya devleti politik taraftarı olduğu iddialarının ortaya atılmasına yol açmıştır. Hegel’in sıklıkla üstü kapalı ve politik olarak çelişkilerle dolu yazılarında bu iddiaları doğrulayan bazı göstergeler bulunsa da daha akla yatkın bir yorum, Hegel’in devleti bir sivil toplum olarak gören bir tezi savunuyor olduğudur. Bu görüşe göre, topluluk sadece siyasi bir formda görülebilir ve sonuç olarak siyasi ve toplumsal düzey arasında önemli bir fark yoktur. Hegel’in eserlerinde, modernite problemini topluluk problemi olarak gördüğü görüşünü destekleyen bazı dayanaklar bulunmaktadır. ‘Hegel’e göre gerçek devlet, Aydınlanma’nın ele aldığı gibi bireylerin bir araya gelip kümelenmesi değil, bir communitas communitatum’dur (topluluklardan oluşan topluluk)’, diye yazmıştır Robert Nisbet (1967, p.55). Hegelci siyasi felsefesine göre, siyasi hedef, devletin temelini topluma dayandırmaktır, fakat toplumun kendisi de kavram olarak henüz eksik olduğundan, sadece derin düzeyde bir topluluk anlayışı siyasetin hayatta kalmasını garanti edebilir. Dolayısıyla, romantik ve radikal Rousseau’nun aksine Hegel, topluluğu tamamıyla bir kayıp olarak görmemiştir. Gerçi tarihi, eski düşünce formlarında olanları keşfetme mücadelesi olarak gören ifadelerinde kaybı inkâr da etmemiştir. Modernitenin kendisi de Hegel’in ‘mutsuz bilinç’ olarak tanımladığı bu durumdan asla kurtulamamış, kendini asla tam olarak gerçekleştirememiştir.

Topluluğun normatif hedefinin modernite ile kaybolduğu iddiası şüphesiz Hıristiyanlıkta da ifade edilmiştir ve hatta kökleri çok daha derinlere, İbraniceye kadar uzanır. John Miller’in yazdığı, İngiliz Devriminde Püriten sorununun fark edilememiş olmasını anlatan epik şiir, modernitenin insanoğlunun başarısızlığı olarak anlatıldığı en ünlü örnektir. Hıristiyan mitine atıfta bulunan Paradise Lost (1667), İngiltere’nin modern çağa girişinin yeniden saf bir topluluk haline gelmeye dair devrimci hedefe ulaşmakta nasıl başarısız olduğunu anlatmaktadır. Modern devrimlerin başarısızlığıyla ilgili bu kadar açık bir Hıristiyan metnine bir sonraki yüzyıl Aydınlanma dönemi düşünürlerinin eserleri arasında hiç rastlanmazken, bazı temel savlar devam etti. Hegel’de bile örneğin Fransız Devrimi bir başarısızlık olarak yorumlanmıştır, çünkü burada rol alan insanlar, sağduyunun bilinçlenmesine yol açan tarihin derin sürecini kavrayamamıştır. Dolayısıyla Hegel’e göre topluluk her halükârda imkânsızdır çünkü illa ki eksiktir, bunun sebebi, bir devrin tarihsel anlamının tam olarak idrak edilmesi için gerekli gerçek bilgiye sadece filozofların erişiminin olmasıdır.

Topluluk Yeniden Kazanılıyor: Modernite ve Ütopyaları

Kayıp savı, topluluğun modern söyleminin sadece bir kısmını oluşturmaktadır. Bu söylemin diğer yanı ise topluluğun farkına varılmasıdır. Batı düşüncesinde topluluk konusunda ileri sürülen birçok büyük görüş, kaybedilenin yeniden kazanılması yönündedir. Topluluğun kaybedilmesi ve yeniden kazanılması kavramlarının Batı düşüncesinin bin yıllık geleneğini oluşturduğu söylenebilir. The Pursuit of Millennium kitabında Norman Cohen’e göre bu görüş, Batı düşüncesinin büyük bölümünün temelinde yer almaktadır (Cohen, 1970). Modernite, kökü bin yıllık İbrani gelenekleri ve Hıristiyanlık’a dayanan, sıklıkla da radikal komüniter hareketlere temel oluşturmuş olan, kaybedilenin yeniden kazanılması yönündeki kurtuluş arzusu ile karşı karşıya kalmıştır (Kamenka, 1982a).Topluluk vizyonu, sıkça dünyanın sonu vizyonlarıyla bağlantılandırılmıştır, lakin Victor Turner bunun moderniteyle sınırlı olmadığını iddia etmiştir. Onun iddiasına göre ‘Vahye dayalı topluluklar’, birçok ilkel kültürün ve ayrıca ortaçağ Hıristiyanlığının da parçası olmuştur (Turner, 1969, pp.153-4).

Topluluğun tasavvuru, modernitenin bazı etkin evrensel politik ideolojilerine konu olmuştur, özellikle de yaklaşık 1830’dan 1989’a kadar; yani, Aydınlanma’nın zayıflamasının ardından başlayıp, sosyalist rejimlerin çöküşüne kadar devam eden dönem. İdeolojiler dönemi tabir ettiğimiz bu dönemde, liberalizm, cumhuriyetçilik, muhafazakârlık, komünizm ve türevleri olan sosyalizm ve anarşizm, Siyonizm, faşizm ve ulusçuluk doktrinleri topluma dair farklı politik ve ahlaki vizyonlar tanımlayarak, birbirleriyle yarışıyorlardı. Program niteliğindeki bütün bu yapıların kaynağında büyük çapta normatif bir hedef olarak belirli topluluk kavramları yatıyordu. Bütün bunların ortak noktası ise ütopik imgelemdir. Daha önce de belirtildiği üzere topluluk, somut olarak var olan bir gerçek olduğu kadar ulaşılması gereken bir hedef olarak görüldüğünden, ütopik bir kavramdır. Mevcut duruma alternatif olabilecek mükemmeli yakalama arzusunu ifade eder. On dokuzuncu yüzyıl, yeni toplulukların türeme dönemiydi, özellikle de Amerika’da. Ütopik imgelemin oldukça güçlü olduğu ve sıklıkla da komünizm ve alternatif gelişme kavramlarının tecrübe edilmesi şeklinde görünen on dokuzuncu yüzyıl Amerika’sında komünist topluluklar çok yaygındı. Krishan Kumar’a göre bunlar sosyalizmi kucaklayan daha geniş bir reform hareketinin ürünleriydi (Kumar, 1987, ss. 82-3). Komünal hareket, on yedinci yüzyıldaki mezhep kaynaklı dini hareketlerden, on dokuzuncu yüzyılda komünizmden ilham alarak oluşan komünal hareketlere ve anarşist görüşlere kadar çeşitlilik göstermekteydi. Amerikan anarşist Paul Goodman’ın Communitas(Goodman, 1960) adlı eseri, anarşizme bir temel oluşturan topluluk üzerine yazılmış ünlü bir yapıttır. En etkili komüniter hareketlerden biri de topluluğun ortak menfaatlerini bireylerinkinin üstünde tutan Marksizm olmuştur (Kamenka, 1982b). Birçok Marksist, sosyalizmi Hıristiyan milenyum hareketlerinin de beklentilerinde var olan şekilde görmüştür. Marx’a göre 1871 Paris Komünü, politik topluluğa dair belirtileri radikal ve eşitlikçi bir formda gözler önüne sermiştir. Diğer birçok sosyalist ve anarşistin aksine Marx, gelenekler, loncalar ve/veya yaşam biçimlerine dayanan geçmişin topluluk anlayışını hedeflemiyordu. Onun topluluk algısı kentseldi, eşitlikçiydi ve evrenselliğe dayalıydı. Buna karşın Proudhon topluluğu küçük çaplı yerel gruplanmalar olarak görüyordu.

On dokuzuncu yüzyılda oluşan normatif bir hedef olarak topluluk kavramına dair temel görüşleri üç söylem üzerinden özetlemek mümkündür:

  1. Topluluğun onarılamaz olması söylemi. Bu, romantik fakat muhafazakârlığa yatkınlık gösteren modernite eleştirmenlerinin söylemidir. Temel ifadelerinden biri, nostaljidir, hasrettir. Genel olarak modernite karşıtı bir ideolojidir.
  2. Topluluğun onarılabilir olduğuna dair söylem. On dokuzuncu yüzyılın başlarında ortaya çıktığından, modern muhafazakârlığın temel söylemi olmuştur bu. Muhafazakâr düşünce, geleneğin yeniden diriltilerek devletle toplumun organik birliğinin kurulması görüşünü savunmaktaydı. Komüniter hedef, muhafazakârlığın tipik özelliklerindendir ki bu da topluluğu modernite şartlarıyla uzlaştırma girişimi olarak düşünülebilir. Bunun bir diğer büyük örneği ise ulusçuluktur. Ulusçuluktaki politik topluluk kavramı, mutlak suretle soybirliğine dayalı kültürel topluluğa dayalıdır. Devletin politik yapısı altında şekillenmiş olan ulus, genel olarak ortak tarih, dil, görenekler vesaire ile şekillenmiş kültürel ya da sivil bir topluluğu ifade edecek şekilde ele alınmıştır. Farklı bir yapı olan cumhuriyetçilik ise topluluğun geçmişten geri alınabileceği görüşünü savunmuştur. Cumhuriyetçi görüş, genel olarak, klasik hedef olarak benimsenmiş olan kendi kendini yöneten sivil topluluk kavramı gözetilerek tasarlanmıştır. Alexis de Tocqueville, Democracy in Amerika (1969, 2 cilt, 1835-1840) adlı ünlü eserinde Amerika’yı Avrupa medeniyetinin hatalarının telafi edildiği ve gerçek politik topluluğun temsil edildiği yer olarak ifşa etmiştir. Bu yoruma göre Amerika, devletin sivil topluluğun dışında var olmadığı bir toplumdur.
  3. Ulaşılması gereken yeni bir hedef olarak topluluk söylemi. Bu, topluluğun basitçe geçmişten geri alınması değil de ulaşılması gereken bir hedef olarak algılandığı komünizm, sosyalizm ve anarşizm söylemlerinde ifade edilen ve açıkça diğerlerine kıyasla ütopik boyutları olan bir topluluk görüşüdür. Bu ütopik görüşün en etkin taraftarı Karl Marx olmuştur. Marksizm’de devlet, sosyal boyutun yabancılaşmasını temsil eden politik bir yapıdır. Toplum, insana dair gizil güçleri sadece kapitalizmin ve onun politik formu olan kapitalist devletin feshedilmesiyle görebilir. Komünist toplum, devletsiz saf bir toplumdur.

Modernitenin en önemli politik ideolojilerinden liberalizm, komüniter hedef etrafında yapılandırılmamış olan tek görüştür. Bireycilik inancından dolayı liberalizm topluluk vaatlerine karşı şüpheci bir tutum göstermiştir. Klasik liberalizm, hedef olarak daha pragmatik bir mutluluk görüşüne önem vermesine rağmen, liberalizme göre kusursuz politik topluluk mümkün değildir ve hatta sakıncalı bile olabilir.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.