Toplumsal Cinsiyet, Savaş ve Çatışma – Savaşın Feminist Teorisi –  Laura Sjoberg

 

“Bu kitap, toplumsal cinsiyet analizinin savaş ve çatışmaların analiz edilmesinde kritik bir role sahip olduğunu öne sürmektedir. Bu savını ortaya koymak için, savaş ve çatışmanın, analizlerinde toplumsal cinsiyetin ‘ana akımlaştırılmış’ olması durumunda, ne kadar farklı görüneceğini sorar. Toplumsal cinsiyet analizini savaş hakkında düşünmenin mühim bir parçası olarak görmenin, cinsiyetler arası hiyerarşiyi, cinsiyet temelli beklentileri, cinsiyetin ırk, sınıf, etnik kimlik ve dinle kesiştiği noktaları, savaş ve çatışmalarda ‘kadın’ ve ‘erkek’lerin başına gelen şeyleri görünür kılma yolunda önemli bir adım olduğunu ileri sürer. Toplumsal Cinsiyet, Savaş ve Çatışma, savaşta cinsiyetin çok yönlü rolünü anlamaya istekli okurlar için mükemmel bir başlangıç kitabı.” Toplumsal Cinsiyet, Savaş ve Çatışma’dan okuma parçası yayımlıyoruz.

Normandiya Çıkarması sırasında geçen destansı savaş filmi Saving Private Ryan, 1998 (Er Ryan’ı Kurtarmak), eş zamanlı olarak hem gerçekçi savaş sahneleriyle savaşın acımasızlığını hem de askerlerin savaşın şahsi bedellerini anlamaya çabalarken verdikleri duygusal mücadeleleri gözler önüne sermektedir. Filmin büyük bölümü, D-day’in üç gün sonrası, Fransa’da bir yerlerde olan James Ryan adındaki bir eri bulmakla görevlendirilen, Yüzbaşı John H. Miller’ın öncülük ettiği küçük bir asker grubunu izlemektedir. Er Ryan’ı bulmak zorundadırlar, çünkü başkent Washington’daki General George Marshall, Ryan’ın üç erkek kardeşinin savaşta can verdiğini öğrenmiştir ve annesine dört oğlunun da savaşta öldüğünü söyleyen bir mektup yazmaktansa Ryan’ın annesine sağ salim dönmesini arzulamaktadır. Miller ve askerleri, özellikle de takımlarındaki bazı askerlerin Ryan’ın hayatını kurtarmaya çabalarken öldükçe, bir askerin hayatını kurtarmak adına çıkılan bu görevle mücadele ederler. Askerler en sonunda Ryan’ın yerini tespit ettiklerinde, stratejik öneme sahip bir köprüyü savunmaktan vazgeçmeye yanaşmadığını görürler. Ryan, “geride kalan tek kardeşleriyle birlikte” savaşmakta olduğunu iddia etmektedir. Ryan’ı bulmaya gelen askerler, onun küçük ekibine katılır ve köprüyü savunmak için bir plan yaparlar. Ustalıkları, köprüyü kurtarmak için Amerikan desteği gelene dek Almanları püskürtebilmelerini sağlar; bu durum, yalnızca Ryan için değil, savaştaki müttefik kuvvetleri için de bir dönüm noktası olur. Ryan’ı bulmakla görevlendirilen askerlerin birçoğu, Miller dâhil, savaşta ölür. Miller son sözlerinde Ryan’a iyi bir yaşam sürerek kurtuluşunu hak etmesini tembihler. Filmin sonunda yaşlı bir Ryan’ı, Miller’ın mezarını ziyaret ederken eşinden Miller’ı “iyi bir adam” olup “iyi bir yaşam” sürdüğü ve böylece kurtuluşunu hak ettiğine temin etmesini istemesiyle sonlanır.

Ryan’ın öyküsünde iki kadın var: annesi ve eşi. Annesi, dört oğlundan üçünü savaşta kaybederek ülkesi için büyük bir fedakârlık yapmış olarak tasvir edilir. Dört tane cesur ve vatansever oğul yetiştirmiş ve ülkesine karşı görevini yerine getirmiştir. Ordu, bu oğullardan birini koruma nezaketini borçludur ona. Ryan’ın eşi, Ryan’ın iyi bir yaşam sürdüğünün ka- nıtıdır: Ryan bir aile kurmuş, onlara karşı iyi davranmış ve bunu yapabilme imtiyazını ne şekilde elde ettiği konusundaki tevazusunu korumuştur. Ryan, erkeklerin savaşta ve savaş dışında sergilemesi gereken ideal-tipik özellikleri sergilemektedir: Savaşta cesur, azimli ve korkusuzdur; savaş dışında ise güçlü ve başarılı bir aile reisidir. O (ve diğerleri), daha sonrasında eriştiği türden bir yaşamı ve onun yaşam tarzının ürettiği aileyi korumak adına savaşmıştır. Bu esnada, annesi ve eşi, kadınların savaşta ve savaş dışındaki ideal-tipik özelliklerinden bazılarını sergilemektedir: Kadınlar, askerlerin ve eve döndüklerinde onları bekleyen eşlerinin biyolojik ve toplumsal “anneleri” görevindedirler.

Er Ryan’ı Kurtarmak filminin savaştaki erkek ve kadınlara dair anlattığı öykü alışılmışın dışında değildir – birçok savaş öyküsü, ister tarihsel ister kurgusal olsun, askerleri yetiştiren ve seven kadınlardan ve kadınları ve kadınların sembolize ettiği her şeyi korumak uğruna savaşan erkeklerden söz eder. Er Ryan’ı Kurtarmak gibi, bu öykülerin büyük çoğunluğu açık bir şekilde toplumsal cinsiyet rolleri hakkında değildir ama yine de kadınların savaşların neresinde olduğu hakkında açık bir ifade ortaya koyarlar – kadınlar savaşların korunmaya gereksinim duyan (genellikle görünmez) masum ötekiler ve askerleri cesur, vatansever olmak üzere yetiştiren analardır. Fakat bu anlatılar, olağan oldukları kadar eksik ve yanlıştır da.

Misal, Er Ryan’ın öyküsü doğru olsaydı doğru bir anlatımının çok daha fazla kadına yer vermesi gerekirdi. Filmde başka bir askerin ifade ettiği gibi, Ryan, annesi olan tek asker değildi. Eğer Ryan “geride bıraktığı evinde” bir işe sahip olsaydı savaş sırasında bu işi, aynı işi daha az bedel karşılığında yapan bir kadının almış olması yüksek ihtimaldir. “Perçinci Rosie” imajı kadınları savaş sırasında çalışmaya teşvik etmiş ve bunu onların vatanseverlik vazifeleri olarak tanımlamıştı (bkz. Honey, 1984). Ryan, Birleşik Devletler’de bir üste eğitim görürken ya da Normandiya’ya çıkarma yapmak için Birleşik Krallık’ta beklerken, kadınlar birçok üs pozisyonunu, United Service Organizations’ın (Birleşik Devletler Hizmet Organizasyonları) birçok üs pozisyonunda, askerî eğlence gösterilerinde, restoranlarda ve diğer destek kurumlarında çalışmaktaydı. Rüzgâr Gibi Geçti filminde yardımcı rollerden birinde oynayan aktris Evelyn Keyes, askerlerin savaşın korkunç yanlarını unutması için sahne alan birçok kadından biriydi (bkz. Yelin, 2010). Ryan ve yurttaşlarının, Birleşik Devletler’in üsleri çevresinde, Birleşik Krallık’taki merkezlerinde ve Fransa’da ilerledikleri süreçte hiç kuşkusuz askerî fuhuşla karşılaşması gerekirdi. Maggie McNeill (2011), fuhuşla anılan Pigalle adındaki popüler bir Paris semtinin 1944 sonlarında ve 1945’te Amerikan askerlerince günde yaklaşık 10 bin kez ziyaret edildiğine dikkat çekmektedir. Ryan savaştayken, kadınlar savaş mahallerinde ve sivil cephede hemşire olarak görev yapıyorlardı. Ryan’ın savaşta, çoğunluğunu kadınların oluşturduğu 59 bin hemşireden oluşan bir hemşire birliğiyle birlikte çarpışması gerekirdi (Sullivan, 2003). Edith Aynes (1973) gibi hemşireler, askerlerin günlük sıhhi bakımlarıyla ve yaralarıyla ilgilenmiştir. Ryan’ın, kadınların tank ve kamyon kullandığı bir savaşta çarpışmış olması gerekirdi – ki bu kadınların arasında, Windsor Alt Birliği’nde sürücü olan Britanya Prensesi Elizabeth de vardı (Craig, 2008). Ryan ve yurttaşları Almanlar tarafından ele geçirilselerdi, kadın muhafızları ve kadın mahkûmları olan bir hapishane kampına gönderilebilirlerdi (bkz. Sjoberg ve Gentry, 2007).

Öyleyse, birçok geleneksel savaş öyküsü gibi Er Ryan’ı Kurtarmak da, savaşlarda yer alan kadınların birçoğunu ve kadınların bu savaşlarda oynadığı rollerin birçoğunu öykünün dışında bırakmaktadır. Bu filmde, birçok savaş öyküsünde olduğu gibi, kadınların rollerinin karmaşıklığının göz ardı edildiğini ve belirli, basit ve cinsiyet atfedilmiş bir imaj içinde stereotipleştirildiklerini keşfediyoruz. Bu bölüm, bu iki hareketi “gerçek” savaş tarihçelerinde keşfetmeyi amaçlamaktadır. Peloponez Savaşı’ndan “teröre karşı verilen küresel savaşa” kadar savaş tarihçelerinde sunulan kısıtlı kadın imajını tartışarak başlıyor. Daha sonra, bu savaş ve çatışmalar sırasında -savaş hazırlıklarında ve savaşa verilen destekte, savaş ekonomilerinde, cephede savaşmada, çatışma çözümünde ve “çatışma sonrası” barış ve uzlaşma süreçlerinde- kadınların gerçekten nerede olduğunu soruyor. Kadınların savaşlardaki rollerinin karmaşıklığını görünür kılacak ampirik ve teorik stratejileri tartışarak sona eriyor.

Kısıtlı Kadınlar: Savaş ve Çatışmaların Cinsiyet Atfedilmiş Tarihçeleri

Mesele, kadınların tarihsel ve çağdaş savaş anlatılarında yer almaması değil, resmedilen rollerinin savaşları yaşayış ve tecrübe ediş şekillerinin taraflı (ve genellikle yanlış) tasvirler olmasıdır. Bu durum, hem kadınların hem de savaşların tarihçelerini doğru biçimde açıklayabilmenin önüne geçmektedir. Örneğin, Tukididis’in (Thucydides) Peloponez Savaşları’nın Tarihi’nin (2008 [İ.Ö. 431]) genellikle erken dönem savaş teorisinde ve savaş tarihinde çığır açan metinlerden biri olduğu düşünülür. Bu anlatıda kadınlar on beş kez görünür. Oynadıkları en yaygın rol ise savaş ganimeti olmalarıdır – mağlup tarafın kadın ve çocukları, Atinalılar tarafından savaş ganimeti olarak sekiz defa ele geçirilir ve köle olarak satılırlar (bkz. II., IV., V. ve VII. Kitaplar). Bu olayların her birinde kadınlar ve çocuklar aynı rolü, savaş ganimeti rolünü, oynarlar. Feminist akademisyen Cynthia Enloe (1991) bir keresinde savaş öykülerinin çoğunlukla kadın ve çocukları “kadın ve çocuklar” şeklinde gruplandırdığını, onları savaşların çaresiz, pasif ötekileri olarak algıladıklarını önermiştir.

Peloponez Savaşları’nın Tarihi’nde kadınlar bir de destekçi rolündedirler. Erkeklere silah tedarik eder, evlerden çığlık atar ve erkekleri savaşmaya teşvik etmek için dans ederler (bkz. II. ve VI. Kitaplar). İlişkilendirildikleri erkekler mağlup edildiğinde bu kadınların kurtulmasına müsaade edilir, çünkü savaşılacak bir taraftan ziyade savaş girişiminin dışında nitelen- dirilirler. Tukididis’in anlatısında, kadınlara vahşice saldırmak kabul edilemezdir. Böylesi bir saldırı yalnızca bir defa, Trakyalıların katliama giriştikleri ve “karşılarına çıkan her şeyi, ka-dın, çocuk ve hatta yük hayvanlarını bile peşi sıra öldürdükleri” zaman yaşanır (VI. Kitap, s.711). Bu parçada Trakyalıların eylemleri kahramanca ya da övülesi değil, sorunsal ve eleştirilmesi gereken bir şey olarak tanımlanır.

Kadınların Peloponez Savaşları’nın Tarihi’nde göründükleri son sahne, belki de diğerlerinden farklı olandır. Bu parçada kadınlar savaşta Korintliler adına savaşırlar. Tukididis, erkeklerin “kendilerine mertçe yardım eden, evlerden kiremitlerle saldıran ve savaşı cinsiyetlerinin ötesinde bir yüreklilikle destekleyen kadınlarla” birlikte savaştığı muvaffak bir savaşı anlatır (III. Kitap, s.315). Bu kadın savaşçılar, kendilerinden bahseden bu (tek ve) aynı cümlede hem anormal hem de cinsiyetlerini aşmalarıyla betimlenmektedirler.

Bu (upuzun) anlatıda kadınlardan bahseden (birkaç) yer, kadınların nerede varsayıldığı ve savaş esnasında ne yaptıklarının varsayıldığı hususunda çok şey söylemektedir. “Erkeklerinin” bozguna uğratılmasının ardından kadınların köle olarak satıldığı anlatılarda kadınlar; erkeklerin savaştan koruyacağı şeylerdir, mağlup tarafın korumayı başaramadığı zamanlarda ise galiplerin ganimetidir. Savaştan sorumlu değillerdir ve savaşta ille de bir kayıp yaşamazlar. Kadınların yardımcı bir rol üstlendikleri anlatılarda, erkeklerin savaşma motivasyonu ve savaştaki destek sistemi olarak görülebilir ama yine de savaşın dışında tutulabilirler. Kadınlar savaşta doğrudan savaşıp öldürülmeleri, insanlık dışı –ancak ve ancak “korkacak bir şeyi yokken gözünü daha da kan bürüyen en kanlı barbar olan” bir ırkın işi- diye nitelendirilir (III. Kitap, s.711). Bu, kadınların savaşın meşru hedeflerinin dışında, siviller olduklarını ve yalnızca gaddar erkeklerin kadınları öldürdüğünü ortaya koyar. Son olarak, kadınlar savaşta yer aldığı zaman Tukididis bunu onların savaşmalarının mutlaka erkeklerinkinden farklı ve normal cinsiyet rollerinin dışında olduğunu ima ederek açıklar. Bu da kadınların (en azından normalde) erkeklere göre hem daha barışçıl hem de daha zayıf olduklarını, bu nedenle de savaşta erkeklerin rollerini oynamamaları gerektiğini, buna müsaade edilmemesi gerektiğini işaret eder. Peloponez Savaşları’nın Tarihi, kadınları pasif, masum, destekleyici, üreyici ve korunmaya muhtaç kısıtlı bir karakterde sunar.

Kadınların savaş öykülerini basite indirgeyen ve kısıtlayan yalnızca Hollywood’un İkinci Dünya Savaşı anlatıları ya da Peloponez Savaşları’nın tarihî kurgusal anlatıları değildir. Feminist akademisyenlerin çok sayıda araştırmayla gösterdiği gibi, kadınlar militarizm, savaş ve çatışmalarda genel olarak nispeten görünmezdirler, savaş analizleri ve/veya savaş tarihçelerinde göründüklerinde ise onları tanımlamak için kısıtlayıcı cinsiyet etiketleri kullanılır. Jean Elshtain (1987), erkek ve kadınların çoğunlukla savaşlarda cinsiyetlerine ilişkin ideal-tipik beklentiler tarafından tanımlandığını öne sürer. Erkeklerin genellikle “adil savaşçılar” olmaları beklendiğine, kadın- larınsa “nadide ruhlar” şeklinde betimlendiğine dikkat çeker. Bu anlayışa göre, adil erkek savaşçılar kadınları korumak ve haklı davaları savunmakla yükümlüdür, nadide kadın ruhlar ise aynı anda hem (korunma gereksinimi duydukları için) savunmanın mazeretidirler hem de tanıma binaen savaşın dışındadırlar.

Bu kadınları, narin, korunmaya muhtaç ama kendini korumaktan aciz gösterir. Grotius (1964 [1625]) savaş etiğini tartışırken, fiziksel ya da zihinsel olarak savaşma yetisinden yoksun insanların üç sınıfa ayrıldığını savunur: çocuklar, yaşlılar (fiziksel açıdan yetersiz) ve kadınlar (zihinsel açıdan yetersiz). Bu insanların hiçbiri, Grotius’a göre, savaşın meşru hedefleri olarak düşünülmemelidir (bkz. Kinsella, 2005). Grotius’un yazdıklarından bu yana devir değişmiş olsa da kadınların savaş zamanındaki (çaresiz) sivil imajları, kadınların dünyanın dört bir yanındaki birçok orduda erkeklerle omuz omuza yer aldığı çağdaş çatışmalarda bile hâlen yaygındır.

Örneğin, 2002’deki Birliğin Durumu Konuşması’nda, dönemin devlet başkanı George W. Bush, Birleşik Devletler’in Afganistan’da süren savaşını ve Irak’ın askıda bekleyen işgalini cinsiyet atfedilmiş terimlerle savunmuş, “kadına şiddetin her zaman ve her yerde yanlış olduğunu” öne sürmüş, Irak ve Afgan rejimlerinin bu tür şiddete dayanan rejimler olduğunu ima etmiştir. Feminist teorisyen Gayatri Chakravorty Spivak, Bush’unkine benzer savaşı savunan söylemlerin, “[b]eyaz erkeklerin kahverengi tenli kadınları kahverengi tenli erkeklerin elinden kurtardığı” daha geniş, ataerkil bir kavrayışın parçası olduğunu savunur (1988: 296). Lakin “teröre karşı verilen küresel savaşı” savunan çaresiz ötekiler olarak görev yapanlar, Afgan ya da Iraklı kadınlardan ibaret değildir. Bu savaşa itiraz eden popüler bir poster, İkinci Dünya Savaşı dönemi üniformasını kuşanmış bir askeri büyük bir arazi aracının önünde dururken resmetmiş ve altına şu notu düşmüştür: “Futbol anneleri* arazi aracı kullanabilsin diye her şeyini feda etti”. Bu poster, çatışmanın petrol yüzünden yaşandığını ve uğrunda çatışılan petrolün dev arazi araçlarındaki kadınlar tarafından manasız yere harcandığını ima etmiştir. Bu poster bariz şekilde bir parodi olsa da, “teröre karşı verilen küresel savaşın” hem fiziksel güvenlik hem de Amerikan kadınlarının yaşam tarzının emniyeti için verildiği iması, kamu ve medya söylemlerinde sürekli tekrar tekrar yer buldu. 11 Eylül saldırılarının yarattığı tehdit, Amerikan ailelerinin, dolayısıyla da Amerikanların, güvenliğine karşı bir tehdit olarak algılanmıştır. Birleşik Devletler’de “futbol annesi” saflık ve masumiyetin (dolayısıyla korunmaya muhtaçlığın) simgesi hâline geldi.

“Teröre karşı verilen küresel savaşta”, kadın askerler bile korunmaya muhtaç olmakla bağdaştırılmaktan kurtulamadı. Birleşik Devletler’in Irak işgalinin başlarında, Jessica Lynch isminde bir asker, çölde kaybolan konvoyunun etrafında gerçekleşen bir silahlı çatışma sonrasında Irak askerî kuvvetlerince ele geçirildi. O dönem Lynch, on dokuz yaşında, West Virginia’lı sarışın ve beyaz bir kadındı. Birliğinin çok sayıda üyesi hapsedilmiş ve/veya öldürülmüşken Lynch, Irak Ordusu’nca Bağdat’taki bir hastanede, Amerikan birlikleri bu kentin kontrolünü ele geçirirken on bir gün boyunca esir tutuldu. Aynı anda başka askerlerin de esir alınmış olmasına rağmen, medya ve askerî raporlar Lynch’in esaretine odaklandı. Hakkındaki öyküler onu (Tukididis’in kadın savaşçılara ilişkin anlatısına benzer şekilde) kadınlığının ötesinde cesur ama yine de erkeklerden farklı olarak nitelendirdi. Medyada çıkan haberlerdeki başlıca farkı, Lynch’in bir anda askerden masuma dönüşmüş olmasıydı. Esir tutulduğu sırada, orduya (savaş zamanında) dünyayı görmek için katıldığı ifade edilmiş ve anaokulu öğretmeni olmaktan başka bir şey istemeyen naif bir kız olarak nitelendirilmiştir. Esir alınmasına ilişkin haberlerin birçoğu, Iraklı askerlerin ona zarar vereceğinden, ya da daha da fenası, onu cinsel istismara uğratacağından duydukları kaygıyı dile getiriyordu. Kapsamlı bir kurtarma operasyonu düzenlendi ve Irak Ordusu’nun onu, bir hastanede onunla ilgilenen bir doktorla birlikte terk etmiş olduğu ortaya çıktı. Lynch’in erkeklerle omuz omuza savaşmasına müsaade edilmesine karşın, hem Amerikan hem de Irak orduları ona, onun pozisyo- nundaki başka askerlere davranacaklarından farklı davranmıştır. Irak Ordusu, diğer esirlere işkence edip onları öldürürken, Lynch’e sağlık hizmeti sağlamıştır. Amerikan Ordusu, diğer esirlerin tutsaklığının devam etmesine izin vermiş ama Lynch’i kurtarmıştır. Bu esnada, Lynch’in başarıyla kurtarılması manşetleri kaplarken, Amerikan Ordusu’nun Bağdat’ta daha kalıcı bir mevcudiyet kurmak adına attığı adımlar politik açıdan tartışılmaktan çıkıp kutlanır hâle gelmiştir. Jessica Lynch, asker olmasına rağmen, savaşta, kadınlaştırılan stereotipik öteki idi: masum, korunmaya muhtaç ve bir savaş çağrısı.

Fakat kadınların savaş anlatılarındaki rollerine getirilen bu kısıtlamaların etkileri, kadınların kim olduğuna dair cinsiyet atfedilmiş belirli imajları ebedîleştirmekle sınırlı değildir. Feminist araştırmalar, bu etkilerin aynı zamanda çağdaş savaşları savunmanın, yapmanın ve anlamanın da önemli bir parçası olduğunu öne sürmüştür. Her savaşın bir öyküsü -savaşmayı hem genel bağlamda hem de bu savaşta yer almak için büyük kişisel riskler alması istenen askerler nezdinde haklı çıkaran bir anlatısı- vardır. Savaş öyküleri, Nancy Huston’ın (1983) tabiriyle, yiğit davalar uğruna “kötü adamlarla” savaşan ve savaşın dehşetlerinin üstesinden geldikten sonra “iyi mücadeleyi” kazanan “iyi adamları” içerir. Huston’ın savaşta çarpışan insanlar için “adamlar” kelimesini kullanması bir tesadüf değildir. Bu kelime seçimine göre Huston, savaşların (uygulamada değilse de anlatılarda) savaşma motivasyonu belirli bir kadın ve kadınlık imajına bağlı olan, adil erkek savaşçılar tarafından savaşıldığını ortaya koymaktadır.

Savaş teorisyeni Joshua Goldstein (2001) bu motivasyonu tartışır. Goldstein, çoğu erkeğin savaşlarda yer almak ya da hayatlarını riske etmek istemediğini doğru bir biçimde savunmaktadır. Vatanseverlik ve milliyetçilik çoğu zaman erkekleri savaşmaya motive eder fakat erkekler, Goldstein’ın iddia ettiği gibi, savaşmak için başka gerekçeleri olmadığında dahi kadınlar için savaşacaklardır. Ayrıca, kişinin ailesini ve/veya “vatanında geride bıraktığı yaşamını” koruma ihtiyacı genellikle vatanseverlik ve milliyetçiliğe ilham kaynağı olur. Bunun sebebi, adil savaşçının ideal-tipik maskulenliğinin (3. Bölümde daha çok tartışılmaktadır) masum kadınları koruma becerisine dayanıyor olmasıdır. Yunan Odysseus’tan tutun Irak’taki savaş kahramanı Chris Carter’a dek tüm savaş kahramanları, kahramanlıklarını savaşların masum kadın kurbanlarını kurtarmalarına ve korumalarına borçludurlar. Öyleyse kadınların sa- vaşlardaki masum ve korunmaya muhtaç statüsü, hem bireyler hem de devletler için önemli bir savaş motivasyonu hâlini alır.

Feminist akademisyenler bunu “koruma şantajı” diye nitelendirmişlerdir (Peterson, 1977) – böyle durumlarda savaşlarda, kadınları korumayı vadeden yiğitlik mazeretleriyle savaşılır (ama aslında kadınlar korunmaz). Askerlerin büyük bölümünü kadınlar oluşturduğunda bile, geride bırakılan “yaşam tarzı” ve “aileleri” korumaya ilişkin yiğitlik düşüncesi, askerlerin (neredeyse) tümünün erkek olduğu zaman adil savaşçı/nadide ruh dikotomisinin sahip olduğu cinsiyet atfedilmiş boyutların birçoğuyla birlikte, varlığını sürdürür. Savaş öykülerindeki (ve bazen savaşlardaki) kadın rollerini kısıtlamak, öyleyse, iki yönlü bir rol oynar: Feminenliğe dair belirli bir düşüncenin muhafaza edilmesi ve erkekleri savaşa motive etmek için gereken bir unsurun muhafaza edilmesi. Ancak, kadınların oynadığı kabul edilen kısıtlı roller -ister Er Ryan’ı Kurtarmak’taki ya da Peloponez Savaşları’nın Tarihi’ndeki isterse “teröre karşı verilen küresel savaştaki” ya da daha genel kapsamıyla savaş teorilerindeki roller olsun- kadınların savaşlardaki tecrübe ve rollerinin karmaşıklıklarının temsilcisi değildir.

Kadınlar Savaşların Neresinde?

Kadınların savaşlardaki rollerini sınırlandıran öykülerin yanlış ve eksik olduğunu söylemek, kadın ve erkekler savaşları aynı şekilde tecrübe ediyor demek değildir. Aksine, birkaç ilişkisel gözlem yapmak demektir. Birincisi, kadınların savaşlardaki rollerinden birçoğu, geleneksel savaş öykülerinde görünmezdir ya da en aza indirgenmiştir. İkincisi, ve alakalı olarak, hem savaş hem de savaş söylemleri kadınlara farklı davranır, çünkü her ikisi de cinsiyete sahiptir. Üçüncüsü, kadınlar savaşlarda erkeklerle aynı rolleri (örn. sivil, asker ya da siyasi lider) oynasalar dahi, çoğu kez farklı algılanır ve farklı bir muamele görürler. Cynthia Enloe bu sebeplerden dolayı, “ana oyuncuları açığa çıkarmak” ve “politik gerçeklik zemini üzerine daha sağlam bina edilmiş” bir savaş anlatısı sunmak için “kadınlar nerede?” sorusunu sormanın üretkenlik sağlayacağını savunmuştur (1993: 20, 105).

O hâlde bu bölüm, savaşlarda ve çatışmalarda “kadınların nerede olduğunu” keşfetmeyi ve kadınların savaş ve çatışmalardaki tercih ve deneyimlerine ilişkin fazlaca basite indirgenmiş anlatıların yoksun olduğu karmaşıklığı detaylandırmayı amaçlamaktadır. Bunu yapmak için, savaşa kronolojik açıdan bakmak ve kadınların savaş hazırlığındaki, savaş ekonomilerindeki, savaştaki, çatışma çözümündeki ve çatışma sonrası barış ve uzlaşma süreçlerindeki rollerini sorgulamak gerekir. Böyle bir bölüm, yerin az oluşu ve kadınların savaşlardaki ve savaşlara dair deneyimlerinin hâlen tümüyle kayıtlara geçecek kadar bilgi sahibi olmadığımız yönleri olması nedeniyle, elbette kaçınılmaz olarak her taşın altına el atamayacaktır. Bununla beraber, burada yer alan ufak örnekler bile kadınların savaşlara dair çok çeşitli deneyimlere sahip olduğunu ve bu deneyimlerin cinsiyet atfedilmiş olarak görülmediği takdirde tamamen anlaşılamayacağını göstermektedir.

Kadınlar ve Savaş Hazırlığı       

Devletler savaşmak için savaşa hazırlanmış ordulara, bu ordulara savaşmak için ihtiyaç duyduklarını sağlayacak bir destek sistemine ve yine bu orduları savaşmaları gereken alana taşıyacak lojistik kabiliyete gerek duyarlar. Feminist akademisyenler, böylesi orduları üretmek için nelerin gerekli olduğunu soran, bilhassa askerîleşme sürecine ya da “niteliksel bakımdan askerî uygulamaların sivil arenaya uzanmasını sağlayan süreçlere” odaklanan önemli araştırmalar yapmışlardır (Peterson ve Runyan, 1999: 258). Feministler genelde askerîleşmeye odaklanırlar, çünkü hazır edilmiş orduların üretiminin askerîleşmiş toplumların destek ve işbirliğine bağlı olduğunu savunurlar.

Cynthia Enloe (2010), eski bir askerî yatırım bankacısıyla evli, San Francisco’lu bir emlakçı olan Kim Gorski’nin öyküsünü anlatır. Kim’in kocası, Irak’ta iki dönem hizmet vermek üzere Ulusal Muhafızlar tarafından çağrılmıştır. Daha öncesinde orduyla hiçbir ilişkisi bulunmayan Kim, kendini sevk edilmiş bir askerin eşi rolünde bulmuştur. Kim’in rütbesi, (subay) kocasınınkiyle denk algılanmış ve bu yüzden bir asker eşinin vazifelerinde liderlik rolüne soyunması beklenmiştir. Bu vazifeler arasında; diğer eşleri kocalarına destek olmaları ve onlara sadık kalmaları için organize etmek, kocalarının başlarına gelebilecek şeylerden korkanları rahatlatmak ve kocalarının askerlik maaşı sivil mesleklerinde kazandıklarından önemli oranda düşük olduğu için gelirlerine destek olacak yollar aramak yer alır.

Kadın olarak davranışları savaşları işler hâle getiren süreçlerin kabiliyeti için son derece önem arz eden, savaş hazırlığında ve desteğinde yer alan birçok kadından bir tanesidir. Uğrunda savaşacak “geride, yuvada bırakılmış” bir aile olmazsa, birçok asker savaşta o kadar cesaretli bir performans sergilemez. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki “Aile Hazırlık Görevlileri” (Family Readiness Officers) dünyanın başka yerlerine de yansımaktadır – bunlar, görevi asker ailelerinin, savaşta yer alanları, fiziksel ve duygusal olarak, desteklediğinden emin olmak olan insanlardır (Horn, 2010: 65). Ordular, birlikleri cesaretlendirmeleri, eğlendirmeleri, yardım etmek için gönüllü olmaları, istihdam boşluklarını doldurmaları ve savaşmak için gereken ürün ve hizmetleri sağlamaları için aile ve destekçilerden oluşan topluluklara gereksinim duymaktadırlar.

Bu bağlamda, Kim gibi kadınların aileleri seferber etmesi, diğer birçok kadınınsa kendisini ve sahip olduğu iş gücünü seferber etmesi istenir. Joshua Goldstein’ın (2001) belgelediği gibi, kadınlar çoğu zaman erkekleri cesaret göstermeleri için yüreklendirmek ve tereddüt yaşadıkları zaman onları ayıplamakla görevlendirilmişlerdir. Bunun güncel bir örneği, Hakama adı verilen ve Cancevit (Janjaweed) erkekleri 2005’te Darfur’da kadınlara tecavüz ederken ayıplayıcı ve destekleyici bir rol oynayan bir grup Cancevit kadınıdır. Bu kadınların, erkekler tecavüz eylemini gerçekleştirirken, yakınlarda durup coşkuyla şarkı söyleyerek düşmanlarının küçük düşürülmesini kutladığı ve ırksal nefreti körüklediği bildirilmiştir. Hakamaların şarkısı kabaca şöyle tercüme edilmiştir: “Siyahların kanı su gibi akıyor, mallarını alıyor ve onları topraklarımızdan kovuyoruz. Hayvanlarımız onların topraklarında olacak. El-Beşir’in [Sudan devlet başkanı Ömer Hasan] kudreti Araplarındır ve sonuna kadar sizi öldüreceğiz, Tanrı’nızı öldürdük” (İngilizceye çevirisi Assyrian International New Agency tarafından sağlanmıştır, 2006). Bu, kadınların erkekleri savaşmaya motive etmelerinin (olağanüstü derecede vahşi) bir örneğidir.

Ancak, kadınlardan tek istenen erkekleri motive etmeleri değildir. Genellikle, sevk edilmeyi bekleyen birliklere ya da savaş ve çatışma bölgelerindeki birliklere cinsel açıdan hizmet etmeleri istenir. Kadınların savaşmaya hazırlanan erkeklere cinsel hizmet vermesi ya da satması düzenli olarak beklenir, bu hizmetleri vermeyi reddettiklerinde ise çoğunlukla tecavüze uğrarlar. Çoğu zaman, savaş zamanındaki lojistik talepler, normalde ev halkını idame ettirmek için mevcut olan gelir, sağlık hizmeti, sivil hizmet desteği ve benzeri kaynaklara el koyar ve bir yandan hâlen “destekleyici” bir rol oynaması beklenen kadınların daha az kaynaklarla haneyi yönetmeye terk eder. Sonuç olarak, cinsel şiddet yaşamayan kadınlar bile genellikle savaş ve çatışma zamanlarında bir dizi zorlukla karşılaşırlar. Kendilerinin (ve ailelerinin) hayatta kalabilmesi için bakıcı, sağlayıcı ve yenilikçi rollerini başarmak zorundadırlar.

Kadınların oynaması beklenen, geleneksel bakımdan feminen olan tüm bu rollere ilaveten, erkeklerin savaşa gitmek için bıraktığı işleri devralarak savaş zamanında ülkelerine hizmet etmeleri (ve sonrasında erkeklerin savaştan dönmeleri durumunda bu işleri bırakmaları) beklenir. Kadınların savaş ekonomilerindeki bu ve diğer rolleri aşağıda tartışılmaktadır. Bu çeşitli destek ve ikame rollerinin ortak yönü, kadınların uğrunda savaşıldığı ve savaşı mümkün kılan, bireysel savaşçıları motive eden nedensel zincirin mühim bir parçası olduğu yönündeki cinsiyet atfedilmiş varsayımdır. Bu şekilde, kadınların askerî destek iş gücü savaş girişimlerinin beklentisi ve son derece önemli bir parçasıdır.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.