Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları: Toprak – Buket Uzuner

 

“‘Çorum’da Hitit dönemine ait büyük bir tarihi eser hırsızlığını araştıran gazeteci Defne Kaman ortadan kaybolur. Gazeteci kadının en son görüldüğü antik Hitit kalıntısı Yazılıkaya’da ortaya çıkan geyiğin nöbet tutması, bir efsane gibi Çorum’da kulaktan kulağa yayılmaya başlar. Olayın büyümesi üzerine, Defne Kaman’ı canlı bulmak için şehrin valisi, emniyet müdürü ve Türkiye’nin ilk eko-hacktivisti olduğunu iddia eden Karaca canla başla çalışmaya başlar. Bu sırada sosyal medyada #DEFNEKAMANNEREDE etiketiyle birleşen gençler eylem yapmak için Çorum’a yola çıkarlar. TOPRAK, okuru bir yandan kayıp bir gazetecinin izinde Anadolu’da, sürükleyici bir maceraya davet ederken, kadim Kamanlık (Şaman) geleneğimizin TOPRAK ETİĞİ VE HAKKINA saygı gösterdiğini hatırlamamız için psiko-mitolojik bellek arayışını da sürdürüyor. Türk mitolojisinde temsil edildiği ‘alt dünya’ söylenceleri ve gezegenimizin ana rahmi; tohumdan-insana bütün canların yuvası olan TOPRAK, bu romanda okura ekolojik bir alt metin okuması da sunuyor.” Buket Uzuner’in tabiat dörtlemesinin ikincisi Toprak’ın ilk bölümünü paylaşıyoruz.

Burası Anadolu

Perşembe Akşamı

“Burası Anadolu; şimdiye kadar hiçbir sır uzun süre saklı kalmadı bu topraklarda!”

Güneş, Çorum Valiliği’nin batıya bakan cephesini kırmızı toprak tonlarına boyayarak batarken bile, şehri bozkır yazına yaraşır biçimde yakmaya devam ediyordu. Demli çayını yudumlayan vali konuşmasına devam etti:

“Sen sakın tatlı canını sıkma! Bak, bu Anadolu’dan ne sultanlar, şâhlar gelmiş geçmiş, nice krallar, ağalar saltanat sürüp, süprülmüş… Ne yalanlar, utançlar ve gani günahlar gömülmüş bu mübarek toprakların altına… Ama sonunda ne olmuş?”

Susup, bekledi, sonra kendi sorusunu kendi yanıtladı:

“Hiçbir şey saklı kalmamış! Yerin yedi kat altına saklasalar bile nafile! Baksana, kazmaya gerek dahi kalmadan kaç bin yıllık kemikler fışkırıyor topraktan! Onun için sen hiç üzülme, insan istese bile kaybolamaz Anadolu’da.”

Sesi, sakin, sevecen ama kararlı, tam ‘devlet baba’ tonundaydı.

Çorum Valisi’nin makam odasında, gösterişli masanın önündeki deri koltuğa neredeyse gömülerek oturan, orta boylu, omuzları çökmüş, erkenden seyrelmiş saçlarını sanki utancından taramamış, sigara sıskası, kırk yaşlarındaki adam, gözlerinden keder akarak valiyi dinliyordu. Özensiz lacivert takım elbisesinin üzerine yasak savmak için buruşuk bir kravat takmıştı.

“Yok Kemalciğim, o güzel yüreğin hiç daralmasın. Gazeteci Defne Kaman, istese bile uzun süre sırlara karışamaz buralarda!”

“Haklısınız Vali Bey de, gazeteci Defne Kaman’dan haber almayalı tam yirmi yedi saat oldu!” diye, kendi kendine söylendi, gözlerinden keder akan adam.

Defne Kaman’la tanışıklığı yıllar öncesinde çetrefilli olaylara dayanan Kemal Yörüklü, Çorum İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün kokartlı rehberlerinden biriydi. Aradan geçen yıllar içinde gelişerek devam eden dostlukları nedeniyle Defne artık onun hayatının bir parçası olmuştu. Bu kez yüksek sesle, bakışları kadar kederli bir sesle konuştu:

“Ben bu kızı uzun zamandır tanıdığım için, onun kendi başını derde sokma konusunda çok becerikli olduğunu söyleyebilirim Vali Bey. Defne, nesli tükenmekte olan bir insan türündendir. Bu kız kendisine dokunmayan yılanın, başkasına dokunmasını dert edinir, maalesef!”

“Kemalciğim, yoksa sen bu gazeteci hanımın daha önce İstanbul’da kadın cinayetlerini araştırırken bir vapurda kaybolmuş olduğunu mu imâ ediyorsun? Eh, ama insaf et yani! Orası koskoca İstanbul, büyük sırların ve entrikaların başkenti. Burası, bizim küçük, sakin, derli toplu güzel Çorumumuz. Bana sorarsan, insan İstanbul’da zaten devamlı kayıptır!”

Güneş, 21. yüzyılın en sıcak yazının bir perşembe akşamı ‘batarken’, Çorum Valiliği’nin camlarından yansıyan ışınlar, sıkı sıkıya kapatılmış şerit perdenin arasından ustalıkla sızıp, makam odasını göz kamaştırıcı toprak renklerine boyuyordu. İnsan ruhu ve bedeni için cinnet derece selsiyusa yükselmiş ısıya karşın, makam odasına mutlu bir serinlik ve yapay huzur dağıtan klimanın etkisi hemen hissediliyordu.

Buruşmayan likralı bir kumaştan, şık kesimli, açık gri renkli takım elbisesi, günün sonunda hâlâ bembeyaz duran pamuklu, kol düğmeli gömleği, mavi kravatıyla makam koltuğunda oturan vali, bilmem kaçıncı çayını yudumluyordu. Uzunca boylu, sağlam yapılı, bıyıksız, elâ gözlüydü. Yaşıtlarını kıskandıracak kadar gür, kumral saçları şakaklarında bolca kırlaşmıştı. Modaya uygun kemik çerçeveli gözlüğünün camlarını özenle temizlerken, dışarıda bozkırı ateşe vermiş olan sıcaktan pek etkilenmiş görünmüyordu.

Rehber Kemal Yörüklü, validen çok daha genç olmasına karşın, kalbinde uzun zaman önce açılmış ve hâlâ kanadığı belli olan ‘derin bir yara’, onu biyolojik yaşının dibine çekiyordu. Yüzünde, vazgeçmiş insanlara özgü, ‘mahcup bir gülümseme’ maskesi vardı. Batan güneşin rengi dâhil, önünden geçen her mutluluğa çoktan körleşmiş kederli gözlerinden yaralı kalbini çırılçıplak sergileyen rehber Kemal, mesleki bilgisi, deneyimi ve uyumlu kişiliğiyle rehberlik camiasında kazandığı itibarı, kendini acındırma hastalığıyla darmadağın etmekten de haz alır gibiydi. Ruhunu gönüllü olarak insanî hazlara kapatarak kendini cezalandıran insanların çoğu gibi, onun da hayatın kıyısında gönülsüzce sürüklendiğini teşhir etmekten mazoşistçe bir zevk aldığı söylenebilirdi. Bu yüzden, şimdi muhteşem renk cümbüşüyle batan güneşin, burnunun ucundaki Kızılırmak üzerinde adına uygun renklerde yarattığı şöleni hayal etmeyi bile kendine yasaklamıştı. Onun yerine valinin hoşgörüsünden yararlanarak, ‘kapalı kamu alanı’ yasağını delen sigarasını içiyor ve keyifle kendine acımayı sürdürüyordu.

Gündemi dünyanın en hızlı değişen ülkesinin Çorum ilinin valisi, bir yandan önündeki monitörden dijital gazeteleri takip edip, bitmekte olan günün son haberlerine göz atarken, bir yandan da oğlu gibi sevdiği rehber Kemal’e laf yetiştiriyordu. Bu sohbetler valinin yoğun günlük iş programında kafasını dinlemek için verdiği kısa dinlenme molalarıydı. Çayından bir yudum daha aldıktan sonra, artık Çorumlularca da meşhur gür kahkahasını attı:

“Bak meselâ, üniversiteyi Ankara gibi büyük bir şehrimizde okumuş olan ben bile sadece iş ya da çocukları gezdirmek için birkaç gün İstanbul’a gittiğimde orada kayboluyorum. Hah hah ha! İstanbul, tek bir şehir, artık bir metropol bile değil! İstanbul, birkaç şehrin misafirliğe gitmişken, geri dönmekten vazgeçip, oraya yerleşip kaldığı muhteşem bir kaos! Hah hah ha!”

Kahkahasıyla makamını sık sık şenlendirmeye hiç üşenmeyen vali, bu sırada kapısını çalan sekreterine, içeriye girmesini söyledi. Yüksek tavanlı, geniş ve birçok resmî daireye kıyasla çok zevkli döşenmiş makam odasına giren orta yaşlı sekreterinin getirdiği evrakı yılların deneyimli gözleriyle hızlıca inceleyip imzalarken, bir yandan da konuşmasını sürdürdü:

“Ancaakk! Bir şehrin güzelliğine hayran olmak başka, orada yaşamak başka şey! Şimdi, İstanbul’a gidip de gönlünü orada bırakmayan pek kimse yoktur ama iş orada yaşamaya gelince… Vallahi biz döner, mütevazı, herkesin birbirini tanıdığı, sakin, hamdolsun kazasız-belâsız Çorumumuza geri döner, güzel güzel yaşarız burada.”

Kendisi aslen Çorumlu olan rehber Kemal ile onun uzaktan akrabası olan valinin sekreteri birbirlerine bakıp, memnuniyetle gülümsedi. Çorumluların çoğu gibi, onlar da valinin üç yıl öncesine kadar bu şehre hiç ayak basmamış biri olduğunu hatırlayıp, şehri benimseyişindeki samimiyete şükran duydular. İnsanların, çocukluk yıllarının geçtiği coğrafyaya duydukları duygusal bağ ve aidiyet hissi yerçekimi gibidir.

Sekreteri ve rehberinin bakışlarındaki minnettarlık ifadesine her seferinde şaşıran vali, ‘Cumhuriyet İdeali’ni benimsemiş bir yurttaş olarak’ ‘memleketin her köşesi memleketimdir!’ idealizminin yitip erimesine üzülüyordu. Çünkü şimdi elli beş yaşında olan vali, anne ve babası 1930’ların ortalarında doğmuş, Cumhuriyet’in üçüncü kuşak çocuklarından biriydi.

“Hem nedir bu telaşın Kemalciğim? Defne Kaman’la daha dün sabah müzenin balkonunda hep beraber kahvaltı etmedik mi? Bırakın kadını, işini yapsın! Hem o arazide rahat rahat dolaşsın, köylülerle röportajlar yapsın diye, yanına en iyi arkeologlarımızı ve şoförümüzü vermedik mi? Bir de o gazeteden fotoğrafçı çocuk var yanında zaten; şu adı çift T’li Attila olan hani? Gezsin, dolaşsın, baksın, görsün, araştırsın, değil mi?”

Ancak valinin bu sözleri üzerine öbür ikisi bu kez kaygıyla bakıştılar.

“Sayın Valim… Şey…” diye söze girdi sekreteri, ama çekindiği için sustu, devam edemedi.

“Ne? Sen söyle yalan mı? Valilik olarak elimizden gelen ikram ve imkânı seferber etmedik mi yani?” diye onları tatlı tatlı azarlayıp, kaşlarını çatan vali, çayından bir yudum alırken sözlerini düşünüp tek tek tarttı. Ardından bu kez daha yumuşak bir sesle ekledi:

“Ha, tabii… Tabii, en iyi rehberimin neden Defne Kaman’ın yanında olacakken burada benimle çay içip, sızlandığını sormayı unutmuş olmalıyım!” diye, sitem etti.

“Vali Bey…” diye söze başlayan rehber Kemal’i tam o sırada bir öksürük nöbeti tuttu. Oğlu Karaca dâhil, kendisini tanıyan herkesin bırakmasını istediği sigara bağımlılığı, son yıllarda onu böyle yorucu öksürük krizleriyle tehdit etmeye başlamıştı, ancak o bunu hâlâ ciddiye almamakta ısrarlı görünüyordu. Onu üzülerek izleyen vali ve sekreteri sabırla bu öksürük krizinin bitmesini beklediler. Bu sırada valinin cep telefonuna mesaj üstüne mesaj geliyor, o da mesajları neredeyse canı sıkkın bir ifadeyle hızla okuyup, içini çekiyor ve ardından hemen siliyordu.

“Vali Bey, biz hep beraber… Yani siz, öhhö öhhö! Efendim, siz Defne’yle kahvaltıyı dün değil, evvelsi sabah yaptınız. Öhö öhö! Affedersiniz! Yani… Öh höh… Defne’den haber almayalı iki güne yaklaşıyor efendim!” diyebildi, sonunda. Ardından yeni bir öksürük krizine kapıldı ve yüzü kıpkırmızı kesilip, sıska bedeni oturduğu yerde iki kat katlanana kadar öksürdü. Sonra biraz yatışıp, sehpadaki bardaktan su içti ve onu sitemli gözlerle izleyen valiye bakarak kaygılı bir sesle devam etti:

“Zaten size söylemeye çalıştığım da buydu. Bugün öğleden sonra telefonda konuştuğum Defne’nin anneannesi Umay Bayülgen, bu gece kendisinin bizzat torunundan haber almayalı tam kırk saati geçmiş olacağını hesap ettiği için o vakte kadar Defne’yi bulduk bulduk, yoksa kalkıp ilk uçakla Çorum’a geleceğini söyledi. Az önce de arayıp havalimanına doğru yola çıktığını haber verdi. Kırk sayısı bu aile için çok önemlidir Vali Bey! Hem eğer bu soğukkanlı hanım bile telaşlandıysa, Defne’nin başı gerçekten dertte olmalı efendim!”

Kısa bir süre kaşları çatılı olarak düşünen vali, bir yandan bilgisayar monitörüne göz atıyor ve orada okuduğu her neyse devam ettikçe kaşlarını daha da çatıyordu. Aynı anda birkaç işi yapabilenlerin kıvraklığıyla, bir yandan cep telefonuna akan mesajları silerken, bir yandan da Defne Kaman’la yaptığı son kahvaltının tarihine ilişkin dikkatsizliği konusunda çabucak toparlanıp acı acı güldü.

“Bak yine işi böyle büyütüp kendini üzüyorsun Kemalciğim! Tamam, haklısın, müze balkonunda bu sabah Japon müzecilerle ettiğim kahvaltıyı dünle karıştırmış olabilirim, ancak durum hâlâ senin endişelendiğin kadar vahim görünmüyor bana. Defne Hanım genç, iyi eğitimli ve akıllı bir kadın, ama daha önemlisi, o yetişkin bir insan. Nereye gidip gidemeyeceğine hiçbirimiz karışamayız. Hem belki de bizim arkeolog Güneş Bey’le baş başa biraz gezmeye çıkmışlardır? Yani illa her konuda bize hesap vermek zorunda değil ki? Şimdi sen bu beyhude üzüntüyü bırak da söyle bakalım, madem Defne’nin anneannesini şahsen tanıyordun, neden onu yatıştırıp, yaşlı bir hanımın buralara kadar zahmet edip, yorulmasını önleyemedin ha?”

“Ah!” diye, dertlenerek içini çekti Kemal, yüzü biraz önceki öksürük krizinden kıpkırmızıydı. “Ah, tabii siz böyle rahat konuşuyorsunuz Vali Bey! Konuşuyorsunuz, çünkü siz Umay Bayülgen’i henüz tanımıyorsunuz! Sakın onun öyle yaşlı bir nine, tonton bir hanım olduğunu falan sanmayın. Evet, kendisi eczacıdır, otacıdır, kamdır, bilgedir, şifacıdır. Görgülü, kültürlü bir aileden gelmiştir, ama… Ah, ama bu kadın keçi gibi inatçı, kedi gibi kontrol edilemez biridir. Üstelik –hani bu belki kötü bir mecaz olacak ama– kendisi bütün canlıları, dolayısıyla yılanları bile sevimli bulduğu için çekinmeden söyleyeceğim: yılan gibi sakin ve kaplan gibi de güçlüdür maalesef. Bizim buralarda –affedersiniz– hani ‘eli maşalı karı’ derler ya, işte tam öyle biridir bu Umay Nine. ‘Nine’ dediğime de bakmayın siz! Sanki mübarek kadın ‘zaman dede’yle anlaşma yapmış ve hep yetmişlerinde kalmıştır!” Biraz soluklanıp, az önceki öksürüğü unutmuş gibi cebinden yeni bir sigara çıkartan Kemal devam etti:

“Bakın abartmıyorum Vali Bey, eğer biz Defne’yi hemen bulamazsak, vallahi bu Umay Nine hepimizin canına okur, o yetmez, bir de Çorum’u başımıza yıkar!”

“Hah hah ha! Hay sen çok yaşa Kemalciğim emi!” dedi Vali.

“Yahu nasıl bir nineymiş bu Umay Hanım böyle? Kadıncağız herhalde yetmişlerinde olmalı, değil mi? Hayır… İyi ki seni tanıyorum, yoksa gözümde süpürgesiyle uçan bir cadı canlanacak, hah hah ha!”

Bu sözler karşısında, yıllar önce eczacı Umay Bayülgen hakkında benzer bir önyargıya kapılan, ancak onunla tanıştıktan sonra şok geçiren Kemal, o günleri hatırlayarak, zoraki bir gülümsemeyle: “Ah, sen daha kiminle uğraştığını bilmiyorsun!” manasında başını iki yana sallayıp içini çekti.

“Biz farkına varmasak da her fırtınayı hazırlayan tabiat şartları mutlaka önceden birikmiştir. Fırtına bir sonuçtur. Akıl, fırtına toplanırken onu görmek ve tedbir almak için bize verilmiş bir armağandır,” demişti Umay Bayülgen, Kalamış’taki bahçeli evin şifa serasında ilk tanıştıkları gün. Kemal içinden onun bu sözlerini düşünürken, âniden az önce valinin Güneş Aytan’dan bahsettiğini fark etti. Amerika’daki bir üniversitede çalışırken, antik Hitit kültürü araştırması için bir yıllığına Çorum’a gelen arkeolog Güneş Aytan, samimi ve mütevazı kişiliği sayesinde sadece birkaç aydır yaşadığı şehrin hem ileri gelenleri, hem de esnafı ve kazı alanına yakın köylüleri tarafından sevilen bir kişi olmayı başarmıştı. Valinin, Güneş Aytan’ın Defne’yle baş başa bir yerlere gitmiş olabileceğini imâ ettiğini de yeni anlayan Kemal, bu duruma bozulduğuna kendisi bile şaşırdı. Ama bozulmakla kalmadı, pek huyu olmadığı halde kendini tutamayıp duygularını dışa vurdu:

“Ayrıca o arkeolog Güneş Bey’le Defne arasında sandığınız gibi bir yakınlaşma olduğunu da hiç sanmıyorum Vali Bey. Eğer olsaydı, bunu en önce ben bilirdim! Hem zaten Defne’nin bir arkadaşı var ya? Gazeteden yanında getirdiği o genç adam, hani yazı dizisinin fotoğraflarını çeken albino genç… İşte o çift T’li Attila bir şey… Attila neydi? Attila Gültekin miydi?” diye, handiyse kavgacı bir sesle konuştu. Ancak daha ağzını kapatır kapatmaz saçmaladığı için kendine kızdı.

Kemal Yörüklü, kendisine böyle sık sık kızar, herkesin ânında unutup geçtiği küçük tatsızlıkları büyütür, bu yüzden uykuları kaçar, sonunda da hep hatalı ve kaybetmiş olarak kendini suçlardı. Şimdi de ‘vali saçmaladığımı duymamış olsa bari’, diye suçluluk duygusuyla ona baktı ama vali, tam o sırada nostaljik sesiyle çalan cep telefonuna yanıt vermek için başını çevirdiğinden, duydukları nedeniyle yüzünde beliren afacan gülümsemeyi göremedi. Yüzünü göremedi ama valinin o sırada telefonda başını sallayarak önemli bir şey dinlediğini anlayınca rahatladı. Fakat bu rahatlık, valinin hiç konuşmadan dikkatle dinlediği konuşma uzayınca bozuldu; Kemal saatine bakıp sinirli sinirli söylendi:

“Yandık vallahi, Umay Nine’nin gelmesine az kaldı!”

Sonra saatlerdir sık sık yaptığı gibi, yine Defne’nin cep numarasını tuşladı ama yeniden aynı sesli mesajı duydu: ‘Aradığınız numaraya ulaşılamıyor, daha sonra yeniden arayın!’

Bu sırada telefon konuşması biten vali, birden ayağa fırladı: “Benim küçük kız, ‘Artık, hiç değilse bir akşam yemekte seni görelim baba!’ diye sitem etti. Ben yemeği bu gece evde ailemle yiyeceğim!” diyerek, sabırlı ve serinkanlı karakterine hiç uymayan bir telaşla toparlanmaya başladı. Sonra sekreterine döndü: “Biraz önce bilgisayardan bir makale seçmiş, yazıcıya yollamıştım. Onu bir zahmet getir de yolda okuyayım!” dedi. Valinin, tarihî eser kaçakçılığı konusunu haber yapmak üzere şehirlerine geldikten üç gün sonra ortadan kaybolan Defne Kaman’la ilgilenmek yerine ailesiyle yemeğe gidişine fena halde içerleyen Kemal’in yüzü asıldı. Çok sevdiği valiye ilk kez surat astı. “Küçük dediği de on yedi yaşında, benim oğlanla yaşıt, koca kız!” diye geçirdi içinden. Sonra bu düşüncesinden ötürü yine kendini suçladı.

Aslında Kemal Yörüklü, valinin hem alçakgönüllü ve dürüst kişiliğine hem de yöneticiliğine hayranlık duyardı. Valinin görevde olduğu yaklaşık üç yıldır şehrin en iyi ve güvenilir memurlarından bir beyin takımı kurup, Çorum’u tarihî ve kültürel özellikleriyle Anadolu’nun parlayan merkezlerinden biri yapması, dost ve düşmanın gözünden kaçmıyordu. Ayrıca tanışmalarından itibaren valinin özellikle kendisine sahip çıkışına şükran duyan rehber Kemal, şimdi onun Defne Kaman’ın kaybolması karşısındaki ilgisiz tutumuna şaşırmış, bozulmuş, hattâ kişisel olarak incinmişti. Tanıştıklarından beri valiye ilk kez bir davranışı için bozuluyordu, ama elinden ne gelirdi ki? Kemal Yörüklü, sadece Defne konusunda değil, hayatta uğradığı haksızlıklar karşısında da elinden hiçbir şey gelmeyen, hayatı seyrederek yaşayan insanlardan biriydi. Çünkü hayat haksızlıklarla doluydu ve o – maalesef– kadersiz, şanssız doğanlardan biri olduğu için bugüne kadar onun talihine hep acı düşmüştü. Gerçi bir kez talih yüzüne gülmüş, ama acısını çok daha beter çıkartmıştı sonunda! Zaten pilavdaki taş, baklavadaki ceviz kabuğu, havada uçan kuş, balkondaki çiçek suyu, babanın en merhametsizi, annenin en şefkatsizi, evlâdın en sorumsuzu hep ona denk gelirdi. Batmakta olan bir gemiyi hafifletsin diye denize atılacak tek kişi çekilişi yapılsa, muhtemelen kura ona çıkardı!

Bu sırada çoktan toparlanmış olan vali, sekreterinin getirdiği birkaç sayfalık çıktıyı siyah deri çantasına aceleyle yerleştirirken, bir yandan da onun, ertesi gün Çorum’a gelecek bir bakan, iki yabancı tarihçi, iki gurme gazeteci ve Çorum’da geçen bir roman yazmakta olan kadın yazarla olan randevuları da dâhil birbiri ardına sıraladığı yoğun programı başını sallayarak dinliyordu. Valinin yüzüne bakarak kan şekeri seviyesi ve mide ülseri durumunu kontrol etmeye bayılan sekreteri, şimdi valinin gözlerine çökmüş kara bulutları akşam yorgunluğuna yoruyordu. Zaten valinin konutuna dönmesiyle kendisinin bıraktığı yerden karısı devam edeceği için içi rahattı.

Hep birlikte valinin makam odasından çıkarlarken, valilik çalışanları Anadolu’nun feodal yapısından kalma abartılı saygı gösterisi geleneğine devamla ayağa fırlayıp ceketlerini iliklediler. Başlarını indirip, bellerini kırk beş derece eğerek valiyi sultanmış gibi selâmladılar. Cumhuriyetin seçilmiş ve atanmış yöneticileri de istisnalar dışında bu ‘köle selâmı’nı handiyse zevkle kabul etmeyi sürdürürler. Ancak Çorum valisi istisnalardandı. Tüm ısrarına rağmen yönetici-vatandaş ilişkisine geçilemediği için her gün hiç hoşlanmadığı bu ‘nostaljik gösteri’ ye maruz kalıyordu. Bu sırada dudağına astığı yeni bir sigarayı yakmak için cebinde çakmak arayan Kemal’in cep telefonu Cem Karaca’nın ‘Resimdeki Gözyaşları’ şarkısıyla cayır cayır yanarcasına çalmaya başladı. Defne’nin aradığını sanıp, heyecanla telefonunun ekranına bakan Kemal, orada Umay Bayülgen yazdığını görünce endişeyle içini çekip kendi kendine söylendi: “Yok Güneş Bey’le gezintiye çıkmışmış da, yok bize hesap vermek zorunda değilmiş de… Peki, ben şimdi ne halt edeceğim, ne diyeceğim Umay Nine’ye?”

Günbatımında şehirler, her akşam sahneden çekilirken ertesi gün bir daha asla sahneye çıkamayacağı endişesini duyan başkarakterin, dünyanın en muazzam şiirini, en içtenlikli sesiyle okurken duyduğu abartılı heyecanın renklerine boyanır. Şehrin kenarına kurulduğu suyun bir ayna gibi yansıttığı günün son ışıkları: tabiatın insanlara her gün bedava sunduğu bu büyük temaşa, şanına yakışır bir muhteşemlikle kapanır. Oyunun ilk perdesindeki başkarakter güneş sahneden çekilirken, kuliste son hazırlıklarını saatlerce önce yapmış olan ay ile yıldızlar yerlerini almaya başlarlar.

Tamamen karanlık basmadan önce şehir, batan güneşin arkasından koşarak giden ışığın hızla kaybolmasına rağmen, mevsimin elverdiği kadar bir süre daha alacalanır. Akşam alacasında beliren o son aydınlıkta insanların çoğunluğu, binlerce yıllık içgüdüyle dışarılardan içerilere çekilir, sokaklar ve kırlar boşalmaya başlar ve sonra birden gece iner. Bu çok çabuk olur, loşluğun içindeki zayıf ışık demeti karanlığın içinde hızla erir. Karanlık, simsiyah ve gizli varlığıyla her şeyi yutar, bastırır, kapatır ve ezer. Karanlığa bir kez teslim olunca aydınlık ölür. Karanlıkla başa çıkan tek güç güneştir.

Vali ve rehber, valilik binasından dışarıya çıktıklarında güneş henüz ‘batmış’, akşam geceye dönüyordu; Çorum alacakaranlıktı. Ne geceye, ne de gündüze ait olan alacakaranlık saatleri melânkoliye yatkın insanlar için günün en zor zamanlarıdır. Seher vaktinde güneşe gebe olan sabah, alacakaranlıkta geceye hazırlanır ve belki de melânkoliyi besleyen hüzün bu nedenle akşamı tercih etmektedir…

Kemal, alacakaranlığa yenilmemek için çabalarken saatine bakıyor, Ankara üzerinden Çorum’a gelmek için Atatürk Havalimanı’nda uçak bekleyen Umay Bayülgen’i düşünüyordu. O, sigarasını kaygıyla emerken, vali, duygusal sorunlarla boğuştuğunu bildiği ve oğlu gibi sevdiği rehber Kemal’i daha fazla sarsmamak için öğleden beri ‘kayıp vakası’ olan Defne Kaman hakkında ciddi derecede endişelendiğini ondan saklayarak makam arabasına biniyordu. Bu sırada özellikle Kemal duysun diye makam şoförüne neredeyse bağırarak: “Haydi eve gidelim, kızım beni bekliyor Hakkı!” dedi. Valiye bağlılığı ve hayranlığı her hareketinden belli olan şoförü Hakkı, arabanın sağ arka kapısını asker gibi ‘hazır ol’da tutarak mânidar bir bakışla başını salladı. “Emredersiniz, hemen eve gidelim Sayın Valim!” diye bağırdı. Normal şartlar altında Kemal’e abartılı gelecek bu diyalog, şimdi stres altındayken dikkatini bile çekmedi. Vali, arabasına binmeden Kemal’e döndü:

“Ha, Kemalciğim, Umay Hanım’ı Esenboğa Havaalanı’ndan almaya gitmen için Hakkı bir saat sonra sana gelecek. Aman büyükhanımı rahat ettirin! Müsait bir zamanda ben de kendisiyle tanışıp ağırlamak isterim. Bu arada acaba büyükhanım yalnız mı geliyor, yoksa ona eşlik eden biri olacak mı yanında?”

Dünyanın bütün dertlerini omuzlarında taşırmış gibi bitkin ve üzgün görünen Kemal, sigarasını zorla dudaklarından kopararak, parmaklarının arasına sıkıştırdı:

“Vallahi bir arkadaşıyla geliyormuş Vali Bey. Semahat diye biri… Semahat Sahaf Hanım olabilir, öyle biri…” diye gönülsüzce yanıtladı.

“İyi, sen bir sor bakalım, aynı odada mı kalıyorlar, ona göre arkadaşı hanıma da otelde yer ayırt, ihtiyaçlarıyla bizzat ilgilen Kemal!”

Söylenenleri derin derin içini çekerek, saygıyla dinleyen Kemal, sapsarı yüzünde acılı bir ifadeyle başını umutsuzca iki yana sallayarak kendi kendine söylendi: “Ah Vali Bey ah! Umay Bayülgen’in dünyanın en lüks otelinde bile kalmayacağını, onun sadece toprağa yakın birinci katta ve yer yatağında uyuyabildiğini nereden bileceksiniz ki?”

Bu sırada arabaya binmiş olan vali onu duymadı, ama klima çalıştığı için kapalı duran pencere camını indirip, ayrılmadan önce yumuşak bir sesle ekledi:

“Haydi, sen de üzme kendini bu kadar Kemal! Aklına kötü şeyler getirme! Hem sen demedin mi, bizim kütüphane müdürü Akın Kaman, Defne Hanım’ın babasıymış diye? E, ne biliyorsun, belki de baba-kız buluşmuş, hasret gideriyordur? Haydi, git evine, o dâhi oğlunla otur, baş başa bir yemek ye, dinlen biraz! Karaca’ya da benden selâm söyle!”

Araba tam birkaç metre uzaklaşmıştı ki, birden geri geri gelerek, yeniden Kemal’in önünde durdu. Vali camını indirip, gizli bir şey söylermiş gibi fısıldadı.

“Sen daha iyi bilirsin Kemal, Mısır Firavunu II. Ramses ne yaptı?”

“Ne yaptı Vali Bey?” diyerek sigarasını tuttuğu elini, babasından saklayan çocuk refleksiyle arkasına çekti.

“Daha ne yapsın, Kadeş Savaşı’nda Hititler’i yendiği yalanını bütün dünyaya yaydı. Bu ona yetmedi, yalan propagandasını taşlara resmetti, yazıtlara kaydetti! Ama ne oldu? Sonunda Hititleri yenemediği ve Kadeş Antlaşması’nı kuzu kuzu mühürlediği ortaya çıktı mı? Çıktı! Nerede çıktı? Burada: Anadolu’da!”

“Evet, doğrudur Vali Bey,” diyerek başını kederle salladı Kemal Yörüklü.

“Anadolu’dan ümidini kesme Kemal! Anadolu yalancıyı, riyakârı ve zalimi mutlaka bağrından söker atar! Bulacağız Defne Hanım’ı inşallah.”

Vali camını kapattı ve araba hareket edip gitti. Valinin arkasından hayal kırıklığı içinde bakarak, efkârla sigarasını tüttüren Kemal, yürüme mesafesindeki evine gitmeden uzun bir süre daha orada hiç kımıldamadan öylece kaldı.

Çorum Valisi Sabahattin Ali Okur, valilik binasının önünde bıraktığı Kemal’den yeterince uzaklaştığına emin olduktan sonra arabanın iç lambasını yaktı ve az önce sekreterinin hazırladığı bilgisayar çıktısını çantasından çıkarttı. Makam şoförü Hakkı Kızılırmak, valiyi evine değil, kendisinden dün sabahtan beri hiç haber alınamayan gazeteci Defne Kaman’ı aramak için çoktan kolları sıvamış olan emniyet müdürüyle yapacağı âcil toplantı için emniyete götürüyordu. Vali, artık yüzünde saklamak zorunda kalmadığı sıkıntılı ifadeyle içini çekti:

“Nereye kayboldu bu kadın Hakkı? Saatlerdir Çorum kazan, biz kepçe arıyoruz; yok, yok! Sanki yer yarıldı ve gazeteci Defne Kaman içine girdi! Ulusal basın duymadan bu kadını bulmalıyız, yoksa yandık ki, ne yandık!” dedi. Onu dikkatle dinleyen şoförü, dikiz aynasından bakarak:

“Siz merak buyurmayın Sayın Valim, burası Anadolu, bu topraklarda hiçbir şey uzun süre saklanamaz. Sizin gibi ‘çakır pençe’ bir valimiz varken, evvel Allah yakında salimen buluruz gazeteci hanımı…” dedi.

Başını kaygıyla sallayan Vali Sabahattin Ali Okur, kendisine hayran olan diğer Çorumlular gibi, şoförü Hakkı’nın da onun bazı cümlelerini atasözü gibi ezberlediğini duyunca mahcup oluyordu ama bu kez farkına varamayacak kadar dalgındı. Hakkı’nın kendisi için daha önce de kullandığı ‘çakır pençe’nin manasını da şimdi hatırlayamadı. Başını sallamaya devam ederken yeniden içini çekti, sonra yakın gözlüklerini takıp, www.defnekamanyazilari.com sitesinden indirdiği yazının başlığını okudu:

‘TARİH HIRSIZLIĞININ ADI DEFİNECİLİK OLAMAZ!’ Tam ilk satıra geçmişti ki, telefonu, 1960’ların çevirmeli telefonlarının o ‘nostaljik’ sesiyle çaldı. Arayan emniyet müdürüydü. Kızını erken doğum sancıları nedeniyle âcilen hastaneye götürmüş, bu yüzden emniyet yerine hastanede buluşmalarını rica ediyordu. Defne Kaman’ın yazısını okumayı erteleyen vali, şoförüne:

“Emniyete değil, Has Hititler Hastanesi’ne gidiyoruz Hakkı!” dedi.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Buket Uzuner; romancı, hikâyeci ve gezi yazarı, 3 Ekim Pazartesi günü Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi, (Norveç) Bergen Üniversitesi, (ABD) Michigan Üniversitesi’nde biyoloji ve çevrebilim eğitimi aldı. (Finlandiya) Tampere Teknik Üniversitesi ve O.D.T.Ü’de araştırmacı olarak çalıştı, ders anlattı. Romanları yedi dile çevrilen Buket Uzuner 1996 yılında (ABD) Iowa Üniversitesi’nin (IWP) onur üyesi olmuş, 2004 yılında da ODTÜ senatosu tarafından takdir belgesiyle onurlandırılmıştır. Kuzey Sahra Afrikası, Kuzey Amerika, Kanada ve Avrupa’da uzun tren seyahatleri yapan ve yaşayan Buket Uzuner şimdi İstanbullu’dur.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.