‘Kuşların kanatlarını değil sırtlarını gördüğümüz yüksek binalarda yaşıyoruz.’

 

“Vapurlara Küsmek” ile 2011 Orhan Kemal Öykü Ödülü’nü alan yazar “Şikeste” ile öykücülüğümüzdeki yerini perçinliyor. “Şikeste”, kırık, kırılmış, yenilmiş, bozulmuş, hezimete uğramış, kırgın, incinmiş, kederli anlamlarına gelen, Farsça kökenli ve artık geçmişte kalmış kelimelerimizden. Türker Ayyıldız’ın, ikinci kitabına bu adı vermesinin sebebi, yazdığı öykülerin tam da bu anlamları kuşanmış olmalarından kaynaklanıyor. Gerçekten de kazanmanın ya da kaybetmenin önemsiz olduğu durağan hayatlar, beklenmedik bozgunlara açık yürekler, büyük kırılmaların sıradanlaşması vs. “Şikeste”, işte böylesi on dört öyküden oluşuyor. Şikeste’de toplumun kıyısında kalmış kırgın ve yıkık, dayanıklı ve bıçkın insanların canlı hikâyeleri etkili bir dille anlatılıyor….  Türker Ayyıldız ile Şikeste’yi, öykücülüğünü ve diğer şeyleri konuştuk.


Şikeste, 2011 Orhan Kemal Öykü Ödülünü alan Vapurlara Küsmekten dört yıl sonra yayımladığınız ikinci öykü kitabınız. İki kitap arası bu kadar zamanın nedeni ne olabilir? Bu ara zamanda Şikeste’ye aldığınız öykülerden daha farklı ve fazla öykü yazdığınızı ve fakat öykülerin bütünlüğünü yakalamanın dört yılı bulduğunu söylemek doğru olur mu?
Çok sık yazan biri değilim. Hikâye peşinde koşturmayı yahut olayı külliyat derdine sokup “Şu kadar kitabım var” demeyi manalı bulmuyorum. Az olsun öz olsun diyenlerdenim. Kitaplarıma hemen hemen bütün öykülerimi koydum. İlk kitabım 2011 yılının Kasım ayında çıkmıştı. İkinci dosyamı 2013 yılının Mayıs ayında tamamladım. Ama basımı 2015’i buldu maalesef. Neden buldu? Sanırım yayınevi değişikliği istemem buna neden oldu. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıksın istemiştim, onların programları doluydu. “Bekler misin?” dediler. Ben de bekledim.

Şikeste, ismini verdiği öyküde geçmeyen bir sözcük. Yalnızca öyküde başlık olarak kullanılıyor, oradan da kitabın başlığına taşınıyor. Şikeste’nin kitabın adına dönüşmesinden ve diğer öyküleri bütünleyici yapısından bahsetmek isterim biraz, Şikeste, öykü kişilerinin kırılmışlığına mı gönderme yapıyor?
Aynen öyle. Aslında isim konusunda kararsızdım. Hatta kitabın çıkmasına yakın Şikeste olmasın istedim. Vapurlara Küsmek’ten sonra yine içinde, “dargın, kırgın, kırılmış” anlamlarını da ihtiva eden bir ismin handikaplı olacağını hissettim nedense. Editörüm Murat Yalçın’a başka bir isim önerdim. Biraz düşündük, Şikeste kitabın genelindeki ruhu yakalıyordu. Şimdi buradan bakınca iyi de olmuş. İyi tepkiler aldı. Mutluyuz.

IMG_3086

Boşa Giden Her Şey öyküsünde tüm aile, ailenin babası İdris Bey’in garipliklerinden ötürü sanki ondan biraz utanıyor. Onda bazı şeylerin eksik olduğuna inanıyor gibi, kabullenemiyor onu. Söz konusu aile olduğunda dahi kimse bir başkasını olduğu gibi, hayattaki tavrıyla kabullenemiyor mu ölene dek? Ölmek, ölüm bazı şeylerin kabullenilebilir yapısını mı esnetiyor dersiniz?
Boşa Giden Her Şey aslında İdris’in değil Safiye’nin öyküsü olacaktı. Ama İdris neredeyse kendi kendini yarattı. Öykünün ana kahramanı olmadı ama karısına da bırakmadı. Öykünün içinde mecburiyetten doğan bir evlilik var. Bu evlilik iki tarafı da mutlu etmemiş. Birinin omuzlarına evin ve hayatın tüm yükü binerken öteki çareyi güvercinlere kaçarak bulmuş. Kızlar yetişmiş, evlenecek çağa gelmiş. Safiye tüm bunları cinnet geçirecek kadar dert ederken hayatın kendisine hazırladığı sürprizden habersiz. O gece eve gelmeyen kocası hakkında pek çok düşünceye sahip ve durmadan yargılıyor onu. Ama adamın çok net bir mazereti var. Ölmüş. Kalanlar için her şey devam edecek. Güvercinlerin kalanı uçacak, kızı gelin olacak, Safiye hayatına devam edecek. Ama İdris için öyle mi? Bir iş kazası. Özür dileriz. Ölüsünü bulmamız bile şanstı. Siz bununla yetinin. Bize, sokaktaki adama-kadına reva görülen bu. Evin içi de dışı da sıradanlaşan acılarla dolu. Kanıksanmış, garipsenmiyor işin tuhafı. Ölüm kabullenebilir yapısını esnetir mi? Esnetebilir. Ama bizde o bile dürüstçe esnemiyor. Her şeyi hemen magazine edip hafifletiyoruz.

Eli sopalı dört adam karşı kaldırımda iki kadını öldüresiye dövüyordu. Kimse yardımlarına gitmedi. Ben de gidemedim, saplandım kaldım oraya,” diyor Ha Camgöz Ha Köpekbalığı öyküsünün anlatıcısı. Bu tavrın, kadınların meyhanede çalışıyor oluşunun dış görünüşlerinden anlaşılıyor olmasıyla mı yoksa toplumun genel “terbiyesinin” bu oluşuyla mı alakası olduğunu düşünmek gerekir? Sokak ortasında dövülmek, öldüresiye dövülmek, tanık olmanın getirdiği sorumlulukla diğer insanları hiç etkilemiyor mu?
Dövülen kadınlar müzikholde çalışıyorlar. Kenar mahalle müşterilerini memnun etmek işleri. Dayak yedikleri adamlar muhtemelen beraber çalıştıkları kişiler. İşverenleri yahut işverenlerin adamları, tekin adamlar değil yani. Şu çok sevdiğimiz “Fıtrat!” meselesi yani.

Nevzat Üstün’ün “Çıplak” kitabını okudum yakın zamanda. Bir öyküsünde diyor ki; “Anadolu insanı çoğunlukla gözünün önünde öldürülen bir insana aldırmaz. Ama iş o insan için yakılan ağıdı dinlemeye geldi mi, yıkılır yok olur. Ölür acısından, iki gözü iki çeşmedir, gövdelerini sarsa sarsa boşaltırlar içlerini..

Bizim halimiz böyle nicedir. Bunda toplumun yozlaşması, suç unsurlarının kimilerince kollanması, hukukun taraflı yahut yetersiz kalması vesaire vesaire… saatlerce konuşabiliriz.


Bu olayı geçelim, diyelim ki toplum bu işi yapan kadınları ötekileştiriyor, kendinden saymıyor, böyle olunca da yardımına gitmiyor. Bu sene, Kadıköy’ün orta yerinde, ayrı zamanlarda iki arkadaşımızı bıçakladılar. Pırlanta gibi iki genç pisipisine gitti. Ama toplum olarak nasıl bu hale geldik, nerede yitirdik insanlığımızı, onu düşünmemiz, yapabiliyorsak tedavi olmamız gerekiyor.

İğne İzi’nde kullanma kılavuzunun arasına sıkışıp kalmış bir fotoğraf için “Kimsenin kimseyle konuşmasına gerek yoktu. Kullanma kılavuzunun içine küçük bir öykü saklanmıştı sadece,” diyor anlatıcı. Bu sizin öyküye bakışınızı, öyküye yaklaşımınızı da tanımlıyor gibi geliyor bana. Sıradan sanılanın içine saklanan öykünün canlılığıyla ilgileniyorsunuz diyebilir miyiz sizin için? Her anın, her detayın kıyısından geçilmeden incelendiğinde bir öyküyle karşılaşılabileceğini düşünmek mi gerekir yoksa?
Bu güzel tespitiniz için teşekkür ederim. Eksik olmayın. Bunca patırtının arasında insan içine çöktü diyebiliriz. Kuşların kanatlarını değil sırtlarını gördüğümüz yüksek binalarda çalışıyoruz ya da yaşıyoruz. Denizine girilemeyen koca bir köye döndü İstanbul. Kişi topluma da, kendine de yabancılaştı. Tüm bunların arasında bir yerlere gizlendi. Öykünün canlılığı belki, insana dair olmasından kaynaklı. İnsana değmesinden, onun yaşantısının sebep sonuç ilişkisinden. Öykü tabii ki her yerde var. Detayların varlığı yahut çeşitliliği öyküye kan taşıyorsa şahanedir. Yani çok gözlem, çok ayrıntı yakalama bize öykü yazdırmaz. Kompozisyon bile yazdırmaz. Saklandığı yerleri keşfetmek, kişilerinin nefeslerini hissetmek… Bunu da başkalarına aktarabiliyorsak ne mutlu bize.

Benim için kitabın en özel öyküsü Zifir’di. Zifir’de son derece klostrofobik bir ortamda, tıpkı o ortama benzeyen anlatımla bir “yazarın” yarım öyküsünü bitirmeye çalışmasını öykülüyorsunuz. Bir öykünün bitimi, son paragrafları, cümleleri size neler hissettirir? Oğuz gibi klostrofobik bir yalnızlığa mı çekilirsiniz?
Haydarpaşa garına bir vefa öyküsüdür Zifir. Vapurlara Küsmek yayımlandıktan sonra yazdığım ilk öyküdür. Bende de ayrı bir yeri vardır. Oğuz Atay’ın “Demiryolu Hikâyecileri” öyküsüne selam çakar uzaktan. Bir öykünün bitimi nereden baksanız ayrılıktır. Bir taraftan mutlu olursunuz, bir taraftan derin bir hüzün kaplar içinizi. Kimi öykünün finalinde ağladığım bile olmuştur. O atmosferden, o karakterlerden ayrılmak zor gelir bazen. Zifir’in son cümlesi de özeldir benim için. Artık kullanılmayan bir garda, ne çok valiz hayaleti geziniyor hissiyle yazılmıştır. Umarım rant canavarının eline düşmekten kurtarabiliriz Haydarpaşa’yı. Artık trenler gelmese bile oradaki hatıralarımızla avunabiliriz.

Öykülerin kitap içerisindeki dizilişinde de büyük bir öykü olduğunu düşünüyorum. Son Öykü, bir dönüşü öykülüyor örneğin ve kitabın son öyküsü aynı zamanda. Şikeste’nin bir dönüş öyküsüyle bitmesi ve öykülerin dizilişi hakkında neler söyleyebilirsiniz? Okur için hazırlanmış “espriler” mi gizli bu iki noktada?
Birbirine el veren öyküleri seviyorum. Özellikle ilk kitabımda sayısı daha fazlaydı. İkinci kitapta Sır ve Son Öykü bu tür öyküler. Sıralamasını yaparken ana tema ve ruh bütünlüğüne göre ayırmıştım. Sadece Son Öykü’nün yeri belliydi. Yaşamın bize neler sunacağını bilemeyiz, belki de gerçekten yazılmış son öyküm bile olabilir.

image16

Şikeste’nin kapağında dikkatli okurun gözünden kaçmayacak bir detay var. Resmin sağ alt köşesinde sizin imzanız bulunuyor. Kapaktaki ayakkabı Sır öyküsüne göndermede bulunuyor yanılmıyorsam. Fakat benim merak ettiğim -ressamlığınız diyebilirim sanırım- ressamlığınız ve öykücülüğünüz arasında nasıl bir ilişki olduğu?
Ressamlık demeyelim, gerçekten çok iddialı olur. Ama resme her zaman ilgim olmuştur. Aynen fotoğrafa olduğu gibi. Ama bu ilgi kendi kitabıma kapak yapacak kadar asla cesaretlendirmemiştir. Kapak zaten tamamen tesadüf eseri oluştu. Ve Sır öyküsündeki bağcıksız pabuca da göz kırptı kendiliğinden. Çocuklarımla resim yaparken çıkıp gelmişti sarı pabuç. Sosyal medyada paylaşmıştım, bir arkadaşım arayıp bunun kapak olabileceğini söyleyince ben de yolladım editörüme. Ama inanın seçilmesi çok büyük heyecan oldu benim için. Tabii kitabın üzerinde bir “Türker” enflasyonu da yaratmadı değil. Bir arkadaşım saymış, şaka yollu eleştirmişti. “Kitabı sonra konuşuruz, tam yedi yerde Türker yazıyor,” demişti.

Sorunuza dönersek, ressamlığım değil de resimle ilgimin öyküye mutlaka pozitif katkısı olmuştur. Olay örgüsü çalışırken karalamalar, karakter oluştururken tiplemeler. Resmin ve öykünün farklı türler olmasına rağmen dertleri ortak. Tema, kompozisyon, sadelik, oran gibi etmenleri sayabilirim.

Şikeste / Yazar: Türker Ayyıldız / Yapı Kredi Yayınları / Öykü / Kitap Editörü: Murat Yalçın / Düzelti: Damla Şengül / Kapak Tasarımı: Nahide Dikel / Sayfa Tasarımı: Mehmet Ulusel / Grafik Uygulama: Akgül Yıldız / 1. Basım Şubat 2015 / 91 Sayfa

Türker Ayyıldız 1972’de Yozgat’ta doğdu. Marmara Üniversitesi’nde İktisat okudu. Öyküleri çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlandı. 2009 yılında Kese Kâğıdına Sarılı Şeyler isimli şiir kitabı yayımlandı. Vapurlara Küsmek adlı öykü kitabıyla 2011 Orhan Kemal Öykü Ödülü’nü aldı. İkinci öykü kitabı Şikeste 2015 yılında yayımlandı. İstanbul’da yaşıyor.

1 Yorum

  1. Zehra Demirtaş

    Röportajı yapan Oğuzcan Bey'i kutluyorum kitabı ve Türker Bey'i çok güzel okumuş keşke diğer röportaj yapan arkadaşlarda böyle olsa.Sorular çok başarılı.Türker Bey'e de verdiği mükemmel bilgece yanıtlar için teşekkür ederiz.

    Cevapla

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.