“Bir kuyudan içeri düşmüştüm ve her odada eskitip unuttuğum elbiselerim ve küçüklüğüm beni bekliyordu.”

 

Vapurlara Küsmek, Türker Ayyıldız’ın “2011 Orhan Kemal Öykü Ödülü”nü kazanan ilk kitabı. Yalın anlatımıyla bugüne, geçmişin duyarlılıklarıyla ışık tutan Türker Ayyıldız, edebiyat dünyasına taze kan taşıyarak, yeni bir soluk getiriyor. Türker Ayyıldız’la, iç içe geçen öykülerindeki kahramanlarını ve yok olmasına itiraz ettiği değerleri konuştuk.

İç içe geçen öyküler biraz roman tadı veriyor kitabınızda. Neden roman değil de öykü yazmayı tercih ettiniz?
Roman öyküye göre daha uzun soluklu, daha katmanlı olmasına rağmen, öyküye daha yakın hissettim kendimi. İçinde barındırdıkları, ritmi, şiirselliği, gerçekliği sayabileceğim öteki nedenler. Tüm bunlar elbet roman için de geçerli olabilir. Ama kısa öyküyü çevreleyen o dar sınırlar içinde ayrıntılarla kucaklaşmak; onların ete kemiğe büründüğü anlarda kendi yarattığım atmosfer içinde kahramanlarımın aldığı nefesi hissetmek tarifsiz gelmiştir hep. Tabii, öncelikle ben de iyi bir öykü okuruyum.

Öykülerinizde bugüne geçmişin aynasını tutarak ışık olmaya çalışmışsınız. Sizce umut var mı? İnsan, “insan”ı keşfedecek mi bir gün?
Çok klasik bir öykü vardır bilirsiniz. Çocuk, babasından pahalı bir oyuncak almasını ister. Adamcağızın durumu elverişli olmadığından canı sıkılır ama doğrudan da çocuğunu üzmek istemez. Elindeki gazetenin arka sayfasındaki büyük ülke haritasını görünce hemen bir oyun geçer kafasından. Haritayı paramparça ederek çocuğuna verir. Belli bir süre içerisinde haritayı düzeltmesini ister. Çocuk bunu başarırsa istediği oyuncağı alacağına söz verir. Çocuk, henüz beş dakika geçmeden haritayı birleştirip getirir. Adam gözlerini hayretle açarak bunun nasıl olduğunu sorar çocuğuna. Tek hata bile yoktur üstelik. Umursamaz gözlerle gazetenin arkasını çevirir çocuk. Arkada herkesin suratını ezbere bildiği başbakanının büyükçe posteri vardır. Çocuk, “İnsanı düzeltince ülke kendiliğinden düzeldi” diye cevap verir babasına. İnsan kendisinden çok uzaklaştı. Kendi yerine başka değerler koydu. Yahut koymalarına seyirci kaldı. Yeniden yüzleşmesi ve kendini tanıması haritanın parçaları kadar kolay olmayacağa benzer. Ama umudu yine de korumakta fayda var…

türkerayyıldız1 türkerayyıldız3

Duyarlılığın, en olması gereken insanlık hali olduğunu nasıl anlatabiliriz?
Sanırım her şey hızla kirlenmeye başladı. Hep beraber bir yerlere koştururken unuttuk sadece insan olduğumuzu. Sadece tatil günleri binebildiğimiz lüks otomobiller, duvarlara sığmayan plazma televizyonlar edindik birbirimizle yarışırcasına. John Lennon, “Tek düşüm iyiliğe gerek kalmayan bir dünya,” demiş vakti zamanında. Sanırım bir yerlerden şu olup biteni görüyorsa, yaşadığı zamanların saflığına duacıdır. Yine bir iyileşme olacaksa bilimle, sanatla, edebiyatla olacaktır. Öyle umuyorum en azından.

Her insan ayrı bir hikâye… Bu hikâyelerin peşine düşerken sizin ölçüleriniz neler? Hangi öykü sizi nasıl çeker?
Ne okurken, ne de yazarken çok belirgin ölçüler koymadım kendime. İçinde insanın olmadığı öyküler de mümkün ama içinde insan varsa hamuru daha kıvamlı geliyor bana. Daha özlü, daha yoğun… Kendi öykülerimde sokakta her zaman karşınıza çıkabilecek insanlarla nefes aldım. Elinizi uzattığınızda değebileceğiniz sıradan insanlar. Herkesin başına gelebilecek sıradan olaylar.

İzini sürdüğünüz yaşamların kokusu üzerinize siner mi? Bu sizi nasıl etkiler?
Yazar, kokuların birbirine karışmaması için dikkat etmelidir bence. Eğer farklı sebeplerle izini sürdüğünüz yaşamlar üzerinize siniyorsa, o sindiği yerden de başka bir öyküdeki başka bir kokuya ilişebilir. Bu durumda saflığını yitirebilir öyküler, birbirinden farklı tat alması uygun olmayabilir. Hem yazarın vazifesi öyküyü anlatmak değil orada olanları okura göstermektir. Eğer bir şeyi anlatırsanız, kıvamına kendinde olmayan farklı bir karışım katılır. Bunu istemeseniz de bu olasıdır.

Öykülerinizde hep yalnızlık ve hüzün var. Neden hayatın hep hüzünlü yanını seçtiniz?
Bunun sebebini bilmiyorum. Kendimle ilgili bir şey olsa gerek. Çok küçük yaşlarda yatılı okulda okudum. 80 sonrası her şeyin üzerinden 12 Eylül silindiri geçmişti. Tabii o yıllarda olan bitenin farkında değildik herhalde. Topluma aşılanan arabesk kültüründen de nasibimizi aldık diye düşünüyorum. Hep bir şeylerin uzağında ama hiçbir yere ait olamadan yüzlerce çocukla beraber büyümek yerleşik bir hüznü sürekli barındırıyor bir yerlerde.

Kitabınıza ismini veren “Vapurlara Küsmek” öykünüz oldukça sarsıcı. Vapurlara hâlâ küs müsünüz?
Vapurlara hiç küsmedim aslında; vapurlara, otobüslere, meyhanelere, tahta banklara küsen Payidar’dı. Küsecek başka kimsesi olmayanlar için trajikomik bir durum olduğunu düşünüyorum. Tabii, “İzini sürdüğünüz yaşamların kokusu üzerinize siner mi?” sorusuyla da alakalı sanırım. Kitabımdaki kısa öykülerden daha önce oluşturduğum bir dosyaydı Payidar. Ama buradaki küsmek daha imgesel, dudak büküp arkasını dönmek değil. Çocukken yere düştüğümüzde büyüklerimizin yeri dövmesi gibi bir şey. Kendini biraz iyi hissetmek uğruna bile bile kanmak, kandırılmak yani.

türkerayyıldız2

“Köstebek Sancısı”nda görme yetisini kaybeden bir insanın, başta ailesi olmak üzere ikinci bir karanlığın içine nasıl hapsedildiğini görüyoruz. Oysa İbrahim hayata tutunmakta inatçı, olumsuzluklara rağmen… Hayatın engellerini aşmak hiç kolay değil, peki ya kendimize koyduğumuz engeller?
İbrahim, yakın tarihimizin fiziksel olarak değil de sosyal olarak engelli bıraktığı kişilerden biri. Sağ-sol çatışmalarının en yoğun yaşandığı yıllarda okulunu bırakıp kasabaya dönmüş. Üstelik istemediği bir evlilik yapmış. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi giderek görme yetisini kaybetmiş ve hiçbirimizin tasavvur edemeyeceği bir perdeden izlemeye başlamış hayatı. 12 Eylül askeri darbesinin İbrahim gibi yaralı bıraktığı binlerce kişiden biri. Hayat bu kişiler için hâlâ çok zor geçiyor bir yerlerde. Bu zorluk asla fiziki engellerden kaynaklanmıyor. Çünkü insan fiziki engellerle yaşamasını öğrenebilir. Bir sabah pek çok insanın hayatı bir film haline getirildi maalesef. Bu filmde zoraki oynatıldılar. Bedeller ödendi ama o yaranın kapandığını düşünmüyorum. Çeşitli sorunlarla ikinci hatta üçüncü kuşağa aktarıldı darbenin izleri. Bugün de toplumun bu kadar duyarsızlığının birinci sebebi budur. Şimdi işin bu tarafıyla çok ilgili bugün ve bugünün insanları, çünkü engelleri birileri getirip önümüze koymuyor. Altı boşaltılmış, içi çürümüş, öncesi silinmiş bir toplumdan söz ediyoruz. Tabii bir de tüm bunlara kapitalist düzenin parlak oyuncakları eklendi. Hepimiz bu oyuncakları çok sevdik maalesef.

İnsanı karanlığa mahkûm eden yaşamsal koşulları düşündüğümüzde insan insana neden bu kadar ağır gelir, oysa insan insanla güç bulmaz mı? Neden yabancılaşır insan insana?
Sonuçları ya da etkilerini birey üzerinde ağır bir şekilde görsek bile yabancılaşmanın bu denli bireysel olduğunu düşünmüyorum. Yabancılaşma hatta sosyal incinme şiddetini her geçen gün artırarak gasp, tecavüz, cinayet, hatta cinnet olarak karşımıza çıkarıyor. Gazeteler, televizyonlar, radyolar bu haberlerle dolu. Şehrin uğultusunu biraz dinlediğinizde her yanımızın sirenlerle çevrili olduğunu görüyoruz. Bayramda şeker toplayan çocuklara tecavüz edip onları öldürebilen insanlar var. Kızlar aşk hikâyeleri için okullarda birbirini bıçaklıyor. Sonra birileri çıkıp “Dindar gençlik yetiştireceğiz” diyor. Zaten dindar değiller miydi bunların pek çoğu? Meydanlara kurulan vinçlerle idamlar ya da recm özlemi içinde kafasını kuma gömüyor birileri. İşte bence asıl karanlık orada. Yoksa İbrahim’in gözleriyle, göle düşmüş bir kuş leşini görüp ağlamamak için o leşten utanabilirsiniz.

“Karaltılar” öyküsünde meyhanedeki kadın “Herkes kendi ölüsüne ağlasın beyler” diyor finalde… Köklerinden uzağa savrulan insanları ölüm bile birleştiremiyor, acılar ortaklaşamıyor. Hangi şarkı, hangi ağıt bu toprağı silkeler?
Bu kadar yabancılaştıktan sonra Peruklu Kadın’a kızmak haksızlık olur. Herkesin kendi ölüsüne ağlaması epeyce zaman önce başladı çünkü. Ne geride bıraktıklarımız ne de savrulduğumuz yerler bizim değil artık. Belki bizim olması da gerekmiyor. Bir yerleri sahiplenmek ötekileştirmenin başka bir boyutu anlamına da geliyor gibi. “Karaltılar” öyküsü, başka topraklarda yalnızlaşmış, başka başka hikâyeleri bir masa etrafında buluşturuyor. Ama tabii her ne kadar hüzünlü olsa bile gerçek dünyaya baktığımızda asıl yaşananların çok uzağında kaldığını görüyoruz. Yaşamda hüzün kalmadı artık, doğrudan acı var. Çok yakın bir zamanda Van depremini yaşadık. Sanırım binalardan çok insanlığımız yıkıldı. Deprem üzerinden yürütülen Türk-Kürt atışmaları felaketti. Belki bunu tüm ülke için genelleyemeyiz şimdilik. Ama şimdilik olması da fena halde korkutucu değil mi?

türkerayyıldız5 türkerayyıldız6

“Minyatür Kale”de Çocuk Esirgeme Kurumu’ndaki çocukların ruh halini yansıtırken evlat özlemi çeken bir çiftin duygularını da paylaşmışsınız. Çocuk Esirgeme kurumlarında yaşayan çocuklarla ilgili pek çok tartışma yapıldı. Siz onlara dair ne düşünüyorsunuz, neler yapılmalı?
Çocuk Esirgeme Kurumu ve oradakiler her zaman, bizler için değil de, başkaları tarafından hatırlanması gereken yerlerdendir. İlçemizde, semtimizde, mahallemizde bile olsalar görmek istemeyiz. Adres tarif ederken yahut bir olay anlatırken telaffuz ederiz. Kimimiz ise neyse ki bayramlarda hatırlar oradaki çocukları. Özellikle Kurban bayramlarında günlerce tiksinerek haşlama et yediklerinden haberimiz olmaz. Tabii, bir de kendi şovunu yapmak isteyen politikacılar, milletvekili adayları, belediye başkan adayları uğrar arada. Toplum vicdanında bir başkası olduklarını gözümüze sokmak için. Onlar da zaten kazanılan ya da kaybedilen seçim ertesi hemen unuturlar. Onun dışında kapısına birkaç hayırseverden başka kimse uğramaz. Her yönüyle dışlanmış, unutulmuştur. Zaten çocuklar belli bir yaşa kadar orada kalıyorlar. Bildiğim kadarıyla memuriyet için bazı öncelikler tanınıyor ama birçoğu zaten onu da başaramıyor. Yetiştirme yurtlarındaki çocukların geleceği kapsamlı bir sosyal sorumluluk projesiyle dışarıdaki dünyayla birleştirilmeli. Yurtlardaki çocukların en azından belli günlerde aile sevgisini yaşayabilecekleri “gönüllü aile” programı geliştirilmeli ve oralardan çocuk edinme özendirilmeli diye düşünüyorum. Tabii her yönüyle çok karmaşık bir yapı, sadece bunlar yetmeyecektir.

Bir çocuğun iç dünyasında “mutsuzluk” hali, ileriki hayatını nasıl etkiler? Bu öykü sizin çocukluğunuzun hangi yarasına değiyor?
Mutsuzluk demeyelim, hüzne benzer bir durum. Çocukluk, ergenlik, gençlik sürecinde her birey için ayrı gelişimler oluyor. “Minyatür Kale”yi yazarken fark ettim ki, ta ortaokul yıllarındaki kimi anılar, kimi arkadaşlar daha dün gibi bir yerlerde gizlenmiş. Birini hatırlayınca öteki de çıkıp geliyor bir yerlerden. Yarım kalmış bir saklambaç oyununun içinde gibiydim. Tabii bazı arkadaşlar saklandıkları yerlerden çıkmamış olabilirler. Bunu daha çok o yıllardaki arkadaşlarımla bir araya geldiğimizde anlayabiliyoruz. Yatılı okul ve o yıllar farklı anlamlar kazımış zihnimize.

“Otuzdört Paris Tunceli” öyküsünde, ölümün ardından geride kalan yaşamı mı sorgulamak istediniz, yoksa ölmeden iz bırakma zorunluluğuna mı dikkat çekmek istediniz?
Rüyalar öykünün güzel damarlarından biridir. Kurgusu uyandığımda aklımdaydı. Bir kuyudan içeri düşmüştüm ve her odada eskitip unuttuğum elbiselerim ve küçüklüğüm beni bekliyordu. Ürpermedim değil, sonra böyle bir öykü çıktı ortaya. O öyküden bu yana iki oda daha eklendi yaşantıma.

Yine aynı öyküde “Tüm tabutlar gül kokar” diyor Payidar, Remzi ise “Sen öyle san” yanıtını veriyor. Ölüler aslında ne kokar? Bütün bir hayat mı?
Ölüsüne göre değişir sanırım. Kimi kömür kokar, kimi daktilo yağı, kimi döviz, kimi yanık yağ, kimi de hiçbir şey kokmayabilir. Çıyan Remzi en sevdiğim karakterlerden biriydi kitapta. Meyhane hesabını kimin ödeyeceği dışında başka bir kokuyu önemsediğini düşünmüyorum. O kokuyu alabilen ve tüm oyunlarını, tüm kurgusunu bunun üzerine yapabilen bir karakterdi.

“Kuşçu Akif’in Kanatları”nda, kuş yakalamak için çıktıkları yolculukta arkadaşı Akif’i sonsuzluğa uğurlayan Hikmet… Bir çocuk sonsuzluğa kanat çırptığında, bir başka çocuğun yüreği irtifa kaybetmez mi?
Tamamen kurgu ürünü bir öyküydü. Aslında epilepsi hastalığına dikkat çekmek için yola çıkmıştım. Kendi kendini yazdıran öyküler vardır. İnanın kendi kendine yazıldı bitti. İşin en ilginç tarafı öykü dergide yayımlandıktan birkaç gün sonra bir arkadaşım internetten bir link gönderdi. Denizli’nin bir ilçesinde çok benzer bir habere aitti link. Çok üzüldüm.

türkerayyıldız4

Öykülerinizde genel olarak umutsuzluğu da işlemişsiniz. Sizin umudunuz kırıldı mı hiç?
Umutsuzluğu işlemek gibi artı bir çaba içerisinde olduğumu söyleyemem. Sokaktaki insanı umutlandıran çok fazla şey olduğunu düşünmüyorum. Belki yaşarken değil de, yazarken altı biraz daha çiziliyor umutsuzluğun. Birilerinin kaygı duyması gerekiyor. Umarsızlık ile şükür kavramları iç içe geçirilmiş halde çünkü. Biz yaptık oldu politikalarıyla hiç olmadığı kadar tuhaf işler oluyor artık. Şaşılası, dudak uçuklatan saçmalıklara öylesine alıştık ki nerede olduğumuzu, nerede durduğumuzu bile unuttuk sanırım. Bunca şey arasında benim umudum kırılmış mıdır? Kırılmıştır kesin.

Sizi hayata bağlayan şeyler neler?
En başta ailem… Her şeye rağmen çocuklarımın iyi bir eğitim almasını sağlamak için çabalıyorum. Dostlarım, arkadaşlarım, ülkem. Bir türlü çirkinleştiremediğimiz İstanbul.

“Güz Değil Sonbahar”da 80 dönemine bir çocuğun gözüyle bakıyorsunuz. Twitter’da da “Şimdi kar yağdı ya, tam düşecekken bir anıya çarptım. Çocukmuşum en fazla on, on bir. Yozgat yüzümüze tükürüyor komünistler gelmiş diye” demişsiniz. Öyküdeki çocukla, sizin çocukluğunuz hayatın hangi duvarına çarptı?
12 Eylül darbesinde 7 yaşımdaydım. Jandarmaları, ev aramalarını, kaçakları, yakalananları dünmüş gibi hatırlıyorum. Yozgat’ın Boğazlıyan kasabasında geçti çocukluğum. Aynı coğrafyada olmasına rağmen siyah ile beyaz gibi görüş ayrılıklarına sahip bir kasabaydı. Hiç unutmam, 80 sonrasıydı, folklor yarışması için Yozgat’a gitmiştik. Kapalı spor salonunda ilçemizin adı anons edildiğinde koca salonu dolduran insanlar yuhalayarak, küfrederek yüzümüze tükürmüştü. Bacak kadar çocuklar nasıl komünist olacaksa. Tabii bunlar hep yaşıyor insanla beraber. Hâlâ kasabaya giderken başka yollardan geçerim. O adamlar hep ordadır benim için.

Hayatı kolaylaştıracak ipuçlarınız neler?
En başta edebiyat; okumak ve yazmak sanırım. Yazıyor olabilmek, bir öykünün izini sürebilmek. Bunun dışında hobi olarak fotoğrafla ilgileniyorum. Sinemayı severim. Tutkulu bir biçimde Galatasaray taraftarıyım.

Edebiyata ne zaman ilgi duydunuz?
Ortaokul ve liseyi yatılı okudum. İki okulumun da kütüphanesi vardı. İzmir’de Atatürk Lisesi’nin kütüphanesinde büyük camlı dolaplar vardı. Sonuncu dolabın kilitli olduğunu görmüştüm. Görevliye neden kilitli olduğunu sorduğumda, “O dolapta şiir kitapları var, kimse okumaz” demişti. Sonra her kütüphane günü o dolabın anahtarını istedim. Ta ki, görevli o anahtarın bir yedeğini bana hediye edene kadar. Sonra o ilgi üniversite yıllarında yazma çabasına dönüştü. Hâlâ da o çaba içerisindeyim.

Orhan Kemal ödülü aldığınızda neler hissettiniz?
Üzerinde epeyce çalışılmış, emek verilmiş bir dosyayla katılmıştım. Derece bekliyordum ama asıl ödüle layık görülmek çok başka bir duygu. Şimdiye kadar hiç böyle bir şey gelmemişti başıma. Çok sevindim tabii, sevinç heyecana dönüştü. Orhan Kemal’in adına düzenlenen bir yarışmada ödül almak gurur verici her şeyden önce. Ödül ve tören sayesinde yeni dostluklar edindim. Tabii, sanırım ilk öykü kitabımın çıkmasında da birinci dereceden etkili olmuştur.

Bundan sonrası için hedefleriniz ne?
Sadece güzel şeyler yazabilmek. Öykünün ya da edebiyatın içinde kalabilirsem ne mutlu bana. Kitabım güzel tepkiler aldı ama bu hiçbir şeyin göstergesi değil. Daha çok çalışmak ve üretme derdinde olmak gerek. “Her şey daha da zorlaşacak” diyorlar. Bakıp göreceğiz.

Siz kimleri okursunuz?
Hep sorulan bir soru. Aslında bunun net bir cevabı yok. Yazıyla derdi olan kişinin her şeyi okuması lazım. Son yıllarda daha çok öykü okumaları yaptım. Sait Faik’in yeri bambaşkadır öykücüler için. Sonra Sabahattin Ali, Ferit Edgü, Vüs’at O Bener, Tarık Dursun K. başucu yazarlarım. Genç öykücülerden Murat Özyaşar, Ahmet Büke, Behçet Çelik’i takip ediyorum. Erkan Uzunalioğlu ve Zafer Doruk sürekli iletişimde olduğum öykücüler. Her ikisinden de çok şeyler öğrendim. Ama Cemil Kavukçu öyküleri bambaşka bir dünyadır benim için, dönüp dönüp okuyorum.

Vapurlara Küsmek / Yazar: Türker Ayyıldız / Marjinal Kitap / Kasım 2011 / 101 Sayfa

Türker Ayyıldız; 1972 Yılında Yozgat’ta doğumlu. Marmara Üniversitesi İktisat bölümünden mezun oldu. İlk şiir kitabı “Kese Kağıdına Sarılı Şeyler” İskenderiye yayınlarından çıktı. Çeşitli dergilerde şiir ve öyküleri yayınlanan Türker Ayyıldız, “Vapulara Küsmek” adlı ilk öykü kitabıyla 2011 yılında Orhan Kemal Öykü yarışmasında birincilik ödülü aldı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.