Türkiye’ye Ait 100 Büyük Yanılgı – Metin Solmaz

 

“Düşünsenize; belediyeler toplutaşımadan, yani bizlerin sırtından para kazanıyor, üstgeçit yapıyor, yani sadece karşıdan karşıya geçme eylemi için tırmanış yaptırıyor: Bunlar apaçık halka hakaretken, halka hizmet diye pazarlıyor. Pek çok insan da bunu satın alıyor. Sadece üşütmek diye bir hastalık var sanarak çocuklar, büyükler kapalı alanlara kapatılıyor. Hayat her gün bu tip hurafelerin de yardımıyla, biraz daha sokaktan parktan AVM’ye, yani sahiciden plastiğe doğru kayıyor. “Alttan soğuk almak” endişesiyle oturulamayan taşların çimenlerin, “cereyan yapar” endişesiyle açılmayan camların, matematik cehaletini korumak için “Einstein da matematikten kalmıştı” yalanına inanmanın hiç mi suçu yok? İnsanların başka başka ırklardan oluştuğunu sanmak, ateşlenen çocuğun üzerini örtmek, Uzun Mehmet’i, Ulubatlı Hasan’ı gerçek sanmak sadece saçma mı? Zararları da yok mu? Bu kitaba koymaya değer bulmadığım kadar paçoz bir efsane olan “bor madenimiz var, zengin olacağız ama Batı izin vermiyor” konusunun kaç kişiyi “dış güçler” konusunda paranoyak yaptığını düşünsenize. Yahut kedilerin nankör olduğu, tüylerinin akciğere yapıştığı filan gibi saçma fikirler olmasa hayvanlarla insanların ilişkisi biraz daha medeni olabilirdi. Sıradan bir “tırıvırı bilgiler kitabı”yla dünya devrimi yapılabileceğini iddia etmiyorum elbette. Ama hurafelerden kurtulmak herkes için faydalıdır.” Türkiye’ye Ait 100 Büyük Yanılgı’dan okuma parçası yayımlıyoruz.

1: Toplu taşıma araçları zarar eden belediye kötüdür

Bir keresinde, Bursa’da bütün üstgeçitlerde, belediye başkanının kocaman fotoğrafıyla birlikte, bir önceki sene belediye otobüslerinden kaç milyon lira kâr edildiğinden övünçle bahsedildiğine şahit olmuştum. İnanamamıştım. Üşenmedim insanlara sordum, “Ne düşünüyorsunuz?” diye. Aferin adama, dediler ekseriyetle. Başka partiyi tutanı, “Uyduruyordur,” dedi en fazla. Durumda bir anormallik gören yoktu.

Halbuki durum çok anormal. Toplutaşıma araçlarıyla kim seyahat eder? Patronlar mı? Politikacılar mı? Halk tabii ki. O vakit, bu para kimden kazanılmıştır? Halktan.

Toplutaşımadan para kazanan belediye pahalıdır, az kullanılan güzergâhlara ve az kullanılan saatlere araç vermez. Böyle yapması da belediyenin kasasına kâr yazarken, halka doğrudan zarar yazar.

Toplutaşıma elbette (her şey gibi) israfsız ve iyi hesaplanarak ve insanı merkezine alarak yapılmalıdır. Böyle yapılınca toplutaşıma kaçınılmaz olarak sübvanse edilir. Doğrusu zarar etmesiyken kâr etmesi, hele hele bununla hava atılması, halkın da bunu satın alması akıllara ziyandır.

2: Acıtan iğne, zor yutulan hap daha etkilidir

Köy kahvelerinde sık karşılaşılan bir durumdur. Amca cebinden ilacını çıkarır. Öbür amca sorar: “Neye yarar o?” “Tansiyon.” “Ver bir tane.”

İşin en tehlikeli kısmı ilacın kaçınılmaz bir şekilde faydalı olması algısıdır. Bir tansiyon ilacını içmek için doktorun yazmasına gerek duyulmadığı gibi, tansiyon hastası olmaya dahi gerek yoktur. Önlem amaçlı da alınabilir. Tansiyon hastası olmayı önlemede faydalı olmayabilir. Bunu bilir hepsi. Ama ilacın zararı olabileceği tasavvur edilemediği için, “bedava ilaç baldan tatlıdır” mantığıyla ilaç ikram vesilesi olabilir. Ya yararsa?

Aynı şekilde, Gripin isimli parasetamolün uzun yıllar tutmuş olmasının sebeplerinden biri de ilacın kocaman ve içmesinin eziyetli olmasıdır. Ben ebatları hasebiyle başka ilaçlara tercih edilmesi durumuyla defalarca karşılaştım. Keza, iğne de öyle. Yapılırken acıtmış, yapıldıktan sonra da ağrımaya devam etmişse, hele bu ağrı uzun sürmüşse, işe yaraması olasılığı daha yüksektir.

Küçük hap, büyük hap, iğne, büyük iğne, yakan iğne, büyük ve yakan iğne diye bir sıra yoktur. Canınız ne kadar yanarsa o kadar etkili değildir ilaçlar. Tesirler duruma göredir. Bir ilaçtan dolayı canınız çok yanıyorsa bu, ilacın niteliği kadar uygulayanın niteliğiyle de ilgili olabilir. Kimbilir kaç beceriksiz hasta bakıcı bu yüzden takdir görmüştür.

Ayrıca şunu da bilgi olarak verelim, hapların büyük bölümü genellikle dolgu malzemesidir. “Etken madde” hapın içinde miniminnacık bir yer kaplar. Biz fâniler gülüp de içmekten caymayalım diye büyütürler onu.

Zaman zaman işe yarayamaz mı? Acıtan hapın, büyük iğnenin daha çok işe yarayacağına iman etmiş biri, bu imanı sayesinde ekstra fayda sağlamış olabilir tabii. Bakınız; “Batıl inançlar, hastalık iyileştirmez” maddesi.

Bir başka yanılgı da ilaçları gramajlarıyla karşılaştırmaktır. Bir karşılaştırma yapılacaksa, aynı etken maddeleri barındıranların gramajları arasında yapılmalıdır. Etken maddeleri farklı oldukça 1000’lik bir antibiyotik, 50’likle aynı etkiye sahip olabilir. Biri diğerinden daha büyük değildir.

3: 23 Nisan bayramını Atatürk çocuklara armağan etmiştir

“Atatürk, 23 Nisan 1924’te, ‘23 Nisan’ gününün bayram olarak kutlanmasına karar vermiştir. Bu tarihten beş yıl sonra 23 Nisan 1929’da, Atatürk bu bayramı çocuklara armağan etmiştir ve 23 Nisan ilk defa 1929 yılında Çocuk Bayramı olarak da kutlanmaya başlanmıştır.”

Yukarıdaki alıntıyı TBMM sitesinden aldım. Ama pek çok yerde benzer metinler bulunabilir. Yaygın bir inanıştır, 23 Nisan bayramını çocuklara Atatürk’ün armağan ettiği.

Bunun bir önemi ve kimseye zararı yok elbette. Ama doğru değil.

Bir kere, tarih 1929 değil, 1927’dir. 23 Nisan 1927’de Çocuk Esirgeme Kurumu, o günkü adıyla Himaye-i Etfal Cemiyeti, o günü Çocuk Bayramı olarak şöyle duyurmuştur:

“Millet Meclisimizle millî devletimizin Ankara’da ilk teşkile günü olan Millî bayram Cemiyetimizce çocuk günü olarak tesbii edilmiştir. Bize yeni bir vatan ve yeni bir tarih yaratıp bırakan mübarek şehitlerle fedakar gazilerin yavruları fakir ve ıstırabın evladları ve nihayet alelıtlak bütün muhtac-ı himaye-i vatan çocukları namına milletin şevkatli ve alicenab hissiyatına müracaat ediyoruz. Kadın, erkek, genç, ihtiyar hattâ vakti ve hâli müsait çocuklardan mini mini vatandaşlar için yardım bekliyoruz. Her sayfası başka bir şan ve muvaffakiyetle temevvüç eden milletimizin, yarın azami derecede muavenet göstermekle beraber, çocuk gününün layıkı veçhiyle neşeli ve parlak geçirilmesi için aynı derecede alaka ve müzaheret göstereceğinden emin olan Himaye-i Etfal Cemiyeti, şimdiden arz-ı şükran eder.”

1929’un hikmeti ise olayın günden haftaya terfi etmesindedir. 1929’dan itibaren 23-30 Nisan haftası çocuk haftası olarak kutlanmıştır.

4: Don Quijote’nin Türkçesi Don Kişot’tur

Hayır.

Bu konuda iki tane kuralımız var. TDK’ye bağlanıyoruz:

  1. Latin harflerini kullanan dillerdeki özel adlar özgün biçimleriyle yazılır: Beethoven, Byron, Cervantes, Chopin, Eminescu, Grimm, Horatius, Molière, Puccini…

Bu kurala uyacaksak, Don Quijote diye yazmamız gerekir.

  1. Eskiden dilimize yerleşmiş bazı Batı kökenli kişi ve yer adları Türkçe söylenişlerine göre yazılır: Napolyon, Şarlken, Şarl (Demirbaş Şarl); Atina, Brüksel, Cenevre, Londra…

Yok, bu kurala uyacaksak, ki bu kadar eskiden beri bilinen bir romanın adı için bu kurala uymamız beklenir, Don Kihote diye yazmamız gerekir.

Hiçbir şekilde Don Kişot diye yazamayız yani.

Peki, Don Kişot nereden çıkmıştır?

Çok basit. Türkçeye uzun yıllar boyu, bir türlü orijinal dili olan İspanyolcadan çeviril(e)memiştir.

Orijinal adı “El Ingenioso Hidalgo Don Quijote De La Mancha” (La Manchalı Yaratıcı Asilzade Don Kihote) olan, Miguel de Cervantes Saavedra’nın bu büyük eseri konusunda, maalesef uzun yıllar Fransızca çevirilerle yetinilmiştir. Hattâ Reşat Nuri Güntekin’in hem de kısaltarak çevirdiği versiyonu çok popüler olmuştur. Suyunun suyu yapılıp Fransızcadan çevirince de, Fransızların okuduğu hâli bize transfer edilmiştir: Don Kişot.

1605’ten bu yana efsane olan bu eser, şunun şurasında nihayet 2006 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından İspanyolcadan çevirilmiştir. Çevirmeni Roza Hakmen’dir.

Aynı Yapı Kredi Yayınları, Reşat Nuri’nin Fransızcadan çevirdiği kısaltılmış versiyonu Don Kişot adıyla yayınlarken, muhtemelen ortalığı daha fazla karıştırmamak için orijinalini Don Quijote adıyla yayınlamıştır. Yani birinci kurala uymayı tercih etmiştir.

5: Yuvayı dişi kuş yapar

Bunun çok romantik bir fikir olduğunun farkındayım. Ama maalesef hayır. Hattâ tersine yuvayı “genellikle” erkek kuş yapar.

Her şeyden önce, kuşlardaki yuva ile insanlardaki yuva arasında derin bir fark vardır. Kuşlar, geçici ihtiyaçlarını görmek için, en başta yumurtlamak ve yavrularını belirli bir büyüklüğe getirmek için yuva yaparlar. Yuva sahibi olmak bir kuş için geçici bir durumdur yani. Ve yuvaları varken de, yuvada mümkün olduğu kadar az vakit geçirirler. Açık hedeftir çünkü yuvalar.

Yuvayı kimin yaptığına gelince; malumunuz, doğada erkek milletinin ömrü, bir oranda kendini dişiye beğendirmeye çalışmakla geçer. Kuşların neredeyse tamamında yuvayı erkekler yapar ve dişilere beğendirmeye çalışır. Dişiler de yuvayı beğenirse, gelir erkekle çiftleşir, çoluğa çocuğa karışırlar.

Bu laf, pek çok benzeri gibi iltifat ediyormuş gibi davranaraktan, günlük hayatta kadının sırtında zaten çok olan yükü arttırmaya yardımcı olur.

6: Uyurgezerleri uyandırırsanız ölebilirler

Uyurgezerleri uyandırmanın tehlikelerine dair çok sayıda efsane vardır. Ayrıca uyurgezerlerin iki kolları havada, elleri sallanır hâlde yürüdükleri tasavvur edilir hep. Her ikisi de doğru değildir.

Uyurgezerlik, bir uyku bozukluğudur ve onlar için basitçe “ne uyuyor ne uyumuyor” diyebiliriz. Her beş çocuktan biri uyurgezerdir. Çocuklar büyüdükçe uyurgezerlik de azalır, %1’e kadar düşer. Gözleri görmez, hafızalarıyla hareket ederler. Uyurgezerliğin risksiz olduğu da bir yanlış inanıştır. Uykuları yarım olsa da, nihai olarak gezdikleri için, ne yaptıklarına bağlı olarak tehlikelidir. Dışarı çıkabilirler, uyuyarak yürüyen birisinin başına ne gelebilirse başlarına o gelebilir.

BBC Future’dan Claudia Hammond’ın haberine göre, Londra Üniversitesi Hastanesi Uyku Kliniği’nden Profesör Matthew Walker, uyurgezer bir hastasının evden dışarı çıkıp arabasına bindiğini ve uyurken araba sürdüğünü belirtmiş. 15 yaşındaki bir genç kız ise, 2005’te, uyku hâlinde 40 metre yükseklikte bir vincin üzerine tırmanmış ve orada uyurken bulunmuş.

Uyandırma meselesine dönersek; uyurgezerlerin bu yarım uyku hâli derin olduğu için, uyandırmak da çok kolay değilmiş. Uyandırınca uğrayacakları hayal kırıklığını düşünürseniz, uyandırmadan kontrol altında tutmak muhtemelen en iyisi.

*Bu okuma parçasının yayını için Ağaçkakan Yayınları’na teşekkür ederiz.

“Hazır Bilgi” serisi nedir, nasıl çalışır?

Bilgi, bugün internet marifetiyle büyük bir hızla yayılıyor. Biz okurken güncellenen ansiklopediler, dergiler var. Hangi yazı, ne kadar okunuyor belli. Eskisi gibi şişirme yazarların nesli tükeniyor. Bunun kötü yanları da var muhakkak. Her şeyden önce, insanları “daha kısa okumaya” sevk ediyor. 140 karaktere felsefe sığdırabilen meşhurlar peydah oldu. Bir süre sonra akademik bilgiyle kolay tüketilir, hazır bilgi arasındaki uçurum iyice açılacak.

Ancak insanlığın her durumda kaliteli, güvenilir hazır bilgiye ihtiyacı var. Bugüne kadar memleket sınırlarından içeri sadece çeviri yoluyla giren yahut çeviri kokan hazır bilgi, doğal olarak “buraların” olamadı. Hazır yerli bilgi depoları olarak Google kurcalayıp, Vikipedi, Ekşisözlük diye sayıp bolca tıkladıklarımız da, konuyu kitaplık mertebesine getiremiyor.

Uzun lafın kısası bütün yollar “güvenilir, titizlikle hazırlanmış bir kolay ve yerli bilgi deposu” ihtiyacına çıkıyor. Ağaçkakan Yayınları’nın

“Hazır Bilgi” serisinin varlığının ana sebebi de bu.

Metin Solmaz 1969’da doğdu, Ankara’da büyüdü. Muhtelif üniversitelerde okudu, bitirmedi. Çıkışından batışına kadar dört sene, Ankara Radyo Arkadaş’taydı. 1990 yılından bu yana yazılı basında ve muhtelif internet sitelerine yazıyor. Siberalem.com, Idefix.com ve Uzuncorap.com kurucularındandır. 1992’de Korsan Yayınları’ndan “Kenardaki Milyonerler”, 1994’te Pan Yayıncılık’tan “Rock Sözlüğü”, 1996’da yine Pan Yayıncılık’tan “Türkiye’de Pop Müzik” isimli kitapları yayınlandı. 2004 sonunda Overteam New Media’yı, 2010’da Overteam Yayınları’nı, 2015’te Ağaçkakan Yayınları’nı kurdu.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.