Tutsak Güneş – Ayşe Kulin

 

“Yakın gelecekte, yeryüzünde bir ülke… Tiran ölmüş ve oğlu başa geçmiştir. Ülke, din ulemaları ve polisler ordusundan oluşan bir demir yumrukla yönetilmektedir. Katı yasalarla sınıflara ayrılan halksa, yoğun denetim ve gözetim altında yaşamaktadır. Güneşse, kimselerin nasıl, neden olduğunu hatırlamadığı bir dönemden bu yana, “Gökcisim” denilen dev bir kütlenin ardındadır. Her yer buz tutmuş, yaşam sevinci tüm canlılardan el ayak çekmiştir. Gelgelelim yıpratıcı uykusuzluğuna çare arayan bilim kadını Yuna, geçmişine, kaderine ve en önemlisi de, bir kadın olarak tutkularına sahip çıkarak, beklenmedik bir şekilde gerçekleri sorgulamaya başlar. Topluma dayatılan kuralların, değişmez varsayılan yasaların, sonu gelmez sansürün mutlak olmadığını fark eden Yuna, sorumluluğunu üstlenip, deyim yerindeyse, güneşe açılan kapıyı aralamayı göze alacaktır. Geçmişle hesaplaşmalar, düzenle çatışan tutkular ve insanı dönüştüren aşklar… Ayşe Kulin, okurlarını sarsıcı bir gelecek hayal etmeye davet ettiği Tutsak Güneş’te, genç bir kadının unutulmaz uyanış hikâyesini anlatıyor.” Tutsak Güneş’ten okuma parçası yayımlıyoruz.

Belleğimde Hayatın Bir Zamanlar Daha Keyifli Olduğuna Dair Bir Bilgi Kırıntısı Var

 

“Başım ağrıyor,” dedim.

“Normal. Çok uzun bir yolculuktan döndünüz. Yorgunsunuz.”

“Hiçbir şey hatırlamıyorum.”

“İyi. Hatırlamanız doğru olmazdı zaten.”

“Neler anlattığımı bana söylemeyecek misiniz?” diye sordum.

“Gerektikçe ve gerektiği kadarını.”

“Ne kadar geriye gittiğimi söyleyin bari.”

“Çok yol katettiniz. Başka hayatlara, başka dönemlere… Bu yüzden bir süre ara vereceğiz. Bir sonraki seanstan önce iyice dinlenmeniz lazım.”

“Nereye kadar gittim, sahi? Taş devrine mi, tunç devrine mi?”

Alay ettiğimi anladı mı acaba?

“Belki tunç devrine belki de geleceğe gittiniz,” dedi, “henüz yaşanmamış zamanlara.”

“Bu gidiş-gelişlerin bana iyi geleceğine gerçekten inanıyor musunuz?”

“Takıntılarınızın kaynağını keşfedebilirsem, kesinlikle evet.”

“Zamanın sonsuzluğuna uzanan bu yolculuklara param yetişmeyebilir ama…”

“Parayı düşünmeyin, Merkez ödüyor, nasılsa,” dedi lafımı keserek.

“Bir yere kadar öder.”

“O noktaya gelmeden sorunu çözeceğiz. Bana yardımcı olursanız siz uykularınıza kavuşacaksınız, Merkez de sizin değerli mesainize…”

Biz! Yani o ve ben. Bir aydan beridir ki, bir takım olduk ikimiz. Sorunumu birlikte çözeceğiz, başucumdaki koltukta oturan ve genizden gelen tok sesiyle benimle sakin bir tonda konuşan bu genç kadınla. Buna mecburuz. Yoksa ben uykusuzluktan öleceğim, onun da, belki kazançlı işinden olmayacak ama, dosyasına yükselmesini yavaşlatacak olumsuz bir not düşülecek. Acelesi bu yüzden.

“Sedirler bu kadar sert olmak zorunda mı?” diye sordum, toparlanıp kalkarken.

“Standartlar,” dedi, “her şey standartlar doğrultusunda tasarlanıyor.”

“Gittiğimi varsaydığın tunç devrinde kalaydım keşke,” dedim. “Eminim o tarihte standartlar yoktu.”

“O kadar emin olmayın,” dedi, “standartlar iyidir, hayatı kolaylaştırır.”

Acaba?

Belleğimin bir yerinde, hayatın bir zamanlar belki çok daha zor ama çok daha keyifli olduğuna dair bir bilgi kırıntısı var gibi. Bana belli etmese de, bazı şeyleri sorguladığımın doktorum da farkında olmalı. Beni saatlerce uyutup yaşadıklarıma vakıf olduğuna göre, beni benden daha iyi tanıyor. Fakat henüz bana güvenmiyor.

Ona yalvarsam, yakarsam beni bana anlatır mı acaba? Ruhumun derinliklerinde neler sakladığımı bana söyler mi?..

“Uykusuzluğumun nedenini hemen teşhis etmenizi elbette beklemiyorum, ama en azından bir tahminde bulunamaz mısın?” dedim, gözlerimi gözlerine dikerek.

“Daha fazla veriye ihtiyacım var. Bu işler birkaç seansta hallolmaz. Derinlere işlemiş izlere ulaşıp onları çabucak silmek kolay değil.”

“Böyle giderse delirir miyim?”

“Hayır,” dedi, “asla böyle düşünmeyin. Benzer semptomlarla çok karşılaştım. Biz aramızda Ofglen Sendromu deriz buna. Ama dediğim gibi, yüzde yüz emin olmadan teşhis koymak istemiyorum. Yoksa size fayda yerine zarar verebilirim.”

“Eğer bu teşhis doğru çıkarsa, iyileşme ihtimalim var mı?”

“Teşhis ne olursa olsun, sizi iyileştirmeden benden kurtulamazsınız.”

Kurtulmak isteyen kim?

Hasta-doktor ilişkisi içinde olsa da, açılabildiğim yegâne kişi, Dr. Sorgen. Bu yüzden o rahatsız sedirin üzerindeki uyku seanslarına biraz endişeyle yattığımı itiraf etmeliyim. Tedavinin bitmesini hem istiyor hem istemiyorum; biterse iyileşmiş olacağım. Gece yatağıma girdiğimde, en az beş-altı saatlik bölünmez uykulara dalacağım. Başımın ağrısı geçecek. Ve fakat yine yapayalnız kalacağım o hayatımdan çıkınca, düşüncelerimi, rüyalarımı, endişelerimi korkusuzca paylaşabileceğim kimsem kalmayacak etrafımda.

Uykusuzluğum, nedenini bilmediğim tuhaf bir korkunun çıkmaz sokağında yürüdüğümü fark ettiğim günlerde başladı, giderek kötüleşti. Bu yüzden yaklaşık bir yıldır aşırı dikkat gerektiren işimi hakkıyla yapamıyorum. Ancak yine de Merkez benden vazgeçemiyor, yerimi dolduracak biri henüz yetişmedi çünkü. O kişi bulunup yetiştirilene kadar, beni ihtimamla tedavi ettirmeye çalışıyorlar. Kafamın tamamı tarandı. Habis veya iyi huylu bir ura rastlanmadı. Kan testlerim temiz. Uyku sorunu dışında domuz gibi sağlıklıymışım, öyle demişti doktorum, ama içirdiği onca bitkisel ve kimyasal sakinleştirici fayda etmeyince başka doktorlara yönlendirildim ve başka reçeteler denedim. Son çare olarak, Dr. Sorgen’in duvarları huzur veren gök ve deniz manzaralarıyla bezenmiş odasındaki sedirde buldum kendimi. Önümüzde birkaç aylık bir süre var. Her ikimiz de meslek hayatımızın kesintiye uğramaması için, bir an önce beni uykularımdan eden o şeye ulaşmalıyız da, o şey, neyin nesi?

Ah, keşke yanıtı bilebilseydim.

Uykusuzluk çektiğim anlarda, bazen tuhaf sahneler beliriyor kafamda. Daha yoğun ve parlak bir aydınlık hatırlıyorum sanki, daha ışıklı bir sabah… Geceleri ise, masallardaki gibi, adeta gökte bana göz kırpan yıldızlar ve ara sıra yatağımın üstüne kocaman bir lamba asılmışçasına, uykularımda içime dolan sıcaklık hissi. Derken, bir panik duygusu sarıyor beni. Kaçmak istiyorum… İyi de kimden veya neden?

Sebebi her neyse, öğrenmenin yolu, anlaşılıyor ki birkaç ay önce tanıştığım bu genç kadına teslim olup, uykuya dalmaktan geçecek! Ben uykumda çok öncelere dönecek, neler yaşamışsam, hepsini anlatacağım. Anlattıklarım ona, o da bana bir ayna tutacak.

Ya sonrası?

Ah, insanoğlunun dizginleyemediği sorgulaması, arayışı, sürekli irdeleyen iç örgüsü! Olmaz olaydınız, keşke!

Kapıdan çıkarken, “Bir şey sendromu demiştiniz?” diye sordum, “Neydi o kelime?”

“Ne yapacaksınız öğrenip? Siz hekim değilsiniz ki!”

“Bilmek istiyorum.”

“Herkes kendi alanında kalsın, Hoca’m. Merkez de öyle olmasını ister, zaten.”

Ona, seni gidi Merkez kuklası, dedim içimden. Yüzüne ise gülümsedim, teşekkür ettim, çıktım kapıdan. Kapıyı hemen kapatmadı. Ben, merdivenleri inerken duydum usulca kapanan kapının sesini.

Bütün gün yağan kar durmuştu. Buzluydu yollar. Neyse ki ayağımızdaki manyetik botlar, belediyenin sokaklara döktüğü metal alaşım yüzünden kayıp düşmemizi önlüyordu… da, her zaman değil… Protesto gösterilerinde polis, alaşımlı bölgelere müdahale ediyor, protestocular kendilerini yerlerde sürüklenirken buluyorlardı. Bu nedenle, kar mevsimi nispeten olaysız geçerdi Merkez’de. Halk, negatif enerjisini, karın kalktığı ilkbahar aylarına saklardı. Yağmurlarda ıslanmak, buzların üstüne düşüp kol bacak kırmaktan evlaydı, sonuçta.

Buzlu zeminde dikkatle yürürken düşündüm de, acaba, Sorgen azıcık çekiniyor muydu benden? Sadece ondan yaşça büyük olduğum için değil, Merkez’in özlük sıralamasında da ondan daha yüksek bir kademede olduğum için?.. Belki de ben nasıl onun beni ele vermesinden korkuyorsam, o da benim onu sınıyor olmamdan korkuyordur. Hepimiz hep biraz korktuk Merkez’den. Bir süredir, sanırım birbirimizden de korkuyoruz artık. Çünkü insanlar rahat durmuyor, sürekli şikâyet ediyorlar, tatmin olmuyorlar, yetinemiyorlar… Neticede kendi başlarını yakarken, huzurlu yaşamak isteyenlerin de rahatını kaçırıyorlar, kurunun yanında yaş da yanar misali… Kim memnundur halinden, kim değildir kolayca anlaşılmadığı için, herkes birbirine karşı tetikte. Eh, durum böyle olunca, yönetimle hiçbir derdim olmadığı halde, beynimin labirentlerinde gezinecek kadından haliyle çekiniyorum biraz. Bu korkuyu içime annem saldı, aslında. Hiç istemedi uyku terapilerine girmemi. Uyku seanslarına gideceğine, açık havada yürü, yatmadan ballı ıhlamur iç gibi çocukça önerilerle içimi baydı.

Ben, Sorgen’i göklere çıkaran Araştırma Kurumu’nun doktorunu dinlemeyi tercih ettim. Bakalım kim haklı çıkacak? Annem mi yoksa kurumun doktoru mu? Annem deyince… çantamın içini, sonra da ceplerimi karıştırdım… Tuh! Sabah onun için aldığım vitaminleri Sorgen’in muayenehanesinde unutmuşum… Dikkatsizliğim de hep bu uykusuzluğumun yüzünden!

Yalvarıyorum sana Yüce Ram, beni eski sağlığıma kavuştur, bir an önce. Öğrencilerimin, üzerinde çalıştığım yeni icadımın ve elbette Merkez’in bana hâlâ ihtiyaçları var. Yüce Ram, sen ki beni en itibarlı mevkilere, en güzel… Kulağımın dibinde aniden çalan korna sesiyle sıçradım.

“Kaldırımdan yürüsene be kadın!” dedi kaba bir erkek sesi. “Kaza yaptıracaktın bana!” Adam arabanın penceresini indirmiş avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

Sersem herif! Boynumdaki atkının, toplum içindeki yerimi belirleyen renklerini görmüyor mu? O da mı benim gibi uykusuzluk çekiyor yoksa? Erkeklere, kıdemimiz ne olursa olsun, hadlerini bildiremeyeceğimizi bir an için unutup, “Terbiyesiz adam,” diye bağırdım arkasından. Neyse ki duymadı…

Ramanis Rejimi

Gecenin bir yerinde uyandım. Kafamın içinde bir çınlama…

Ofglen Sendromu!

Hatırladım işte!

Ofglen, dememiş miydi bana, Sorgen? Beynimin doğal bilgisayarı, bütün gece taramış olmalı biriktirdiği bilgileri, bulunca da uyandırdı beni. O nedenle öncekiler gibi huzursuz bir uyanış olmadı bu. Mutlu, adeta maksatlı bir uyanıştı. Doğrulup oturdum yatağımda, ışığı yaktım. Saat dörde on iki dakika vardı ve henüz karanlıktı dışarısı. Doktorum uyuduğum odada elektronik alet bulunmamasını tembihlediği için, tabletimi salonda, akıllı bilekliğimi ve uyumak için çıkardığım lenslerimi de banyoda bırakmıştım. Vücut ısımıza ayarlı sistem bozulmuş olmalı, ev soğuktu, üşendim kalkıp içeri geçmeye. Başucumdaki masanın özel camına, parmağımla, hazır kelime aklımdayken, Ofglen yazdım.

İklim değişikliğinden sonra ağaç kesmek yasaklandığından, yapay kâğıt ise geri-dönüşümlü olmadığı için çok kısıtlı kullanıldığından, beş yıl kadar önce yazıları uzunca bir süre görünür kılan camlar icat edilmiş ve hayatı gerçekten kolaylaştırmıştı. Ofislerimizin, evlerimizin pencereleri, cam bölmeler ve masalar not defteri gibi olmuştu. Aslında, cam yüzeylere yazmanın hayata geçirilişinde benim payım büyüktü. Bu nedenle gururla gerindim yatağımda. Sabah bakardım artık neyin nesiymiş Ofglen Sendromu. Yoksa Offren miydi? Her neyse, alt tarafı her ikisini de araştırırdım.

Ama ya bu sözcük sansürlüyse?

Ne yapardım o zaman?

Merkez’in işine gelmeyen bilgilere erişmenin mümkün olmadığı, kimse için bir sır değildi. Annem mesela, daha da ileri gider, bir gün her türlü teknik erişimin tamamen yasaklanacağına içtenlikle inanırdı. Kimlerin etkisi altında kalırdı bilmezdim ama Saray’da alınan her kararın ardında, bir hinlik arardı, annem.

Aslında bizler de bu şekilde kısıtlanmanın sıkıntısını çekiyor, fakat pek aldırmıyorduk. Öyle bir badireden çıkmıştık ki… açlıktan, kıtlıktan, işsizlikten, kargaşadan, çok uzun süren bir iç savaştan… Kısacası tam bir anarşi ortamından geçtikten sonra, nihayet düzenli, güvenli bir hayata kavuşmanın rehaveti içindeydik.

Uzun sürmedi.

Başımıza iklim değişikliği denen bir başka felaket çıktı, bu kez.

Herkes, delinen ozon tabakasından dolayı, hava giderek ısınacak diye endişe ederken, tam tersi oldu, bitmek bilmeyen bir kış mevsimini yaşamaya başladık. Güneş, sanki bir tül perdenin gerisine çekilmiş, dünyaya bir bulutun ardından bakıyordu. Her an gölgede yaşamak ruhsal dengemizi altüst etti. İnsanlar bunalıma girmeye, intihar vakaları artmaya başladı. Özellikle de, çok soğuk geçen kış aylarında yaşlılardaki donarak ölme vakaları giderek artınca, hayatımızın yegâne gayesi, soğuk hava şartlarıyla başa çıkmaya indirgendi!..

Önceleri geçici sandığımız iklim şartlarının uzun süre değişmeyeceğini anlamıştık. Gezegenimiz, ne kadar süreceğini bilmediğimiz bir güneş tutulması yaşamaktaydı. Ülkenin beyin takımı gece gündüz demeden hayatı kolaylaştıracak yolları arar oldu. Benim de aralarında bulunduğum bir ekip, camlarla kaplanmış çok geniş alanlarda, yapay aydınlatmayla güneş ışığı etkisi yaratmak için çalışıyordu hiç durmadan. Günlük hayatı kolaylaştırmak için buzlu yollarda asla kaymayacak araba lastikleri, buharlanma yapmayacak, dışı buzlanmayacak camlar, manyetik botlar, bizi terletmeden sıcak tutacak termal tekstiller (ki bu son ikisi benim harikalar yarattığım alana giriyor), soğuk hava şartlarında yetişecek gıdalar üzerine kafa yorduk.

Uluhanımız milli gelirin en büyük payını, bu meselenin çözümüne ayırdı. Dış ülkelerden fonlar buldu. Bu paralarla, parkları ve bahçeleri uzun kış aylarında camlarla kapatılabilen seralara dönüştürdü, ki böylece halk hafta sonları üşümeden, keyifli vakit geçirebilsin; çocuklar evlerinin dışında oynayabilsin. Bunca yaşamsal önemi olan bir dertle uğraşadururken, internet yasağıymış, ifade özgürlüğüymüş, kılık kıyafet yasalarıymış gibi ayrıntılara aldırmıyor, en temel ihtiyaçlarımızı karşılamaya çalışıyorduk.

Ne diyordum ben? Ha, şu Ofglen’le ilgili sansür meselesi… Boş ver, dedim kendi kendime, bu kelime yasaklıysa, yasaların o kadar sıkı uygulanmadığı kantonları denerim. Arabama atlayıp, mesleki araştırma bahanesiyle, Batı Kıyı Kantonu’na günübirlik gidip gelebilirim, mesela.

Kantonlar arası yolculuk, kimi vatandaşlara yasak değildi. Sınırlar, Merkez Polisi ile Devlet Enformasyon elemanlarına her zaman açıktı. Kültürel çalışmalar ve ticaret yapanlara ise, işleri Merkez’in ilkeleriyle çelişmediği takdirde, izin veriliyordu. Sonra harika bir gelişme oldu, bilim insanlarının bilimsel çalışmalar için sınırları geçmesi, üç yıl önce tamamen serbest bırakıldı. Bu sayede ben de kendime Batı Kıyı Kantonu’nda değerli bir arkadaş edinmiştim. Adı Arike’ydi.

Arike Tugan ile bir seminerde tanışmış, mesleki bilgi alışverişinin dışında da çok iyi anlaşmıştık. O kadar ki, birkaç kere bilimsel toplantı bahanesi yaratıp sırf Arike’yi görmek için Batı Kıyı’ya geçmiştim. Hiç sorun çıkmamıştı. Yasakların yavaş da olsa, gevşemeye, normalleşmeye başladığına işaret ediyordu bu. Zaten kıyı kantonlarında yaşam çok daha rahat, kurallar daha gevşek, dış dünya ile iletişim her zaman daha kolaydı. Batı Kıyı’da yasaklı internet sitelerine erişmek için, özel bir şifre kullanıldığını mesela, Arike söylemişti bana, elbette bunu Merkez’de kimseye anlatmayacağıma yemin ettirdikten sonra!

Böyle bir şeyi Merkez’de yapmaya cesaret etmek mümkün olamaz, çünkü cezası, ağırlaştırılmış hapistir, hâlâ. Bu konuda bir dedikodunun yayılması dahi, o sektörde çalışan yüzlerce kişinin tutuklanmasına neden olabilir. Bu tehlikeye rağmen, son birkaç yıldır kıyılardaki özgürlüğe öykünenlerin sayısı artmaya başladı. Merkez’de yaşayan bizler, mesken, sağlık, eğitim ihtiyaçlarımız kusursuz karşılanıyor olmasına rağmen huzursuzluk çıkaran bu vatandaşlar yüzünden tedirgin olmaya başladık. Onlar, koca ülkeyi idare eden Merkez’i adeta görmezden geliyorlar. Bu nedenle Merkez zaman zaman kontrolü artırmak zorunda kalıyor, çünkü diğer dokuz kanton, ticaret, sağlık, spor gibi alanlar dışında bütünüyle Merkez’e bağlı. Başka ülkelerin elçilikleri, Baş Rama’nın ‘Kutsal Ev’i ve medarıiftiharımız Büyük Saray da Merkez’de, üstelik… O Saray ki, hayatımdaki yeri oldukça önemlidir!

Büyük Saray ve Oğlum Regan

Merkez’in alâmetifarikasıdır, Büyük Saray.

İki yıldan beri Yüce Ram’ın rahmetinde uyuyan Uluhanımız, sağlığında Merkez Meydanı’ndaki Büyük Saray’ın sağ kanadında ikamet ederdi. Başkanı olduğu Hükümet ise, binanın orta bölümünde çalışırdı. İkametgâh olarak inşa edilen bu devasa binanın sol kanadı, inşaat bittikten sonra, beş yüz iki odasıyla işlevsiz kalınca, yine Uluhan’ın emriyle üstün zekâlı çocukları yetiştirmeyi amaç edinen Saray Akademisi’ne dönüştürülmüştü. Bu fedakârlığı karşısında liderimize bir kere daha derin minnet duymuştuk.

Saray Akademisi’nde dinî, milli, siyasi, iktisadi, teknolojik, bilgilerle donatılmış, ayrıca çok dil bilen genç idareciler yetiştiriliyordu. Henüz anaokulu çağındayken, zekâ testinde yüksek not alan erkek çocukları, ilk eğitimi yüksek puanla bitirdilerse Saray’da bedava eğitim olanağı yakalıyor, mezuniyet sonrasında ise, devletin çeşitli bakanlıklarında hizmete yollanıyorlardı. Maaşları yüksek, önleri açıktı. Zamanla diğer kantonlar da çocuklarının bu sınava girebilmesini talep edince, Merkez talebi dikkate almış, ancak kendi çocuklarına birkaç puan avantaj tanımıştı. Taban puanını aşabilen belli sayıda ‘dış-kan’ (dış kanton’ları böyle adlandırırdık) çocuğun da Akademi’de okuma hakkı kazanması, ülkede memnuniyet yaratmıştı. Kantonlar birbirinden sınırlarla ayrılmış da olsa, neticede aynı ülkenin vatandaşlarıydık ve elbette ‘dış-kan’ çocukların da eşit eğitim hakları vardı.

Gösterilen iyi niyete karşın, bazı kötü niyetli kişiler boş durmamış, Uluhan’ın bu kararı, yurt genelinde tek tip insan yetiştirmek amacıyla almış olduğu fitnesini yaymaya çalışmışlardı. Ağzı olan konuşuyordu işte! Her hayırlı işe gölge düşürmek, insanoğlunun zaafıydı ve Saray Akademisi’nde verilmekte olan eğitimin hedeflerinden biri de zaaflarını törpülemeyi başarmış, vatanına sadık, üstün insanlar yetiştirmekti.

Her şeyimizi borçlu olduğumuz Uluhanımız’ın, tüm vatandaşlarının iyiliğini isteyen adil bir lider olduğundan şüphemiz yoktu. Dünyaya geliş anımızdan itibaren, emdiğimiz sütten yiyip içtiğimize, eğitimimizden hayırlı evlilikler yapmamıza, hatta çocuklarımızın sayısına kadar her şeyimizle canla başla meşgul olurdu. Varımızı yoğumuzu, işimizi gücümüzü, her şeyimizi ona borçluyduk. Büyük Saray’ımız ise övünç kaynağımızdı elbette!

Soğuklar başlamadan önceki yıllarda, halka açık olduğu özel günlerde işte bu ünlü Büyük Saray’ın çevresinde dolaşmışlığım, binaya çıkan mermer basamakların önünde fotoğraf çektirmişliğim, uçsuz bucaksız bahçesindeki bin bir renkli muhteşem çiçekleri hayranlıkla seyretmişliğim vardı.

Mevsim değişiminden sonraki yıllarda ise, görevim nedeniyle, binanın orta bölümünde yer alan idari kısmına defalarca çağrılacaktım, ama akademiye dönüştürülen sol kanadına, ilk kez gencecik bir anneyken gittim.

Biricik oğlum Regan’ı Saray Akademisi’nin sınavına sokmak için!

Yıllar geçti, ben o gün ki heyecanımı hiç unutmadım.

Regan Saray Akademisi sınavındayken, ben diğer annelerle birlikte bahçede beklemiştim. Rengârenk giysili yüzlerce genç anne (çoğumuz çok gençtik, çünkü evlenir evlenmez çocuk yapanların üç yıl boyunca bebek bakımı masrafını Merkez karşılıyordu) kır çiçekleri gibi, cam kubbenin altındaki çimenlere serpilmiştik. Aralarında, meslek sahibi tek anne ben olduğum için, tuhaf bir yalnızlık duygusuna kapıldığımı hatırlıyorum. Kadınların görevi kutsal analık ve eşlik vazifesini ifa etmekti. Beşinci çocuğunu doğuranlara som altından Uluhan Yıldızı ve yüklü miktarda para veriliyordu.

Benim yazgımsa, bambaşkaymış meğer!

Regan’ı doğurduktan sonra, yanlış teşhis sonucu rahmim alınıp doğurganlık yıldızı alma umudum kalmayınca, kafayı yıldızın yanı sıra verilen yüklü paraya takmış olan kocam, karısı doğuramayan erkeklere tanınan yasadan yararlanarak boşamıştı beni. Ben de, evlenirken yarım bıraktığım üniversiteme geri dönmüş, kariyer yapmıştım. Ne şanslıymışım ki, çocuğuma baktıracak annem vardı, yoksa beş yaşına gelinceye kadar çocukları kreşe yollamak yasaktı ve anatomik bozukluk nedeniyle doğuramayanların dışında, her genç kadının, çocukları ilköğretimi bitirene kadar evinde onlarla meşgul olması yasal mecburiyetti.

Önceleri, çalışan bir kadın olarak muhitimde küçümsendiğimi itiraf etmeliyim. Çalışan erkekler evlerinin direkleri sayılırlarken, çalışan kadınların çakıl taşı kadar kıymeti yoktu. Örneğin anneme de, iyi bir ressam olduğu halde, bu değersiz kadınlardan biri gözüyle bakılırdı. Babamın vakitsiz ölümünden sonra, evlenebileceği onca dul erkek varken, üstelik karşısına münasip kısmetleri de çıktığı halde, evlenmeyi reddederek aile kurumunun kutsallığına gölge düşürdüğü için, dul aylığı ikinci yılın sonunda kesilmişti. Buna rağmen inadından vazgeçmedi ve talibi çıkmayan kadınlarla birlikte, Dullar Evi’ne yerleştirilmeyi dahi göze aldı.

Dullar Evi’ndeki kadınlar, erken bunayan üst düzey erkek vatandaşların ayak hizmetlerine verilirlerdi… Ki, bunun ne anlama geldiğini bilmeyen yoktu. Bunama illeti, ülkemizde, Sağlık Bakanlığı’nın başa çıkamadığı bir hastalıktı. Diğer ülkeler, çağın bu yaygın hastalığına, katır geniyle yapılan tedavi sayesinde seneler önce kesin çözüm bulmuşlardı, ama Ramanis Cumhuriyeti’nde, katır mekruh sayıldığı için bu tedavi kesinlikle yasaktı. Bu yüzden de ülkemiz bir ucundan diğerine bunak doluydu ve hükümet, bu kişilerin bakımı için stratejiler üretmek zorunda kalmıştı.

Kimin başının altından çıktıysa helal olsun! Bir taşla iki kuş vurulmuş, boşta gezen her yaşta bekâr kadın, böylece bir baltaya sap olurken, erken bunamış erkek nüfusa da bakıcı temin edilmişti. “Yaşlı bir adama hizmetçilik etmeyi, sevmediğim bir adama karılık etmeye tercih ederim,” demişti, benim sivri akıllı annem, Dullar Evi’nin yolunu tutmak üzere hazırlık yaparken.

Dâhiyane fikir, işte o günlerde gelmişti, aklıma. Annem benimle birlikte yaşamayı kabul eder ve oğlumun bakımını üstlenirse, o tanımadığı ihtiyarların altını temizlemekten kurtulabilir, ben de yarım bıraktığım üniversiteme dönebilirdim. Bu umudun peşine düştük ve öğrendik ki, Aile Bakanlığı’ndan izin almamız gerekiyormuş. Annem, hem de tek başına, Aile Bakanlığı’na gitti ve her ne yaptıysa, başvurumuzu kabul ettirdi. Böylece oğlum, annem ve ben, Regan’ın eli ekmek tutup ayrı eve çıkacak yaşa gelene kadar birlikte yaşadık.

Annem bu fikrimin tüm icatlarımdan daha dâhiyane olduğunu iddia eder. Çünkü ben, bu sayede üniversiteyi bitirmekle kalmayıp, fizik ve ayrıca malzeme bilimi dallarında iki ayrı üst lisans da yaptım. Önce ‘Bilim İnsanı’ statüsünü elde ettim, sonra aramızda Beyin Deposu diye adlandırdığımız Araştırma Kurumu’na hoca olarak atandım. Karbon fiber çalışmalarımla ödül kazandıktan sonra, itibarım da maaşım gibi artmış, ailecek gül gibi geçinmeye başlamıştık. Gelgelelim kadın olduğum için aile reisi sayılamıyordum. O statüyü, on sekiz yaşına geldiğinde, oğluma seve seve helal ettim gitti!

Regan’ın adam olacağı zaten daha küçücük bir çocukken belliydi. Beş yaşına kadar annemin büyüttüğü oğlum, anaokuluna başladığı yıl, öğretmenleri tarafından üstün zekâlı çocuklar listesine aday gösterilmişti. Kendi bölgesinde yüzlerce çocuk arasından seçilen yedi çocuktan biriydi. Çok çocuklu ailelerde anneler çocuklarının tüm ihtiyaçlarını karşılamak için çırpınırken, bizim oğlan, yaratıcı yönü aşırı gelişmiş, ressam anneannesinin etkisiyle yaşıtlarına fark atmış, Saray Akademisi’nde okumaya hak kazananlar listesine adını torpilsiz yazdırmıştı. Gözlerimize inanamamıştık, çünkü Uluhanımız’ın geniş ailesi ve dost çevresi başta olmak üzere, idareci sınıfın çocuklarına öncelik tanındığını biliyorduk. Devleti idare edecek olanlar, Saray Akademisi’nde yetişirdi. Annem, torpilli çocuklar halkın üstün zekâlı çocuklarının hakkını yemeğe devam ederlerse, ileride bir gün koca ülke, aptalların yönetiminde kalacak, derdi hep. Doğuştan isyankâr bir ruhu vardı kadının, ama itiraf etmeliyim ki, torununun bu çok özel okula girebilmesindeki emeği büyüktü.

Oğlumun Saray Akademisi’ne kabulüne önceleri çok sevinmiştim. Ancak ilk günleri heyecanı geçince, ruhuma bir hüzün çökmeye başladı. Yüreğimde, çocuğumun elimden kayacağına, artık asla bana ait olmayacağına dair bir endişe filizlenirken, bir yandan da bu başarıyı ve ayrıcalığı elde etmiş çocuğun önünü kesmemem gerektiğini düşünüyordum, sanki karar mercii benmişim gibi.

Regan, Saray Akademisi’nde eğitim görme yaşına geldiğinde, on bir yaşına basmamıştı henüz. Evinden ayrılmak istemedi. Annemle ben, babasına karşı, oğlumun tarafını tutmuştuk. Ama babasını ikna edemedik.

“Saray Akademisi’nde yetişmekle, mahalle mektebine gitmek aynı şey mi?” demişti eski kocam. “Çocuk henüz neyi teptiğinin farkında değil, annen bunamanın eşiğinde ama sen, güya bilim insanı olacaksın, böyle bir şansı nasıl geri tepersin!”

Babasının oğlumuz üzerindeki söz hakkı, çocuğa ben bakıyor da olsam, yasalar önünde benimkinden üstündü. Bu yüzden, Regan, on yaşında evinden ayrılmak zorunda kaldı.

Bir eylül günü, annemle ben, aramızda nerdeyse sürüklenen oğlumun ellerinden tutmuş, Büyük Saray’ın upuzun mermer koridorlarında içimiz ezilerek, savaşa gider gibi uygun adım yürümüştük. Binanın boyutları, ihtişamı ürkütmüştü bizi, tuhaf bir korku salmıştı yüreklerimize. Koridor boyunca, Uluhanımız’ın yaldızlı çerçeveler içinde boy boy resimleri asılıydı. Ülkemizde yaşayan her çocuk gayet iyi bilirdi, her yerde karşısına fotoğrafları, yağlıboya portreleri çıkan, heykelleri meydanları, parkları süsleyen bu şahsiyeti. Regan, benzeri resimleri, televizyon ekranları dahil her yerde defalarca görüp kanıksadığı için, başını kaldırıp bir kere olsun bakmamıştı duvarlara.

Hiç bitmeyecekmiş gibi uzanan mermer koridorda ayak seslerimizi dinleyerek yürürken, annem, “Neden kız çocuklarını bu okula almıyorlar, hiç düşündün mü?” diye sormuştu bana. “Çünkü bizim çok daha zeki ve becerikli olduğumuzu bildikleri için, başarılarımızdan ödleri patlıyor!”

Doğrusu her zaman annemin düşüncelerini paylaşmazdım ama o gün ona hak vermiştim.

Nihayet ulaşmıştık yatakhaneye. Yan yana sıralanmış, üzerlerine beyaz trastikler geçirilmiş yatakların ortasında, bir an ürperdiğimi hatırlıyorum. Trastik, on yıl önce, benim de aralarında bulunduğum beyin takımının icadı, kirlenmeyen, eskimeyen, yanmayan, terletmeyen ve üşütmeyen bir tekstil ürünüydü. O gün belki de ilk kez gülümsemiştim kendi kendime, kumaşı parmaklarımla kontrol ederken. Ama keyfim uzun sürmemişti. Birazdan çocuğumu evine hiç benzemeyen bu koskocaman, steril koğuşta yapayalnız bırakıp gidecektik. On yılı burada geçtikten sonra, benim doğurduğum çocuktan geriye bir şey kalacak mıydı, bilemiyordum.

Yatakhane girdiğimizde, gözlerini nihayet yerden kaldıran Regan, yatak başlarındaki isimlere bakarak ilerlemiş, adını kendi bulmuştu. Ben yastığının altına oğlumun oyuncakları arasında en sevdiği uzaylı robotunu kimseye göstermeden tıkıştırırken, kulağına, “Yatağına senin için bir sürpriz bıraktım, sakın kimseye belli etme emi,” diye tembih etmiştim.

“Ne bıraktın?”

“Birlikte uyumayı sevdiğin bir şey.”

“Anneannemi mi?”

“Onu yastığın altına saklamak kolay değil.”

İkimiz de gülmüştük.

“Ne gülüşüyorsunuz?” diye sormuştu annem.

“Sır,” demiştim, oğlumla daha da güldükten sonra.

“Küserim ama size.”

“Asıl ben küstüm ikinize de,” demişti Regan, yüzünde mahzun bir ifadeyle.

“Ancak büyüdüğün zaman anlayacaksın, bu ayrılığa senin iyiliğin için katlandığımızı,” demiştim ben.

Annem bana katılmadığını belli etmek ister gibi, başını öte yana çevirmiş, sık kullandığı deyişi söylemişti, “O mezun olana kadar… gün doğmadan neler doğar!” Münakaşa edecek halim yoktu annemle, duymazlığa gelmiştim.

Sonra aramızda pek az konuşarak, yatağın yanındaki dar dolabın raflarına Regan’ın çamaşırlarını yerleştirmiş, göğüs cebine Saray amblemi işlenmiş formasını askıya asmış, spor ayakkabılarını alt rafa koymuştuk özenle. Biz bunları yaparken Regan yatakhanenin penceresinden dışarı bakıyordu.

“Evimiz ne tarafta, göstersene anne,” demişti.

Yanına gidip, evimizin bulunduğu tarafı işaret etmiştim.

“Ben her gece yatmadan önce, bu pencereden size el sallayacağım,” demişti henüz on yaşındaki çocuğum.

Bir an onu kucaklayıp, oradan kaçırmak geçmişti aklımdan. Gözlerimde titreşen yaşları görmemesi için, bir başka pencerenin önüne gidip, önümde uzanan çiçekli bahçeye bakmıştım. Annem, buranın bir zamanlar, çeşitli ağaçların ekili olduğu bir büyük bahçe olduğunu söylemişti. Bir zamanlar burada ağaç sever bir lider yaşamış. Ülkenin değişik yerlerinden çeşitli bitkiler, ağaçlar getirtmiş, ağaçları kestirmemek için bina dahi inşa ettirmemiş, küçük bir bağ evinde yaşamış hep. Demek adamın çocukları ölümünden sonra muhafaza edememiş, satmışlar topraklarını, diye düşünmüştüm, ne para kazanmışlardır ama!

Yatakhane penceresinin önünde durmuş, bahçedeki çeşitli desenler oluşturan rengârenk çiçeklere bakarken, seranın nerede bittiğini tespite çalışmıştım. Uçsuz bucaksız bir doğaya bakar gibiydim. Ah para, sen nelere kadirsin, demiştim içimden, çünkü Uluhan’ın sarayının bahçesi, insanda sonsuzluk hissi uyandırıyordu. Acaba aynalar mı kullanılmıştı bu algıyı yaratmak için?

Uluhanımız’ın algı operasyonu ustası olduğu halk arasında bilinir, sık konuşulurdu. Kim bilir belki de bahçenin bu uçsuz bucaksız görünümünde onun da katkısı vardı. İşte ben bunları düşünmeye dalmışken, aniden beni yerimden sıçratan bir zil çalmıştı. Üzerinde yerlere kadar mavi üniformasıyla bir kadın bitmişti kapıda. Nazik bir sesle, “Vakit tamam,” demişti bizlere, “Haydi anneler, çocuklarınızla vedalaşma zamanı geldi.”

Çocuğu Saray’da okumaya hak kazanmış birkaç anne, çocuklarımızı önümüze katıp merdivenlerden inmiş, onlarla yan bahçeye açılan kapının önünde vedalaşmıştık.

Regan’a önce annem sarılmıştı. Onun anneannesine vedasını sabırla bekleyip sonra ben kucaklamıştım oğlumu, kokusunu içime çekmiştim.

“Günler çabucak geçecek küçük tavşanım,” demiştim, “sekiz haftanın sonunda, seni ilk ara tatiline çıkartmak için bu kapının önünde olacağım.”

Sanırım bir yaş yuvarlanıyordu burnumun kenarından, çünkü bana, “Ağlama anne, bunu sen istedin,” demişti oğlum.

Ben istemedim, baban istedi, diyememiştim ona.

Çocuğumdan ayrılırken yüreğimin parçalandığını kimseye belli etmemiş, onu eğitim muhafızına teslim ederken, kendimi tutmuş, ağlamak için evime dönmeyi, annem sesimi duymasın diye banyoma kapanıp muslukları açmayı beklemiştim. Acaba annem de benden gizli ağlıyor muydu odasında? Zira o da torununun bakımını üstlenmesi sayesinde göreceli bir saygınlık kazanmıştı toplum içinde. Ne de olsa, itibarın büyük önem taşıdığı bir toplumda, kocasız olmamıza rağmen dişimiz, tırnağımızla çalışarak saygınlık kazanmış iki kadındık annemle ben. Zaaf göstermeyi sevmezdik.

Evet, başlarda hayat her ikimiz içinde kolay olmamıştı, ama benim kendi alanımda gösterdiğim başarı, kazandığım bilimsel ödüller, hele de iş yerimde bölüm başkanı tayin edilmem, tek çocuklu ve boşanmış bir kadın olmanın ayıbını sildi attı alnımdan! Ben artık hem Ramanis Cumhuriyeti’nin çok saygıdeğer bir üyesi, hem de Saray Akademisi’nde yetiştiği için özel görev üstlenmiş, önemli bir şahsın annesiyim! Çifte kavrulmuş itibar derler buna, ki saygınlığımın yarısı benim kişisel başarıma aitse, diğer yarısı oğlumun İstihbarat Bakanlığı Gizli Servisi’nde, üst mevkilerde bir eleman olmasından kaynaklanıyor. Annem de, her ikimizin rüzgârından yararlanmakta!

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.