Üç Devrimci Tiyatro Bir Meddah – Erdoğan Akduman

 

“Bu ülkede toplumsal çalkantılar oldum olası dinmek bilmedi. Bir türlü durulmadı. En güzel olduğunu sandığımız dönemlerde bile griden öteye geçip aydınlığa dönüşemedi. Bu gri, sisli hava kâbus gibi çöktü özellikle ilerici-devrimci mücadeleye gönül vermiş güzel insanlar üzerine… Ve çok şey geldi başlarına… İşte böyle gri, sisli ve bazen kapkara dönemlerde devrimci tiyatro yapmanın nasıl bir şey olduğunu ve sonuçlarını görüyoruz. Böylesi bir ortamda, geleneksel gösterilerimizden biri olan ”Meddah”ın, çağdaş boyutlarda yeniden değerlendirilerek gün ışığına çıkarılmasının yarattığı etkileri ve sanatçının başına gelen olayları görüyoruz.” Üç Devrimci Tiyatro Bir Meddah’tan Meddah başlıklı bölümü yayımlıyoruz.

Meddah

Gerçekleştiremediğim hayalimin üzerine gitmeye karar verdiğimde; 12 Mart 1971’de asker yönetime al koymuş, 1. Nihat Erim Hükümeti kurulmuştu.

ABS, döneminde Erol Toy Heka-Meddah adında tek kişilik bir oyun getirmiş, okumuştum. Süleyman Demirel’in çocukluğundan başlayarak gelişimini hicvediyor, ülkenin yaşadığı siyasal ortamı o günlerden başlayıp, Kore savaşını da içine alarak, 1960’lara kadar getiriyordu. Oldukça başarılı bir metindi. ABS döneminde değerlendirmek için zamanım yoktu. Artık gündeme getirebilirdim. Değerli araştırmacı-yazar dostum Erol Toy, metin üzerinde çalışma yapmama izin verdi. Uzun zamandır “Geleneksel Türk Tiyatosu” üzerine çalışıyordum zaten. Bize özgü tiyatronun, oyunculuğun nasıl olması gerektiği konusuna yoğunlaşmıştım. Meddahlığı bu çerçeve içinde hiç denenmemiş bir yöntemle deneyebilir, çağdaş tiyatro anlayışı içinde sahneye taşıyabilirdim. Gelenekselden yola çıkarak güzel bir sonuç elde edebileceğimi düşündüm.

12 Mart 1971 askeri idaresinin yoğun dönemi ve sıkıyönetim koşulları… Ne çok baskı yapılıyor, sansür uygulanıyor, nitelikli güzel insanlar tutuklanıyordu. Öldürülüyorlardı. Ve çaresiz milyonlarca insan, silahlı baskının yaptıklarını -“vatan haini” suçlamasıyla başlarına geleceklerden korkarak- uzaktan izliyordu sadece. Ülkenin içinde bulunduğu bu koşullarda, Meddah provaları için Halil’den tiyatronun boş olduğu saatlerde izin istedim. Her gece oyun, gündüz kendi provaları vardı. Dolayısıyla oyun sonraları gece 23’00 te provaya giriyordum. Gece sokağa çıkma yasağı olduğundan, sabah yasak kalktığı saate kadar tiyatroda tek başıma çalışıyordum. Bazı geceler prova sırasında silah sesleri duyuluyordu dışarıdan. Yine kimi vurdular diye geçiriyordum içimden sessiz salonda çınlayan repliklerimin arasında… Yoruluyor, provaya ara veriyor, nefes almak için sokağa çıkmak istiyor ama çıkamıyordum. Soluklanma zamanı içinde hapsedilmiş hissiyle kendimle her gece baş başa kalıyor, eskimiş sayılmayacak zamanların anılarını yaşıyordum. Tek başına prova yaptığım bu sahnede; Halk Oyuncuları ile yaşadığım onurlu başarıyı, seyircinin coşkusunu, umutlu bütünleşmenin heyecanlı alkışlarını gözümün önüne getiriyordum. Erol Toy’un Pir Sultan Abdal ve Aydın Engin’in Devr-i Süleyman adlı oyunlarını hatırlıyordum. Yaşar Kemal’in Teneke adlı oyununda Tevfik Ali, Çetin Altan’ın Komisyon adlı oyununda Kıpçak Fevzi (Turhan Feyzioğlu) rollerini kafamın içinde yeniden oynuyordum. Her biri ayrı değerdeki sanatçı arkadaşlarımı özlemle hatırlıyordum. HO dağılmış, o değerli arkadaşların her biri başka yerlere gitmiş, onların yerine Ankara Birliği Sahnesi gelmişti. Ve ben şimdi kurucusu olduğum tiyatronun geriye kalanlarının oynadığı sahnede tek başına prova soluklanmaları sırasında, sıkıyönetimin hapsettiği gecelerde, boğazım düğümlenerek dinlendiğimi zannedip anılarla yoruluyordum. Haydi kalk. Yeter artık dinlendiğin. Prova! Ve uyarlayan-yöneten-oynayan olarak provaya devam ediyorum… Salon müsait olmadığı için gündüzleri provam yoktu. Ya olabilen etkinliklere katılıyor ya da henüz tutuklanmamış arkadaşlarla oluyordum. Cesaretlendiren, yüreklendirenler olduğu gibi böyle bir dönemde tiyatro yapmanın anlamsızlığını dile getirenler de oluyordu. Bunların yanı sıra, nesli tükenmiş, unutulmuş geleneksel bir türü sahneye taşımak gibi denenmemişi hayata geçirecek kapasitemden şüphe edenler vardı. Şair, felsefeci Vasıf’ın diğer abisi Veysel Öngören bunlardan biriydi. Oyunu izledikten sonra başarıma övgüler düzerek özür diledi ve bunu gazete sütununa bile yansıttı.

Ankara 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi, Anayasa’yı tebdil, tağyir ve ilgaya teşebbüsten TCK’nın 146/1 madde gereği, aralarında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın da bulunduğu 17 genci ölüm cezasına çarptırdı. Nereye gidiyor bu ülke? Nereye?!.. Ve ben gece sabahlara kadar provaya devam ediyorum. Oyunu sahnelerken seçtiğim yöntem müthiş efor istiyordu. Kırka yakın kişiyi oynuyordum ve her birini tavır, ses ve jestleriyle gösteriyordum. Oyun kişileri bazı sahnelerde beş, altı, yedi kişi bir araya geliyor, tartışı yordu. Birinden salise farkıyla çıkıyor, diğer kişi oluyordum. Oyunun çıkmasına on beş-yirmi gün kala, Dil Tarih Coğrafya Fakültesinden Enis Gençtürk adlı bir öğrenci, “meddah” üzerine araştırma yaptığını ve provayı izlemek istediğini söyledi. Kabul ettim. Bu arkadaş daha sonra asistanlığımı üstlendi. Artık sıkıyönetim geceleri yalnız değildim. Enis’in yardımları bana güç verdi. Zor koşullar altında, meddahlığı çağdaş tiyatro anlayışı içinde sahneye taşıyor, Türk tiyatro tarihinde bir ilki gerçekleştiriyordum.

18 Kasım 1971 tarihinde Ankara Birliği Sahnesi’nde prömiyer yaptım.

MEDDAH
Yazan: Erol Toy
Sahneye Uyarlayan, Yöneten, Oynayan: Erdoğan Akduman
Reji Asistanı: Enis Gençtürk
Final Müziği: Yaşar Giriftin
Fotoğrafları Çeken: İbrahim Berkman

Ve o salonda sekiz oyun oynadım. Oyunun galasını bu salonda yaptım. Salon dolu, heyecanım uç noktadaydı. Son repliğimi söyleyip selama durduğumda alkış yağmuru başladı. Bütün salon ayakta alkışlıyordu. Defalarca selama çıktım. Türk tiyatrosunun önemli değerlerinden Devlet Tiyatroları rejisörü, konservatuar hocası Mahir Canova ön sırada ayakta ve mutluluğu yüzünden okunarak alkışlıyordu. Göz göze geldik. O saniyeleri hayatım boyunca unutamam. Neden unutamadığımı anlatayım.

1932 yılında açılan Halkevleri, 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti tarafından 1951’de kapatılmıştı. 1960 askeri darbe sonrası tekrar açıldı. Demokrat Parti’nin tutuklanan Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Refik Koraltan’ın evi, Halkevlerine tahsis edildi. Ankara-Çankaya Halkevi olarak faaliyete geçti. Orada tiyatro kurslarına katıldım. Sergilenen oyunlarda rol aldım. Mahir Canova, Suat Taşer, Haldun Marlalı, İlyas Avcı, Nurettin Sevin, Nüzhet Şenbay gibi tiyatro tarihimizin önemli isimleri hocalarımızdı. Bu dönemde, Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü imtihanlarına girdim. Birlikte girdiğim Halkevlerinden bazı arkadaşlarım kazandı, herkes mutlaka kazanacağımı düşündüğü halde ben kazanamadım. İmtihan heyeti üyesi Mahir Canova’ya gidip neden kazanamadığımı sorduğumda, “Senin oyunculuk tahsiline ihtiyacın yok. Bu halinle her yerde sahneye çıkabilirsin,” dedi. Kafa buluyor diye sinirlendim. Saygıda asla kusur etmediğim hocama bu defa, “Mutlaka konservatuar okuyacağım ve gün gelecek, kendimi size ayakta alkışlatacağım,” diye sesimi yükselttim, ne diyeceğini beklemeden hızla uzaklaştım. Derhal İstanbul Belediye Konservatuarı Tiyatro Bölümüne müracaat ettim. İmtihana girdim, kazandım…

Ve Meddah’ın gala gecesinde sözümü tutmuş, hocamı ayakta alkışlattırıyordum. Gala kokteylinde müthiş övgüler aldım. Hocam Mahir Canova gitmemiş, bekliyordu. Tiyatroda ilk hocalarımdan biriydi. Üzerimde emeği vardı. Haklı olarak bu başarıda kendine de pay çıkararak gururlanarak kutladı. Aht ettiğim o günü hatırlattım. “Öyle demesem böyle olabilir miydin,” dedi. Erol Toy ve Fransız eşi, Fransa Konsolosluğu’ndan konuklarıyla birlikte izledi oyunu. Birlikte paylaştık övgüleri. Konsolos ve diğerlerine oyun konusu hakkında tek cümle bile açıklama yapmamış olmalarına rağmen konuyu anlamaları ve özgün anlatım tekniğinden, oyunculuk performansından etkilenmiş olmaları bizi daha da mutlu etti.

Gala gecesi annem, babam da oradaydı. Kokteylde, onların mutluluğunu, (babam oyuncu olmama ilk başlarda çok karşıydı. Laf aramızda, koca adam olmama rağmen dayak bile yedim) hele ki, bu gün hayatta olmayan annemin değerli tiyatro insanları tarafından eli öpülerek hakkımda yaptıkları övgüler karşısında gururlanışı, ölünceye kadar gözümün önünden gitmeyecek.

AST müdürü Okan Öner’in önerisiyle 14 Aralık’tan itibaren Ankara Sanat Tiyatrosu salonuna geçerek oyunlarıma orada devam ettim. Oyun büyük ilgi görüyordu. Çok güzel, kayda değer pek çok eleştiri yazıldı. “Meddah” olgusunu, seyirci gibi birçok tiyatro oyuncusu da bilmiyordu. Tiyatro alanında attığım bu çok önemli saydığım adımda, amacıma ulaşmış olmanın gururu içindeydim. Tepkiler harikaydı, seyircinin oyuna katılımı muhteşemdi. Bana bu deneyi gerçekleştirmeye olanak sağlayan değerli dostum Erol Toy’a teşekkür ediyorum.

Mart 1972 tarihine kadar haftanın belli günleri oynadım Meddah’ı. Ocak 1972 sayısında Tiyatro 72 Dergisi, beni “Ayın Oyuncusu” seçmişti. Dergi sahibi gazeteci-yazar Tanju Cılızoğlu, 3 özel gösteri için İstanbul’a davet etti. Mart ayının 11, 12 ve 13’ünde, Devekuşu Kabere ve Küçük Sahne’de oynayacaktım.

İstanbul’da Gülsüm Kamu Tiyatrosu’nda oynayan Mustafa Alabora, THKP-C davası sürecinde tutuklanmış, bir süre sonra salıverilmişti. Hakkında tanıyan, tanımayan “muhbir” vs suçlamasında bulunuyordu. Konservatuardan beri tanıdığım, bir ara içtiğimiz su bile ayrı gitmeyen arkadaşım hakkında söylenenlere üzülüyor, öyle biri olamayacağını her suçlayana söylüyor, aklamaya çalışıyordum. Küçük Sahne’de, oyunun başlamasına bir saat kala tiyatroya gelmiş, son kontrollerimi yapıyorken yanında genç bir adamla birlikte Mustafa Alabora’nın gelmekte olduğunu gördüm. Birlikte bana doğru geliyorlardı. Eski dostumu görünce sevindim. Karşılamak üzere sahneden salona indim. Beş altı adım kala koşarak geldi. Adam geride kalmıştı. Özlemle birbirimize sarıldık, sarmaş dolaş olduk. O arada kulağıma aceleyle, yanındakinin polis olduğuunu fısıldadı. Adam yanımıza gelince Mustafa, “Arkadaşım Cengiz. Bu da çok eski arkadaşım, ABS’den ortağım Erdoğan,” dedi. Havadan sudan konuşmaya başladık. Oyunu izlediler. Çıkışta birlikte olduk. Sarıyer Börekçisi’ne gittik. Oradan Mustafa’nın evine. Konuları dikkatli seçiyor, yanımızdan bir saniye ayrılmayan polis Cengiz’e koz verecek cümleler kurmamaya dikkat ediyorduk. Hey gidi günler… Yıllara dayanan ne güzel günlerimiz geçti Mustafa’yla Bomonti’deki bu evde… Annesi Hayat, annem gibi yakındı. Anıları yad ettik. İstanbul turnesi sonrası ben yine Ankara’ya döndüm.

Meddah’ı sahneye taşımakla elde ettiğim büyük başarıya rağmen bu yıl fena halde acı doluydu. Kızıldere’de, Mahir Ça-yan ve arkadaşları öldürüldü. Ancak Ertuğrul Kürkçü sağ kurtulabildi (30 Mart 1972). Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edildi (6 Mayıs 1972). Bu yıl aynı zamanda yüreğimin parçalandığı, aklımın ağladığı yıl oldu.

Meddah’la Anadolu Turnesi

Oyunlarım devam ederken, 45-50 gün sonrası için Anadolu turnesini organize edecek birini arıyordum. Haberi alan adını duyduğum ama tanışıklığım olmayan genç bir organizatör geldi. Oturup konuştuk. Meseleye ticari açıdan yaklaşıyordu. Akabinde soruşturduğumda, iyi niyetli güvenilir biri olduğunu öğrendim. Her konuda anlaştık ve organizasyon için yola çıktı. Organizatör, Akşehir’den başlayarak 22 şehir ve kasaba ile anlaşma imzalamış olarak döndü. Hangi şehirlere gitmesi, hangilerine gitmemesi konusunda bir şey konuşmamıştık. İnisiyatifi tamamen ona bırakmıştım. Önüme koyduğu sözleşmelerde sıkıntı yaratacağını tahmin ettiğim hatta ürktüğüm kentler vardı. Organizatör, ürkecek bir durum olmadığını, kim olduğumu bilen ve sergilediğim oyunun niteliğinden haberdar olan dernek ve sendikalarla sözleşme yaptığını, içimin rahat olmasını söyledi. Balıkesir-Susurluklu bir minibüs sahibiyle anlaştım. Oyunun teknik sorumlusu sevdiğim arkadaşım Ayhan, organizatör ve ben minibüsle turneye çıkma hazırlığındayken; Mustafa’nın tekrar tutuklandığını, imzaladığımız protokolün evinde ele geçtiğini duydum. Eş-dost, benim de tutuklanabileceğim uyarısı yapı-yordu. Yapacak bir şey yoktu. Turne arkadaşlarıma konuyla ilgili en küçük bir açıklama yapmadan, olası gelişmeler hakkında öngörüde bulunmadan yola çıktık.

Ülke, sıkıyönetim koşullarının ağırlığı altındaydı. Zaman zaman yollarda askerler tarafından çevriliyor, aramaya tabi tutuluyorduk. Baskı ve zulmün kahreden etkisi, gittiğimiz her yerde fazlasıyla hissediliyordu. Buna rağmen oynadığım her kentte büyük ilgi görüyordum. Ankara-İstanbul seyircisiyle, Anadolu seyircisi arasında oyuna yaklaşım farkını somut olarak görüyordum. Anadolulu seyircinin “meddah” geleneğine aşinalığı benim açımdan oldukça lezzetliydi. Özellikle yer yer seyirciyle yaptığım konuşmalara katılım ve aynı dilde konuşarak oyuna yaptıkları katkı takdire şayandı. Hele soyutlama yaparak yarattığım atmosferin içine girmeleri, sahneye çıkarak kaldığım yerden hikâye üretmeleri muhteşemdi. 6-7 kişiyi aynı sahnede birbirleriyle konuşturuyor olmamın yarattığı havayı Anadolu halkı kadar güzel algılayan galiba zor bulunur. Daha ileri gideyim, sanırım bulunmaz. İki saate yakın süren oyun, seyircinin katılımıyla bazı yerlerde üç saati buluyordu.

Oynayacağımız şehrin mülki amirliğine gitmeden önce oyunun metnini, kişisel bilgileri gönderiyor, gerekli izinleri alıyorduk. Birçok yerde izin vermemek için zorluk çıkardılar. Her gittiğimiz yerde oyuna özellikle ilerici-devrimci kesim büyük ilgi gösterdi. Her oynadığımız yerde mutlaka bir anı oluştu ama bazılarında burada anlatmadan geçemeyeceğim olaylar yaşadım.

Elazığ’da sinema salonunda oynuyordum. Ön sıra koltuklarının önüne konulan ayrıcalıklı koltuklara oturmuş, önlerine sehpa konulmuş, oyun boyunca duvar gibi yüz ifadeleriyle izleyen vali ve belediye başkanı tepkilerini finalde sergiledi. Zaman zaman seyirciyle sohbet ettiğim, fikir danıştığım, kışkırttığım için görüyordum ifadelerini. Selama çıkmış alkışlara karşılık veriyordum ki dayanamadılar. Hangisi olduğunu anlamadığım biri, “Utan, utan,” diye bağırdı alkışları bastırmaya çalışan bir sesle. Komünistlik propagandası yaptığımı söyledi vali bey. “Bu milletle alay edemezsin,” dedi diğeri. Duymazdan gelerek selam vermeye devam ettim. Fakat mülki erkânın tepkisi salonu tetikledi. Valiye ve başkana kendini göstermek isteyen yirmi kadar kişi arka sıralardan yuhlayarak sahneye yürümeye başladı. Onlara katılanlar oldu. Salon birden karıştı. Neredeyse bütün salon ayağa kalktı. Alkışlar çoğaldı, devrimci sloganlar atılmaya başlandı. Vali oradaydı. Sivil polisler oyun boyunca zaten kendini belli ediyordu. Benim müdahalem işleri daha kötüye sürükleye-bilirdi. Derhal kulise kaçtım. Yüksek zevatın(!) emirleri duyuluyordu. Neyse ki, vali sözü dinleyen yardakçı yalakaların dayağından kurtuldum. Organizatör, tutuklanacağım haberini getirdi kulise. Oyun yorgunluğuna, kanter içinde kalmışlığıma rağmen yıldırım hızıyla şehri terk ederek tutuklanmaktan kurtuldum.

Organizatör, yaptığı sözleşmeleri Ankara’da önüme koyduğunda Erzurum organizasyonu konusunda kuşku duyduğumu söylemiştim. Güvence vermişti. Fakat yine de endişeliydim. Erzurum halkının genel siyasi eğilimini bildiğimden şehir girişinde, ne olur ne olmaz diye minibüsün dış yüzeyine astığımız Meddah afişlerini söktürdüm. Öğleye yakın girdik şehre. Oyun aynı günün akşamıydı. Doğruca otele gittik. Valizlerimizi arabada bırakarak otel resepsiyonunda kaydımızı yaptırırken iki genç iki yanıma geldi. Biri kulağıma eğilerek özel görüşme istedi. “Olur,” dedim. Kayıt işlemini tamamlayıp birinci katta bulunan lobiye çıktık. Organizatöre, Ayhan’a ve şoföre beklemelerini söyledim. Hangi salonda oynayacağımızı henüz bilmiyordum. Organizatör, otele yerleştikten sonra sözleşme yaptığı kişiyle temas edecek, oynayacağımız salonu öğrenecekti. Biz de gidip dekorumuzu, ışığımızı kuracak, kaba prova yapıp akşamı bekleyecektik. Biz akşamı beklerken organizatör, diğer bürokratik ve maddi işlerle ilgilenecekti. Genel işleyiş buydu. İki genç, kötü şeyler olacağının habercisi gibi gergindi. Lobide ıssız bir köşeye çektiler beni, oturmamı rica ettiler. İsimlerini söyleyip kimliklerini gösterdiler. Erzurum Üniversitesinde öğrenci olduklarını, oyunu nerede sergileyeceğimi bilip bilmediğimi sordu biri. Bilmediğimi, birazdan öğreneceğimi söyledim. Kim olduğumu iyi bildiklerini, bu otelde kalacağımı öğrendiklerini, sabahtan beri gelmemi beklediklerini, devrimci olduklarını, oyunu ülkücü gençlerin organize ettiğini, Atatürk Üniversitesi’nde oynayacağımı söylediler. Üniversitenin ülkücülerin hâkimiyetinde olduğunu biliyordum. İnanamadım. Sözleşmede ülkü ocakları ismi falan yoktu. Kaldı ki, ülkücülerin benim kim olduğumu biliyor olması lazım diye düşündüm. Satın aldıkları biletleri gösterdiler. Normal bir davetiye gibiydi bilet. Tiyatronun insan duygu ve düşüncelerini besleyen bir sanat olduğuna dair hoş bir cümle yazmışlardı. İlerici-devrimcilerin oyunu izlemeye geleceklerini, hepsinin silahla taranacağını, salona bomba atılacağını söylediler. Kan gövdeyi götürecek, çok sayıda kişi ölecekti. Akıl almayacak, insan denen yaratığa yakışmayacak çok şey oluyordu bu ülkede. Vahşetin bu kadarı yaşanır mı diye düşünmedim. Yaşanabilirdi. Ancak inanmadım onlara. “Bunları biliyorsanız niye oyunu izlemeye geliyorsunuz,” diye sordum. Ülkücüler ve devrimciler inatlaşmış. Oyunu izlemeye silahlarıyla gelecekler, ülkücülerin en ufak bir hareketinde karşılık vereceklermiş. Hatta aranan bazı devrimci kişilerin de bu inat uğruna oyuna geleceğini söylediler. Alparslan Türkeş’in aynı gün konuşması varmış Erzurum meydanında. Öyle dediler. Oyunun başlama saati, Türkeş’in konuşmasının bitiş saatine denk geliyormuş. Halk Eğitim Merkezinde, Necip Fazıl Kısakürek’in bir oyunu sergileniyormuş bu akşam. O oyunun bitiş saati de benim oyun saatime uygun düşüyormuş vs. İnanması güç şeylerdi bunlar. Bir saate yakın sürdü konuşmamız. Sonuç olarak, üniversiteye uğramadan, kimselerle görüşmeden Erzurum’dan ayrılmamı önerdiler. Kararsız kaldım. Türkeş’in mitingi, Necip Fazıl’ın oyunu falan yalan mı doğru mu olduğu değildi asıl üzerinde durduğum. Sözleşmede unvanı yazılı olmayan Ülkü Ocakları’nın işin içinde olup olmadığıydı. Bunu görmek, anlamak istiyordum. Onlar beni inandırmaya çalıştı, ben görmekte ısrar ettim. Bunun üzerine bir-bir buçuk saat oyalanmamı, üniversitede önlem alacaklarını, gerekirse beni koruyacaklarını söyleyerek gittiler. Konuştuklarımızı Ayhan’a, organizatöre ve şoföre anlatmadım. Bir saat sonra, üniversiteye hareket ettik. Kapıya geldiğimizde, minibüsün beklemesini, içeriye tek başıma gireceğimi söyledim. İki gençle uzun süren konuşmamdan zaten şüphelenmişlerdi. Bir terslik olduğunu anladılar. Şoför, o güne kadar haberimiz olmayan tabancasını arabanın neresine sakladıysa çıkardı. İhtiyacımız olmadığını, tabancayla yakalanırsak başımızın büyük belaya gireceğini, o nedenle bulunamayacak bir yere gizlemesini söyledim. Ayhan, benimle gelmekte ısrarlıydı. Sırtımı hiçbir şey düşünmeden dönebileceğim kadar çok güvendiğim, adam gibi adam tabirini sonuna kadar hak eden, iyi kavgacı, gözü pek bir devrimciydi. Onunla girdik içeri. Oyun afişi ve üzerine yazılı bilet satış yeri, günü, saati ve hangi salonda oynanacağı bilgilerini içeren panoyu gördük. Bilet satışlarının yapıldığı, kantine yürürken, Ayhan’a birkaç cümleyle olayı açıkladım. Taşkınlık yapmaması, her ne yaşarsak yaşayalım hiçbir şeye karışmaması, konuşmaması konusunda namus sözü aldım. Orta büyüklükte, uzunca bir yerdi kantin. Girdiğimizde yedi-sekiz kişi bilet satışı yapılan masa başında oturuyordu. Kendimi tanıttım. Saygılı davranarak kalktılar. Sıcak ilgi gösterdiler. Hal-hatır sohbetinden sonra oynayacağım salonu görmek istediğimi söyledim. İçlerinden biri, oyunun oynanacağı anfiyi hemen açtırmalarını emretti. Yakınında duran üç kişi emir alan asker edasıyla fırladı. Belli ki liderleriydi. Bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sordu. Bir süre sonra anfiye gitmek üzere kantinden çıktık. Lider, ben ve Ayhan önde, diğerleri arkada yürüyorduk. Yol biraz uzaktı. Çevre sessizdi. Herhangi bir olağanüstülük olup olmadığını anlamak için dikkat kesilmiştim. Yüksek binanın tavanına yatmış, elinde silahla birini gördüm sanki. Anfiye geldik. İşi yokuşa sürüp, burada oyun oynanamayacağını söyledim. Daha büyük ve sahne görevi yapacak alanın daha geniş olduğu bir başka anfiden söz ettiler. Orayı da görmek istediğimi söyledim. Anfinin anahtarının derhal bulunması, tahsis için gerekli iznin alınması emri üzerine üç kişi yine fırladı. Bir kişinin yapacağı iş için her yere üç kişinin gitmesi dikkatimi çekti. Sözü edilen anfiye doğru yola çıktık. Bir süre sonra anfinin anahtarı görevli kişi tarafından getirildi. Gerçekten de oyun oynanabilir nitelikteydi. İşi yokuşa sürecek gerekçem kalmamıştı. Lider konumundaki kişiye, baş başa görüşmek, bazı şeyleri açıklığa kavuşturmak istediğimi söyledim. “Görüşelim,” dedi ve koridora çıktık. Biraz yürüdük, merdivenleri indik. Alt katta bir çay ocağına girdik. Burası ince uzun bir salondu. İçeride on-on beş kadar genç vardı. Lider içeri girince saygı hareketliliği oldu. Sırtımızı duvara vererek uzun masada yan yana oturduk. Ayhan yanımdaydı. “Kimsiniz? Siyasal görüşünüz ne,” dedim. “Bunun önemi yok. Görüşeceğimiz konu nedir,” dedi. Benim kim olduğumu bilip bilmediklerini sordum. Çok iyi bildiğini söyledi lider.

“Yani Halk Oyuncuları, Ankara Birliği Sahnesi gibi dünya görüşü belli tiyatrolardan geldiğimi biliyor musunuz?”
“Tabi biliyorum.”
“O halde Meddah adlı oyunun içeriğini de biliyorsunuz?”
“Gayet iyi biliyorum.”
“Ben de sizin kim olduğunuzu gayet iyi biliyorum.”
Lider şaşırdı. “Kimmişiz,” dedi.
“Ülkü Ocakları’ndansınız.”
“Olabilir, ne var bunda? Meddahlık geleneksel kültürümüzdür. Biz milliyetçiler buna sahip çıkıyoruz. Bu yüzden sizi takdir ediyoruz. Ankara’da oyunu seyrederek çok beğenen arkadaşlarımızın tavsiyesiyle Erzurum halkına seyrettirmek istedik. Siyaset yapmıyoruz burada,” dedi.

Adam kararlıydı. Salona polis istediğimi söyledim. “Olur,” dedi. “Bütün salonu koruma altına alacak sayıda polis istiyorum,” dedim. “Peki. Siz isteyin, bütün Erzurum’un polisini yığayım buraya,” dedi. Ne söylesem alttan alarak kendine göre inandırıcı karşılıklar veriyordu. Çevrede bulunanların bakışları sürekli üzerimizdeydi. Baktım ki kaçış yok. Bunun üzerine otele gelen, devrimci öğrenci olduğunu söyleyen iki gencin söylediklerini anlatmaya başladım. Konuşmam bitene kadar dikkatle dinledi. Sinirlenmişti ama renk vermemeye çalışıyordu. Son olarak, “Bu nedenlerden dolayı, burada oynamayacağım,” dedim. Sizli bizli konuşma bitti. Üzerine basarak “Oynayacaksın,” dedi. “Oynamayacağım,” dedim. Oynayacaksın, oynamayacağım üzerine yapılan konuşmalara son noktayı, belinden çıkardığı tabancayı masaya bırakarak koydu. “Oynayacaksın,” dedi. Ayhan kıpırdanmaya başlayınca işaretle durdurdum. Silahı gören gençler derhal hareketlendi. Lider, oturmalarını işaret etti. Oturdular ama tetikteydiler. “Burada oynarsam pek çok kişi ölecek. Bile bile onları ölüme götüreceğim. Ama oynamazsam anladığım kadarı ile ben öleceğim.” Lider açık bir dille ve kararlılıkla onayladı. Devrimci olduğunu söyleyen iki gencin anlattıklarının doğru olduğuna inandım. “Milliyetçilik, ülkücülük bu olmamalı. Gerçekten de hepimizin amacı bu ülkenin daha güzel yarınları içinse…” diye başlayıp hamasi cümlelerle ikna etmeye çalıştım. “Ama siz yine de kararlıysanız, ben ölüme hazırım. Buyurun savunmasız ve yalnızım. Birçok kişinin ölümüne neden olacaksam, kendi ölümüme razıyım. Kararım kesindir.” Lider, bir süre düşündü. “Oynayacaksın. Benim de kararım kesin,” dedi ve silahı eline aldı. Gerçekten de öldürecekti. Hazırlığı bu yöndeydi. Diğer masalardaki gençler her an üzeri-me atılacak gibi tetikte bekliyordu. O an yaşadığım duyguları anlatamam. Ne var ki hiçbir biçimde oyun sırasında yaşanacak katliamın aracısı olamazdım. Hayatım buraya kadarmış diye düşündüm. Şimdi ölüm zamanıydı. Ayhan’a işaret ettim, kalk-tık. Kalktım ama nasıl kalktım bir ben bilirim. “Ölürüm” demek ölümle yüz yüze gelmeden ne kadar da kolaymış. Ağır ağır kapıya doğru birkaç adım attım. Saniyeler değil bir ömür geçti sanki. Hiçbir şey duymuyor, görmüyor, akıbetim için yürüyordum. Bir zaman sonra liderin yanımda olduğunu farkettim. Tabancasını beline taktı. Hiç konuşmadan dışarı çıktık. Birlikte yürüyoruz. Bir süre sonra durdu, arkadan gelen adamlarını bekledi. Ben, Ayhan’la devam ettim. Sekiz on adım sonra durup bekledik. Adamlarıyla bir şeyler konuştuktan sonra yanıma geldi. “Bir dakika bile Erzurum’da kalmıyorsun. Otele uğramıyorsun. Minibüsün dışarıda bekliyormuş. Biniyorsun ve şehri süratle terk ediyorsun. Sana şehir çıkışına kadar kendi arabamla refakat edeceğim,” dedi. “Neden refakat ediyorsunuz ki,” dedim şüpheyle.

“Çünkü seni sevdim. Başkalarını korumak adına kendini bile bile ölüme atan birisin. Sana eşlik etmezsem, ulaşamadığımız arkadaşlar, oyun oynamadan kaçıyor diye önünü kesebilirler. Ne yapacaklarını da bilemem. Beni bekle,” dedi. Minibüse bindik bekledik. O da kendi arabasıyla geldi. Hareket etmemizi söyledi ve gerçekten de Erzurum çıkışına kadar eşlik etti. Sonra korna çalarak bizi yalnız bıraktı. Siyasal bilinci olmayan, her şeye para kazanma açısından bakan organizatörün böyle bir şeyler yaşayabileceğimizi düşünemediğine eminim. O yüzden suçlamadım. Kendimi suçladım. O günün şartlarında kim organize ederse etsin, o şehre gitmek zaten riskliydi. Erzurum sözleşmesini gördüğüm gün iptal ettirmeliydim. Oyun oynamaya müsait salon olmadığını, sözleşmeyi karşılıklı feshettiğimizi söyledim. Organizatörlük yüzdesini alamayacak olmasına üzülünce sinirlendim. Ayhan, en sakin tavrıyla beni yatıştırıp konuya biraz açıklık getirerek organizatörü tehditkâr sözlerle susturdu.

Erzurum’dan sonra Gümüşhane’de oynayacaktık. Böylece oraya bir gün önceden gitmiş olduk. Otele yerleştik. O günü Erzurum’da Ayhan’la yaşadıklarımızı yad ederek ve otelden hemen hiç çıkmayarak geçirdik. Ertesi gün dekor ve ışıkları kurmak için, Ayhan salona gitti. Lobide oturmuş gazete oku-yordum. Bir polis geldi yanıma. “Erdoğan Akduman,” dedi. “Benim,” dedim. “Emniyete kadar gideceğiz, buyurun,” dedi. Emniyet Amirinin daveti(!) üzerine polis nezaretinde gittim.

“Sen kimsin,” dedi.
“Ben Erdoğan Akduman.”
“Erol Toy nerede?”
“Bilmiyorum.”
“Nasıl bilmezsin? Git onu da getir.”
“Benimle turneye gelmedi.”
“Niye gelmedi?”
“Komiserim, oyunun yazarı turneye gelmez.”
“Niye gelmez efendim. Yalan söyleme git getir. Yoksa buradan çıkamazsın.”

Hoppalaaa… Sayın komiseri inandırmak biraz zor oldu. Sonra asıl konuya girdi. Meddah oyununu oynayamayacağımı, oynamak istersem tutuklanacağımı söyledi. Oyunu neden oynayamayacağıma dair yazılı belge istedim. Çok sinirlendi. Derhal Gümüşhane’yi terk etmezsem tutuklayacaktı. Yanıma iki polis katarak, “Hemen Gümüşhane’den çıkmazsa vurun kelepçeyi,” dedi. Salona gittik polislerle beraber. Meğer salon sahibi de emniyetin talimatı üzerine dekor ve ışıkların salona girmesine izin vermemiş. Gümüşhane’de de oynayamadan ayrıldık. Öğrendiğim ki, Elazığ valisi, oyunun komünizm propogandası yaptığını, çok sakıncalı olduğunu bildirmiş Gümüşhane’ye.

Tarsus turnesinde salon, genelde öğretmen ve öğrencilerle doluydu. Ön sırada oturanların sivil polisler olduğu çok belliydi. Oyunu teybe alıyorlardı. Hiçbir şeye reaksiyon göstermiyorlar, görevli ifadelerle izliyorlardı. Seyirci buz gibiydi. Reaksiyon vermiyor, oyuna katılmaktan çekiniyorlardı. Herhalde aralarına sivil polisler serpiştirilmişti. Kim reaksiyon verirse mimlenecek, götürülecek diye korkuyor olmalıydılar. Seyirci ile konuşmalarımda ya cevap alamıyor ya da ürkek cevaplar alıyordum. Bunun üzerine, ön sıradaki polislerle konuşmaya başladım. Teyplerini, daha iyi ses alabilmeleri için sahnenin önüne bırakmalarını isteyerek rahat hareket etmelerini, polis olduklarını zaten herkesin bildiğini, insani reaksiyonlar vermenin tadına varmalarını söyleyerek onları ve salonu yumuşatmaya çalıştım lakin fayda etmedi. Polisler kendi duygularına sıkıyönetim uygulamayı sürdürdü. Ama bir süre sonra seyirciler rahatladı ve normal reaksiyonlarını vermeye başladı. Bu sayede oyun üç saate yakın sürdü. Meddah turnesi sırasında benzer olaylar süregitti. Bütün olumsuzluklara rağmen turneyi başarıyla tamamladım.

Meddah’ı, 1971-1979 tarihleri arasında cezaevi öncesi ve sonrası kesintilerle yüz elli kere oynadım. Halk tarafından unutulan, çok azının adını duyduğu Meddah, artık herkes tarafından duyulmuş, tanınmıştı. O güne kadar hiçbir sanatçının üzerinde durmadığı, seyirciyle buluşturmadığı hatta çoğunun ne olduğunu bile bilmediği “meddah” olgusunu, çağdaş boyutlarda gün ışığına çıkarmış olmam tiyatro sanatçılarının ilgisini çekti. Sahneye taşıdığım yöntemle olmasa bile benden sonra Erol Günaydın, Gazanfer Özcan ve birkaç diğer değerli sanatçı sahnelerde ve televizyonlarda sergilemeye başladı.

İlerleyen yıllarda, sahneye taşıdığım tekniği kullanarak aynı çerçeve içinde çalışmak isteyen bazı genç sanatçılarla birlikte oldum. Tarafımdan yazılan Bir Düzensiz Hikâye-Meddah oyununu çalıştık. Zordu, çok zordu. Ne yazık ki devam edemediler. Ya çalışmalar yarım kaldı ya genel provadan öteye geçemedi. (Bu oyunu, 1995 yılında Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda oynadım. Turne yaptım. Harika tepkiler aldım.)

Bolu-Mengen doğumluydum. Festival nedeniyle Mengenli sanatçı olarak davet ettiler. Her ne kadar hemşericilik/bölgecilik ayrımına karşı dursam da kabul ettim. 24 Kasım 1977 tarihinde oradaydım. “Kahvehanede oynayacaksın,” dediler. “Eskiden olduğu gibi kahvehanelerde hikâye anlatan türden meddahlık yapmıyorum. Ne yaptığımı bilmeden mi çağırdınız? Bana sahne gerek,” dedim sinirli bir ifadeyle. “Tamam. Sinirlenme sakin ol hemşerim. Sen bizim gururumuzsun, sakin ol. Önce bir gör kahvehaneyi.” Kahvehaneye gittik. Şaştım kaldım. Masaları yan yana getirip birbirlerine çivilemiş, sahne yapmışlar. Arkaya da masa örtülerinden fon perdesi oluşturmuşlar. Yaratıcılığın bu kadarına pes!.. Kendi fon perdemizi kurmadan, masalar üzerinde oynadım. Sallanıyordu ama olsun. Seyirci ilgiyle izliyor, eğleniyordu. Reaksiyonlar çok güzeldi… Mülki erkân oyunu bürokrat tavırla, donuk ifadelerle izliyordu çoğu yerde olduğu gibi… Oyun bitti. Alkış kıyamet… Kulis olmadığı için gidemiyorum. Alkış dinecek, masalardan yere inip ocağa geçeceğim. Bir çay içip dinleneceğim. Niyetim böyle. Alkışlamayan, öfkeli kinle bakan birkaç kişi sadece mülki erkân. Onların aşırı devletçiliğine, aşırı komünizm düşmanlığına alıştığım için önemsemiyorum. Alkışlar dinmek üzereyken organize eden Mengenli arkadaşlardan biri kolumdan çektiği gibi beni aşağı aldı. Birkaç kişi daha çevremi sararak aralarına alıp dışarı çıkardılar. “Ne oluyor yahu,” diye sorup duruyorum. “Gidiyoruz, anlatırız” diyerek neredeyse karga tulumba arabaya attılar. Bu ne şiddet bu ne celal?.. Oyunu fazlasıyla sakıncalı bulan Mengen’in devleti temsilen üst düzey yetkilisi, “Oyun biter bitmez tutuklayın bu komünisti,” diye emir vermiş. “Haydi durmayın. Topukla arkadaşım. Ne duruyorsun? Tutuklanacak! Şimdi gelirler, yürü!” Geldiğimiz özel araç sahibi arkadaşım gaza bastı. Bir saniye bile durmadan Meddah kostümleriyle geceyarısı Mengen’den kaçtık, kaçırıldık. Mengen’in gururu, Mengenli sanatçı (!) olarak Mengen’de tutuklanmaktan son anda kurtarıldım.

“Ankaralı Sanatçılar” çerçevesinde çağrılı olduğum İstanbul-Atatürk Kültür Merkezinde üç özel gösteri yapıyordum. Oyunu izleyen bir beyefendi geldi kulise. Mühendis olduğunu, Almanya’da yaşadığını söyledi. Adı, Bülent Yener. Almanya turnesi önerdi. Organizatör değildi. Bu işleri yapmıyordu ama oyun onu çok etkilemişti. Mutlaka Almanya’daki Türklere ve Almanlara izlettirmek istiyordu. Severek kabul ettim. Her şeyi o ayarladı. Onun girişimiyle, Berlin Senatosunun davetlisi olarak çağrıldım. Pasaport işlemleri için başvuru yaptığımda, bir yetkili Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın görevlendirmesiyle gitmemi önerdi. Ancak bu koşulla yurtdışına kolay çıkabilecektim. Şu işe bakın ki bazı illerde sakıncalı bulunduğu için oynayamadığım, bazılarında tutuklanmayla karşı karşıya bırakıldığım, cezaevine atıldığım ve af yasasıyla salıverildiğim ülkemin bir bakanlığının görevlendirmesiyle yurtdışına gönderiliyorum. Vay anasına sayın seyirciler diye buna denmez de neye denir acaba? Almanya’da, Bülent Yener’in evinde konuk oldum. Bir an bile beni yalnız bırakmadı. Bu değerli arkadaşımın girişimini ve yakın ilgisini hiçbir zaman unutamam. Berlin-Kreuzberg’de 4 oyun oynadım. Türk ve Alman izleyicilerin ilgisi büyüktü. Yer bulamayanlar sahne kenarlarına, yerlere oturdu. Alkışlar dakikalarca dinmedi. Almanya’yı ve yakın ülkeleri kapsayan üç aylık bir turne önerisi aldım bir kuruluştan ama işlerim nedeniyle dönmek zorunda olduğumdan kabul etmedim (Ağustos 1979).

Meddah Naci Çelik Berksoy’un yönetimiyle seyircili olarak İstanbul Tepebaşı’nda TRT için filme alındı. Metin denetimin-den geçen oyun, görüntü denetimine takılarak yayınlanmadı. Bunun dışında, TRT’nin Ramazan programları çerçevesi içinde, tarafımdan yazılan kısa Meddah metinlerini çektik. Bunlar yayınlandı.

Meddah’la bir ay süre ile AST eski müdürü Bülent Akkurt organizasyonuyla İstanbul turnesi yapacaktım. Afiş ve fotoğrafları göndermiştim. İstanbul turnesinin başlamasına iki gün kala, 17 Eylül 1972 gecesi saat 22.00’de Gençlik Parkı’ında arkadaşlarla birlikte mini golf oynarken yanıma gelen iki kişi, hayranım olduklarını söyleyerek birkaç dakika konuşma isteğinde bulundular. Öyle kibar ve gerçek hayran gibi davranıyorlardı ki, kırmak olmazdı. Oyunu bırakıp golf sahası dışına çıktım. Birkaç adım atmıştık ki, biri kolumu nasıl sıktıysa, kimliklerini öğrenmek için konuşmaya ihtiyaç kalmadı. “Bizimle geliyorsun” demese de olurdu. Açıkhava Tiyatrosu kapısına yakın bir yerde duran sivil beyaz arabanın arka koltuğuna ittiler. İki hayranım(!) iki yanıma oturdu ve araba hareket etti. (Not: Çok sonra öğrendim ki; iki hayranım(!) önce Kızılay-İzmir Caddesinde bulunan Ankara Sanat Tiyatrosuna gitmiş. Arkadaşım olduklarını söyleyerek beni sormuşlar. Gençlik Parkı’nda olabileceğimi öğrenmişler. Onlar tiyatrodan ayrılınca bunların sivil polis olabileceği yorumunu yapan arkadaşlarım, bana haber vermek üzere derhal birini taksiyle Gençlik Parkı’na göndermişler ama geç kalmışlar.)

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.
**Kitabın bu bölümünde yer alan dipnot ve fotoğraflara bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

Erdoğan Akduman, Ankara’da Meslek Lisesi’ni bitirdikten sonra Yüksek Tekniker okuluna devam etti. Elektrikli aletler tamir atölyesi dükkânı açtı. Bu sırada yeniden açılan Halkevleri tiyatro kurslarına devam ederek sergilenen oyunlarda görev aldı. Yüksek Tekniker’den, üçüncü sınıfa geçmeden ayrıldı. Tamir atölyesini kapattı ve İstanbul Belediye Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nü kazanarak bu kente yerleşti. Kent Oyuncuları’nda profesyonel oldu. Halk Oyuncuları’na katıldı. Ankara Birliği Sahnesi, Çağdaş Sahne, Öncü Sahne’de; kurucu, genel yönetmen, oyuncu, rejisör olarak görev yaptı. Erol Toy’un yazdığı “Meddah” adlı oyunu, tiyatro tarihimizde ilk kez çağdaş anlayışıyla sahneye taşıdı. Aralıklarla on yıl oynadı. Ankara Sahnesi adıyla yeni kurduğu tiyatroda iki oyun sergiledikten sonra kapattı ve bir daha kurucu olmama kararı aldı. Zeki Göker’in Ankara Birlik Tiyatrosu, Ercan Yazgan Tiyatrosu, Dostlar Tiyatrosu’nda konuk oyuncu olarak çalıştı. Bakırköy Belediye Tiyatrosu kadrosuna girdi. İkinci sezon kadro dışı bırakıldı. Son olarak Diyarbakır Devlet Tiyatrosu kadrosuna katıldı ve buradan emekli oldu. Büyük Gösteri, Akıllı Adamın Deli Anıları, Bir Düzensiz Hikâye (Meddah), Parçalanma adlı oyunları yazdı. Tiyatro çalışmalarının yanı sıra sinemayla yakından ilgilendi. Pembe Kadın filmiyle, değerli yönetmen Atıf Yılmaz’ın asistanı olarak kamera arkasına geçti. Dört filmde asistanlık yaptı. Sinema filmleri ve televizyon dizi filmlerinde oynadı. Sinema ve televizyon dizi film senaryoları yazdı. Üç Kişilik Dünya, Oyun Bozuldu, Çarpık Anılar, Sevginin Böylesi, İlişkiler, Janjan adlı film ve dizi filmler yazdıklarının bazılarıdır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.