Uğultulu Tepeler – Emily Bronte

 

“19. yüzyıl İngiliz edebiyatının önemli kadın yazarlarından biri olan Emily Bronte’nin ilk ve tek romanı Uğultulu Tepeler, kırık olduğu kadar marazi de olan bir aşk hikâyesi etrafında gezinerek kadın ve erkek, insan ve doğa, aşk ve ölüm, sadakat ve ihanet, hakikat ve yalan gibi ikilikleri kendine özgü bir dille işliyor. Gotik roman türünün başarılı örneklerinden olan Uğultulu Tepeler, karanlık ve puslu evleri, içinde türlü arzuların, tutkuların ve düşüncelerin boyattığı odaları, ter içinde uyanılan kâbusları anlatırken, gerçekçiliği elden bırakmayan bir strateji izliyor. Bu dünyada her şey olanca karmaşıklığına rağmen son derece yalındır. İstekler çözülür, arzular geri çekilir, geriye uğultusuyla yabani bir doğa, sızılı bir yalnızlık ve aşktan taviz veren bir ruh hali kalır: Hem bu ne biçim aşk böyle, sonsuz aşkın bir kar fırtınasına bile dayanamadı! Yaz günleri, ay gökyüzünde parladığı sürece, biz de yataklarımızda rahatça uyuduk; ama kışın ilk fırtınasıyla hemen başını sokacak bir yer arıyorsun. Emily Bronte, kar fırtınasına dayanamayan güneşli aşklardansa soğukları, rüzgârları göze alan bir aşk anlayışından yana atıyor zarını, acıyı ve yalnızlığı göze almak pahasına…” Asuman Kafaoğlu Büke’nin Uğultulu Tepeler için yazdığı sunuş yazısını paylaşıyoruz.

Asuman Kafaoğlu Büke – Bronte Mucizesi

 

1800’lerin başında, uygarlıktan uzak, yüksek eğitim şansının olmadığı İngiltere’nin kuzeyinde ıssız bir köyde, İrlanda kökenli yoksul bir din adamının, üçü çocuk yaşta ölmüş altı çocuğundan geriye kalan üç kızının, nasıl olup da böylesine olağanüstü yazınsal yetenekle donanmış olduklarını açıklamak, hiç kolay değildir. Brontë kardeşlerin edebiyat tarihindeki yeri birçoklarına göre ancak bir mucizeyle açıklanabilir.

Rahip Patrick Brontë’nin evinde ölümle yaşam iç içedir. Genç yaşta, karısının ölümü ardından, on bir ve on iki yaşında ailenin büyük iki kızının ölümüne tanık olur. Tek erkek çocuğu ise alkol ve esrar bağımlısı olduktan sonra erken ölür. Hayatta kalan diğer çocukları da uzun yaşamazlar: Anne yirmi dokuz yaşında, Emily otuz yaşında, ailenin en uzun yaşayan ve belki en ünlüsü Charlotte ise otuz dokuz yaşında hayatını kaybetmiştir. Kasvetli köyün sert iklim koşulları, kirli suları ve bulaşıcı hastalıkları XIX. yüzyıl ortalarında bu ailenin yaşadığı trajedilere neden olur. Bu kasvetli taşra yaşamı Charlotte’un Jane Eyre romanında ve Emily’nin Uğultulu Tepeler’inde kendini gösterir.

Uğultulu Tepeler ilk yayımlandığında fazlasıyla sert dilinden ötürü eleştiriye maruz kalmış olsa da, bugün benzersiz anlatım tekniğiyle İngiliz edebiyatının başyapıtları arasında sayılır. Ayrıca çok sayıda biyografi yayımlanması ve defalarca filme çekilmesine rağmen Brontë kardeşlerin hayatları hâlâ gizemini korur; özellikle de Emily’nin yaşamı etrafında tam anlamıyla bir efsane yaratılmıştır.

XIX. yüzyılda İngiltere’de çalışmak isteyen bir kadın sadece dadılık veya öğretmenlik yapabilirdi; kadının çalışması, kendi adıyla üretim yapması ve evlenmeden kişilik sahibi olması söz konusu değildi. Miras kız çocuklarına kalmadığı için aile varlığına ancak evlendiği ve erkek çocuk doğurduğu takdirde sahip olabiliyordu. Brontë ailesinin olağanüstü yetenekli kızları böyle bir ortamda bir hayal kurmuşlardı: kendi okullarını açmak, orada eğitim vermek istiyorlardı. Bu hayalleri gerçekleşmedi. Onlar da çağdaşları diğer kadın yazarlar gibi erkek isimleriyle kitaplarını yazmak zorunda kaldılar. Her biri isminin baş harfini koruyarak Currer (Charlotte) Ellis (Emily) ve Acton (Anne) takma adlarını kullanarak ortaklaşa ilk şiir kitabını yayımladılar.

Uğultulu Tepeler 1847’de, Emily’nin ölümünden bir yıl önce, ilk kez Ellis Bell imzasıyla yayımlandı. Tek romanında Emily, büyük bir tutkuyla bağlı olduğu doğayı anlatır. Romanın başlığı olan Wuthering Heights, yerel anlamda ağaçlar arasında esen rüzgârın sesini ifade eder. Romanın başında şöyle açıklar başlığı: “Bay Heathcliff’in oturduğu yerin adı Uğultulu Tepeler.” “Uğultu” kelimesi, taşra dilinde fırtınalı günlerde evi saran rüzgârın çıkardığı gürültülü ve boğuk sesleri ifade eden anlamlı bir sıfat. Gerçekten de bu tepelerde her zaman temiz ve sağlam bir hava olmalı, zaten güçlü kuzey rüzgârlarının bu sırtlardaki etkisi, evin ucundaki birkaç bodur çamın yan yatışından ve sanki güneşten sadaka ister gibi tüm dalları aynı yöne uzanmış bir sıra cılız çalıdan da anlaşılıyor.

Roman benzerlikler ve karşıtlıklar şeklinde gelişir. İki ev, iki aile, iki nesil boyunca anlatılır. Uğultulu Tepeler’de Earnshaw ailesi, aşağıdaki Trushcross Grange çiftliğinde ise Linton ailesi yaşamaktadır. Earnshawların Catherine ve Hindley adında iki çocuğu, Lintonların da Edgar ve Isabella adında, yine biri kız diğeri erkek iki çocuğu vardır. Kusursuz simetri gibi görünen aile yapısını Earnshawların evine babanın getirdiği, yoksul ve kimsesiz esmer çocuk bozar. Çocuğa Heathcliff adını verir baba ve onu kendi çocuklarından ayırmadan sever fakat çocuklar babalarının bu sevgisini kıskandıklarından olsa gerek, çocuğa kötü davranırlar ve özellikle Hindley onu uşaklarla bir tutar. Ve nesiller boyu sürecek nefret böylece işlenir küçük Heathcliff’in içine.

Brontë’nin romanında isimler ayrı bir önem taşır. Fundalık anlamına gelen “heath” ile uçurum anlamındaki “cliff” bu yabani çocuğu anlatmak için doğru seçimdir. Romandaki en keskin karşıtlık Heathcliff karakterini tanıdıkça belirginleşir. Heathcliff nasıl doğal ve yabani ise, Lintonların çocukları da o denli iyi eğitim görmüş, saygılı çocuklardır. Uğultulu Tepeler yabani doğayı, Lintonların evi ise kontrollü kültürü temsil eder. Biri tutkuları dizginleyemez, diğeri ıslah edilmiştir; biri ne denli saldırgan ise öteki yeri geldiğinde korkaktır. Böylece ilerleyen yıllar içinde zıtlıklar keskinleşir, anlaşmazlıklar büyür, nefret çoğalır.

image

Roman kahramanı Catherine tam olarak bu zıtlıkların ortasında yer alır. Birlikte büyüdüğü ve zaman içinde tutkuyla sevdiği Heathcliff gibi asidir. Öte yandan, güzel olduğu ve geldiği üstsınıfın özelliklerini taşıdığı için kontrollü olmayı bilen bir genç kadındır. Kendi geleceğini, sevdiği Heathcliff ile kuramayacağını erken anlar çünkü Heathcliff kimsesizdir ve kendisiyle aynı sınıftan değildir; üstelik babasının ölümü ardından ağabeyi tarafından evde bir uşak gibi hor görülen, ağır işlere koşulan biri durumundadır artık. Bu durumu fark eden Heathcliff evi terk eder. Catherine ile Heathcliff’in aşkı hiç gerçekleşmeyen nefret/aşk ikilemi arasında sıkışıp kalır; eve dönüşünden umudu kesince Catherine kendi sınıfından Edgar Linton ile evlenir. Bundan sonra artık Heathcliff’in tek tutkusu intikam almak olur. Roman bu değişmez intikam üzerine kuruludur.

Emily Brontë romanda çok özgün bir anlatım tekniği kullanır. Olayları kronolojik bir dizge yerine analepsis şeklinde geri dönüşlerle anlatır. Anlatı 1801 yılında, Bay Lockwood adında bir adam evi kiraladığında eski sahiplerin hikâyesini merak etmesiyle başlar. İlk dört bölüm Bay Lockwood’un ağzından anlatılır, romanın geri kalanı ise Lockwood’a ailelerin geçmişini en iyi bilen evin kahyası Ellen –ya da ev içinde bilinen adıyla Nelly– tarafından anlatılır. Nelly üç nesil boyunca bu evde büyümüş, daha sonra çocukların dadısı olmuş, her olayı içinden yaşamış biri olarak tüm hikâyeye hakimdir. Hem Catherine’nin sırdaşı hem de Catherine’in kızı Cathy’nin hizmetçisi olarak her iki aileyi yakından tanır. Arada iki bölüm de Isabella’nın ağzından anlatılmıştır, bunları da Nelly Bay Lockwood’a iletir. Böylece roman iç içe geçen anlatılardan oluşur. Asıl anlatıcı Lockwood, dinlediği Nelly’nin hikâyesini ve Nelly’nin anlattığı Isabella’nın hikâyelerini bir araya getirir.

Uğultulu Tepeler günümüzde gotik romanın en önemli örneklerinden biri sayılır. Gotik aşk öyküsünün belki en iyi kurgulanmış örneğidir. Gotik roman karmaşık ve hastalıklı aşklar, girilmesine izin verilmeyen odaların olduğu büyük karanlık evler, hayaletler, kâbuslar ve kadınların sert mizaçlı ve kötü niyetli erkeklerin ağına düşen av olarak görüldüğü temaları işler. Uğultulu Tepeler bu temaların hepsine sahiptir. Ölüm, kahramanların yanı başındadır. Aşklar hastalıklı, tutkular mantıkdışıdır. Brontë’nin bu romanında doğa huzur veren bir yeşillik değil, adeta yabani olduğu kadar hırçın yapısıyla da ölüme neden olan, tedirgin edici karakterlerden biridir.

Heathcliff’in acımasız kişiliğini doğa ile bütünleşen bir şekilde, en çok da sabitleşen fikirlerinde görürüz. O hiçbir şekilde değişmez; taşlaşmış nefreti ancak ölümünden bir gün önce tükenir, o ana kadar hep yok etmek üzere kurgular hayatını. Romanda bu sertliğe en iyi örnek hayvanlara karşı acımasız davranıştır. Isabella ile sadece ailesine acı vermek üzere evlenir, ayrıca evlenmek üzere evden kaçarlarken Isabella’nın köpeğini boğmak için boynundan kapıya asar. Bu bir şekilde Isabella’yı ona karşı göstereceği bütün kötülüklere hazırlamak içindir ama roman içinde bir başka anlamı daha vardır Heathcliff’in bu korkunç davranışının, çünkü küçük bir çocukken ilk kez geldiği bu eve Catherine kabul edilmiş, o ise edilmemiştir; ayrıca Catherine’nin ayak bileğini ısıran köpekler yüzünden Catherine burada kalıp ayağı tedavi edilirken, o eve bile alınmamış, buradan kovulmuştur. Isabella’nın köpeğini asarken hem geçmişten öç alıyor hem de müstakbel karısına onu gelecekte nelerin beklediğini gösteriyordur. İnsanlardan ve hayvanlardan intikamını böyle alır. Onun dünyasında hiçbir kötülük karşılıksız kalmamalıdır.

Heathcliff ona çocukluğunda kötülük yapanlardan intikam almakla kalmaz, o kişilerin çocuklarına da kötü davranmaya devam eder. Buna sevdiği kadının kızı ile yeğeni ve hatta kendi oğlu da dahildir. Onların bakışlarında hayatında tek sevdiği kadının izini görmeye dayanamaz. Bu noktada artık Shakespeare’in Iago’su gibi salt kötülük için kötülük yapmaya başlar, tutarlı olmaya çalışmaz. Etrafında gençlik ve mutluluk görmek istemez, hayattan zevk alınabildiği fikrinin dolaşması ruhuna ters düşer.

Roman bütün kötülüklerin kasvetli bir sergilenişi olarak okunur ama buna rağmen umutlu bir sona sahiptir. İkinci nesil bu kısırdöngüyü tersine çevirme gücünü gösterir. Roman içindeki tekrarlardan hep aynı kalıpların yinelendiğini görürüz, karakterlerin benzer kaderleri onları bir bütün olarak görmemize neden olur. Catherine ve kızı Cathy gibi, aynı adı taşıyan, aynı kaderi paylaşan karakterler birbirlerini yansıtırlar. Annesiz büyüyen çocuklar, varlıklı bir ortama doğmuş ama her şeyini kaybetmiş gençler, sevgisiz evlilikler, aile içinde dışlanmalar sürekli tekrarlanır karakterlerin hayatlarında. Bir önceki neslin nefretinin masum gençlerin geleceklerini belirlediğini görürüz. Kırılma noktası Cathy ile Hareton’un direnciyle başlar. Emily Brontë onları bahçeye çiçek ekerken göstererek bu umudu romanın sonuna taşır.

Mina Urgan İngiliz Edebiyatı Tarihi kitabında şöyle anlatır Emily Brontë’nin ilk ve tek romanını:

“Wuthering Heights ne nesnel gözlemlerden ne de öznel deneyimlerden kaynaklanır. Sadece ve sadece düşgücünün yarattığı bir mucizedir. Ve insan şaşar, ıssız Haworth köyünden ancak birkaç ay uzaklaşan, ailesi dışında neredeyse hiç kimseyi tanımayan bu evde kalmış kızın, salt düşgücüyle böyle bir mucize yaratmış olmasına.”

Dilimize çok kereler çevrilmiş, Victoria çağının en önemli birkaç romanından biri olan bu gotik aşk hikâyesi, yazılışından yaklaşık yüz yetmiş yıl sonra hâlâ ilginç, hâlâ heyecanlı ve hâlâ güzel.

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Emily Brontë, 30 Temmuz 1818’de İngiltere’nin Yorkshire ilçesinin Thornton köyünde, annesi Maria Branwell ve İrlandalı babası Patrick Brontë’nin de bulunduğu altı çocuklu bir ailede doğdu. Emily Brontë ve ailesi 1820’de babasının bir vaiz olarak çalışacağı, Yorkshire’dan sekiz kilometre uzaklıktaki Haworth’a taşınırlar. Emily Brontë henüz üç yaşındayken annesi kanser hastalığından ötürü hayatını kaybeder. Kendisinden yaşça büyük olan kızkardeşleri Maria, Elizabeth ve Charlotte ile birlikte Clergy Kızlar Okulu’na başlarlar. Ablası Maria’nın vereme yakalanıp ölmesi üzerine kardeşleriyle birlikte Haziran 1825’te okuldan ayrılır ve eve dönerler; eğitimlerini babaları üstlenir. Boş zamanlarında kurmaca yazmaya başlarlar. Emily Brontë 17 yaşında Roe Head Kızlar Okulu’na girer. Ardından 1838’de Halifax’taki Law Hill School’da öğretmenliğe başlar fakat yaklaşık on yedi saatlik çalışma temposundan ötürü sağlığı bozulur. 1847’de tek romanı olan Uğutulu Tepeleri yazan Emily Brontë, Aralık 1848’de yakalandığı verem hastalığından ötürü, henüz otuz dokuz yaşındayken hayatını kaybeder.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.