Ülkenin Kalbinin Kalbinde – William H. Gass

 

“William H. Gass, aralarında Thomas Pynchon, Robert Coover, John Barth ve William Gaddis’in de bulunduğu Amerikan Postmodernizmi’nin en önemli isimlerinden. 1968 yılında yayınlanan Ülkenin Kalbinin Kalbinde, Gass’in, Amerika’nın en iyi ve en cesur kurgu yazarlarından biri olarak tanınmasını sağladı; bugün kitap hâlâ çağdaş edebiyatın başyapıtlarından biri olarak görülüyor. “Amerika’nın en iyi düzyazı üslupçusu” olarak bilinen ve temelde soyut olan Amerikan duyarlığına yeni bir entelektüel güç getiren filozof-romancı- denemeci, dili yenileyen, keşifçi bir cesaretle yazılmış yoğun, sert, rahatsız edici metinleriyle çarpıcı ölçüde çeşitli bir biçimler skalası sunar. 1970 yılında “meta-kurmaca” kavramını hayata geçiren Gass, kısa hikâyenin sınırlarını altüst eder, zıtlıklar, imalar, çürütmeler, alay ve tekrarlarla, şok eden, sersemleten, aydınlatan ve keyif veren sözcükleri bir araya getirir. Ülkenin Kalbinin Kalbinde, Amerika’nın “Ortabatı”sını anlatıyor. Kitaptaki öyküler iki geniş alana yayılıyor: somut, korkutucu bir varlığa sahip mitsel Ortabatı ile insan bilincinin gizemli iç bölgesi. Amerika’nın kalbi, sonsuz manzarası ve klostrofobik evleriyle, gizli arzu ve şiddet tehditleriyle, biricik ve yalıtılmış bir dünya olarak çıkıyor karşımıza. Ne kadar tuhaf olursa olsun aslında bir karakterin kafasında yaşadığımızı anlıyoruz. Yaşadığımız dünya bu, tam burası, tam olarak bulunduğumuz yer, kafamızın içi.” Ülkenin Kalbinin Kalbinde’deki öykülerden birinden bir bölüm sunuyoruz.

Koca Hans’ın bağırdığını duyup dışarı çıktım. Ahır karanlıktı ama dışarıda güneş karlar üzerinde pırıl pırıl parlıyordu. Hans samanlıktan bir şey alıyordu. Seslendim ama beni duymadı. Ben merdivene varmadan o taşıdığı şeyle birlikte eve girmişti bile.

Pedersenlerin oğluydu taşıdığı. Hans, küçük çocuğu mutfak masasına bir jambon bırakır gibi bıraktıktan sonra, çaydanlığa seğirtti. Hiçbir şey söylemiyordu. Galiba samanlıkta attığı çığlığı yeterli görüyordu. Annem çocuğun donmuş elbiselerini yokluyordu. Her nefesinde bir hayret nidası çıkıyordu ağzından. Çaydanlık dolduruldu ve Hans bana seslendi:

Biraz kar getir ve sonra da babanı çağır.

Neden?

Biraz kar getir.

Lavabonun altındaki büyük kovayı ve ocağın yanındaki küreği aldım. Acele etmemeye çalışıyordum ve kimse bir şey söylemiyordu. Verandanın kenarına kar yığılmıştı; buradan biraz kar küredim. Kovayı içeri taşıyınca Hans söylendi:

Bunun içinde kömür tozu var; başka kar getir.

Azıcık kömürün bir zararı olmaz.

Başka kar getir.

Kömür insanı ısıtır.

Yetmez. Çeneni kapa da babanı çağır.

Hans’ın, çocuğu börek içi gibi bıraktığı masanın üstünde annem hamur yoğurmuştu. Çocuğun giysilerinin çoğu çıkarılmış ve yerde bir tepecik oluşturmaya başlamıştı. Hans çocuğun yüzünü karla ovmaya başladı. Annem çocuğun eşyasını toplamayı bırakmış masanın yanında duruyordu. Ellerini ıslakmış gibi uzatmış, bir Koca Hans’a, bir çocuğa bakıyordu.

image

Getirsene.

Neden?

Söyledim ya.

Ben babamı diyorum . . .

Onu kastettiğini biliyorum. Getir.

İçine süt kreması kavanozlarının konduğu bir karton kutu buldum ve kürekle kar doldurdum. Sanırım yeterince büyük değildi. Başka bir kutu daha bulup içindeki eski süngeri ve birtakım paçavraları çıkarıp attım. Campbell çorba kutusu. Onu da verandanın kenarında kalan karla doldurdum. Kar eriyip karton kutuların altından sızacak gibiydi ama bence bunun bir önemi yoktu. Çocuk artık çırılçıplaktı. Benimkinin daha büyük olmasına sevinmiştim.

Hasta bir domuzcuğa benziyor.

Sesini kes ve babanı çağır.

Babam uyuyor.

Evet.

Uyandırılmayı sevmez.

Biliyorum. Ben bilmiyor muyum sanki? Getir onu.

Ne işimize yarayacak?

Onun viskisine ihtiyacımız olacak.

Viski işini halledebilir elbette. Kendi suratındaki o deliği viskiyle güzelce doldurduğu gibi. Tabii hepsi bitmediyse.

Çaydanlıktan çıkan buhar ıslık çalıyordu. Bunları ne yapacağız, diye sordu annem.

Bekle Hed. Sen git getir hadi. Bir daha söyletme bana, git getir diyorum, duyuyor musun?

Bunları ne yapacağız? Islak bunlar, dedi annem.

Moruğu uyandırmaya gittim. Rahatsız edilmeyi sevmezdi. Ağır bir uykusu vardı. Küçük Pedersen’i, benim gibi o da umursamazdı. Alt tarafı bir çocuktu küçük Pedersen. Bir önemi yoktu. Benim için olsa da. İhtiyar, uykusundan bunun için uyandırılınca deliye dönecekti. Koca Hans’tan nefret ettiğime karar verdim ama bu ben için çok da yeni bir şey değildi aslında. Tam o sırada bunu düşünmemin nedeni, babamın bana gözlerini kırpıştırarak -karlar üzerinden yansıyan ve gözünü kör etmeye çalışan güneşe bakar gibi- bakacağını hayal etmemdi. Hiçbir zaman iyi görmeyen, viskiden parlayan ihtiyar gözleri, öfkeyle yüzüme dikilecek, giderek kızaracak ve sinirlendikçe sinirlenecekti. Küçük Pedersen’den de nefret ettiğime karar verdim; şu anda bizim mutfakta, ben uzaktayken ölmek üzereydi, Hans bunun keyfini çıkarıyordu, bense merdivenleri gıcırdatarak yukarı çıkmak, soğuk koridoru geçmek zorunda kalmıştım, babam üzeri karla kaplı bir gübre yığını gibi yorganın altında tortop olmuş horlaya tıslaya uyuyordu. Ah evet, babam küçük Pedersen’i ve uyandırılmayı hiç umursamazdı; küçük bir çocuk için içkisinin birazını feda etmekten ve belki de içki zulalarından birinin yerini açık etmekten bile kaçınmazdı. Fakat ayık olsaydı, bu onu çıldırtmaya yeterdi. Hava soğuktu, küçük Pedersen mutfakta yatıyordu ama ben yine de fazla acele etmemeye çalıştım.

Tahmin ettiğim gibi babam büzülüp top olmuş yatıyordu; omzunu dürtüp seslendim. Sanırım beni duydu. Çünkü horlaması kesildi. Fakat onu dürttüğüm zamanki hareketi dışında hiç kıpırdamadı. Yorgan ince boynundan aşağı kaymıştı, tohuma kaçmış hindiba gibi pamuk topuna benzeyen saçlarını görebiliyordum fakat yüzü duvara dönüktü. Duvarda burnunun belli belirsiz gölgesi vardı. Sarhoş bir serseri gibi görünmüyor, diye düşündüm. Uyuyor mu uyanık mı emin değildim. Adi kurnazın tekiydi. Ona seslendiğimi duymuştu. Onu biraz daha sarstım ve biraz da gürültü çıkardım. Tık tık, heey.

Azıcık üzerine eğildim. Gayet iyi biliyordum ki daima duvara dönük uyurdu ve onu görmek için eğilmek zorunda kalırdınız. Kurnazdı canım. Sizden kurtulmak için yapardı bunu. Biliyordum fakat küçük Pedersen’in çırılçıplak hamurun ortasında yattığı da aklımdan çıkmıyordu. Kolunu kaldırdığını fark edince geri çekildim ama yine de ense köküme inen yumruktan kurtulamadım. Birden gözlerim yaşardı ve öksürmek için geri kaçtım. Benden tarafa dönmüş, gözlerini kırpıştırarak bakıyordu. Bana vurduğu eli yastığın üzerindeydi.

Defol buradan.

Hiçbir şey diyemedim -boğazım tıkanmış gibiydi- ama gözlerimi ondan ayırmadım. Arkadan saldıracak bir at gibiydi. Bana vurması aslında iyi olmuştu, ıskalasaydı daha çok öfkelenirdi.

Defol buradan.

Beni Koca Hans yolladı. Seni uyandırmamı söyledi.

Koca Hans’ın Allah belasını versin. Çık git buradan.

Pedersenlerin çocuğunu samanlığın orada buldu.

Defol.

Yorganı yukarı çekti. Yutkundu.

Çocuk donmuş. Hans karla ovuyor. Onu mutfağa getirdi.

Pedersen mi?

Hayır baba. Pedersenlerin çocuğu. Küçük çocuk bu.

Samanlıkta çalınacak bir şey yok.

Hayır baba, çalmak için değil. Orada öylece duruyormuş. Hans onu bulduğunda donmak üzereymiş.

Babam güldü.

Samanlığa hiçbir şey saklamadım.

Anlamadın baba. Pedersenlerin çocuğu diyorum. Çocuk . . .

Bal gibi de anladım.

Babam başını kaldırdı, öfkeyle baktı, bir zamanlar bıyıklarının olduğu yeri kemirmeye başladı.

Çok iyi anladım. Pedersen’i görmek istemiyorum biliyorsun. O ahmağı görmeyi neden isteyeyim? O hortlağı. Neyin peşinde bu adam? Kahrolası, git ve bir daha gelme. Başka bir şey bul. Sen de, Hans da aptalsınız. Pedersen ha, aptal şey. O hortlak köylü. Çekil başımdan. Gelme bir daha. Git. Defol.

Bağırıyor ve zor nefes alıyordu. Elini yastığın üzerinde yumruk yapmıştı; bileğine, gecelik entarisinin kol ucuna uzun siyah saçları dolanmıştı.

Beni Koca Hans yolladı ve dedi ki . . .

Koca Hans koca pisliğin teki. Senden de beter pislik. Gübre yığını. Ona gününü gösterdim, sıra sende. Defol. Yoksa çanağımı kafana atayım mı?

Yataktan kalkmak üzereydi, bu yüzden kapıyı çarparak dışarı çıktım. Uyuyamayacak kadar öfkelendiğinin o da farkına varıyordu. Sonra öteberiyi fırlatmaya başlardı. Bir keresinde Hans’ın peşinden koşup tuvalet çanağını merdivenden aşağı fırlatmıştı. Babamın o çanak konusunda takıntısı vardı. Hans ise eline bir balta geçirmiş, kendini babamdan sakınmaya bile çalışmadan babamın oda kapısını kırmıştı. Babam gülme krizine girmiş olmasa, aslında o kadar ileri gidemezdi Hans. O çanak, ne zaman düşünse babamı çok güldürüyordu. Bu düşüncenin ikisinde de olduğunu, göğüs kafeslerinde bir kahkaha ya da inilti gibi kıpırdandığını, dışarı çıkmak isteyen bir hayvan gibi çırpındığını hissetmiştim hep. Merdivenden inerken babamın küfürlerinin devam ettiğini duyuyordum.

Hans, çocuğun göğsüne ve karnına buharı tüten sıcak havlular koymuştu. Bacaklarıyla ayaklarını karla ovuyordu. Eriyen karın ve havluların suyu çocuğun üstünden hamurun bulunduğu masaya akıyor, cıvıklaşan hamur çocuğun sırtına yapışıyordu.

Kendine gelmedi mi?

Ya baban?

Ben odadan çıkarken uyanmıştı.

Ne dedi? Viskiyi aldın mı?

Koca Hans koca bir pislik, dedi.

Lafı değiştirme. Viski istedin mi?

Evet.

Eee?

Koca Hans koca bir pislik dedi.

Bırak şimdi bunu. Bir şey yapmayacak mı?

Herhalde tekrar yatıp uyur.

O zaman en iyisi viskiyi sen kendin al getir.

Sen git. Baltayı da al. Babamın baltadan ödü kopar.

Bana bak Jorge, bu kadar sululuk yeter. Çocuk çok kötü durumda. Eğer viski olmazsa ölebilir. Bu çocuğun ölmesini ister misin, söyle? O halde babana git ve şu viskiyi al.

Çocuk babamın umurunda değil.

Jorge.

Öyle ama. Hiç umurunda değil babamın. Benim de umurumda değil ayrıca. Tuvalet çanağını bana fırlatmasını hiç istemem. O hiç kimseyi umursamıyor. Tek düşündüğü viskisi ve yüzündeki o delik. Tek istediği dut gibi sarhoş olmak. Başka hiçbir şeyi düşünmüyor, hiçbir şey. Pedersenlerin küçük çocuğunu da, hayır onu da düşünmüyor.

İçkiyi ben getiririm, dedi annem.

Koca Hans’ı iyice öfkelendirmiştim. Kaçmaya hazırdım ama annem viskiyi getireceğini söyleyince, bu beni olduğu gibi onu da şaşırttı ve olduğu yere çiviledi. Annem, uyuduğu sırada ihtiyarın yanına asla yaklaşmazdı. Yani artık, son yıllarda bu böyleydi. Annemin her sabah yüzünü yıkar yıkamaz gördüğü ilk şey, çenesindeki yara iziydi. Babamın çivili botuyla kestiği yer. Belki her sabah ilk olarak kirli çorabın birden belirişiyle birlikte ihtiyarın çivili botunu fırlatışını hatırlıyordu. Annemin bunu hatırlaması, Koca Hans’ın babamın çanağının ekşi sarı içeriği üzerine gelince koşup baltayı kaptığını hatırlaması kadar kolaydı.

Hayır, olmaz, dedi Hans.

Evet, olur Hans, madem gerekiyor, dedi annem.

Hans başını iki yana salladı ama ikimiz de annemi durdurmaya çalışmadık. Aksi halde onun yerine bizim gitmemiz gerekecekti. Hans çocuğu karla ovmaya devam etti.

Biraz daha kar getireyim, dedim.

Kovayla küreği alıp verandaya çıktım. Annemin nereye gittiğini bilmiyordum. Üst kata çıktığını sanmıştım. Oradan sesinin gelmesini bekliyordum. Kendi gideceğini söyleyerek benim gibi Hans’ı da şaşırtmıştı. Gerektiği gibi çabucak dönünce Hans bir kez daha şaşırmış olmalı. Çünkü ben karla içeri girdiğimde annem elinde şişeyle oradaydı. Şişenin etiketinde üç beyaz tüy vardı ve Hans şişeyi öfkeyle boynundan yakalamıştı. Tuhaf ve dikkatli davranıyor, şişeyi yılan tutar gibi kendinden uzakta tutuyordu. Son derece gergindi. Zira annemin korkusuzca büyük bir olay çıkaracağını ve özellikle de kendine zarar vereceğini düşünüyordu. Onu iyi tanırım . . . Evet, iyi tanırım onu . . . Ben de bazen tıpkı onun gibi annemin aklına bile gelmeyen şeyleri hissederdim. Lunaparkta kandırılmak gibi bir şey değildi bu. Hep bunu yaptıklarını bildiğin için kandırılacağını tahmin etmen gerekir orada. Hans annemin kendini daha iyi hissetmesini sağlamış, yani ona değerli bir şey vermişti. Hatta bunu ikimiz birden vermiştik ona çünkü onun doğruca babamı uyandırmaya çıkacağını sanmıştık. Fakat o bunun farkında olmadığı için bu duyguyu ondan geri almanın yolu yoktu artık.

Hans nihayet kapaktaki folyoyu yırtıp kapağı açmayı başardı. Annemin buluşunu gizlemesi yüzünden biraz gücenmiş gibiydi. Annem babamın içki zulalarından birini keşfettiği halde bize tek kelime etmemişti. Koca Hans ile ben bütün kış ve Hans’ın geldiği bahardan sonraki her kış yaptığımız gibi zula ararken bize hiç ipucu vermemişti. Ama sonunda ben de bir zula bulmuştum. Babam bu işte ustaydı. Araştırdığımızı biliyor ve bunun keyfini çıkarıyordu. Fakat bu sefer de annem, muhtemelen şans eseri bir zulayı keşfetmiş ve bize bundan bahsetmemişti. Bu keşfi ne kadar zaman önce yaptığını ya da başka zula bulup bulmadığını bilmiyorduk. Babam herhalde farkına varmıştı. Bazen hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi gelirdi bize. Çünkü şişeleri o kadar iyi saklardı ki bazen kendisi bile bulamazdı. Bazen de arayıp bulamadığında zaten saklamadığına veya içip bitirdiğine kanaat getirirdi. Fakat bu seferkini bizim kullandığımızı anlayacaktı. Bunu bir aptal bile anlardı. Annemin zulayı keşfettiğini anlarsa, işte bu kötü olurdu. Saklama becerisiyle gurur duyardı babam. Gurur duyabildiği tek şey buydu: Hans’ı ve beni kandırmak. Fakat annemi tahmin etmemişti. Annemden böyle bir şeyi hiç beklemezdi. Ve bir kadının böyle bir şey yaptığını anlarsa bu onun için çok kötü olurdu.

Hans büyük bir bardağa biraz içki doldurdu.

Üstüne biraz daha havlu örtecek misin?

Hayır.

Neden? Onu biraz daha ısıtmak gerekmiyor mu?

Böyle donmuş bir haldeyken gerekmiyor. Isı, donmuş birine iyi gelmez. Bu yüzden sadece göğsüyle karnına havlu koydum. Vücudu yavaş yavaş ısınmalı. Bunu bilmen gerekir.

Havluların boyaları atmıştı.

Annem çocuğun elbiselerini ayak parmağıyla dürttü.

Bunları ne yapacağız?

Koca Hans çocuğun ağzına viski damlatmaya başladı ama içki çocuğun boğazından geçmiyor, ağzında birikiyor ve sonra çenesine ve oradan göğsüne doğru akıyordu.

Gel onu biraz kaldırmama yardım et. Ağzını açık tutmak gerekiyor.

Ona dokunmak istemiyordum ve bu işi annemin yapmasını umuyordum. Oysa annem çocuğun yere yığılı elbiselerine ve yığının yanındaki su birikintisine bakmaya devam ediyordu. En ufak bir hareket bile yapmadı.

Haydi Jorge.

Peki.

Kaldır, sarsma . . . kaldır.

Tamam, kaldırıyorum.

Onu omuzlarından tuttum. Başı geriye düştü. Ağzı iyice açıldı. Boynunun derisi gergindi. Buz gibi soğuktu.

Başını yukarıda tut. Boğulacak yoksa.

Ağzı açık.

Ama boğazı kapalı. Boğulur öyle.

Nasıl olsa boğulacak değil mi?

Başını yukarıda tut.

Olmuyor.

Öyle tutma. Kollarını boynuna dola.

Aman Allahım.

Âdeta buz kesmişti. Kolumu dikkatle boynuna doladım. Hans’ın parmakları çocuğun ağzındaydı.

İşte bu sefer kesin boğulacak çocuk.

Kes sesini. Sana söylediğim gibi tutmaya bak sen.

Çok soğuk ve ıslaktı. Kolumla sırtından tutuyordum. Ölmüş gibiydi.

Başını biraz geri al . . . çok değil.

Soğuk ve kaygandı. Ölmüş olmalıydı. Mutfağımızda bir ceset vardı. Ta en başından ölmüş olmalıydı. Hans onu getirdiğinde zaten ölüydü herhalde. Nefes aldığını hiç görmemiştim. Öyle zayıftı ki kaburgaları sayılıyordu. Onu pişirmeye hazırlanıyorduk sanki. Hans belki nemli pişsin diye ıslatıyordu onu. Ben kolumu boynuna dolamış, hafifçe kaldırmıştım. O ölüydü ve ben onu tutuyordum. Kaslarımın artık beni taşıyamadığını hissediyordum.

Aman Allahım.

Ölmüş. Evet ölmüş.

Onu elinden bıraktın.

Öldü mü, diye sordu annem.

Öldü. Hissedebiliyorum. Öldü.

Öldü mü?

Kendine gel bakayım. Başını masaya çarpmasına neden oldun.

Öldü mü? Öldü mü, diye sordu annem.

Ya Rabbim, daha ölmedi. Henüz ölmedi. Şu yaptığına bak Jorge. Her taraf viski oldu.

Ölmüş o. Ölmüş.

Daha değil. Henüz ölmedi. Artık söylenmeyi kes de onu yukarı kaldır.

Nefes almıyor.

Hayır alıyor. Sen onu yukarı kaldır.

Olmaz. Ölü birini tutamam. İstiyorsan sen tut. Viskiyi de istediğin gibi damlat. Ne istiyorsan onu yap. Ben yapmam. Bir cesedi tutamam.

Eğer öldüyse, dedi annem, ne yapacağız?

Jorge, Allahın belası, gel buraya çabuk . . .

Koca Hans’ın onu bulduğu samanlığa gittim. Orada karda bir çukurluk ve rüzgârın yok etmediği bazı izler vardı. Çocuk samanlıktan kendisi çıkmış olmalıydı; sürünme ve geri çekilme izlerini görebiliyordum. Kenarda yalpaladığını, belki de kenara çarpıp düştüğünü, orada öylece hareketsiz kaldığını ve etrafına giderek kar dolduğunu tahmin ettim. Öyle ki neredeyse üstü tamamen karla kaplanacakmış. Kim bilir belki, kar öyle yağmaya devam etseydi, onu ilkbahara kadar bulamazdık, diye düşündüm. Şu anda mutfağımızda ölü yatıyor olsa bile, yine de Hans’ın onu bulmasına memnun oldum. Güneşin bütün gücüyle parladığı bir sabah evden çıktığımı hayal edebiliyordum. Saçaklardan sular damlıyor, eriyen kar sularıyla kar örtüsü delinmiş, deredeki buzlar erimeye başlamış. . . Kar birikintilerinde oyun oynamak için dışarı çıktığımı ve samanlığı kaplamış büyük kar yığınına daldığımı, içine adımımı atar atmaz, orada donarak kıvrılıp kalmış ve artık yumuşamaya başlamış küçük Pedersen’e rastladığımı. . .

Elbette böylesi onu mutfakta dik tutmaya çalışmaktan daha kötü olacaktı. Oyun oynarken aniden gelen, berbat bir duygu olacaktı bu. Muhtemelen Yaşlı Pedersen kar yağmıyorken ara sıra gelip çocuğu aramış ve çocuğun karın altında gömülü kaldığını herkes tahmin etmiş olsa bile, hiçbir uyarı olmaksızın, olacaklara hazırlıksız yakalanacak, eğilip bakmadan neyle karşı karşıya olduğumu anlayacaktım; bir gün esen kuvvetli rüzgârdan sonra biri onu kara bir taş gibi açığa çıkmış halde bulacaktı. Belki de bahar geldiğinde arkadaki çimenlikte buzları çözülüp çamura karıştığı sırada bulacak ve onu almak ve Pedersenlere götürüp Bayan Pedersen’e teslim etmek zorunda kalacaktı. Öyle olsa bile, herkesin bunu bilmesine ve onu Pedersenlerden birinin çamurun içinde bulmasını veya çalılıktan çıkarmasını, yağışlı mevsim boyunca üzerinde olan elbiselerle Bayan Pedersen’e götürmesini ummasına rağmen, kim buzlu zemine ayağını sağlamca basmak isterken, savrulup tam da samanlığın yanında kıvrılmış yatan çocuğun üstüne basmayı bekleyebilirdi ki? Sonuçta Hans’ın bu sabah gelirken çocuğu bulması iyi olmuştu, ölü çocuk mutfağımızda olsa ve ben onu tutmak zorunda kalsam bile.

Bay Pedersen çocuğun sağ salim bize sığındığını ve eve dönmek için kar fırtınasının dinmesini beklediğini umarak, gelip çocuğunu sorduğunda, babam onu karşılayacak ve eve bir içki içmeye davet edecek ve o sırada bu kar setlerini kurmanın kendi hatası olduğunu ona söyleyiverecekti. Eğer babamı tanıyorsam, Pedersen’e o kurduğu kar setlerinin dibinde biriken kar yığınlarının altına bakması gerektiğini bildirecekti. Pedersen öyle kızacaktı ki, babamı kovalayarak Tanrı’nın gazabına uğraması için belalar okuyacaktı ki bela okumaya çok düşkündür kendisi. Oysa şimdi çocuğu bulan Koca Hans olduğu ve çocuk mutfakta ölü gibi yattığı için babam, Pedersen gelince ona fazla bir şey söyleyemez, Pedersen’e sadece bir içki teklif edebilir ve kar setleri konusunda ise çenesini tutardı. Pedersen’in bu sabah gelme olasılığı vardı. Babam hala uyuduğuna göre en iyisi de bu olurdu zaten. Pedersen geldiğinde babam uykuda olursa kar setlerinden bahsetme ya da Pedersen’e içki ikram etme veya adama ahmak ihtiyar, bok herif ya da hortlak deme ihtimali ortadan kalkardı. Pedersen içki teklifini reddetmek, kara tükürmek ya da Tanrıyı yardıma çağırmak zorunda kalmaz, çocuğunu alıp evine dönerdi. Pedersen’in kısa sürede geleceğini umuyordum. Gelecek ve şu ıslak bedeni mutfağımızdan alıp götürecekti muhakkak. Bana öyle geliyordu ki ben bugün asla yemek yiyemeyecektim. Her lokmada mutfağımızdaki masada çocuğu göreceğimi biliyordum.

Rüzgâr dinmişti. Güneş karlar üzerinde parlıyordu. Ama yine de soğuktu. İçeri girmek istemiyordum ama soğuğun bütün vücudumu ürperttiğini hissediyordum, çocuğu da tıpkı böyle üşütmüş olmalıydı bu soğuk. Üzerini, özellikle de ayaklarını önce buzlu bir örtü gibi sarmış olmalıydı. Çocuk botların içindeki ayak başparmaklarını kıpırdatmış ve soğuk yatağa girdiğimizde hemen yaptığımız gibi, bacaklarını bitiştirmeye çalışmış olmalıydı. Bir süre sonra insan yatakta biraz ısınır gibi olur, örtü gitgide ılıklaşır, en sonunda soğuğu duymaz olup uykuya dalar. Fakat çocuğun samanlığın yanında uyuyakalması yatakta uyumaya benzemezdi; çünkü orada örtü asla ılıklaşmaz, çocuk asla ısınmazdı. Nitekim şu sırada çocuk, bizim mutfakta çaydanlık fokurdar, annem bir şeyler pişirmeye hazırlanırken, benim dışarıda samanlığın yanında ayağımı karlara vurduğum sırada hissettiğim soğuk kadar soğuk bir halde yatıyordu. İçeri girmeliydim. Yola baktım, bizim tarafa ulaşmaya çalışan biri yoktu görünürde. Tek görebildiğim bir kar yığınının altında kaybolan yarısı karla dolmuş izlerdi. Etrafta in cin top oynuyordu. Ne ağaç ne de karla kaplanmamış bir dal veya taş görünüyordu. Sanki biri yer altından çıkıp gelmiş gibi, izler karla kaplı çalıların yanındaki kar yığınından başlıyordu.

(…)

Çevirmen: Şefika Kamcez
*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.