‘Bir masal âlemi bu…’

 

Stratejik Derinlik, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun birçok baskı yapmış, yazarına büyük “itibar” kazandırmış bir kitap. Ümit Kıvanç ise, bu kitabın tezlerini analiz ediyor, yaklaşımını ve emperyal ufkunu tahlil ediyor. Ümit Kıvanç’ın deyimiyle “…sefere çıkacak ordulara okunacakmış gibi hamasetle, karşısına alıp konuşabilse ikna edemeyeceği kimse olamazmış gibi abartılı bir özgüvenle, itiraz edene kırılacağı, küseceği, çok kızacağı izlenimi uyandıran bir tutkuyla, 100-200 yıl öncesine doğru son sürat yol alan bir kervanın en önünde, göğsünü rüzgâra açmış gibi coşkuyla…” yazılmış kitap, Yeni Türkiye’nin kılavuz kitaplarından biri… “Osmanlı romantizmiyle, Pan-İslâmist milliyetçiliği kanatlandıran tehlikeli bir jeopolitikanın ufku.”… Ümit Kıvanç ile yeni kitabını konuştuk…

Kitabınızda Davutoğlu’nin ‘Stratejik Derinlik’ kitabını tartışıyorsunuz ve apaçık bir biçimde ortaya koyuyorsunuz ki; bu hiç de iddia edildiği gibi ‘bilimsel’ bir metin değil. Peki bu kitabı yalnız yeni muhafakâkar politika çevreleri değil, hemen hemen herkes neden ciddiye aldı ve değerli buldu?
Bir metnin değerli bulunması için illâ bilimsel olması gerekmez. Kitabı kaç kişinin nasıl okuduğunu bilmiyorum. Bu kitabı beğenmek, övmek, bir tür moda. Kitabı beğenme aracılığıyla iktidara yakın olunuyor. Davutoğlu’nun anlattığı yeni ve mühim bir şeyin farkında olma, gelişmeleri kavramış olma gibi algılanıyor sanırım. Kitabın esas etki alanı, sağ muhafazakâr akademisyen, yazar-çizer çevreleri ve tabiî strateji, jeopolitik âleminin insanlarıdır. Kitap, eleştirel gözle, dikkatle okunmadığında, hamaset aracılığıyla aklını birşeylere yatırmaya hazır insanlar tarafından okunduğunda hipnotize edici diyebileceğim bir tür etkisi olabilir.

Kitabın meselelere yaklaşımı, yazdığınız gibi “gerçekliğin önceden belirlenmiş hedeflere varmayı sağlayacak şekilde kavramasını sağlamak.” Bu anlatılanları ‘zırva’ haline mi getirir? Politik kılavuz sunan kitapların çoğu bu yöntemi izlemez mi?
Elbette. Haklı bir soru bu. Bu, kitabı zırva haline getirmiyor, bir eylem kılavuzu haline getiriyor. Ayrıca sorun, gerçekliğin kavranışı sürecinin pek çok yönden ezilip büzülmesi. Seçilen olgu buna göre seçiliyor, bağlantı buna göre kuruluyor. Her eylem kılavuzu bunları yapar. Bu kitap ve yaklaşımla ilgili olarak bilimsellik çok fazla vurgulandığı için ben de buna dikkat çektim.

Doğrusu bu tür kitaplar dünyada da yazılıyor ve büyük ilgi gördüğü de oluyor. Bir entelektüel fantezi olarak okusaydık farklı mı bakardık? Davutoğlu’nun akademide kurduğu düşleri uygulama şansı bulması, bir siyasi hareketin bu tezleri dış politika güzergâhı belirlemesi mi işi vahim hale dönüştürüyor?
Evet. Öncelikle bu. Bunlar rastgele bir kitapta okuduğumuz şeyler değil. Yazan insan, 75 milyonluk, imparatorluk kalıntısı, çok sorunlu bir ülke ve toplumun başında. Yazdıkları, çoğunluk oyuyla iktidarda bulunan, otoriter ötesi bir rejim kurmaya çalışan bir partinin politikalarını belirliyor. Akademide birçok insanın gözüne evrenin sırrının açıklanması ölçüsünde önemli görünüyor. Vahameti büyüten bu. İkinci olarak, Türk millî eğitim sisteminin yok ettiği muhakeme kabiliyetimiz ve nedensellik bağlantısı kurabilme becerimizden geriye kalanları da bu tür metinler ezip yok ediyor işte.


İtiraf etmek gerekirse, kitap AKP türü bir sağcılık için çarpıcı, tahrik edici bir retorik sunuyor. Mesela Osmanlı’nın dağılışından bahsederken “idrak parçalanması” diyor. Dünyanın tersi dönmüş, çağ açıp kapatan uluslaşma süreçleri yaşanıyor ama bu ‘bilim adamı’na değmiyor… Kitabın gördüğü değer bu gibi gurur okşayıcı hamasi ifadeler olabilir mi?

Ahmet Davutoğlu, iyi bir hatip ve yazar. Özellikle hamaset vurgularını çok iyi beceriyor. Kitabında, bir Türkçüyü değil ama bir İslâmcı’yı gözyaşları içerisinde vecde sürükleyebilecek ifadeler var. Bunların etkili olmadığı düşünülemez.

Peki bu kitaptaki ‘tılsımlı’ tezler, Türk Sağının süreklilikle sahip çıktığı bir içerik mi?
Türk sağı pek derinlemesine düşünen bir kültür ve gelenek yaratamadı. Sayıp dökülen, referans verilen, öne sürülen isimler hemen hiç değişmiyor. Davutoğlu bir yenilik elbette. Ama boyası çok kolay dökülebilecek bir şey, önümüze sürdüğü. Esas olarak, devlet, devletin kullanabileceği total millî güç ve dış politika, uluslararası etkinlik vs. konularında sahip olduğu kavrayış, Türk sağı kadar “eski Türkiye”ye yön veren devlet zihniyetiyle benzeşiyor. Çok yakın. Zaten herhalde başka türlü Harp Akademisi’nde ders vermiş olamazdı.

Özal’ın sahiplendiği söylem, biraz daha islamcı bir tonla yeniden mi ifade ediliyor? Davutoğlu’nun ‘millet’ kavramına neredeyse itibar etmeyişine dikkat çekiyorsunuz. Bu bildiğimiz Türk sağının islamlaşmasına mı işaret eder?
Özal ile Davutoğlu arasındaki fark, Davutoğlu’nun daha siyasî, Özal’ın daha tüccar zihniyetli oluşu. Davutoğlu’nun gözlerinin yaşaracağı pek çok durumda Özel’in gülüp geçebileceğini sanıyorum. Genel olarak Türk sağı İslâmlaşıyor mu, daha fazla nasıl İslâmlaşacak, bilemiyorum doğrusu. Daha fazla düşünmez etmez, sadece böbürlenip kibirlenip durur bir hali var. AKP iktidarı Türk sağına entelektüel bakımdan hiç yaramadı. Aksi olmalıydı, olamıyor.

AKP’nin siyasi yönelişi ve dış politikası bu kitabı rehber edinmiş durumda mı? Bu tezlerin müslüman aleminde bile karşılığı yokken, böyle bir şey olanaklı mı?
Evet. Bu kitap ve ardındaki yaklaşım, rehber veya doğrudan eylem kılavuzu olarak iş görüyor. Davutoğlu, “lider”in yetersiz kaldığı alanı bilgi, yorum, analiz vs. ile ama esas olarak eylem önerisiyle dolduran bir kimse. “Karşılık” konusu önemli değil. Bir bakıma da, Davutoğlu’nun zihniyetini en iyi ifade eden konulardan biri bu: Ortadoğu’ya, özellikle Arap aydınlarına, Osmanlı’nın vaktiyle oralara onları sömürmek için değil, sömürgeciliğe karşı korumak için hükmettiğini anlatabilirsek, hepsi bizim önderliğimizi, ağabeyliğimizi kabul edecekler. Böyle düşünen insan, karşılık meselesine takılmaz; takılmıyor. Bir masal âlemi bu zaten.

image4

Başka yerlerde anlattınız, ama bu söyleşinin bütünlüğünde yer alsın isterim: Davutoğlu ve o çizgideki AKP zihniyeti Pan-İslâmist midir? Türkiye’deki “islamileşme” böyle bir siyasi projenin parçası mıdır?
Türkiye’deki İslâmîleşme, herhangi bir projenin parçası değil. Bu, özellikle Türk solunun çok sevdiği bir görüş. AKP’ye “proje partisi” demek pek revaçta. Türkiye toplumunun kendi iç dinamiği zaten AKP’yi ve bugün yaşadıklarımızı ortaya çıkarmaya müsait ve yeterliydi. ABD, aksine, başının Müslümanlarla epey belaya girebileceğinin farkında, bana sorarsanız. Pan-İslâmizm meselesi bundan ayrı. Evet, Davutoğlu Pan-İslâmcı. AKP içinde belki başkaları da böyledir. Ama inşaatlardan, tahsislerden, belediyelerden kazanılacak paralarla süper hayat sürmek varken IŞİD’le, Boko Haram’la uğraşmayı geleneksel Türk sağcısı niye istesin ki? Dışarıda o kadar da büyük işlere kalkışmayıp içeride -pan’lı veya pan’sız- bu İslâmcılığı pazarlamak çok daha yaraşır sağcı muhafazakâr politikacıya. Davutoğlu’nun tezlerinin yarattığı auranın bu işe yaradığını söylemeliyiz.

Yazdığınız gibi, Davutoğlu’nin kitabını ve sizin değerlendirmenizi bugün IŞİD, ‘İslam Devleti’ gündemiyle okumak çok çarpıcı. Yıllar önce, şartlar böyle değilken ‘Suriye sınırının önemsizleşmesi gerektiğini yazan’ kitap, gayet de uygulama imkanı bulmuş gibi görünüyor. Ne dersiniz?
Bir yandan öyle bir yandan da, böyle bir yaklaşımın niye hiçbir şansı olmadığını gösterecek olaylar yaşıyoruz, yaşayacağız. El Kaide’nin İstanbul’da elli küsur insanı öldürdüğü bombalama eylemini unuttuk mu? Unutmamalıyız. Türkiye hiçbir Arap ülkesinde “Türk hegemonyası” isteyecek bir zümre yaratıp iktidara getiremez. Ayrıca, Suudi Arabistan’ı ne yapacaksınız? Müslümanların beğenmediği -elbette benim de beğenmediğim- BAAS’ın Muhaberat rejimleri, iyi kötü, Ortadoğu’da emperyalizm emperyalizm diye İslâmcıların dillerinden düşürmedikleri şeyle uğraşabilen yegâne güçlermiş meğerse. Bugün Mısır’da gelinen tükürdüğünü yalama vaziyeti ibret verici. İsrail’de güya fena halde mücadele edip aslında gayet güzel ilişki götürmek ya da Libya’nın hava sahasına giren Türk uçağını vuracağı açıklaması falan… Stratejik Derinlik’e bayağı bir ayar gerekiyor.

Suriye ve IŞİD gerçekliği, bu ‘fantastik’ tezlerin ilk sınanma yeri mi oldu dersiniz?
Bilmiyoruz ki. Kimbilir başka nerede ne halt ediliyor…

Bu kitabı tahlil ederken son olarak şöyle söylüyorsunuz: “ … dünya üzerinde etkinlik kurmak isteyen bir siyasi kadro için üretilmiş ideolojik malzeme.” Bu kitaptaki dünya görüşü ve yaklaşımını, ‘100 yıllık parantez’ i kapatmak isteyen ‘Yeni Türkiye’ projesini düşünürsek, bu “gerçekten dünya üzerinde etkinlik kurmak isteyen” bir kadro hareketi midir? Madem ‘fantezi’ alanındayız, 150 yıl sonra tarih bu ekibi böyle mi kaydeder? Ya da tüm bunlar iç politikanın tozu dumanı mı?
150 yıl sonra, öyle umarım ki, insanlar hâlâ bizim yaşadığımız gibi korkunç eşitsiz, adaletsiz bir dünyada yaşıyor olmazlar. Ve bu adamların hiçbirini hatırlamazlar. Bence tarihle ilgilenenler, Türkiye’de askerî vesayetin yıkılışını bilecekler, biraz ayrıntıya giren de, bu vesayeti yıkanların daha beter işler yaptığını bilecektir, o kadar. Dünyada etkinlik ne demek? Bu neyle, nasıl kuruluyor? Nobel almış yazarının koruma polisiyle dolaşabildiği, faşistlerin vurmak istediği adamı milliyetçi solcuların konferans için üniversiteye sokmadığı bir ülke burası. Kaç araştırman, kaç buluşun veya İslâm felsefesinin derinliklerine uzanmış kaç düşünürün var? Bu millî eğitim sistemiyle, muazzam bir insanlık suçunu inkâr etmekten delik deşik olmuş toplum ruhu ve bilinciyle, sen kime, nereye ne etkide bulunacaksın da dünyada bilmemne… boşversenize…


Sizin politik makalelerinizde alışık olunmadığı kadar yüksek bir mizahi doz var. Eski Birikim yazıları, yazılarınızdan oluşan kitaplarınız böyleydi, yeni yazılar da… Doğrusu ben bu üslubunuzun hayranıyım ve son yıllarda biraz neşenizi kaybettiğinizi düşünüyorum. Neler söyleyebilirsiniz?

Çok teşekkür ederim. Sadece neşemi değil, başka çok şeyi kaybettim. Güvenebileceğim, kendimi içerisinde hissedeceğim, uğruna her şeyi göze alabileceğim bir siyasî hareket yok. Oluşturma şansım ve gücüm de yok. Dindar insanlarla solcularda bulunacağını varsaydığım vicdan ve ahlâk kendini bu iki kesime mensup sayan, bunlar adına konuşan birileri tarafından neredeyse her gün aşağılanıyor. Görüşler, idealler, eşitlik, adalet arayışı, talebi, mücadelesi… bunlar yok olmaz, yenilmez, ama insanlar yenilebilir. Acılaşabilir. Hrant öldürüldükten sonra benim bu toplumla ilişkim zaten eğretidir. Ne bekliyorsunuz?

Kitabın sonunda “ … beni şahsen memnun edecek şey, Davutoğlu isminin ve özellikle bu kitabın etrafında yaratılmış mistikleştirici atmosferi kırmak olurdu.” Bunu teorik argümanlarla zaten yapıyorsunuz ama bence öldürücü darbeyi yer yer kıyıcı alaylarınız gerçekleştiriyor. Moda deyimle, ‘gülmek devrimci bir eylem’ ise, aklın çaresiz kaldığı zamanların sığınağı mı mizah?
Bilmiyorum inanın. Gülmek niye devrimci eylem olsun, onu da anlamış değilim. Yeşilçam gülmeyi nasıl kötülere özgü bir eylem haline getirdi, o aklıma geldi şimdi siz bunu söyleyince. Ayrıca bugün, etrafınıza bakın, tv’ye bakın, herkes gülüyor. Herkes çok sağlıklı, çok iyi, süper, şahane falan… Bence doğru düzgün ağlamak devrimci eylem olmaya daha yakın. Neye gülüyoruz? Biz burada Davutoğlu, AKP, Pan-İslâmcılık falan diye ahkâm keserken açlıktan, soğuktan ölen bebeklere mi? Bilmiyorum, belki tahammülüm kalmamıştır…

Blogunuz riyatabirleri.blogspot.com.tr ciddi bir etki alanına sahip. Özellikle Taraf’ta yazmayı bıraktığınızdan beri okurlarınızla erişiminiz hiç kesilmedi ve sosyal medya paylaşımlarıyla yazılarınız ses getiriyor. Aslında yıllardır konuşulan bir düş gerçekleşti ve bir fikir adamı sadece kendi bloguyla gündeme etki edebiliyor. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
İlk söyleyeceğim, tesbitlerinize hiç katılmadığım. Olgular da böyle değil. Radikal’den ayrılmamdan sonra, Taraf macerası hariç, hiçbir yerde yazmadım. Pek nadiren, Birikim’de. Medyakronik’i yaptık, ama o tam böyle bir yazma işi değil. Bana gel yaz diyen kimse de olmadı zaten. Blog’u daha çok fotoğraf, sinema, görsel işler üzerine, kültür-sanat ve civarında dolaşılacak bir yer diye hayal ediyordum, ama yayına başladığım gün, 16 Aralık. Ertesi gün, meşhur 17 Aralık. Ardından Soma, falan, öyle gitti. Battım günlük siyasî mevzuların içine. Yazdıklarımı beğendiğiniz için teşekkür ederim. Ama öyle sahiden etkili olduğumu falan hiç sanmıyorum. Hele gündeme etki etmek! Ne kelime! Blog’un normal izlenme seyrinin çok ötesinde yerlere ulaşan ve çok fazla okunan birkaç yazı dışında, blog’u izleyen insan sayısı birkaç bindir. Benim gibi, aklını eşitlikle, adaletle bozmuş, dindara dindar diye düşman olmayan, AKP’den önce de rezilce, onursuzca yaşadığımızı bilen, AKP’ye dindar diye değil neoliberal, kapitalist, sağcı diye karşı çıkan insanlar okuyordur. Bizi kim dinler ki? Hangi gündem bize göre şekillenir ki?

image6

Pan-İslâmcının Macera Kılavuzu – Davutoğlu Ne Diyor, Bir Şey Diyor mu? / Yazar: Ümit Kıvanç / Birikim Yayınları / İnceleme Araştırma / 1. Baskı Ocak 2015 / 251 Sayfa

Ümit Kıvanç; 1956’da İstanbul’da doğdu. Haliyle, birtakım okullarda okudu. 1980 öncesi dönemi mâlûm şekilde geçirdi, 12 Eylül’ü görece az hasarla atlattı. Altın Kitaplar Yayınevi, Milliyet yazıişleri, Cumhuriyet Haber Merkezi’nde, Yeni-Gündem haftalık haber dergisinde, İletişim Yayınları’nda, Medyakronik günlük medya eleştirisi sitesinde çalıştı. (Medyakronik dönemi ve sonrasındaki medya eleştirisi yazıları için: www.haysiyet.com.) “Piyasaya” yazı, fotoğraf, tasarım, çekim, kurgu, senaryo işleri yaptı. 1980 öncesinde Afrika Boynuzu ve Nikaragua üzerine haber araştırması-analiz türünde broşürleri yayımlandı. Radikal gazetesi ve Nokta dergisinde yazdı, 2007’de Taraf gazetesinde yazmaya başladı, Birikim dergisinde yazıyor. Önce Mozaik, ardından piyanist Ayşe Tütüncü’nün Bir Piyano Beş Perküsyon grubunda davul çaldı. 1990’ların ortalarında kısa ve belgesel filmler yapmaya başladı. Önemli belgeselleri arasında, Kızlar ve Kökler, Nazê, Şarkılarla Geçtim Aranızdan (Kazım Koyuncu için bir film), 19 Ocak’tan 19 Ocak’a (Hrant Dink cinayeti sonrası), Uçurtmam Tellere Takıldı (Ahmet Kaya için bir film) sayılabilir. (Filmleri hakkında daha geniş bilgi için: www.gecetreni.com.) Edebiyat çalışmaları 1989’dan itibaren yayımlanmaya başlandı. İlk kitabı, “birtakım kadınlar, muhtelif erkekler ve hep bildiğimiz şeyler üzerine bir upuzun hikâye” olan Aşkım Bana Resimaltı’dır. Bunu “siyasî polisiye roman” Bekle Dedim Gölgeye (1989) izledi. Erkek Hikâyeleri (1990), hikâyelerini topladığı ilk kitabıdır. Macbeth – Muhitimize Uyarlama Denemesi (1991) ise tek oyunu. Yakın tarihimizi yeniden yorumlamaya ve anlamaya bir katkı niteliği de taşıyan Gaib Romans adlı romanı 1992’de çıktı. Bunu Yalnız Olmuyor (1995) ve Siyah Makamı (1997) izledi. Futbol basını üzerine eleştiri niteliğindeki Kesin Ofsayt (2001) İletişim, siyasî ve toplumsal konulardaki makalelerini derlediği Demiş Bulundum (1999), Birikim Yayınları’nca yayımlandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.