Umudu Yaşatmak – Dr. Hawa Abdi & Sarah J. Robbins

 

“Bir çocuk gelin, bir kadın doğum uzmanı doktor, bir hukukçu, bir anne, bir kadın hakları aktivisti, bir yardım meleği, tehditlere ve tehlikelere aldırmayan bir lider, bir bakan yardımcısı ve bir kadın: Somali’li Dr. Hawa Abdi.” Dr. Hawa Abdi’nin anılarından oluşan Umudu Yaşatmak’tan giriş bölümünü sunuyoruz.

Kadın 26 yaşındaydı. Beyninde ve kalbinde birer kurşunla getirmişlerdi. Hastanemize getirildiği günü, hatta getirildiği sırada gündüz müydü, hatırlamıyorum. Sadece o sırada ülkemizi paramparça eden iç savaşın neden olduğu toz duman arasında berrak bir andı. 1995’te Somali’de farklı milis gruplarına mensup genç oğlanlar ellerinde eski hükümetten müsadere edilmiş ve Allah bilir kimin bağışladığı silahlarla gezerlerdi. Bu kadın o sırada beni beklemekte olan savaşın yüzlerce kurbanından yani benim hastalarımdan biriydi. Ancak, hikâyesi diğerlerinden farklıydı.

Genç ve kuvvetli bir Somalili kadındı. Hastanemi çocuğunu dünyaya getirmek için inşa etmiştim, başparmağım ve orta parmağımı yavaşça alnından aşağı kaydırıp cansız gözlerini kapatmak için değil. Çalışanlarıma çalılıklarda ailesini aramalarını söylemeden önce durdum ve bir an yanında kaldım. Arkamı dönerken ağlıyordum; bir doktor olarak değil, bir anne olarak. Kendi kendime şu soruyu sordum: Annesi kızının öldüğünü öğrendikten sonra bu gece ne hissedecek?

Dünyanın en ücra yerlerinde bile, hatta kaos dönemlerinde bile kara haber tez duyulur. Çalılıkların arasından bilgi sahibi bir kadın geldi ve birlikte cesedin hâlâ yatmakta olduğu odaya gittik. Kadın bana, “Bu kızı öldüren kişi annesiydi,” dedi. “Onu annesi öldürdü.”

Daha önce hiç böyle bir şey duymadığım için şoke olmuştum. “Bu nasıl olabilir?” diye sordum.

Kadın, “Kızın babası bir aşirettendi, annesi bir başka aşirettendi,” diye anlatırken bir yandan başını sallıyor, bir yandan da ölen genç kadının sakin yüzüne bakıyordu. Hâlâ çok güzeldi, kendisini mahveden şeyin ne olduğundan habersiz görünüyordu. Diğer kadın şunları söyleyene kadar ben de habersizdim: “Kız ve annesi, annesinin ailesine gittiklerinde aile, ‘Bu kız yanlış aşiretten. Sizi istemiyoruz,’ demiş.”

Kadın kafasını kaldırıp üzgün gözlerle bana baktı. “Annesinin memleketine gidebilmek için kızı öldürdüğünü söylüyorlar.”

Bugüne kadar o korkunç hikâyenin doğru olup olmadığını öğrenmenin bir yolunu bulamadım. Genç kadının adını bile hiçbir zaman öğrenemedim. Bölgedeki akrabaları kızı evinin yakınlarına gömmek için çalılıklara götürdü, ben de beni bekleyen ailelerin dışarıdaki ağaçlara kadar kuyruk oluşturduğu ayaktan tedavi kliniğime döndüm. Ancak o gece ve hatta bugün bile herhangi bir zamanda savaşlara şahitlik eden herkesin sorması gereken bir sorunun rahatsızlığını yaşıyorum: Böylesine karanlık bir dönemde, eğer mümkün olabilecekse, nasıl hayatta kalacağız?

Somali kelimesini duyduğunda birçok insanın aklına trajediyle dolu yakın tarihimiz geliyor: Halkımız arasındaki derin ayrışmalar, kuraklıklar ve kıtlıklar, köpekbalıkları ve korsanlarla dolu bir deniz. Ülkemizin coğrafi konumu bile (Afrika boynuzu Hint Okyanusu ile Aden Körfezi’ni birbirinden ayırır ve yukarıda Ortadoğu’ya doğru sivrilir) aşırılıklarla dolu. Ancak, bu hep böyle değildi.

Ağustos 1983’te yani bu tek odalı kliniği başkentimiz Mogadişu’nun 21 kilometre dışında ilk açtığım dönemde hayat huzur doluydu. Somali’nin ilk kadın jinekologlarından biri olarak bölgede tanınıyordum, dolayısıyla yedi yıl sonra iç savaş başlayınca hastalarım, geniş ailem ve komşularımla kurbanlar ve hayatta kalanlar Mogadişu’dan çıkan ve kliniğin hemen yanından geçen anayolu bir anda doldurdu. Onları içeri aldım ve elimde ne varsa kendilerine ikram ettim: Soğuk su, uyuyacak bir yer, kendi çiftliğimizin mahsulleriyle yapılmış bir kap yemek. Somali halkı için misafirperverlik gelenekseldir: Bir yolcu kapınıza geldiğinde ona sahip olduğunuzun en iyisini vermeniz gerekir. Karnını doyurur ve ona güzel sözler söylerseniz Allah sizi korur.

Anlatacaklarım bu insanların nasıl ailem haline geldiği üzerine. Göz alabildiğine uzanan kulübeler, bükülmüş dallar, renkli kilimler, yırtık kumaşlar ve rüzgârda dalgalanan naylon kaplamalar: Hawa Abdi Köyü. Bugün o tek odalı klinik 400 yataklı bir hastaneye dönüştü, yardım almaya gelen birkaç ailenin yerini ise hastaneyi çevreleyen arazide yaşayan on binlerce kişi aldı. Bazılarının evlerinin altında 10.560 kişilik bir gölge köy yatıyor. Bu insanların bazıları aşiretler arasındaki savaş ya da rastgele açılan ateş sonucu öldü, bazılarını ise hastalıklar ya da açlık aldı. Hepsini aynı yere gömdük ama o sırada savaşın bu kadar süreceğini, yardımımızı isteyenlerin sayısının 90.000’i bulacağını ve yeni neslin topraksızlık nedeniyle kulübelerini uzun bir süre boyunca yas tutmaya gittiğimiz bir toplu mezarın üzerine kurmak zorunda kalacağını hiç tahmin etmemiştik.

Kültürel mirasımızın şiddet ve yıkımdan oluşmadığını hatırlamak, kayıplarımıza ve onların arasında yaşamaya devam edenlere borcumuz. Yüzyıllar önce Somali’de halkımız küçük yerleşimlerde ve Hint Okyanusu’nun kıyısına bir gerdanlığın üzerindeki değerli taşlar gibi dizilmiş sahil kasabalarında yaşarlardı. Yağmur mevsimi bazen kısa bazen uzun sürerdi. Yağmur yağınca ağaçlarda kocaman yapraklar büyür, hayal edebileceğiniz en temiz ve tatlı hava ortalığı sarardı. Kurak geçen Ocak, Şubat ve Mart aylarında bile ölü dallar nehir kıyılarında hayata dönerdi. Bu dallar bükülerek bugün benim topraklarımda yaşayan insanların içinde barındığına benzer kulübelerin inşaatında iskelet olarak kullanılırdı. Orada aileler yağmurlar başlayana kadar kalır, insanlar mahsul sezonu için geri döner ve bu çevrim tekrarlanırdı. Hava koşulları değişse de mevsimlerin ritmi hayatlarımıza rehberlik etmeyi sonsuza dek sürdürecek. Bazıları güzel bazıları yıkıcı Somali gelenekleri de öyle…

Birçok Somalili gibi benim annemin ailesi de göçebe çobandı. Süt ve et için hayvan yetiştirir, yağmur mevsiminde darı ve sorgum tarımı yaparlardı. Kurak mevsimde hayvanlarıyla dolaşıp su ararlardı. Bütün değerli varlıklarını, tabaklarını ve halılarını develere yüklerler ve sürülerinin otlayabileceği bir yer ararlardı.

Somali’deki zorluk her çatışma döneminde tıpkı her kurak mevsimde olduğu gibi aynı hikâyenin tekrarlanıyor olmasıyla açıklanabilir: Bir kapı açılır, bütün hayvanlar küçük bir otlak parçasının başına üşüşür ve diğerlerini saf dışı bırakmaya çalışırlar. Peşlerinden sürü sahipleri de gider. En güçlü sürü sahibi diğerlerine, “Burası bizim otlağımız,” der, “gidin kendinize başka yer bulun”. Eğer kaybedenler gitmeyi reddederse, kazananlarla savaşırlar. Aynı şey bir kuyu yakınlarında yaşayan bir grup insan için de geçerli. Onlar da civarda dolanan susamış insanlara, “Bu suyu içmeyeceksin,” der. Yıllar sonra, yağmur yağdığında açlık ve susuzluk yatışır. Ama bir zamanlar susamış olan insanlar yaşadıklarını unutmaz ve çatışma sürer.

Topraklarımda yaşayan yerlerinden edilmiş insanlar için yardım istemek amacıyla dünyayı dolaşırken insanlar bana, “Nasıl olabilir?” diye sordu. Dünyanın en başarısız devleti olarak bilinen yerin ortasında insanların hâlâ güvenilir bir liman, bir sığınak bulabilmesi, bir kadının adıyla bilinen bir köyde uyum içinde yaşayan bir toplum olması nasıl mümkün olabilir?

Ben de onlara şu cevabı veriyorum: Hawa Abdi Köyü’nde biz, hangi taraftan olurlarsa olsunlar, çatışmanın tüm kurbanlarına aynı muameleyi yapıyoruz. Ben bu dersi babamdan aldım. Onun kendi babasından ya da daha önceki nesillerden daha geniş bir dünya görüşü vardı, çünkü yaşanan trajedi onu başka bir yolda yürümeye zorlamıştı. 12 yaşında kimsesiz kalan babam 10 gün boyunca köyünden Mogadişu’ya yürümüş ve bizim Jaaji dediğimiz balıkçı toplumundan bir kadınla tanışmıştı. Kadın babamı kendi çocuğu gibi benimsemiş, ona yiyecek, giyecek ve hatta ülkenin ana limanında bir iş vermişti.

Babam sömürge döneminde büyüdü, ancak ona göre bunlar huzurlu zamanlardı. Dünyanın dört bir yanından gelen gemiler arasında çalışıyordu. Ataları Somali’nin çeşitli bölgelerini kolonileştirmiş İtalyanlar ve İngilizlerin yanı sıra Hintler ve bugün Kenya olan bölgeden yukarı seyahat eden Swahilice konuşan gezginlerle dostluk kurmuştu. Bu denizciler ve işadamları babama kendi dillerini ve kendi ülkelerinin tarihini öğretmiş, o da bu dersleri evdeki dört kızına aktarmıştı. Babam bana, “Çok çalışırsan hayatını değiştirebilirsin,” dedi. “İnsanların birbirlerine yardım etme potansiyellerini anlayabilirsen, kendini vazgeçilmez bir insan haline getirebilirsin.”

Hâlâ sesini duyabiliyorum ve kendimi 1960’ta ülkemizin İngiliz ve İtalyan idaresinden kurtulup bağımsızlığını ilan ettiği yıl olduğum gibi, 13 yaşımdaki halimle hayal edebiliyorum. O zamanlar biz Somalililer geleceğimizin parlak olduğuna inanıyorduk. İtalyan bayrağının resmen indirildiği 1 Temmuz gece yarısı babamla birlikte Shabelle Oteli’nin önündeydim. Somali Cumhuriyeti’nin beş köşeli beyaz yıldızı göndere yükselirken, büyük hoparlörlerde milli şarkılarımız çalıyordu. Bir tanesini sonsuza kadar hiç unutmayacağım: Tana Siib Tan Saar yani “İtalyan bayrağını indir, Somali bayrağını çek”.

Bize bazı insanların bağımsızlığın ilk günlerinde mutluluktan şoka girerek öldükleri söylenmişti. Buna inanıyorum, çünkü babam ve arkadaşlarının sokaklarda savaştan çıkmışçasına birbirlerine sarıldıklarını gördüm. O gece bacaklarımız tutulmuş halde eve yürürken babam bana, “Zor bir hayatımız oldu, ancak bugün özgürüz,” demişti. “Artık başkentimizin merkezinden geçebiliriz, eskiden bunu yapamazdık. İstediğimiz her yere gidebiliriz.”

Başlangıçta Somali halkı yurtdışında yeni fırsatlar olduğunu fark etti. Bu fırsatların bir kısmı bizi sömürgeleştiren ülkelerden bir kısmı da daha yeni ve güvenilir dostlarımızdan bulunuyordu. Daha sonra günden günde kendi mahallemizdeki fırsatlar arttı. Çok çalıştık, kendi alanlarımızda zirveye yükseldik; ulusumuzu eğitim ve çok çalışmayla değiştirmeyi hayal ettik.

Nasıl ki şiddet bizim kültürel mirasımız değilse, aşiret bölünmeleri de kültürel mirasımız değil. Somali’de aşiretlerin kaynağı bizim abtirsiinyo dediğimiz “ataları sayma” geleneğinden kaynaklanıyor ve yüzlerce nesil geriye gidiyor.

En eski zamanlardan bu yana iki aile ya da aşiret ile aile arasındaki anlaşmazlıklar barışçıl hatta uyumlu yollarla çözülürdü. Her aşiret deve sırtında yaşlı bir adam gönderir, bu adamlar bazen günler hatta haftalar süren uzun yolculukların ardından büyük bir ağacın gölgesinde bir araya gelir ve meseleyi tartışırdı. Yaşlıların aralarına birer arabulucu oturur, her iki tarafın da söylediklerini dinler ve “Evet, evet, evet,” derdi. Yaşlılar meseleyi analiz eder, uygun bir ceza üzerinde anlaşana kadar konuşurdu. Ceza kapsamında, suçu işleyen aşiret diğer tarafa belli sayıda deve ve inek verirdi. Bunun üzerinde anlaşıldıktan sonra arabulucu aşiretlerden birine döner ve “20 genç kız getirin,” derdi. Diğer aşiret de 20 genç erkek getirirdi ve uzlaşma sürecinin bir parçası olarak bu gençler evlendirilirdi. Aşiretler arası evliliklerle nefreti silmek amaçlı aileler kurulur, artık aralarında kan bağı olan ailelerinin gelecekte savaşmayacağı düşünülürdü.

Eskiden şanlı bir ulustuk ama zaman içinde yolsuzluklar yayılmaya başladı. 1990’ların başında hükümetimiz yıkıldığında tüm kanun ve düzeni yitirdik. Bu kez Somali halkı korunmak için aşiretlerine sığındıklarında diğerlerine şüpheyle hatta kötü gözle baktı, kendi damarlarında diğer tarafın kanı aksa bile… Çalışmalarımın ayakta kalabilmesinin tek yolu benim tarafsız kalarak bütün aşiretlerden gelen savaş kurbanlarına kendi kalbimi ve ruhumu vermemdi. Kıtlık ve anlamsız şiddet dönemlerinde, Somali’nin pırıl pırıl mavi göğünde havan topu mermileri yağmış ve yağmaktayken birçok kez kendi kendime canımı da verebileceğimi düşündüm.

O genç ve güçlü genç kızın babası başka bir aşiretten olduğu için annesi tarafından öldürüldüğünü görebilse babam ne derdi? Ailemizin topraklarında sadece yağma ve öldürme peşinde koşan savaş lordlarının ve rakip milislerin bizi canlı kalkan olarak kullandığı yerde 20 yıldan fazla zamandır yaşayan on binlerce kişiyi görebilse ne derdi?

Mayıs 2010’da kapıma gelen isyancı Hizbul İslam örgütüyle onların izlerini takip edenler, Somali’de bir zamanlar güvenli görülen diğer her yer gibi evimi ve hastanemi istila edenler hakkında ne derdi? Bu genç erkekler de bizim evlatlarımız. Kanun ve düzen olmadan yetişmiş bir nesil. İktidar hissini elde edebilmek için köktendinci ve doğru olmayan bir İslam anlayışına takıldılar; toplumumuzu yıkmaya çalışırken dinimizi de yıkmaya çalışıyorlar. Bugün hepimiz onların benimsediği, kadının bir nesne, bir araç olduğu ve sadece kendi amaçları için kullanılabileceği inancının esirleriyiz.

2010’un o korkunç günlerinde kapıma dayanan genç erkeklerden biri, “Sen yaşlısın ve biz senden daha güçlüyüz,” demişti. “Hastanenin yönetimini ve kamplarının idaresini bize bırakmak zorundasın.”

Ona, “Bu imkânsız,” dedim. “Bu benim mülküm. Ben buranın doktoruyum ve bunun için gerekli bilgiye sahibim. Hangi yasal gerekçeyle hastaneyi size bırakacağım?”

“Sen bir kadınsın,” dedi diğeri. “Herhangi bir sorumluluk ya da yetki üstlenemezsin.”

“Sizi burada biz koruyacağız,” dedi ilk genç.

“Bu sizin işiniz değil,” diye yanıt verdim. Kampın yaşlıları bana sessizce bu adamların bir anda silahlarını ateşleyebilecekleri uyarısında bulunsa da geri adım atmayı reddettim. “Vururlarsa vursunlar!” dedim yaşlılara. “En azından şerefimle ölürüm.”

O gün hastaneye geri dönüşümü, ayakta tedavi kliniğinde beni bekleyen 60 hastayı ve kabul edilmeyi bekleyen diğer 100 kişilik grubu çok net hatırlıyorum. Silahları ve dinleriyle istilacıları harekete geçiren tek şeyin sahip olma ve gasp etme isteği olduğunu biliyordum ama o öfkeli halimle pes etmeyecektim. Benim inandığım İslam, kadınları toplumun değerli üyeleri ve eşit olarak görüyor. Bu nedenle ümitsizliğimi hiçbir zaman göstermedim.

Keşke hikâye burada sona erseydi, benim kararlılığımın gücü AK-47’lerle gezen, nefret etmek ve öldürmek amacıyla yetiştirilmiş genç erkeklerin fikirlerini değiştirmek için yeterli olsaydı. Ancak, cehalet insanlığın düşmanıdır. Hastanemdeki güzel genç kızı öldüren kötülük 20 yıldır olduğu gibi hâlâ hayatlarımızı tehdit etmeyi sürdürüyor.

Seslerini yükseltemeyen milyonlarca Somalili kadın adına konuşurken aynı zamanda evimiz demekte ısrar ettiğimiz bu karmaşık dünyadaki mücadelelerini de paylaşıyorum. Etrafımdaki kadınlar gibi ben de hayal bile edilemeyecek acılar yaşadım; tıpkı onlar gibi ben de bir insanın annesini, kız kardeşini, çocuğunu kaybetmesinin ne anlama geldiğini biliyorum. Militanlar bana ateş edebilirdi, bu doğru. Ancak, inandığım her şey adına ölürsem bunun sorun olmayacağını biliyordum. Göreceğiniz gibi, ölüm bizim hikâyemizin sonu değil. Bizim hikâyemiz en akla gelmeyecek ihtimallere karşı bile devam ediyor.

Ölüm Somali’de hayatın bir parçası ve ölümün kaynağı şiddet de olabilir, hastalık da ve hatta doğum da… Karşı karşıya olduğumuz tehlikeyi biliyoruz, ancak buna rağmen kadınlar olarak geleceği planlamaya devam ediyoruz. Belki de bazı açılardan ölecek olmamız gerçeği sayesinde hareket ediyoruz. Allah’ın yarattığı dünyadaki diğer hayvanlar gibi biz de öleceğiz, ancak bir şekilde arkamızda bıraktıklarımız yaşamaya devam edecek.

Bu nedenle, bizi hayatta tutan tek şeyle, hayatta kalma sorumuzun tek cevabıyla yani umutla işe başlamalıyım. Barışı beklerken, hatta kan dökerken ve açlıktan ölürken geriye kalan tek şey umut. Umut aynı zamanda bizim âdetimiz. Bu nedenle benim topraklarımda yaşayan insanlar nesillerdir ettiğimiz duaları ediyor, aynı sabrı gösteriyor. Şu an umut için yaşıyor olabiliriz. Umudumuz ve dualarımız toplumumuzu hasta eden kötülüğün silineceği ve hukukun milisleri değil insanları koruyacağı bir zamandan yana.

Atalarımız gibi kampımın liderleri de kadın olsun erkek olsun eskiden yaptığımız gibi gölgede, ağaçların altında toplanıyorlar. Hastanemin yakınlarında “Camp David” adını verdiğim bir mango bahçesi var. Burası bizim için bir sayfiye yeri; ABD başkanlarının aynı adı taşıyan sayfiyesi gibi. Burada kampın gelecekteki durumunu ya da kampın içindeki anlaşmazlıkları tartışıyoruz. Bazen bir grup yerinden edilmiş kişi zor bir günün sonunda orada toplanıp halıların üzerine uzanıyor. Amaç kimi zaman çay içmek, kimi zaman şarkılar söylemek ya da sadece hışırdayan yaprakların müziğini dinlemek.

Ellerimle diktiğim bu ağaçlar kuraklık ve kıtlığı, hastalık ve ağır bombardımanları gördü. Bugün hâlâ ayaktalar, çünkü kalın kökleri mümkün olan tüm yönlere yayılmış; suya ulaşıyor ve bir şekilde direniyor. Aynı şekilde, dalları da uzadıkça uzuyor, size şimdi anlatacağıma benzer hikâyeler anlattığımız sırada bizi öğleden sonra güneşinden koruyorlar. Biliyoruz ki sadece hikâye anlatmak bile bir umut eylemidir ve hikâyemizi dünyayla paylaştıkça, gerçeği ortaya çıkıp bizi kurtarmaya davet ediyoruz.

(…)

Çevirmen: Sevin Turan

*Bu okuma parçası için Modus Kitap’a teşekkür ederiz.

1 Yorum

  1. Hidayet Dogan

    Somali gibi kaybetmiş, lime lime olmuş bir ülkede, çocuk savaşçıların, birbirinden nefret eden kabilelerin, siyasi güç simsarlarının tam da göbeğinde bir kadının inanılması çok güç başarısının hikayesi :)

    Cevapla

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.