‘Çocukların ellerinden doğayı, hayal güçlerini, meraklarını aldık ellerine bir tablet verdik.’

 

“Anne-çocuk ilişkilerinde yepyeni bir yaklaşımı, “doğal annelik” kavramını hayatına taşıyan bir anneden çocuk yetiştirmenin ipuçları… Çocuğunu yetiştirmek için kentin kaosundan kaçıp doğanın kucağına yerleşen Umut Akyüz Çerezci ve ailesinin öyküsü… “Çocuğunuzla güzel anlar yaratın” düsturuyla yola çıkan yazar, sıradan bir yaşamı sıradışı yapan anlar yaratmanın peşine düşmüş ve bu projesini “anne-çocuk” ilişkisinden temellendirmiş. Çiçeğin kokusunu, rüzgarın esintisini, doğanın renklerini, özetle doğanın bütün hallerini bir Ege kasabasından, çocuğunun gözleriyle bir kez daha keşfeden Çerezci, kitabında oyunları doğayla biçimlenen, kendisiyle ve çevresiyle barışık çocuk yetiştirmenin ipuçlarını anlatıyor. Çocuğuyla yaşadığı deneyimi fotoğraflarla ve anekdotlarla aktaran yazar, tüm anneleri doğayı ve “doğal annelik” kavramını tekrar keşfetmeye çağırıyor!” Salih & Umut Çerezci çifti isimlerinin baş harflerini birleştirerek “Küçük Yürek” lerinin ismini oluşturmuşlar “Su”… Küçük Yürek’lerini öyle çok sevmişler ki onu adına bir anı bırakmak istemişler ve “Küçük Yürek” ortaya çıkmış. Umut Çerezci ile “Küçük Yürek” üzerine keyifli bir söyleyişi yaptık…

 

“Eylül’de 8 yılımız dolacak. Artık anlayamadığım tüm diyaloglara ayıp olmasın diye kafa sallamak, tüm dikkatini vererek diyalogu bir yerinden yakalamaya çalışmak, yabancı hissetmek, çaresiz hissetmek, sıkıntı hissetmek, ‘Küçük Yürek’ için söylenen ‘çikinnn bu çikiiin’ lafına üzülmek yok.
Artık buralıyım, artık buralıyız. Kendimizi buraya ait hissediyoruz. İstanbul’a gittiğimiz birimiz, ikimiz, üçümüz de dönmek istiyoruz. Burayı özlüyoruz, burada doğmadık ama her anlamda burada doyuyoruz.
Artık; Çirkin’in, Güzel
Napdurun’un, Ne yapıyorsun
Gidemetdurcez”in, Gidemeyeceğiz
Ne etçen’in, Ne yapacaksın
Gelitduru’nun, Geliyor
Durutduru’nun var olduğunu biliyoruz, bilmenin ötesinde yaşıyoruz.
Anlayamadığımız, anlamakta zorlandığımız diyaloglar olmuyor mu hiç? Elbette oluyor… Ama Napceenn… Oylemi olcek böylemi olcek demicenn yaşıyıveceennn…”

Kitabın arka kapağını çevirdiğimde karşıma çıkan bu yazı, beni hem çok duygulandırdı hem de gülümsetti. Bu kadar sıcak bir kitabın sımsıcak bir yürek ve güzel bir kalem tarafından yazılması gerek. Hayata bakışınız hep böyle midir?
“Küçük Yürek”in sizin de yüreğinize dokunduğuna çok sevindim. Sanırım oyuncu tutumu yaşamıma taşımam, taşımaya çalışmam ile ilgili bir şey bu, belki bir duruş. Şimdi’yi yaşayarak bu duruşu korumaya çalışıyorum. Diğer yandan bu bakış açısının, kendi yolunu çizme sorumluluğunu almak, yaşamdan keyif almak, yaşamın getirdiklerini kabul etmek yani büyümek ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Bence en büyük yanılgımız, biz çocuklarımızı büyüttüğümüzü sanırken, aslında onların bizi büyütüyor olması. O yüzden bu bakış açısını kazanmamda Küçük Yürek(ler)’in çok büyük bir rolü var.

“Sıradan bir hayatı sıra dışı yapan anılar, öyküler ve denemeler” olarak tarif etmişsiniz kitabınızı. “Küçük Yürek” yazılırken hangi aşamalardan geçti ve kaç ayda hazırlandı? Böyle bir kitap yazmaya neden karar verdiniz?
Kitap düşüncesi yoktu önce. Daha doğrusu kitap düşüncem “Küçük Yürek” değildi. Burada çocuklarla gerçekleştirdiğim “Yaşamda Kürek Çekmek” eğitim programındaki uygulamaları, deneyimleri yazma fikri vardı. “Ama hayat biz planlar yaparken başımıza gelendir” sözü bir kez daha kendini doğruladı. Ben blog denen şeyi keşfettim, burada özellikle kızımla yaşadıklarımı, deneyimlerimi, bana dokunanları, yazmaya başladım ve çok keyif aldım. Yazıyı fotoğrafla, müzikle, video ile destekliyor olmak yazmayı daha eğlenceli kıldı. Bu süre dört seneye yayıldı. Blog dünyasının terimi ile bir sürü post oldu. Kitap haline getirme fikri de yazılar gibi spontane çıktı. Bir başka sıra dışı an yaratmak için. İlk hayalim bu kitabın kızıma okuma-yazmayı sökme hediyesi olması idi. Ama yetişmedi, grafik tasarım süreci beklediğimizden uzun sürdü. En zor da bu süreçti zaten. Fakat sonrasında bu zorlu süreci geçirmenin, sabrın ödülü Boyut Yayıncılıkla buluşmak oldu.

IMG_0424

Rehberlik danışmanı olmanız, “Küçük Yürek” de hayal dünyası ile gerçeklerin ne oranda birleşmesine izin verdi? Öyle bir kitap ki, uzman gözüyle okununca da “evet olmuş” deniyor, anne gözüyle okununca da “evet olmuş” deniyor.
Aslına bakarsanız bir başka uzman veya anne gözünden okununca da “hayır olmamış” denebilir, bu gerçekten bakış açısıyla ilgili. “Küçük Yürek” de uğur böceğinin dışında hayal olan hiçbir şey yok aslında. Hayal gibi olan bir gerçek, yaşanmış, yaratılmış, yakalanmış an’lar var sadece. Einstein “Merak unsurunun formel eğitimden sonra hayatta kalması bir mucizedir” diyor. Bana göre sadece merak değil masumiyet, neşe, yaratıcılık gibi çocuğu çocuk yapan birçok unsurun kalması bir mucize. Bu mucizeye tanıklık etmek harika. 0-6 yaş çok özel bir dönem.

Kitabınızda olaylar arasındaki bağlantıları bir rehberlik danışmanı olarak mı yoksa bir kız çocuğu annesi olarak mı ortaya çıkardınız?
Psikolojik danışman olmamın ve uzun süredir çocuk ve ailelerle çalışmamın muhakkak etkisi vardır. Bunun yanında anne olmanın kattığı zenginlik, deneyim, bakış açısı, farkındalık, sezgi… bambaşka bir bakış açısı getiriyor insana. Sanırım her iki tarafta el ele verdi, kendi zenginliklerini paylaştı, birbirlerine üstünlük taslamadılar. Ben kitapta “evet bilgi olmadan olmaz ama yürekten olan başka bir şey” diyorum aslında. O yüzden çocuk büyütmek akıldan çok yürek ister dedim, kitap-defter açık sınav metaforunu kullandım. Maalesef günümüzde anne-babaların özellikle de annelerin kafaları çok karışık, kendilerini çoğu zaman yetersiz, bilgisiz, kendilerine güvensiz, köşeye sıkışmış ve maalesef suçlu hissediyorlar. Kendilerine ve elbette bu döneme bakış açıları bu süreçte belirleyici oluyor. Oysaki doğal olarak bu bilgiye sahipler, çünkü bir zamanlar onlar da çocuktular :) ve yanlarında esas kaynakları, referansları çocukları var :)

“Küçük Yürek” de İstanbul’dan Bodrum’a yerleşme serüveninizi, isteğinizi, amacınızı çok güzel dile getirmişsiniz. Bir de okuryazar.tv aracılığıyla bu konuyu dile getirebilir miyiz?
Bu soruyu Simyacı’dan bir alıntı yaparak cevap vermek isterim. “Dünyanın ruhu insanların mutluluğu ile beslenir ya da mutsuzluklarıyla, arzularıyla, kıskançlıklarıyla… Her şey bir ve tek şeydir. Ve bir şey istediğin zaman, bütün evren arzunun gerçekleşmesi için işbirliği yapar.”

“Küçük Yürek” nasıl bir çocuk?
Hamileliğim sırasında doktorumuzun yönlendirmesi ile Perinatoloji uzmanı Prof. Dr. Atıl Yüksel’e gitmiştik. Detaylı incelemesini yaptıktan sonra Atıl bey’e nasıl dediğimde “çok keyifli bir çocuk olacak” demişti. Bir embriyoya bakıp böyle bir tanımlama yapması beni o zaman çok etkilemişti, nedense tesadüf olmadığını hissettim içten içe, anlatılması zor bir duygu yaşamıştım içimde o zaman. Sonra Atıl bey de içim de haklı çıktı. Küçük Yürek çok keyifli bir çocuk. Gülümseyen, gülümseten, yataktan kalktığında veya bir şeyler yaparken hep bir melodi mırıldayan, çocuk. Çocukları birçok yönden kedilere benzetirim. Küçük Yürek de bir kedi benim gözümde. Nev’i şahsına münhasır.


Elimdeki kitap, çekirdek bir ailenin anonim bir kitabı olmuş sanki. Biliyorum ki kitap yazarı “Su” değil. “Su” adı sizin ve eşinizin isminin baş harflerinden oluşuyor. Kızınızın ismi “SU” Yazar kısmına neden “Su Çerezci” imzasını koydunuz?
Gestalt psikolojisi “Bütün, parçaların toplamından daha fazladır” tezini savunur. Evet kitabın yazarı Su değil ama ben de değilim. Kendime “okur yazar” diyebilirim ama “yazar” diyemem. Bu çok büyük bir hadsizlik olur. O yüzden teknik bir isim kullanmam gerektiğinde kendimi yayına hazırlayan olarak yazmayı tercih ettim. Aslına bakarsanız şimdi düşündüğümde “anları yakalayan” veya “aktaran” demek daha doğru olurdu sanırım.

Kitap harika görsellere sahip, şahane bir tasarımla ortaya çıkarılmış, piyasadaki medyatik birçok kitaptan başarılı ve işlediği konular çok farklı…
Evet farklı bir kitap olduğu düşüncenize katılıyorum. Ama “aman farklı olsun” gibi bir gayretle oluşan bir farklılık değil bu. Hayalimiz kitabımızın yayınlanması idi, sıradan hayatımızda sıra dışı bir an yaratmak,   rafta onu görüp o tuhaf iç kıpırtısını yaşamak, bizim için çok özel olan diğer kitaplarımızın yanına ona da bir yer açmak …

Kitaptaki fotoğraflar kime ait? Etkinlikler, oyunlar, tarifler gibi tüm bu güzellikleri fotoğraflama fikri, kitaptan önce alınmış bir karar mıydı? Yoksa oluşturmuş olduğunuz bir arşivden mi kullandınız?
Bir-iki fotoğraf dışında bütün fotoğraflar bana ait. Ah Minel Aşk’daki fotoğrafı eşim çekti, daha doğrusu Küçük Yürek ile ben sahilde taş toplarken bizden habersiz çekmiş. Yürek şeklindeki o taşı o an bulduk, göstermek için ona doğru yaklaştığımızda bizi fotoğrafladığını gördük. Yürek taşla da çekti bizi. Çok şey yaşattı bana o fotoğraf. Kitap yayına hazırlanırken eşim kitabın içinde ismini gördü. İki tane fotoğraf çektim beni niye yazdın ki dedi. O zaman ona şöyle söyledim. Senin o bir fotoğrafın benim için bin fotoğrafa bedel. Fotoğraflama fikrine gelince, yazdığım blog sayfası fotoğraf kullanma rahatlığı verdiği için, yazılarımı yazarken “o an”a ait fotoğrafları da yeri geldikçe kullanmayı bana düşündürdü. Yazdığım yazıları görselle desteklemek keyifli geldi. Kelimelerimin yetersiz kaldığı yerlerde görseller anlattı. Blog beni arşivleme konusunda doğal olarak disipline ettiği için kitap fikri oluşunca bu fotoğrafları bulup düzenlemek zor olmadı. Fotoğraf makinemi yanımdan ayırmamak, yanımda değilse de üşenmeden ne yapıyorsam veya nerede isem gidip almak bu fotoğrafların oluşmasını sağladı.

“Annesinden çocuğuna bırakılan birkaç an” diyorsunuz. Bu gerçekten kızınıza bırakabileceğiniz en güzel anı en güzel miras olmuş. Böyle bir şey yapmak isteyen anne ve babalara ne gibi önerileriniz olur?
Evet, şükürler olsun ki bu anları yaşamak ve birkaçını kitapta toplamak nasip oldu. Diğer yandan bir çocuğa bırakılacak en güzel mirasın kitap ve okuma alışkanlığı olduğunu düşünüyorum. Okursak kendimizi, bizim dışımızdakileri, hayatı da okuruz. O yüzden bir kitap bırakıyor olmanın benim için anlamı büyük. Aslında yapmak isteyenler öneriye ihtiyaç duymayacaklardır diye düşünüyorum. Durmasınlar, ertelemesinler, zaman su gibi akıp geçer:) derim. Bir reklam filmi geliyor aklıma, görselinden çok metni aklımda “Hayatın telaşı içinde bazen bir şeyleri unutuyoruz. Anıları saklamadan önce onları yaşamalı” diye. An yaşanan değil sadece saklanan olunca ruhu olmuyor, yüreğimize dokunmuyor. Hepimizin yürekli, yürekten olan şeylere ihtiyacı var, iyi hissetmeye, iyi hissettirmeye…


Biraz da kitap içinde inceden inceye çok tatlı bir uslupla yer verdiğiniz, alanınızla ilgili sorular sormak istiyorum… “Çocuğunuz ‘sıkıldım’ diyorsa” ki bu soru anne olarak en dikkatimi çeken sorudur, ona karşı nasıl davranmamız gerekir? Kitabınızın bir yerinde de “Çocuğunuzun sıkılmasına izin verin. Sıkıntı neyin müjdecisi olacak birlikte yaşayın” demişsiniz. Benim kafam biraz karıştı Umut Hanım,  yardımlarınızı bekliyorum…
Günümüzde çok fazla sıkıldım diyen çocuk, çocuğunun sıkılmasından sıkılan, bunalan anne-baba var. Gittikçe daha çok dillendirilen bu sıkılma konusunu kendi yaşadığımız bir örnekle kitaba taşımak istedim. Günümüzün çocukluğunu düşündüğünüzde çocukların her gününün, her dakikalarının planlı aktivitelerle doldurulmuş olduğunu görüyoruz. Böyle olunca öğrenmeleri, eğlenmeleri, keşfetmeleri başka bir şeye, başkalarına bağımlı hale gelmiş oluyor. Kendilerinin dışında başkalarının yapılandırdığı bir zamanları olduğu için kendi kendilerine düşünmeyi, hayal güçlerini çalıştırmayı öğrenemiyorlar. Kısaca biz bu bağımlı hali yaratıp sonra “sıkıldım benim için bir şeyler yap diyen” çocuğa kızıyoruz, onu anlamıyoruz. Maalesef çocukların ellerinden doğayı, hayal güçlerini, serbest oyunlarını, hareket etme gereksinimlerini, meraklarını aldık ellerine bir tablet verdik. Bir çocuk eline verilen tabletten veya akıllı telefondan kafasını kaldırmıyorsa o zaman bir sorun var bence. Sıkıldım diyorsa bunu bir yardım çağrısı olarak görmeliyiz, “ne oluyor” diye anlamaya çalışmalıyız.

Biraz daha kafanızı karıştırayım o halde, çocuklara sıkılacakları ortamı yaratırsak artık çocuklar sıkılmayacak. Görülen o ki daha çok beton, daha çok oyuncak, daha çok o kurs bu kurs deyip koşuşturmak pek de işe yaramıyor.
Çocukların kendi kendilerini yönetebileceğine, zamanlarını yapılandırabileceklerine, kendi kendilerine yetebileceklerine, kendilerini motive edebileceklerine, kısaca onların potansiyeline; doğal merakına, öğrenme isteğine, yaratıcılıklarına… güvenirsek ve izin verirsek sıkılmayacaklardır. Beni Hüseyin Çağlayan yapan can sıkıntısı diye röportaj veren modacımız geldi şimdi aklıma…

Yazar Susan Striker, 1-4 yaş arasındaki çocuğun karalama sürecine müdahale etmenin, gelişimini sürdüren çocuğu sakat bırakmak anlamına geldiğini söylüyor. Siz de Küçük Yürek’in ev çizimlerini çok net ve çok güzel bir sırayla kitabınızda yer vermişsiniz. Umut Hanım, kızınızın her çizim sürecinde yanında olabildiniz mi? Ebeveynlere bu konudaki önerileriniz nedir?
Karalama devresi, çocuğun resim etkinliğinin ilk evresidir. Gelişiminin, büyümesinin dışavurumudur. Çocuğun kendini özgürce ifade etmesinin en güçlü, en doğal, en eğlenceli yollarındandır. Kısa bir süreçten bahsetmiyoruz.1-4 yaş gibi uzunca bir süreç bahsettiğimiz.

Kızımın bu sürecinde her çiziminde yanında olamasam da bu sürecin kendi içindeki gelişim basamaklarını takip etme, bu takibe eşlik eden şaşkınlığı, heyecanı, mutluluğu yaşama şansına sahip oldum. Bu takip sırasında ayrıca bir çocuğun eline geçirdiği kalem, pastel vb..boya ile yer, duvar, kapı, pencere, masa gibi farklı yüzeylerde çalışma motivasyonunun ne kadar güçlü olduğunu da görmüş oldum.
Ebeveynlere bu konudaki önerim çocuklarının bu çok özel süreçlerine karşı duyarlı, yüreklendirici, destekleyici, anlayışlı yaklaşmaları olur. Çocuklarının çizme, boyama, bulaştırma vb …ihtiyaçlarını görüp, bunun için uygun ortamı yaratma konusunda emek harcamalılar. Ev dağılmasın, üstü başı ve etraf kirlenmesin diye sınırlamalar getirmenin, bir sürü malzemeyi niye alalım tablette çizsin diye kolaycılığa kaçmanın veya sabırsız davranıp çocuğun gelişim sürecine gereksiz müdahalelerde bulunmanın çocuğun kendini ifade etme becerisini ve kendine olan güvenini zedeleyeceğini bilmeliler. Tabii yersiz müdahaleler ve denetimler ne kadar gereksiz ise, yerinde müdahalelerin ve sınır koymanın gerekliliği tartışılmaz. Susan Striker’ın Çocuklarda Sanat Eğitimi kitabının anne-babalar için çok önemli bir kaynak olduğunu düşünüyorum.

Çocuğumuzun yaratıcılığını nasıl geliştirebiliriz? Ona nasıl destek olabiliriz?
Bu soruya Küçük Prens’e gönderme yaparak cevap vereyim. Yapamam, edemem demeyin bir kuzu çizin. Yani örnek olun. Kendinizi ortaya koymaktan, risk almaktan çekinmeyin. Oyuncu tutum gibi yaratıcılığı da “günlük hayatınıza” taşıyın, canlı tutun.

IMG_0422

Çocuğunuzun yaşına ve gelişimine uygun olmayan, “yaratıcı ve zeka geliştirici” iddiası ile pazarlanan “yapılandırılmış” ürünlere dikkat edin. Çocuğa nereyi ne renk boyaması gerektiğini söyleyen, nasıl çizmesi gerektiğini gösteren kitaplar çocuğunuzun yaratıcılığını geliştirmekten çok kendine olan güvenini ve bu çalışmalardan alacağı zevki yok edebilir. Bunların yanında çocukların çalışmalarına verilen tepki, değer çocuğun yaratım sürecine yaklaşımının belirleyicisi olur. Çocuğun yaptığı çalışma ile ilgilenmek, onu dinlemek, heyecanına ortak olmak, abartıya kaçmadan beğeniyi ifade etmek, çalışmalarını saklamak, evin güzel bir köşesine asmak vb… çocukların çok hoşuna gider. Çocuğun özgür çalışması için odasında veya evin bir köşesinde yaratıcı çalışmalara uygun bir ortam, bir atölye yaratmak verilecek en büyük destek olacaktır sanırım.

Kitabınızda kızınızın korkularından bahsetmişsiniz. Tüm anne ve babaların yaşadığı bir dudum olan korkuyu yaşayan çocuk ne ister? Biz ebeveynler olarak neler yapmalı ya da yapmamalıyız?
Korku diğer duygular gibi son derece doğal, bazen yaşamsal yani gerekli bir duygudur. Korkular gelişimsel olduğu gibi – yani belli yaş dönemlerinde ortaya çıkan-, durumsal -belirli durumda ortaya çıkan, yaşanan bir olaya bağlı- veya ev yapımı olabilir. Ben ev yapımı diyorum çünkü çocuğun bakımını üstlenen büyükler korkuyu bir eğitim aracı! olarak kullanabiliyorlar. (böyle yaparsan seni bırakıp giderim, ağlarsan seni polise söylerim, doktora iğne yaptırırım gibi…

Öncelikle çocuğu, duygusunu ciddiye almalıyız. Fiziksel ve duygusal yakınlık göstermeli, sabırlı olmalı, güvende olduklarını hissettirmeliyiz. Korkunun kaynağını anlamaya çalışmalıyız. Çocuklar kendi yöntemleriyle korku ile baş ederler, onların potansiyeline, problem çözme becerisine, mücadele kapasitesine güvenmeliyiz. Bilimsel, mantıklı, uzun açıklamaların soyut düşünme yeteneği olmayan çocuklar için çoğu zaman pek bir şey ifade etmeyeceğini bilmemiz gerek. Bunun yanında ebeveynlerin söylediklerinden çok verdikleri tepkiler, sözsüz ifadeleri (yüz ifadeleri, ses tonu,..) söylediklerinin önüne geçecektir. ( Bu yüzden endişeli bir yüz ifadesi ve ses tonuyla anaokuluna yeni başlayan bir çocuğa her şeyin yolunda olduğunu söylemek pek işe yaramaz) Çocukların biz yetişkinler gibi düşünmelerini, davranmalarını, tepki vermelerini beklemek onlara yapacağımız en büyük haksızlık olur. Kaldı ki çocuklar gibi biz de belirsizlikten, değişimden, bilinmeyenden, anlamlandıramadıklarımızdan korkar veya kaygı duyarız. Anne-babalar çocuğunu herkesten daha iyi tanır, çocuğun gündemini en iyi onlar bilir. Ama bazen korkuları anlamak zordur. Bir uzmandan yardım almak korkulacak bir şey değildir.

“Madem ki alışkanlıklarımızın kölesiyiz o zaman iyi alışkanlıklar edinelim” der Aristotales. Çocuklarımıza en büyük mirasımız onlara kitap okuma alışkanlığı kazandırmaktır. “Küçük Yürek” kitabınızda tecrübeli bir rehberlik danışmanı olarak, bu mirası kazanma yollarını anlatmışsınız. Bu konudaki düşüncelerinizin küçük bir kısmına burada yer verebilir miyiz?
Okuma alışkanlığını bir çocuğa bırakılacak en iyi alışkanlık, en kalıcı miras olarak görüyorum. Şayet anne – baba olarak okuma alışkanlığına sahipseniz, kitap okumak günlük hayatınızın doğal parçasıysa bu alışkanlık çocuğunuzda da doğal olarak gelişir. Çocuklarının yaşına, gelişim dönemine, ilgisine, gündemine uygun kitap seçmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Anne-babalar bu konuda da ilgili olmalı, gerekiyorsa destek almalılar. Ayrıca gelişim döneminde olan çocuklar için elektronik ortamda okunan kitapların, basılı kitabın yerine geçemeyeceğini düşünüyorum.

Oyunla çocuklar çocuk olmaya zaman bulur, oyun çocukla yetişkini buluşturur. “Oyun çocuğun dili, oyuncaklar da kelimeleridir” diyor Garry L. Landreth. Çocuklarımızın en yakın arkadaşları olan oyuncakları seçerken, hangi hataları yapmamalıyız? Oyuncaklara yönelik bakış açınızı sorsam?
Sağlıklı zihinsel, fiziksel, sosyal ve duygusal büyüme ve gelişim için doğal- serbest- oyun çocuk için gerekli, zorunlu, temel bir ihtiyaç ve hak. Oyun çocuk için yaşamsal, onun gönüllü etkinliği, özgür seçimi, kendini ve hayatı anlama-keşfetme yolu, doğal öğrenme ortamı, iç dünyasının dışa vurumu. Çocuğun yaşamında oyunun, oyuncu tutumunun varlığının ne derece önemli ve değerli olduğunu ne kadar anlatsak az bana göre. Aynı şekilde oyuncaklar, oyun ortamı olarak çocuğun odası, oyun alanları, parklar .. için de öyle. Oyuncaklar kadar çocukların odalarının düzenlenmesi, oluşturulmasında da bebeklikten itibaren yanlış seçimler var. Oyuncaklara gelirsek, çocuklar için en iyi oyuncak, en basit, en doğal, çocuk yerine oynayan değil çocuğun oynadığı oyuncak veya oyununa aracı olan malzemedir. Söz konusu çocuklar olduğunda alınan oyuncak ne kadar komplike, ne kadar gelişmişse o ölçüde eğitici, geliştirici olduğunu düşünmek büyük bir yanılgı olur. Sanırım alınan pahalı oyuncak yerine paket kağıdını, oyuncak kutusunu ya da ipini daha ilgi çekici bulmuş bir çocuk görüntüsü sadece benim tanıklık ettiğim bir görüntü değildir. Eğitici oyuncak, pahalı oyuncak, daha fazla oyuncak, büyük vaatleri olan oyuncaklar aslında biz büyükler için. Daha fazla oyuncağa sahip olan çocukların gelişiminin, yaratıcılığının, akademik başarısının daha iyi olacağını düşünmek safdillik olur. Çocuğun yaşına, gelişimine, becerisine, ilgisine uygun, basit ve doğal malzemeden yapılmış oyun ve oyun malzemeleri tercih edilmelidir. Elbette oyuncu tutumu unutmamak gerekir. Dijital oyunlar ise gerçek bir etkileşimin, gerçek yaşamsal bir deneyimin yerini asla tutamaz.


Umut Hanım, “Küçük Yürek” kitabınızda yer verdiğiniz sos, yemek, tatlı gibi küçük kızınızla birlikte yaptığınız tariflerden en sevdiğinizi bizimle paylaşır mısınız?
Bir evde mutfakta olup bitenlerin o evin ruhunu yansıttığına inanıyorum, o yüzden mutfakta olmayı, pazardan olsun bahçeden olsun malzemelerle bir araya gelmeyi, tarifsiz tarifleri yapmayı, sofrada buluşma anını çok önemsiyorum. Mutfak hem çocuklara hem içimizdeki çocuğa hitap eden bir yer. Çocuklar söz konusu olduğunda çokça bahsedilen “beş duyuya hitap etmeli” ilkesinin yaşandığı keşif ve öğrenme ortamı. Diğer yandan mutfak ve sofra kültürümüzü hatırlamamız, yaşatmamız ve yeri geldikçe tanıtmamız gerektiğini düşündüğümden olsa gerek kitapta Küçük Yürek ile geçirdiğimiz mutfak anlarının yanı sıra, yörenin, Ege’nin lezzetlerine yer vermekten büyük keyif aldım. Bir en belirlememek zor ama bize her gün kutlanan bir an diyenlere “doğamama günü” pastası olarak yaptığımız mozaik pastayı paylaşabiliriz.

Malzemeler;  4 paket pötibör bisküvi, 2 su bardağı süt, 5 – 6 yemek kaşığı tozşeker (kuru üzüm kullanılırsa şeker miktarı azalabilir), 2 yemek kaşığı tereyağı, 4 yemek kaşığı kakao, 1 yemek kaşığı keçiboynuzu tozu, 2 yumurta, 1 paket vanilya, 1 portakal kabuğu rendesi, ½ portakal suyu

Yapılışı; Bisküvileri elinizle genişçe bir kaba kırın. Diğer malzemeleri (kuru üzüm dışında) bir tencereye koyup kısık ateşte kaynamaya başlayana kadar karıştırın. Kaynamaya başladığında ocaktan alıp bir kenarda ılınmaya bırakın. Ilınan karışımı bisküvi üzerine dökün ve karıştırın. Bu karışımı streç film kapladığınız bir kaba dökün, üstünü filmle sarın, buzlukta bekletin. Çıkardığınızda rendelenmiş çikolata, vişne taneleri ve portakal dilimleri vb ile süsleyin.

En güzel doğal etkinliklerinizden birini dinlemek istiyorum… 
Bir en seçmek zor. Nisan ayının yaklaştığı şu günlerde kulağımız farklı ötüşlerde, gözümüz ise Küçük Yürek’’in tabiri ile kendi dünyasında yaşayan (yabani) çiçekleri, endemik bitkileri keşfetmek için arazimizde. Karahindibalar, papatyalar, orkideler ve bugünlerde gelincikler bahar partisine hazırlanıyorlar.

Kitapta bahsettiğiniz “5 H” durumu çok ilginç. Heyecan, hayret, hayranlık, haz ve harika hissetme… Küçük Yürekler’in doğayla baş başayken yaşadıkları 5 H’dan oluşan listenizi “en” listenizi açıklar mısınız?
Kitapta yazdığım gibi Küçük Yüreklerin bir “en listesi” yok, onlar için yaşadıkları an “en” olur. O yüzden yaşamda olduğu gibi doğada da “nasıl” zaman geçirdikleri “en” önemli. Böcekler, kuşlar, kaplumbağalar, kuzular .. gibi doğadaki başka can’lar ile tanışmak, buluşmak, doğal malzemelerle haşır neşir olmak, onları toplayıp oyunlarında, yapıp ettiklerinde kullanmak, bir şeyler ekmek, dikmek ve büyümesine şahit olmak, dalından koparıp yemek, kısaca küçük yüreklerinde 5 H yaratacak her şey onların “en”leri.  Doğada olup bu duyguyu yaşamamak zaten mümkün değil.

Sizinle başka bir küçük yürek ile yaşadığım bir anekdotu paylaşayım… Yazın yaptığım bir programda ilk gün çocuklara böğürtlenli dondurma yapmıştım. Yeni katılan bir çocuk dondurmasını yemek istemediğini söyledi, daha önce böğürtlen yemedim dedi. Nasıl bir şey olduğunu görmek ister misin? dedim böğürtlenlerin yanına götürdüm. Şaşkın şaşkın baktı, yiyebilir miyim dedi? Tabii dedim, bir tane koparıp ağzına attı, sonra bir tane daha, bir tane daha… Yüzünde gülümseme “ çok güzelmiş” dedi. Bir de dedi ki “bu anı hiç unutmayacağım”. Çocukluğu böğürtlen toplayıp yemekle geçmiş biri olarak bir çocuğun böyle bir anı yaşamasına ortak olmak müthiş bir mutluluktu benim için.

Son olarak, “Küçük Yürek” için bıraktığınız bu çok değerli anı “Küçük Yürek” için ne söylemek istersiniz?
Mevlana ne güzel söylemiş; “Akıl adlı ihtiyar, fikir adlı çocuğunu aşk denen mektebe yollamış, ama çocuk oradan hiçbir şey öğrenememiş; bir gün kitaplarını atıp oraya gönül olarak gitmeyi tercih edince, her şeyin hakikatini anlamış” Elçiye zeval olmaz.

Küçük Yürek / Yazar: Umut Akyüz Çerezci / Boyut Yayıncılık / Kişisel Gelişim / Genel Yönetmen: Bülent Özükan / Genel Müdür: Nilgün Özükan / Genel Sanat Yönetmeni: Murat Öneş / Editör: Umut Akyüz Çerezci / Kitap Tasarımı: Ayla Sezgün Özbey / Fotoğraflar: Umut Akyüz Çerezci – Salih Çerezci / 353 Sayfa

Umut Akyüz Çerezci; SU Eğitim ve Danışmanlık Hizmetleri’nin kurucu ve sorumlusu, “Yaşamda Kürek Çekmek” programının yürütücüsüdür. Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık bölümü mezunu olan Akyüz, “küçük grup dinamikleri” konularına yönelerek iletişim ve etkileşimin yoğun yaşandığı takımlarda master ve doktora çalışmasını yapmıştır. 1993 yılından itibaren farklı eğitim kurumlarında müdür-psikolojik danışman olarak aile ve çocuklarla çalışan Akyüz, bir dönem “Küçük Prens” anaokulunun da kurucu ve yöneticisi olmuştur. Marmara Üniversitesi’ndeki öğretim görevliliği sırasında Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik, Öğretim Teknolojileri ve Materyal Geliştirme, Öğretim Yöntemleri, Sınıf Yönetimi, Okul Deneyimi, Eğitsel Oyunlar derslerini yürütmüş olan Akyüz, aynı zamanda freelance eğitmen olarak eğitim kurumlarında ve şirketlerde eğitim ve seminerler vermiştir. Akyüz, 2005 yılında “Su Eğitim & Danışmanlık Hizmetleri” eğitim & danışmanlık firmasını kurmuştur. Akyüz, evli ve bir çocuk annesidir.

1 Yorum

  1. Lütfullah Kılıç

    Çok akıcı ve keyifli bir röportaj olmuş. İlgiyle okudum..

    Cevapla

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.