Umut Y. Karaoğlu – Uyku Odası

 

“Umut Y. Karaoğlu’nun ‘Deli Heybesi’ (2011) şaşırtıcıydı, sonradan yazacaklarını merak ettiren bir yazarın habercisi oldu. Farklı bir dil, anlatım biçimi, dünya kurmak, edebiyatın en çetin işidir. Umut Y. Karaoğlu bunu baştan koymuş kafasına ve belki de karşılaşabileceği olumsuz yargıları umursamamaya da karar vererek yazmaya başlamış. İlk kitap, bu kaygıların yersiz olduğunu göstermek bir yana, Umut Y. Karaoğlu’nu sıra dışı bir öykücü yapıyor. Yazının hikâyesiyle hayatın hikâyesinden daha çok ilgilenen bir yazar, gözden kaçmamalı.” Uyku Odası kitabından Bira Şişesi isimli öyküyü yayımlıyoruz.

Bira Şişesi

 

Yaklaşan, yanı başında duran ayak sesleri… Gözlerini açıyor. Bu kez bir çocukluk arkadaşı. Sekiz yaşında, son gördüğü haliyle, iki eli yanda öylece gülümsüyor. Bir kamyonun altında kalmıştı. O okuldayken. Dönüşte ayakkabısının tekini görmüştü çöpün kenarında. Anlamıştı. Aylarca, yanında olsaydı onu nasıl kurtaracağının hayalini kurmuştu. Her gece. Yüzlerce kez. Sonunda, uykuya dalmasını sağlayan bir kahramanlık hikayesine, bir masala dönüşmüştü bu hayaller. Sonra unuttum. Şimdi o kurduğum hayaller senden, senin ölümünden daha gerçek geliyor. Uyanıyor. Uzanıp ışığı açıyor. Yatakta oturarak yağmurun tıpırtılarını dinliyor. Unuttum, unuttum, unuttum. Unutuyorum. Unut, unut, un… Gözleri sözcükleri geride bırakıyor. Perdenin köşesinde bir yere bakarak, iki eli yorganın üzerinde kavuşmuş, dalıp gidiyor.

Yağmurun tıpırtısını, rüzgarın uğultusunu, yaprakların hışırtısını geçip o adama ulaşıyor. Yine ağacın altında dikilmiş, sigarasından her nefes çekişinde gözlerini kısarak onun penceresine bakıyor. Pardösüsünün yakaları kalkık, başı omuzlarının arasında… Sigarayı önündeki su birikintisine fiskeliyor. Pencereye bakıyor tekrar. Ellerini ceplerine sokup arkasını dönüyor, ağır adımlarla uzaklaşıyor. Ardından çocukluk arkadaşı iniyor ağaçtan. O hınzır gülümsemeyle bakıyor yine. O gün, o sınıfta otururken, bahçeden baktığı gibi… Eliyle gelmesini işaret ediyor. Sonra dönüp adamın peşinden gidiyor koşarak. Ayakkabıları tam. Sözcükler geri geliyor: Git… ti… ler… Yorganı açıp yataktan çıkıyor.

Salonun ışığını açtığında, masada, önündeki hamam böceğine doğru bir şeyler fısıldar gibi eğilmiş Eray’ı görüyor. Böcek hızla uzaklaşıp masanın kenarında kayboluyor, Eray doğrulup ona dönüyor. Tezgahtan su ısıtıcısını alıp dolduruyor.

“Kim geldi?”

“Yusuf.”

“Götürdü mü onu da?”

“Evet.”

“Unutacak mısın?

“Galiba… Kahve ister misin?”

Senin bir suçun yoktu.”

“Biliyorum.”

Kahveyi karıştırırken oluşan girdaba bir şeylerin kapılıp gittiğini hissediyor. Başından beri hiç var olmamış bir şeylerin… Bunun odayı, kendisini dönüştürdüğünü duyumsuyor. Engel olmuyor. Peşine düşmüyor. Uyudum çünkü.

Kahvesini hazırlayıp kanepeye geçti. Sehpanın üzerinden kitabını aldı, uzandı. Kapağını açtığında, bir kedi sesi duyar gibi oldu. Dikleşerek kulak kabarttı.

“Duyuyor musun?”

Kedi bir daha bağırdı. Yavru bir kedi. Masaya baktı. Devrilmiş bir bira şişesi, ağzı ona dönük, konuşacakmış gibi duruyordu: Başı dertte. Kitabı bırakıp kalktı, masadan anahtarları alıp çıktı evden.

Asansörde anahtarları şıkırdatırken bir şey hatırlar gibi oldu sonra. Şıkırdatmayı bıraktı, gözlerini kısarak aynaya baktı. Bu anı yaşamış, ama gelecekte yaşamış gibi bir his. Sonra… unuttum. Uyudum çünkü.

Yağmur dinmek üzereydi. Apartmanın önünde sesi bekledi bir süre. Sol taraftaki çıkmazdan kısa, daha yükselemeden sönen bir çığlık geldi az sonra. Köşeden kıvrıldığında, hemzemin demir parmaklığın kenarında sinmiş, aşağı bakan kedi ona doğru döndü; kaçacakmış gibi bir hamle yaptı, durdu. Su birikintisinde yüzen izmarite takıldı gözü. O şeyi hatırlar gibi oldu yine. Kedinin yanına gidip o da baktı. Parmaklığın altında, bodrum katının balkonunda yavru bir kedi, bacakları dört yana açılmış, su içinde yatıyordu öylece. Titreyen başını güçlükle kaldırıp bu kez daha çabuk sönen bir çığlık attı.

Demir parmaklığı çıkarıp kenara koydu. İnip kediyi aldı, geri çıktı. Kaçmayla saldırma arasında kilitlenip kalmış annesine, “Geri getireceğim” dedi, koşar adım apartmana yöneldi.

Kalorifer peteğinin yanına koyduğu kediyi bir havluya sarmış kurularken ayak sesleri işitiyor arkasında.

“Ölecek mi?”

“Galiba.”

“Unuttun mu peki?”

Dönüp ‘neyi?’ der gibi bakıyor. Unutuşu hatırlayan bir kabulleniş peyda oluyor yüzünde, başını eğerek kediye dönüyor tekrar.

“Su ısıtıp pet şişeye koyar mısın?”

Kalorifer peteğinden bir tıngırtı geliyor sonra. Yuvarlanıp peteğe çarpan bir bira şişesi canlanıyor gözlerinde. Arkasına dönüyor, “Eray!” diye sesleniyor. Eray kapıda duraksıyor.

“Geçmişte miyiz?”

“Bilmem… Neden?”

“Öyle bir his var içimde. Bu kedi ölen kedim değil mi?”

Eray omuzlarını silkiyor, “Öyleyse ölmeyecek demektir” diyor, çıkıyor odadan.

Kalktı, pencereye yürüdü. Alnını cama dayayıp, ağacın altında sinmiş, kendisine bakan kediye baktı. Getirmeyeceğim. Bir baykuş havalandı ağacın dallarından, gözlerinin içine bakarak uçup gitti pencerenin önünden.

*Uyku Odası isimli kitaptaki Bira Şişesi öyküsünün yayını için Bence Kitap’a teşekkür ederiz.

Umut Y. Karaoğlu, 1982’de Çerkezköy’de doğdu. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi gördü. 2004’ten bu yana öykü ve yazıları çeşitli dergilerde yayımlanıyor. “Deli Heybesi” ilk, “Uyku Odası” ikinci öykü kitabı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.