“Belki de en büyük özrümüz, önyargılarımızdır…”

 

Üstün Dökmen’in ‘Kelebekler ve İnsanlar’ romanı insanları önyargılarıyla burun buruna getiriyor. Özürlü iki gencin aşkının anlatıldığı kitapta, yazar aynı zamanda içinde dolaştığımız coğrafya hakkında da bir farkındalık yaratıyor. Üstün Dökmen’le farklılıkları ve benzerlikleriyle  iki kusursuz kelebeğin ve iki özürlü gencin hikayesi yani ‘Kelebekler ve İnsanlar’ üzerine konuştuk… Ve ilk soruyu o bize soruyor… “Uzun ama renksiz bir yaşam mı istersiniz, yoksa kısa ama renkli bir yaşam mı?”

‘Kelebekler ve İnsanlar’, sizin, Ladesçi ve Miyase’nin Kuzuları’ndan sonraki üçüncü romanınız. Bilimsel kitaplarınız yanı sıra edebiyat alanında da ürün yayınlıyorsunuz. Edebiyata ilginiz, psikoloji hakkında yazan bir profesörün düşüncelerine bu yolla iletmek istemesinden mi kaynaklanıyor?
Hayır. Psikolojideki düşüncelerimi, bir de roman yoluyla iletmeye çalışmıyorum. Romanlarım, özellikle son iki romanım sadece birer roman.  Ben küçükken roman ve tiyatro yazarı olmaya niyetlendim. Bir avukat ve ayrıca edebiyat öğretmeni olan annem bana Fuzulî’nin bir şiirini okudu.  Şiir yaklaşık şöyleydi: “İlimsiz şiir temelsiz duvara benzer, gayet itibarsız olur.”  Annem, bu şiirden yola çıkarak bana,  “Önce bilim öğren, bunun üzerine sanatı ekle”  şeklinde bir öğüt verdi. Ben bu öğütü dikkate aldım.  Psikolojide profesör oldum; sanırım temelime bilimi yerleştirdim. Şimdi artık bu temel üzerine sanatı oturtabileceğimi düşünüyorum. Onbeş yıldır, tiyatro, şiir ve on yıldırdan beri de roman yazmaya çalışıyorum. Bilimsel çalışmaları, yayınları azaltıp, tiyatroya ve romana ağırlık vermek istiyorum.  Şair miyim, bilemiyorum;  ama sanırım tiyatro yazarı ve romancı sayılabilirim.  Komşu Köyün Delisi adlı oyunum, Devlet Tiyatrolarında dörtyüzyetmişyedi defa sahnelendi.

Edebiyatta istediğiniz kadar özgür müsünüz? Yoksa ‘psikolog’ ve ‘hoca’ yanınız kendini gösteriyor mu romanlarınızda, şiirlerinizde ve oyunlarınızda?
Sanırım ilk roman denemem olan Ladesçi’de, psikolog-hoca yanım kendini gösteriyordu. Bence Ladesçi, yüzde doksan roman, yüzde on kişisel gelişim kitabı.  İkinci romanım olan Miyase’nin Kuzuları, yüzde doksan dokuz roman, yüzde bir kişisel gelişim. Son romanın olan Kelebekler ve İnsanlar ise, bence yüzde yüz roman.  Uzun yıllar psikolojide bilimsel makale, kitap ve kişisel gelişim kitabı yazdıktan sonra, bir anda romana geçmek zordu; bu iş belli bir gelişim süreci içinde gerçekleşti.

Romanlarınızı keşfedenlerin bilimsel kitaplarınızı okumasını mı istiyorsunuz, yoksa tam tersini mi?
Romanlarım ve psikoloji kitaplarım iki ayrı şey. Birini okuyan diğerini de okumak zorunda değil.

Kitabınızın önsözünde, Kelebeklerle ilgili yazmak isteyen bir yazar karakter var, Hüseyin… Hüseyin’in Kelebeklerle ilgili yazma fikrine karşı çıkanlar olduğundan bahsediyorsunuz. Hüseyin’in her şeye rağmen istediğini yapmış ve kitabı yazarak amacına ulaşmış olması aynı zamanda bir mesaj mı?
Hayır. Yalnızca bir edebî şirinlik. Dramatik bir konuya, hafif tatlı bir nükteyle, tabiri caizse tatlı bir aperatifle başlamak istedim.

Kahramanınız Hüseyin, eşi ve ilişkileriyle ilgili bir hesaplaşmanın içine giriyor. “Belki de örtülü bir güç savaşı var eşimle aramızda. İçten içe alttan alta, onun hep güçlü, hep haklı olduğunu hissediyorum aslında…” diyor Hüseyin… ‘Örtülü güç savaşı’nı biraz açıklar mısınız? Eşler arasında sık yaşanan bir durum mudur?
Altını çizdiğiniz cümle, aslında tüm romanı özetleyen, romanın ana fikrini vugulayan bir cümledir.  Romanda, kadınla erkek arasındaki güç savaşı anlatılıyor. Alâimisema ile Kerman Bey arasında, görünürde bir aşk var. Ama bu aşk aslında, yalnızca bir paket, bir kılıf.  Bu paketin altında, aşk değil, bir güç savaşı var; toplumda, kadına oranla erkeğe daha fazla değer verilmesi var.  Yine romanda, alttan alta,  engelliyi engellizden,  zengini fakirden, erkeği kadından üstün gören kalıplaşmış toplum anlayışı var.  Başlangıçtaki cümle, bütün bunlara bir göndermede bulunuyor; yaşamdaki güç savaşını ima ediyor.

 “İnsanlar coğrafyada doğar vatanda ölürler. Coğrafyadan vatana yürür bütün ülkeler” Kitabınızda Bir coğrafyayı tanımlıyorsunuz. Bir Vadiden bahsediyorsunuz, ‘Kelebekler Vadisi ‘ Bu vadiyi seven çok ama gerçek bir sevgi eksiği / yanlışı var. Ve bir sorunuz var, cevapları insanın vatan- memleket sevgisini sınar gibi… Vadi kime ait, onu gerçekte kim sever?
İnsanların dünyada bulunmadıkları zamanlarda da coğrafyalar vardı; ancak vatanlar yoktu. Vatanların ortaya çıkabilmesi için insanların bir coğrafyayı, bir toprağı benimsemeleri gerekti. Vatan, bir anlamda insanın, bir toprak parçasıyla ve onun üzerindeki kültürle bütünleşmesi demektir.  Sanırım altını çizdiğiniz cümleyle bu anlatılıyor.  Romanın başlarında, pazar yerinde satılan şeyler uzun uzun belirtilmiştir. Pazardaki o yiyecekler, toprakta/vatanda yetişen ve toprakta yaşayan kültürde adlandırılmış şeylerdir.

Anadolu coğrafyasından ve o coğrafyanın içinde bulunan hikayelerden de bahsesiyorsunuz. Hasan Uğurlu ve Suat Uğurlu Barajları’nın hikayesi gibi… Kitabı okumamışlara, biraz anlatır mısınız?
Hasan ve Suat Uğurlu Baraj’larının hikayesi, aslında erkeğin kadından üstün görüldüğü bir toplum yapısı içinde ortaya çıkmıştır.  İzin verirseniz, bu olayın ne olduğunu şimdi söylemeyeyim, okuyucularımız romanı okuyunca öğrensinler.

Romanınızdaki metafordan ilerlersek, kelebekler, kelebek olabilmek için birçok aşamadan geçiyorlar.
Evet.

İnsanlar nasıl aşamalardan geçiyor hayatta. Peki, bazı insanlar neden kozadan çıkamazlar ya da tırtıl kalırlar?
Bazı insanlar, aşamalardan geçmeyi beceremiyorlar belki, kozalırının içinde kalıyorlar. Bu niçin böyle oluyor?  Bunun cevabını merak edenler romanın tümünü okumalılar.  Bu soruyu şimdi burada doğrudan cevaplarsam, bir kişisel gelişimci olurum.  Ancak cevaplamaz da, yalnızca romanının okunmasını rica edersem, bir romancı olurum.  Gerçek bir hikâye:  Bir büyük besteci Bethowen ‘e bir piyano eserinde neyi anlatmak istediğini sormuşlar. O da, “Şunu anlatıyor”  demiş ve oturup eseri baştan sona bir daha çalmış. Eser bitince, “İşte bunu anlatıyor”  demiş.

Kitabınızdaki özürlü iki aşık karakter Gökhan ve Umay’ın hayatlarını birleştirme isteği aileleri tarafından pek hoş karşılanmıyor… Bu senaryoyla çok sık karşılaşıyoruz. Seçimi aileler yapar ya da eş seçimine müdahale eden anne ve babalar… Bu senaryo sizce değişir mi?
Bu senaryo,  ‘Kelebekler ve İnsanlar’  adlı romanımda değişti.  Romanlarda değişebilen bir şey gerçek yaşamda da değişebilir.

Sizin konuşmalarınızda ve  katıldığınız programlarda da söylediğiniz bir şey var, engelli insanlara nasıl davranacağımızı bilmiyoruz. Sizce nerede yanlış yapıyoruz? Ve tabi ki ‘normal’ davranışımız nasıl olmalı?
Diğer insanların engellilere/özürlülere, ki verilen isimler önemli değildir,  nasıl davranmaları gerektiği konusunda pek çok şey söylenibilir, pek çok şey yapılabilir.  Yapılabilecek ilk şey, insanlara,  hemen her konuda küçük veya büyük bir önyargıya sahip olduklarını fark ettirmektir. Fark etmek değişimin başlangıcıdır.

Ölüm ile ilgili görüşünüz var sayfanın sonlarında. Son sorumuz da bu olsun, ölüme nasıl bakmak gerekiyor?
Bilmiyorum. Eğer bilseydim, roman yazmazdım, kendimi roman yazmak zorunda hissetmezdim.

Üstün Dökmen; 1954 İstanbul doğumlu. Akademisyen, psikolog, yazar ve televizyon programcısı. Psikolojik danışma ve rehberlik alanında 1986 yılında doktora, 1988 yılında doçentlik, 1995’te ise profesörlük derecesi aldı. Halen Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nde öğretim üyesi. Psikoloji ile ilgili yazdığı bilimsel eserlerin yanı sıra edebiyatın çeşitli alanlarında kitap yayınlıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.