‘Bir aşkı yaşarken şehrin dört yanına o aşkın izlerini bırakıyoruz.’

 

“Şimdi şöyle… İrem’le 1990’da tanıştık. Ben 13 yaşındaydım, o 12. Ben tabii küt diye âşık oldum, gittim bir karışık kaset hazırladım. Ama İrem’in derdi başkaymış. Sanırım. Tam da emin olamadım. Sonra tuhaf bir şey oldu, 10 yılda bir karşılaşmaya başladık. Saat gibi, aksatmadan. Hayat ya bizle dalga geçiyordu ya da bize yeni bir şans veriyordu. Sonuçta iş öyle bir yere geldi ki 20 yıldır birlikteydik ama daha ilişkimiz başlamamıştı. Karışık mesele.” Uygar Şirin ile şu günlerde filme uyarlanmakta olan romanı Karışık Kaset’i konuştuk. 

Ulaş, İrem’le her karşılaşmasında aradan 10 yıl geçmiş olmasına karşın içindeki aşkın azalmadığını, aksine arttığını kanıtlıyor. Nasıl oluyor da Ulaş içindeki aşkı bu kadar kuvvetli tutabiliyor? Şarkılar mı yardımcı oluyor acaba ona?
Şarkılar sadece aracı, Ulaş’ın asıl derdi aşkın yarım kalması. “Neden olmadı?”, “Şöyle değil de böyle yapsaydım her şey değişir miydi?”, “Aslında onunla olmam gerektiği ve beceremediğim için mi şimdi yalnızım?” soruları aşka (“saplantıya” da diyebiliriz) kuvvet veriyor. 

“…İrem’le birlikte olmamızın İrem’le birbirimize denk olmamıza bağlı olduğunu düşünüyorum.” Ulaş kendini İrem karşısında yetersiz mi hissediyor dersiniz?
Evet, ama sadece İrem’e karşı değil. Babasına karşı, arkadaşlarına karşı, hayata karşı. Ulaş etrafındaki insanlardan farklı olduğunu düşünüyor ve bu farklılığı, yaşının da etkisiyle, eksiklik diye yorumluyor… “Öğretmen çocuğu olmak”la ilgili teorilerini de unutmayalım. Ulaş’ı, anne ve babasına bir sınavdan 9 aldığını söylediğinde, “Peki diğerleri kaç aldı? Sınıf ortalaması kaç? 10 alan var mı?” sorularıyla karşılaşan bir çocuk gibi hayal edersek durum daha netleşir sanırım. Onun için hayat hiç durmayan bir yazılı, Ulaş da kâh öğrenci kâh öğretmen. 

IMG_8426

Ulaş insanları sürekli ne yapıp ne yapamayacaklarına göre sınıflandırıyor. Ve kendisinin yapamayacağını düşündüğü her şeyi özellikle yazarlar, şairler ve oyuncuların yapılabileceğini söylüyor. Bu sınıflandırmasının nedeni ne? Ya da onların yapabileceği -içinde basit şeyler de olan- şeyleri neden kendisine “yakıştıramıyor”?
Sınıflandırma kısmı az önce bahsettiğim öğretmen çocuğu meselesinden kaynaklanıyor. Ulaş sadece şarkılara değil, kendine, arkadaşlarına ve hayatta karşılaştığı herkese, her şeye not veren biri. 24 saat çalışan bir yargıç/öğretmen… Yazarlar, oyuncular, şairler meselesi ise orta sınıf bir aileden gelmek ve en azından çocukluk ve ilk gençlik boyunca onların ahlaki değerlerini içselleştirmiş olmakla alakalı. O bölümde Ulaş o çerçeveden bakıyor hayata, oradan konuşuyor. Belli davranışları ve alışkanlıkları sadece belli insanlara yakıştıran, dar bir bakış açısından mustarip olduğunu itiraf ediyor bir bakıma.

Karışık Kaset şarkılar üzerine kurulu bir roman, tamam, fakat Sezen Aksu’nun Deliveren albümü tüm şarkılarıyla uzunca bir süre sahne alıyor. Arka plandan da İstanbul geçiyor sanki. Deliveren’i bu kitap ya da sizin için özel yapan şey nedir?
Romanın 2000 yazında geçen bölümünde Ulaş’ın yazacağı yazı için yeni çıkmış bir albüm lazımdı. O günlerde yayınlanmış albümleri araştırırken çıktı karşıma Deliveren. Sezen Aksu Türkçe müziğin en önemli isimlerinden biri, Deliveren’in Sezen Aksu’nun kariyerinde önemli bir yeri var, Ulaş’ın yazmayı çok isteyeceği ve üzerine bol bol konuşabileceği başka bir albüm aramama hiç gerek yoktu… İstanbul o bölümde öne çıksa da roman boyunca fonda kendini hissettirsin istedim. Bir aşkı yaşarken şehrin dört yanına o aşkın izlerini bırakıyoruz, eski aşklarımızı şarkılar kadar mekânlarla da hatırlıyoruz. “Onunla ilk kez çay içtiğimiz yer” aradan yıllar geçse de “Onunla ilk kez çay içtiğimiz yer” olarak kalıyor.

SOL1 SAĞ1

2000’lerin Ulaş’ı, AVM’leri fevkalade güzel bir yer gibi tarif ediyor. Ulaş’ın bu tavrı, günümüzde yaşasaydı da aynı mı olurdu acaba? Hele de Gezi’den sonra?
AVM’leri güzel bir yer olarak tarif ettiğini düşünmüyorum. Kitapta sıklıkla kendini gösteren alaycı bir dil var, AVM bölümünde de o devrede. Romandaki hikâyenin tamamını bugünkü Ulaş’ın, bugünden geri dönüp bakarak anlattığını hatırdan çıkarmamak gerek. Çocukluğunda ve gençliğinde yaşadıklarını anlatırken o günkü hisleri ve düşünceleri ile şimdiki bakışı iç içe geçiyor. Aksi halde, örneğin 13 yaşındayken “Ben her kadında bir anne arayan bir erkek çocuğu ve her kadında bir kız çocuğu arayan bir babayım” diyemezdi. 13 yaşındaki Ulaş’ın sözü değil o, 33 yaşındaki Ulaş’ın 13 yaşındaki haline bakınca yaptığı bir tespit. AVM’yle ilgili sözleri de böyle. AVM’leri övmüyor, “Bir kızı tavlamak için AVM’den 5 dakikada bir hediye alan” o eski Ulaş’la dalga geçiyor. Zaten hemen ardından, gerek AVM müşterilerini, gerekse o kalabalık içindeki yalnızlığını tarif ederken alaycıyı da aşıp düpedüz acı bir üslupla konuşmaya başlıyor.

Romanda İrem’in anlatıcı konumuna geçtiği bir bölüm de var. İrem’in sırrını İrem’den başkası ifşa edemez, etmemeli düşüncesiyle mi o kısmı İrem anlatıyor?
Ulaş o bölümü İrem’e anlattırarak, İrem’in yaptığının sorumluluğunu İrem’e yüklüyor diye de düşünebiliriz. “Madem yaptın, sen anlatacaksın.” 

Ulaş’ın babası 80 sonrası müziği müzikten saymıyor. Her kuşak bunu bir şekilde yapıyor. Peki, Ulaş’ın müzikten saymadığı çalışmalar var mı?
Ulaş’ın babasından farklı olduğu yanlardan biri bu. Müzikle ilgili böyle kategorik ayrımları yok. Babası daha keskin ve köşeli, Ulaş ise daha geniş bakıyor. Tabii bu tavırlardan hangisi doğru, orası tartışılır. 

“Ölüm geride kaldığında herkes eski haline dönüyor.” Sahiden ölüm gibi ağır bir tanıklık dahi kolayca unutuluyor mu?
“Unutmak” demeyelim, sonuçta boşluk kalıcı ve yara ruha işliyor, ama hep söylendiği gibi “Ölenle ölünmüyor” ve “Hayat devam ediyor”. 

IMG_8420

“Salona giriyorum. Televizyondaki programda iki hafta önceki PKK saldırısı konuşuluyor. 27 kişi ölmüş. Bu saldırının SHP’den ayrılan milletvekillerinin Halkın Emek Partisi diye yeni bir parti kurmalarından dört gün sonra gerçekleşmesinin ne kadar manidar olduğundan söz ediliyor.” Romanda nereye koyacağımı, ne anlam bulacağımı bilemediğim bir paragraf bu. Ulaş’ın annesinin illa bunu mu seyretmesi gerekiyordu acaba? Başka bir program seyredemez miydi o an yani?
Seyredebilirdi ama ben birkaç sebeple bu haberi seyretmesini istedim. Bir tanesini söyleyeyim: Türkiye’nin hem ne kadar çok değiştiği hem de hiç değişmediğine işaret eden bir haber arıyordum. O günlerde Türkiye’de neler olup bittiğini araştırırken bu haberle karşılaşınca “Bundan iyisini bulamam” diye düşündüm. 

Karışık Kaset, müzik ve şarkıların konuştuğu bir roman olmakla birlikte, İstanbul’da geçen ve yıllara yayılan bir roman olmasından mütevellit, geçmişin şimdi bir yaraya dönüşen mekânlarına da selam gönderiyor. Emek Sineması da görünüp kayboluyor. Sinema yazarlığı yapan biri olarak Emek Sineması’nı yâd edelim mi biraz?
“Karışık Kaset”in aşk ve müzik dışındaki üçüncü ayağı ölüm/kayıp/eksiklik. Roman ölen/giden/terk eden insanlar, biten arkadaşlıklar, parladıktan sonra bir anda kaybolan şarkıcılar ve yıkılan mekânlarla dolu. Türkiye bu anlamda bolca malzeme sunuyor ne yazık ki. Ulaş romanda Emek Sineması’nda MFÖ konserine gidiyor, ben de 80’lerin sonlarında (sanırım 88’di) Emek’te Ahmet Kaya konserine gitmiştim. Şu kısacık cümle bile insanın içini yakmaya yeter, aradan geçen zamanda Ahmet Kaya’nın ve Emek’in başına neler geldiğini biliyoruz.

Şu günlerde Karışık Kaset filme uyarlanıyor. Uyarlama filmlerin kitapla aynı tadı vermediği sürekli konuşulan bir şeydir. Karışık Kaset’in film uyarlaması nasıl olacak? Senaryoda sizin de imzanız var mı? Biraz da bu uyarlamadan bahsedelim mi?
Uyarlamaların kitapla karşılaştırılması ve işin “Kitabı daha iyiydi”ye indirgenmesi, birer seyirci ve okur olarak yaşayabileceğimiz deneyimleri çok dar bir alana hapsediyor. Hatta ben romana sadakatin bu kadar önemsenmesinin zararlı olduğunu da düşünüyorum. Romanı okuyanlar filmi izlediklerinde ikisini muhakkak kıyaslayacaklardır, çok doğal, fakat sinema tarihi sadık ama berbat ve serbest ama mükemmel uyarlamalarla dolu. (Geçen yıl bu konuda bir yazı yazmıştım, meraklıları buradan okuyabilir.) Senaryoyu Mert Atalay ve Tunç Şahin yazdı, benim imzam yok. Senaryoda romanla birebir aynı yerler olduğu gibi farklılıklar da mevcut, açıkçası işin bu kısmıyla ilgilenmiyorum. Bir senarist ve sinema yazarı, hepsinden önemlisi bir sinemasever olarak romanım sinemaya uyarlandığı için çocukça mutluyum, onu söyleyebilirim.

IMG_8424

Karışık Kaset / Yazar: Uygar Şirin / Kırmızı Kedi Yayınevi / Roman / Yayın Yönetmeni: İlknur Özdemir / Kapak Tasarımı: Duygu Yegül / Arka Kapak Fotoğrafı: Selen Özer Günday / Grafik: Yeşim Ercan Aydın / 1. Basım Şubat 2013 / 292 Sayfa

Uygar Şirin, 1972’de doğdu. Galatasaray Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’nü bitirdi. 1993 yılından bu yana sinema yazarlığı yapıyor, halen Sinema dergisinde yazıyor. Doğum ve Ölüm adlı kısa filmlerin ortak yönetmen ve senaristliğini üstlendi. Yayımlanmış iki romanı (Anne Tut Elimi, Büyük Deniz Yükseliyor), filme çekilmiş iki senaryosu (Karışık Pizza, Ses) bulunuyor.

1 Yorum

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.