Uzaktaki – Jonathan Franzen

 

“Çağdaş Amerikan edebiyatının önemli temsilcisi Jonathan Franzen konuşmalar, denemeler ve kitap eleştirilerinden oluşan bu derlemeyle çok yönlülüğünü bir kez daha ortaya koyuyor. Kitap eleştirisinden modern teknolojinin topluma etkilerine, yaban kuş nüfusunu tehdit eden tehlikelerden gelişmekte olan ekonomilere, aile yaşamından yakın arkadaşı ve rakibi yazar David Foster Wallace’ın intiharı üzerine düşüncelere kadar çok çeşitli konuların arasında ustalıkla gidip geliyor. Gençliğinden günümüze çeşitli zaman dilimlerinde; Güney Pasifik, Kıbrıs, Malta, Çin gibi dünyanın çok farklı köşelerinde okuru keyifli bir yolculuğa çıkarıyor. Franzen, Uzaktaki ile bir yandan bütün çelişkileri ve korkularıyla okuyucusunun karşısına içtenlikle çıkarken, bir yandan da akıcı dili ve ilginç konularıyla eğlenceli bir okuma deneyimi sunuyor.” Uzaktaki’nden bir bölüm yayımlıyoruz.

Çocukları Seven Adam’ı [The Man Who Loved Children] okumamanız için bir sürü sebep var. Bir kere bu bir roman; romanların gazeteler çağına ait olduğu ve gazetelerden biraz daha kısa sürede aynı kaderi paylaşacakları konusunda gizlice mutabık değil miydik son birkaç yıldır? Yaşlı bir dostum, bir İngiliz profesör şöyle der: Romanlar tuhaf bir ahlaki ikilem taşır; hem daha fazla roman okumadığımız için, hem de roman okumak gibi havai bir işle uğraştığımız için kendimizi suçlu hissederiz… Şu dünyada suçluluk duyduğumuz şeyler listesinde bir bu eksikti!

Çocukları Seven Adam’ı okumak bilhassa havailik olacaktır, çünkü roman ölçeğinde bile dünyaya tarihsel anlamda hiçbir şey katmaz. Kitap bir aileyi, uçlarda, kendine özgü bir aileyi anlatır ve kitabın en sıkıcı yerleri aile hakkında olmayan az sayıdaki kısmıdır. Ayrıca roman uzundur ve ara ara tekrara düşer, ortalarında ise inkâr edilemeyecek derecede yavaştır. Üstüne üstlük ailenin özel dilini de öğrenmeyi gerektirir, bu dil aileye adını veren baba tarafından yaratılmıştır ve onun tarafından kullanılması zorunlu tutulur; Joyce veya Faulkner’daki kadar çetin bir çaba göstermeniz gerekmese bile, yine de sadece bu kitabın keyfini çıkarmak için sizden bir dili öğrenmeniz beklenir.

Keyfini çıkarmak deyimi de doğru mu, bilemiyorum? Metin düz yazı olarak “iyi” ile “inanılmaz iyi” arasında gidip gelse de gerçek anlamda liriktir. Her gözlem ve tasvir duygu, mana ve öznellikle dolup taşar. Kurgusu gösterişten uzak bir ustalık taşımasına rağmen içerdiği psikolojik şiddet açısından Revolutionary Road [Hayallerin Peşinde] bu kitabın yanında Everybody Loves Raymond [Herkes Raymond’ı Sever] gibi kalır. Fakat daha da kötüsü insan bu şiddetle dalga geçmekten kendini alamaz! Böyle bir şeyi okumaya ihtiyacımız var mı? Hepimizin kaçmaya çalıştığı, fakat doğrudan kaçışın mümkün olmadığı o cehennemî reaktör, içindeki reaksiyonu soğutmak için yeni elektronik cihazlara, eğlence araçlarına ya da okul sonrası etkinliklerine sıkı sıkı yapışmayı öğrendiğimiz şey çekirdek ailenin –en azından içerdiği psikolojik şiddetin– ta kendisi değil mi? Çocukları Seven Adam, “psikolojik şiddet” dediğimiz şeyi aile ortamının doğal bir özelliği ve potansiyel olarak komik bir nitelik olarak kabullenen; çocuklar ile yetişkinler arasında, değişen tüketim zevklerinden çok daha büyük bir uçurum olduğunu varsayan dejenere bir kitap. Kitap, güzelce düzenlenmiş dünyamıza ninelerimizin, dedelerimizin geçmişinden gelen bir kâbus gibi giriyor. Kitaptaki mutlu son ne başka hiçbir romandakine, ne de sizin kafanızdakine muhtemelen benzemez.

Hem sonra e-postalarınız var: E-postalarınızla da ilgilenmeniz gerekmez mi?

Ekim’de, Christina Stead’ın başyapıtı yayımlanıp sıradan eleştirilerle karşılaşalı ve yok denecek kadar az satalı yetmiş yıl olacak. Mary McCarthy New Republic’te kitap hakkında bilhassa iğneleyici bir yazı kaleme almıştı; romanın tarihdışılığında ve Amerikan hayatını kavrayışında sorunlar saptıyordu. Aslına bakılırsa, Stead’ın sevgilisi Amerikalı Marksist yazar ve işadamı William Blake’le birlikte Amerika’ya gelmesinin üzerinden dört yıl bile geçmemişti. Blake o dönemde karısından boşanmaya çalışıyordu. Stead Avusturalya’da büyümüş, 1928’de yirmi beş yaşındayken ülkesini geri dönmemek üzere terk etmişti. Stead ilk dört kitabını Blake’le birlikte Londra, Paris, İspanya ve Belçika’da yaşarken yazdı; dördüncüsü House of All Nations [Tüm Uluslar Evi] uluslararası bankacılıkla ilgili kallavi ve anlaşılması zor bir kitaptı. Stead New York’a geldikten kısa süre sonra Avusturalya’da geçen inanılmaz çocukluğuyla ilgili hislerini kurmaca yoluyla açıklığa kavuşturma işine girişti. Gramercy Parkı’nın yakınında, Yirmi İkinci Doğu Caddesi’nde, on sekiz aydan kısa sürede Çocukları Seven Adam’ı kaleme aldı. Stead’ın biyografisini kaleme alan Hazel Rowley’ye göre, Amerikalı okurun Avusturalya’da geçen bir öyküyle ilgilenmeyeceğini düşünen yayımcısı Simon & Schuster’ın ısrarıyla Stead romanı Washington D.C.’de geçecek şekilde kurguladı.

Günümüzde romana ilgiyi tekrar canlandırmak isteyen biri, şair Randall Jarrell’ın kitabın 1965’deki yeni baskısına yazdığı uzun ve göz alıcı önsözün gölgesi altında kalacaktır. Romanı hiç kimse Jarrell’dan daha kapsamlı ve ayrıntılı şekilde övmemiştir; ne var ki ABD’de edebiyatın az da olsa ciddiye alındığı dönemde dahi bu kadar güçlü bir övgü dünyanın dikkatini kitaba çekememişse, bugün bu kesinlikle mümkün değildir. Aslına bakılırsa Jarell’ın önsözünü okumak ve olağanüstü bir edebi eleştirinin nasıl olması gerektiğini hatırlamak bile romanı okumak için yeterli bir sebeptir: tutkulu, şahsi, sağduyulu, eksiksiz ve sıradan okuru hedefleyen bir eleştiri. Eğer kurmacayı hâlâ önemsiyorsanız bu yazı nostaljiye kapılmanıza sebep olabilir.

Stead’ı pek çok noktada Tolstoy’la bağdaştıran Jarrell onu Batı klasikleri arasına sokmak için elinden geleni yapmıştır; fakat bunu başaramadığı açıktır. 1970’lerin sonlarında yapılan atıflara dayanarak en fazla alıntılanan yüz edebiyat yazarını araştıran 1980 tarihli bir çalışmada Margaret Atwood, Gertrude Stein ve Anaïs Nin varken Christina Stead’in adı geçmez. Şayet Stead ve en iyi romanı akademik eleştirinin her alanına “Beni eleştir! Beni eleştir!” diye bas bas bağırmasa bu o kadar şaşırtıcı olmazdı. Bilhassa şaşırtıcı olan ise Çocukları Seven Adam’ın ülkedeki kadın araştırmaları programlarının hepsinde birden temel metin olarak kabul edilmemesidir.

Roman, en temel seviyede, bir patriarkın, altı kez hamile bıraktığı karısı Henny’nin üzerinde tahakküm kuran, çocuklarının aklını çelip sürekli özel bir dil kullanmaya zorlayan, onları kandırıp çılgın tertip ve ritüellerine dahil ederek kendisini “Pollit dünyası”nın etrafında döndüğü güneş (teni göz kamaştıracak denli beyaz, saçlarıysa sapsarıdır) haline getiren Sam Pollit’in (Samuel Clemens Pollit) hikâyesidir. Sam gündüzleri Franklin Delano Roosevelt dönemi Washington’unda idealist, çalışkan bir bürokrattır. Geceleri ve hafta sonları ise ailenin Georgetown’daki köhne evinin yerinde durmak bilmeyen efendisidir. O (Henny’nin ifadesiyle) büyük Ben, (gene Henny’nin ifadesiyle) Büyük Laf Ebesi, (gene Henny) Her Yerde Hazır ve Nazır Olan’dır; çocuklarının varlığına her gözenekten kurnazca sızan (kendi tabiriyle) Cesur Sam’dir. Onların çıplak koşmalarına izin verir, çiğnediği sandviçleri ağızlarına tükürür (bağışıklık sistemlerini güçlendirmek için), en küçük çocuğunun dışkısını yediğini duyduğunda soğukkanlılığını korur (çünkü bu “doğal”dır). Öğretmen olan kız kardeşine “Benim gibi bir babaları varken onları okula gitmeye zorlamak doğru değil,” der. Çocuklara ise “Sen benim kendimsin” ya da “‘Güneş, parlayabilirsin!’ dediğimde güneş parlamıyor mu?” gibi sözler söyler.

Sam çocuklarını akıl almaz bir derecede narsinarsizminin uzantıları haline getirir. Tüm edebiyat tarihinde onun kadar gülünç bir narsist yoktur ve tam bir narsiste yaraşır biçimde, Sam kendini “dünya barışını, dünyadaki sevgi ve anlayışı” koruyan peygamber olarak görürken, içinde bulunduğu durumun sefaletini ve iğrençliğini görmezden gelerek mutlu mesut yaşamaya devam eder. Belli bir tür edebiyat eleştirmenin sessizce izini sürdüğü Batılı akılcı erkek umacının mükemmel bir örneğidir. Stead isabetli bir tesadüf sonucunda romanını Amerika’ya uyarlamak zorunda kalmasına rağmen Sam’in emperyalizmini ve kendi iyi niyetine duyduğu masum inancı çalıştığı Washington’un insanlarına güzelce yansıtabilmişir. Tam anlamıyla Büyük Beyaz Baba, ete kemiğe bürünmüş Sam Amca’dır. Soyut anlamda dişiliğe hayranlık duyan; fakat kendisinin kanlı canlı bir kadın yüzünden “ayaklarını yerden” kesemediğini, hatta “batağa saplandığını” ileri süren ve kadınların oy hakkı verilemeyecek denli çılgın olduklarını düşünen bir kadın düşmanıdır. Ayrıca Sam canavar gibi korkunç olmasına rağmen aslında bir canavar değildir. Sayfaları çevirdikçe Sam’in herkese hükmeden erkeksiliğinin özünde çocuksu bir muhtaçlığın ve zayıflığın bulunduğunu açıkça görebilmemiz, ona acıyıp ondan hoşlanabilmemiz, dolayısıyla onu komik bulabilmemiz ise Stead’ın dehası sayesindedir. Evde konuştuğu dil tam olarak bebek dili değildir, daha tuhaftır, ses yinelenmelerinin, anlamsız kafiyelerin, cinasların, tekrar eden şakaların, farklı söyleyiş biçimlerinin ve özel göndermelerin yaratıcı şekilde aktığı sonsuz bir çağlayandır; bağlamı dışında anlamsızlaştığından bu dili bir alıntıyla yansıtmak mümkün değil. En iyi dostu ona hayranlıkla şöyle der: “Sam, biliyorsun, sen konuştuğunda bir dünya yaratıyorsun.” Çocukları hem onun sözcüklerinden büyülenirler, hem de ondan daha makul yetişkinler olurlar. Gelecekte yolcuların “bir tüpün içine sokulup ayrıştırılacağı”, maddesel olmaktan çıkararak izdüşümle yer değiştireceği bir seyahat biçimini kendinden geçerek anlatırken, en büyük oğlu soğuk bir şekilde “Kimse böyle seyahat etmez,” der.

Sam’in karşı konulmaz gücüne karşı duran ve ondan etkilenmeyenler ise Henny ve ölen önceki eşinden olma kızı Louie’dir. Henny, Baltimore’lu varlıklı bir ailenin şımarık, ahlak kavramına ilgisiz, şimdi ise aşırı dramatik bir şekilde çile çekmekte olan kızıdır. Eşler arasındaki nefret, ikisinin de diğerinin çocukları alıp gitmesine izin vermemeye kararlı olmasıyla iyice artar. Romanın itici gücü giderek artan para sorunuyla daha da ağırlaşan bu topyekûn savaştır; yine burada eşlerin karşılıklı nefretlerini canavarca olmaktan kurtaran, hatta tam tersine gülünçleştiren, o nefretlerin aşırılığıdır. Sinir krizlerine meyilli, bitkin, sinsi Henny, “meymenetsiz bakışları” ve karamsar ruh haliyle gerçeklik zehrini çocuklarının hevesle kabarmış kulaklarına döken bir ev “acuzesi”dir (kendi tabiri). Sam’in dili gerçekçi olmayan bir sevgi ve iyimserlikle doluyken, onunki nevrotik acı ve karanlıkla doludur. Anlatıcının belirttiği üzere, “Sam küreğe modern tarımın selefi derdi, Henny ise balçık kazıcısı: İkisinin anlamında anlaştıkları tek bir sözcük bile yoktu.” Yahut Henny, “O hem yalnızca gerçeği, hem de çenemi kapatmamı istiyor,” der. “İnsanların eşitliğinden, erkeklerin haklarından bahsediyor, varsa yoksa bu. Ya kadınların hakları, bunu ona bağırarak söylemek isterdim.” Ama bunu ona söylemiyor, çünkü ikisi yıllardır birbirleriyle konuşmuyor. “Samuel Pollit”e hitap eden kısa ve öz notlar bırakıyor; ayrıca çocukları da elçi olarak kullanıyorlar.

Sam ile Henny’nın savaşı romanın ön planını oluştururken, hikâyede giderek kendini belli etmeye başlayan tema ise Sam’in en büyük çocuğu Louie ile kötüleşen ilişkisi. Çoğu iyi romancı iyi bir külliyat üretirken bize tek bir unutulmaz, arketipik karakter bile bırakmaz. Christina Stead tek bir kitabında, en sevimlisi ve olağanüstüsü Louie olmak üzere üç karakter yaratmıştır. Dahi olduğuna inanan iriyarı, şişman, beceriksiz bir kızdır Louie; babası ona eziyet ederken, “Ben çirkin ördek yavrusuyum, göreceksin,” diye bağırır. Randall Jarrell, tüm yazarların değilse de pek çoğunun çocukken çirkin ördek yavrusu olduğunu, ama içlerinde bu acıyı Stead kadar dürüstçe ve her yönüyle aktarana az rastlandığını belirtir. Beceriksizliği nedeniyle Louie’nin her tarafı yara bere içindedir, giysileri sakarlıklarından dolayı lekeli ve lime limedir. Ona dostça davranan tek kişi, komşularının en garibi olan ihtiyar Bayan Kydd’dır (romandaki çok sayıdaki kısa ve olağanüstü sahneden birinde, Louie komşusunun istemediği bir kediyi küvette boğmayı kabul eder). Louie’nin hem annesi hem babası şapşallığı nedeniyle ona sürekli hakaret eder: Güzel olmayışı Sam’in narsizmine korkunç bir darbedir; Henny içinse şuursuzca kendini önemsemesi Sam’in kendini önemseyişinin dayanılmaz bir teyididir (“Resmen sürünüyor, ona dokunamıyorum bile – kendi sümük ve pisliğinden leş gibi kokuyor; farkında değil!”). Louie babasının delirtici oyunlarının içine çekilmemek için direnmeye çabalar; ama hâlâ bir çocuk olduğu, babasını sevdiği ve babası gerçekten karşı konulamaz biri olduğu için teslim olarak kendini aşağılatmaya devam eder.

Gene de Sam’in baş düşmanının Louie olduğu giderek daha açık bir hal alır. Bu mücadeleye, Sam’in gelecekteki insanlığın uyum içinde birliğine dair uzun uzun konuştuğu sahnede olduğu gibi, ona konuşma dilinde meydan okuyarak başlar:

“Benim, kendi kendime icat ettiğim sisteme,” diye devam etti Sam, “Monoman ya da Manunity denebilir!”
Evie [Sam’in en küçük, en sevdiği kızı] yaptığının doğru olup olmadığını bilmeden çekingence gülümsedi. Louisa, “Monomania demek istiyorsun,” dedi.
Evie kıkırdadı, sonra yaptığı hatanın dehşetiyle yüzünün bütün rengi uçup gitti, kireç gibi oldu.
Sam serinkanlı bir şekilde şöyle dedi: “Yüzündeki bu ifadeyle lağım faresine benziyorsun Looloo. Monoman, biz uyumsuz ve dejenere kişileri ayıkladıktan sonra dünyanın aldığı hal olacak.” Bunu tehditkâr bir biçimde söylüyordu.

Louie ergenliğe girdiğinde bir günlük tutmaya başlar ve bu günlüğü bilimsel gözlemler (Sam’in tavsiyesi) yerine, babasına dair incelikle şifrelenmiş örtük suçlamalarla doldurur. Lise öğretmenlerinden Bayan Aiden’a âşık olduğunda, ona “İngilizcede mevcut her biçim ve vezinde” yazdığı şiirlerden oluşan, Aiden Döngüsü adını verdiği eseri kaleme almaya girişir. Kırkıncı yaşgünü hediyesi olarak babasına tek perdelik bir trajedi yazar. Herpes Rom adını verdiği oyunda genç bir kadın kısmen bir yılan olduğu anlaşılan babası tarafından boğulmaktadır; Louie henüz yabancı dil bilmediğinden kendi icat ettiği dili kullanır.

Romanda olaylar çeşitli büyük felaketlere doğru tırmanırken (Henny uzun yıllardır verdiği savaşı artık kaybetmektedir), alttaki öykü Sam’in Louie’ye tutunma ve onun yarattığı ayrı dili ezme, bastırma çabasından ibarettir. Sam Louie’nin şevkini kırmaya yeminlidir, düşüncelerine telepatik olarak girebildiğini iddia eder, bilim insanı olup yüce amaçlarında kendisini desteklemesinde ısrar eder ve ona “benim ahmak, zavallı küçük Looloo’m,” der. Onu diğer çocukların önünde günlüğünü deşifre etmeye zorlar, böylece herkes ona gülecektir. Aiden Döngüsü’nden şiirler okuyup güler. Bayan Aiden Pollitlere yemeğe geldiğinde Sam onu Louie’den uzaklaştırıp hiç durmaksızın konuşur. Herpes Rom’un komik ve anlaşılmaz bir şekilde sahnelenmesinin ardından Louie Sam’e oyunun İngilizce çevirisini sunar; Sam’in yorumu şöyledir: “Hayatımda bundan daha aptalca, daha saçma bir şey gördüysem ne olayım.”

Daha basit bir roman sert, soyut, feminist bir mesel olarak da okunabilirdi; ama Stead kitabın büyük kısmını Pollitleri spesifik, gerçek ve eğlenceli yapmaya adamış, onları neredeyse her şeyi yapmaya ve söylemeye muktedir kılmıştır; özellikle sevginin Louie için nasıl bir sorun olduğunu (her şeye rağmen babasının sevgisini nasıl da arzuladığını) ortaya koymuştur, dolayısıyla soyutlama kaçınılmaz şekilde somut bir hâl almış, çatışan arketipler duygusal açıdan ete kemiğe bürünmüştür: Okuyucu, Louisa’nın kendi olmak için verdiği o zalim manevi mücadeleyle beraber sürüklenmekten ve onun zaferini kutlamaktan kendini alıkoyamaz. Anlatıcının da sakin bir şekilde belirttiği üzere, “Aile yaşamı böyleydi.” Roman işte bu mahrem yaşamın öyküsünü anlatır, sadece roman bunu yapabilir.

En azından eskiden böyleydi. Çünkü artık bunları geride bırakmadık mı? Alicenap baskıcı erkekleri? Anne babalarının narsizmine aksesuar olan çocukları? Psikolojik tacize tamamen açık çekirdek aileyi? Cinsiyetler ve kuşaklar arasındaki savaştan bıkmadık mı? Bu savaşlar o kadar çirkindir ki, kimse bir romanın aynasına bakıp da böyle çirkinlikler görmek istemez? Utanç verici özel aile dillerinden bahsetmeyi bıraktığımızda kendimizi nasıl da iyi hissedeceğiz! Edebi kuğuların yokluğu, çirkin ördek yavrularının büyüdüğü ve aramızda uzlaşarak güzel diyebileceğimiz büyük çirkin ördeklere dönüştüğü bir dünya için ödenecek küçük bir bedel gibi görünüyor.

Ama kültür yekpare değildir. Çocukları Seven Adam geniş bir okur kitlesi muhtemelen kazanamayacak denli zor (sindirmesi zor, içe işlemesine izin vermesi zor) bir roman olmasına rağmen, üniversite müfredatlarında yaygın şekilde okutulan diğer romanlardan daha zor değildir ve öyle bir kitaptır ki eğer sizin içinse gerçekten sizin içindir. Bu ülkede, eğer kitabı okuyacak olsalar basıldığı güne şükredecek on binlerce kişi olduğuna inanıyorum. Eğer karım onu 1983 yılında Massachusetts, Somerville’deki bir halk kütüphanesinde keşfetmese ve bana okuduğu en sahici kitap olduğunu söylemese, kitaptan benim de hiç haberim olmayabilirdi. Bu kitaptan ne zaman uzun süre uzak kalıp tekrar okumaya niyetlensem akademinin, edebiyat dünyasının ve kitap kulüplerinin bu kadar az ilgisini çektiğine göre hakkında yanılıyor olabilir miyim diye endişe ediyorum. (Örneğin ben bu yazıyı yazarken Amazon’da Deniz Feneri için 177, Gravity’s Rainbow için 312, Ulysses için 409, çok daha kolay anlaşılır bir kitap olan Çocukları Seven Adam içinse sadece 14 okur yorumu vardı.) Kitabın kapağını kaygıyla açarım, beş sayfa okurum ve hiç de yanılmadığımı derhal anlarım. Kendimi eve dönmüş gibi hissederim.

Çocukları Seven Adam’ın edebiyatın klasikleri arasından sürülmesinin bir sebebinin Christina Stead’in “bir kadın gibi” değil de “bir erkek gibi” yazma tutkusu olabileceğinden kuşkulanıyorum: Sadakat duyduğu şeyler feministler için fazla şaibelidir, geride kalanlar için ise yeterince erkek gibi değildir. Stead’in Çocukları Seven Adam’dan önce kaleme aldığı House of All Nations, yirminci yüzyılın kadın yazarlarının kitaplarından ziyade, bir Gaddis, hatta Pynchon romanına benzer. Stead, geçmişiyle kendi odasında ve kendi başına barışmakla yetinmez. Bir kızdan ziyade oğlan gibi rekabetçidir ve en iyi romanında yaşamındaki belli başlı sahnelere dönüp belagatli babasını kendi oyununda yenmeye ihtiyacı vardır. Bu utanç vericidir; çünkü her ne kadar içinde yaşadığımız hür teşebbüs sisteminin merkezinde rekabet olsa da, şahsen rekabete girmek ve bundan açıkça bahsetmek övülesi bir şey değildir (atletizm müsabakalarının istisna olması bu kuralı kanıtlar).

Stead verdiği bazı röportajlarda romanının doğrudan ve tamamen otobiyografik olduğu konusunda çok açık konuşmuştur. Sam Pollit esasında babası David Stead’dır. Sam’in fikirleri, sesi ve aile yaşamıyla ilgili düzenlemelerinin hepsi David’e aittir, sadece mekân Avusturalya’dan Amerika’ya taşınmıştır. Romanda Sam’in bir iş arkadaşının kızı olan masum çocuk/kadın Gillian’a deli divane âşık olduğu yerde, gerçek hayattaki David de Christinayla aynı yaşlardaki sevimli Thistle Harris’e âşık olmuştur. Önce kısa bir ilişkileri olmuş, sonra birlikte yaşamışlar ve yıllar sonra da evlenmişlerdir. Thistle güzel bir yardımcı, Christina’nın David için hiç olamadığı gurur okşayıcı aynadır. Bunun sebebi, Christina’nın Louie gibi şişman olmamakla beraber zerre kadar çekici de olmamasıdır (Rowley’nin yazdığı biyografide bunu kanıtlayan fotoğraflar var).

Romanda ise Louie’nin çekici olmaması kendi narsizmine bir darbedir. Şişmanlığının ve gösterişsizliğinin onu babasının hezeyanlarından koruyan, dürüst olmaya itip kurtaran şey olduğu öne sürülebilir. Fakat Louie’nin, babası dâhil kimsenin gözüne hoş görünmemesi sonucu çektiği acı şüphesiz ki Christina Stead’ın kendi acısıdır. En iyi romanı, bir kızın babasına sevgi ve dayanışma hediyesi gibidir: Görüyorsun, ben de senin gibiyim, seninkine eşit, seninkine üstün bir dil geliştirdim. Bu dil aynı zamanda öfkeli, rekabetçi bir nefretle dolu bir hediyedir kuşkusuz. Louie babasına evdeki yaşamını kimseye asla anlatmadığını söyler ve bunun sebebini şöyle ifade eder: “Çünkü kimse bana inanmaz!” Ama yetişkin Stead okurlarını inandırmanın bir yolunu bulmuştur. Tam anlamıyla olgunlaşmış yazar, babasının ve Sam Pollit’in görmeyi en son arzu ettiklerini yansıtan dürüst bir ayna yaratmıştır. Roman yayımlandığında Avusturalya’da kitabını gönderdiği kişi David Stead değil, Thistle Harris’dir. Kitabın başına şöyle yazmıştır: “Sevgili Thistle’a. Strindberg Ailesinden Bir Robinson. Bazı açılardan Christina Stead’den Thistle’a özel bir mektup olarak da düşünülebilir.” David’in kitabı okuyup okumadığını ise bilmiyoruz.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

**Kitabın bu bölümünde yer alan dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

Jonathan Franzen, 1959’da Illinois, Western Springs’de doğdu. Swarthmore Üniversitesi’nde Alman edebiyatı eğitimi aldı. 1987’de yerleştiği New York’ta ilk romanı The Twenty-Seventh City yayımlandı. Bunun ardından yazdığı Strong Motion (1992) adlı kitabı da ilk romanı gibi aile ilişkilerini konu alıyordu. 2001’de yayımlanan Düzeltmeler’le Ulusal kitap Ödülü ve James TaitBlack Memorial Ödülü gibi önemli ödüller kazandı ve National Book CriticsCircle ve 2002 Pulitzer Ödüllerinin finalisti oldu. Geniş bir okur kitlesinin ilgisini çeken Düzeltmeler, 2001 New York Times Yılın En İyi Kitapları Listesi’ne girdi. 2010’da yayımlanan Özgürlük’le birlikte, Franzen ABD’nin en çok okunan yazarlarından biri haline geldi. 2000 yılındaki Stephen King kapağından sonra, Time dergisinin kapağında yer verdiği ilk yazar oldu.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.