Vahşi Sürü – Daniel Höra

 

“Daniel Höra, bu romanında da gerilimi son âna dek tırmandırıyor. Nefretin, faşizmin ve ırkçılığın her zaman ayırt edilebilir bir çıplaklıkla değil, bazen son derece demokratik ve insancıl görünen söylemlerle, yaşamlara nasıl sızdığını hatırlatıyor okuruna. Propaganda, kışkırtma ve kaba kuvvet karşısında edilgen ve iknaya açık kalışımızın hem tarihte hem de günümüzde gebe olduğu acılara gönderme yaparken, “demokratik toplum” kılığı altında bu acıların tekrar tekrar, her an ve her yerde yaşanabilir oluşunun altını çiziyor.” Vahşi Sürü’den bir bölüm yayımlıyoruz.

İyi komşuları olana, dikenli tel gerekmez

 

Adımlarını, kesik kesik soluklarını duydum. Sessiz kalmaya çalışıyorlardı. İki gölge, gizlendiğim yere usulca sokuldu. Gözlerimi kapadım ve korkumu beynimin derinliklerine gömmeye çalıştım. Yakalarlarsa bana neler yapacaklarını düşünmemeye çalıştım. Canımı bağışlayacak halleri yoktu, bundan emindim. Fazla şey biliyordum. Derken ulumaya benzer bir ses, boğuk bir havlama duydum. Lanet olası itlerini de peşime takmışlardı. Tek umudum, hayvanın bekçi köpeği olduğu kadar kötü bir hafiye olmasıydı. Gizlendiğim yerin hemen yanında bir ağacın dalı çatırdayınca, bulunduğum çukurda iyice çömeldim. Bedenime takılıp düşmelerine ramak kalmıştı. O anda görünmez olmayı umarak gözlerimi kapadım. Tabii ki çocukça bir hareketti bu. On beş yaşındaydım ve bunlara inanacak yaşları çoktan geride bırakmıştım; ama işte, zor durumda kalınca eski yöntemlere başvuruyor insan.

Bir el fenerinin ışığı, saklandığım yerin üzerinden geçti. Köpeğin soluğunu duyuyordum artık… Derken güçlü bir ıslık çınladı; uzaklarda bir ses, sert bir komut verdi ve ayak sesleri uzaklaşmaya başladı. Anlaşılan, ormanın başka bir tarafında olduğumu düşünmüşlerdi. Derin bir nefes aldım.

Oysa beni yakalamaları an meselesiydi. Gözümün önünde hayal dünyam, zincirlerinden boşanmışçasına, dans eden görüntüler eşliğinde akmaya başladı. Nereye gideceğim konusunda ne doğru dürüst düşünebiliyor, ne de bir plan yapabiliyordum. Zaten ne faydası vardı ki? Gidecek yerim yoktu. Tanıdığım bütün insanlar bu köyde yaşıyordu. Ailem, dostlarım, herkes. Ve görünürde yardım isteyeceğim bir Tanrı’nın kulu bile yoktu. Ne bir delilim vardı, ne de bir tanığım. Sözüne kimsenin inanmayacağı aptal bir oğlandım sadece.

Yedi ay önce köye geldiklerinden bu yana neler yaşanmıştı?

Köyümüz, çevrede bulunan onlarca köy gibi, büyük kentlerden ve karayollarından biraz uzakta, Mecklenburg taşrasının balçıkla kaplı topraklarına öylesine fırlatılmış bir kiraz çekirdeğine benziyordu. Biraz kendi haline bırakılmış, biraz sevilmeyen, dışlanmış bir akraba gibi. Onun dışında her şey sıradandı. Sadece yetişkinler her an bir şey bekliyormuş gibiydiler. Ne bekliyorlardı peki? Bence, daha iyi bir hayat. Havada bir şeyler asılıydı ve her konuşmanın içinde, o gizli soru salınıyordu sanki: Ee, ne zaman topluyorsun eşyaları?

Ama hiç kimse yapmıyordu bunu. Herkesin bir ailesi vardı, evi vardı ve yaşlı ağaçlar gibi bu toprakta kök salmışlardı. Çoğu, zamanında Doğu Almanya’da tarımla uğraşıyordu. Ama iki Almanya birleştikten birkaç yıl sonra, çalıştıkları işletmeler kapanıp sokakta kaldıklarında, iş bulma kurumu tarafından yeni meslekler için eğitime tabi tutulmuşlar, sonunda yine işsiz kalmışlardı. Kimin sürüyle otobüs şoförüne ihtiyacı olacaktı ki? Köyde her iki kişiden biri otobüs şoförlüğü eğitimi almış gibi geliyordu bana. BÜTENOW OTOBÜS ŞOFÖRÜ KÖYÜ. Köy tabelasının üstüne böyle yazılabilirdi; o zaman belki turistler de gelirdi köye.

Ama asıl gelenler başkalarıydı. Yabancılar! Bir kadın, iki adam ve üç genç. Yaz tatili bitmek üzereyken çıkageldiler; tam bizim evin önünde durmuş, bir şey arar gibi pencerelere bakıyorlardı. Gelenleri Jeske Teyze’ye haber verince, gözlüklerini takıp baktı.

“Ne arıyor bunlar burada?” diye sordu heyecanla.

Arabaları tepesine kadar bavulla, el ve sırt çantalarıyla doluydu.

Jeske Teyze şaşkın bir sesle, “Tatil mi yapmak istiyorlar burada?” diye sordu ve bakışlarını bana çevirdi. Teyzem de dahil, turistlere oda kiralayan birkaç kişi vardı köyde, ama buralara neredeyse hiç tatilci gelmezdi. Ne yapacaklardı ki burada? Deniz çok uzaktı ve taşrada ilginç hiçbir şey yoktu. Zaman zaman kuş meraklıları gelir, gün ışırken dürbünlerini kuşanmış halde tarlalarda ava çıkar, dövüşken kuşları, ipekkuyrukları gözlemlerlerdi. Ama son yıllarda güneyden gelen kuşlar da giderek azalmıştı. Bu yüzden bizim buralar fazlasıyla ıssız ve can sıkıcıydı. Kuşlarla birlikte kuş gözlemcileri de gelmez olmuştu.

Dolayısıyla, şimdi insanların aileleriyle birlikte buraya gelmeleri daha da şaşırtıcıydı. Erkekler, aralarında bir şeyler tartışıyordu. Üstlerinde marangoz kıyafetleri vardı. Tamirciye benziyorlardı. Belki de burada bir iş almışlardı. Ama o zaman, neden ailelerini de yanlarında getirmişlerdi ki?

Kadınsa kollarını kavuşturmuş, etrafına bakınıyordu. Sarı saçlarını bir taç gibi başının etrafında döndürmüştü. Beyaz bir bluzla, dizinin altına kadar inen mavi bir etek giymişti. Yanındaki kız bayağı güzeldi. Orta uzunlukta kumral saçları vardı ve tıpkı yetişkin bir kadın gibi giyinmişti. On beş yaşlarındaydı herhalde, yani benim kadar.

Oğlanlar biraz daha büyüktü. On altı ya da on yedi yaşlarında. Siyah kapüşonlu kazaklarının üstünde, YAZ, GÜNEŞ, DİRENİŞ – YAŞAMAK İSTİYORUZ yazıyordu. Çenelerinde tüy gibi tek tük sakal bitmişti; yüzlerini kapatan saçlarından gri mavi gözleri belli belirsiz görünüyordu. Oğlanlarda beni büyüleyen bir şeyler vardı.

“Hadi dışarı çık, Benny!” diyen Jeske Teyze düşüncelerimi böldü. “Sor bakalım, oda mı arıyorlarmış.” Duraksadığımı görünce, “Çabuk ol,” diye ısrar etti, “gidecekler şimdi.”

Ceketimi alıp ağır ağır yürüdüm. Neden bunu kendi gerzek çocuklarından biri yapmıyordu ki? Neden hep bendim ayak işlerine koşması gereken? Kapıyı ardımdan kapattım.

Yabancılar bana gülümsedi. Kadınsa el salladı.

Belki de yollarını kaybetmişlerdir ve Baltık Denizi’ne nasıl gidildiğini soracaklardır, diye düşündüm.

Yanlarındaki çoban köpeği, kuyruğunu sallayarak üstüme atıldı.

Erkeklerden biri sert bir tonda, “Otur!” diye seslendi. Köpek emri kulak ardı edip keyif içinde elimi yalamaya başladı. Sıkılınca, ağır ağır sahibinin yanına gitti ve ayaklarının dibine uzandı.

“Merhaba,” dedi kadın. Kızla akraba oldukları çok açıktı. “Bir çuval patates almak istiyoruz.”

“Patates mi?” diye tekrarladım.

“Evet, patates satıyorsunuz değil mi?” Bir taraftan da, kapıdaki elle yazılmış tabelayı işaret ediyordu.

Jeske Teyze, çevredeki herkes gibi bahçesinde yetiştirdiği sebze ve meyveyi satardı.

“Hatta biraz da elma alalım,” dedi kadın.

“Hımm!” diye homurdandım.

Kadın güzel, ama aynı zamanda ciddi yüzüne hiç yakışmayan soluk, mat mavi gözleriyle beni süzdü.

Onu ürkütmek için saçma sapan bir şey söylemek geldi içimden. Burada dikilmek değil, yabancılar gelmeden önce okuduğum kitaba devam etmek istiyordum ki, adamlardan biri, “Buraya taşınıyoruz,” dedi.

Yanlış duydum galiba, diye düşündüm.

“Eski büyük çiftlik evini satın aldık, tamir edip oturulacak hale getireceğiz,” dedi.

Şaşkın şaşkın adama baktım. Akıllarını kaçırmış olmalıydılar.

“Burası çok güzel,” dedi kadın, “tam bize göre bir yer.”

Kentliler, diye geçirdim içimden. Canı sıkılan ve biraz taşracılık oynamak isteyen kentliler. Son yıllarda bunlardan birkaçı uğramıştı buralara. Romantik çiftçilik hayalleriyle gelmişler, ancak birkaç ay dayanabilmişlerdi. İyi ve kötü havalarda tarlaları bezgin bezgin arşınlarken, sabahın köründe uyku sersemi bir halde hayvanları yemlerken bakıp gülüyorduk onlara. Ama epeydir yeni gelen olmamıştı. Herhalde köy hayatının çok zor olduğu söylentileri yayılmıştı etrafa. Zor ve anlamsız. Zaten çevrede neredeyse hiç çiftçi kalmamıştı. Herkes otobüs şoförlüğü yapıyordu. Yeni gelenlere bunları anlatmak isterdim, ama anlamayacaklardı. Hem zaten diğerlerinden farklıydılar. Daha kararlıydılar.

“Adım Freya,” dedi kız. “Seninki ne?”

“Ben,” diye mırıldandım.

“Güzel bir isim,” dedi anne. “Benjamin yani.” Başımla evet, dedim.

Adam, “O halde, iyi komşuluk dileklerimle,” dedi ve adının Reinhold olduğunu ekledi. “Annen evde mi?”

Buz gibi bir sesle, “Annem öldü,” dedim. Onlara neydi annemden?

(…)

Çevirmen: Dilman Muradoğlu
*Bu okuma parçasının yayını için ON8 Kitap’a teşekkür ederiz.

1965’de, Almanya, Hannover’de doğan ve kent merkezinden uzakta yetişen Daniel Höra, farklı farklı işlerde çalıştı. Okuldan sonra mobilya taşımacılığı, yaşlı bakıcılığı, montaj işleri ve taksi şoförlüğü yaptı. Yarım bıraktığı lise eğitimini çok sonra tamamladı. Bir dönem TV editörlüğü de yapan Höra, 2001’de yayımlanan ilk romanı Mora!’nın ardından, Doğu Almanya’da cinayet işlediğinden kuşkulanılan bir genci anlatan romanı Buraya Kadarmış (Gedisst, 2009) ile tanındı ve ertesi yıl Hansjörg-Martin Ödülü’ne aday gösterildi. 2010’da yayımlanan üçüncü kitabı Das Ende der Welt (Dünyanın Sonu), bir felaketin sonrasını anlatan bir distopya. Bugün ailesiyle birlikte Berlin’de yaşayan yazarın son romanı Braune Erde (Kahverengi Toprak, 2012), yayımlandığı yıl Almanya’da kitapçıların En İyi 100 Gençlik Kitabı listesinde yer aldı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.