Vampirin Kültür Tarihi – Gülay Er Pasin

 

“Günümüz sinemasında, edebiyatında, televizyon dizilerinde ve çizgi romanlarında hep başköşeye oturmuş, çarpıcı bir görsellikle sunulan ve çelişkili özellikleri bünyesinde barındıran vampir, popüler kültürde her geçen gün artan oranda bir arzu nesnesine dönüşüyor. Bilincini, hafızasını, dolayısıyla insanlığını tamamen yitirmemiş bu şeytani gece yaratığı irade sahibi, acı çekebiliyor ve zamanla baş etmeye, ölümsüzlüğüne anlam bulmaya çalışıyor; tanrıyı arıyor ve varoluşunu sorguluyor. Yaşayan bir ölüdür o. Ölümsüzlüğüyle çaresiz, güçleriyle kudretlidir. Gecede yaşamaya mahkûmdur ve her gece yaratığı gibi hem korkuya hem de şehvete, arzuya ve heyecana davetiye çıkarır. Zaten vampirin bu kadar ilgi görmesinin nedeni de böylesine derin çelişkilerin yaratığı olmasından geliyor. Marx, kapitalist sistemde emekçinin sömürülmesini vampirin kan emmesi metaforuyla açıklayarak vampir imgesini olağanüstü zengin bir alana taşımıştır. Vampir gibi sermaye de yaşayan ölüdür, emekçilere geçirdiği dişleriyle artı-değeri emer damarlarından. Kanını emdiği kişi üzerinde hipnotik etki yapar vampir, tıpkı sermaye gibi. Vampirin Kültür Tarihi, ölüm korkusu, ölüm ötesi, ruhun biricikliği, ölümsüzlük düşü gibi insanın en temel korkularını ve arzularını simgeleyen vampir karakterinin hangi kültür örüntüleriyle bugünkü kavranışına vardığını anlama çabasının ürünüdür. Aynı zamanda bir kültür tarihi olarak da okunabilecek bu kitap, dünyaya döndüğü andan itibaren vampirin kan izlerini takip ederek ona varlık kazandıran temel insani sorunlara eğiliyor.” Vampirin Kültür Tarihi’nden bir bölüm yayımlıyoruz.

Şamanizm ve Yeniden Doğumun Kazanımları

 

Orhan Hançerlioğlu, Şamanın Tunguzca ya da Mançuca “büyücü” ve “kâhin” anlamına geldiğini, Şamana Altay Türklerinde kam, Kırgız ve Kazaklarda baksa ve bakşı dendiğini belirttiği Dünya İnançları Sözlüğü’nde Şamanizmi şöyle tanımlamıştır:

“Şamanizm. (Türk) Türk-Moğol-Sibirya dini… Şamanizm {Fr. Chamanisme), insanlığın en eski dinlerinden biridir ve bu yüzden de hemen tümüyle sihir ve büyüye dayanır. Evren gök, yer ve yeraltı olmak üzere üç bölüm olarak tasarımlanmıştır. Gökte iyi ruhlar, yerde insanlar, yeraltında da kötü ruhlar otururlar. İyi ruhların başkanı Ülgen (Ulu, bir çeşit tanrı) ve kötü ruhların başkanı Erlik’tir (Güçlü, bir çeşit şeytan). Her ikisinin de karıları, çocukları ve yardımcıları vardır. Orta yerde yaşayan insanlar bu iyi ve kötü ruhlar arasında denge kurmak zorundadırlar. İşte Şaman adı verilen din adamı bu dengeyi sağlamakla görevlidir. Şaman, çağdaş medyumlar gibi, ruhlarla insanlar arasında aracılık eder. Şamanlığın aşırı kendinden geçmeye dayanan çok ilginç büyüsel törenleri vardır. Bu törenlerde Şaman, bir çeşit ölüp dirilme geçirir, vücudu parçalanır ve yeniden bütünlenir. Birçok bilim adamı gözlemcilerin anlattıklarına göre Şaman, kendinden geçtiği sırada, vücudunun parça parça edilip etinin yendiğine ve kemiklerinin kırıldığına gerçekten inanmaktadır. Bilim adamları buna Şaman hastalığı demekte ve psikopatolojik bir hastalık olduğu kanısını ileri sürmektedirler. Şaman hastalığına tutulan Şamanlar, ki bu hastalığa tutulmayanlar Şaman olamazmış, mistik parçalanma adı verilen bir ruh durumu içine girmektedirler.”

Mircea Eliade ve Ioan Couliano, etnosemiotistlerin Şamanizmin başlangıcını Şamana dair kostüm ve ritüeller içerdikleri için MÖ 1000 yıllarına tarihli Sibirya kayalarındaki resimlere atfettiklerini bildirir. Çoğunlukla kökeninin Orta ve Kuzey Asya’ya (Turco-Moğol toplumlar, Himalayalılar, Finno-ougrienler ve Arctiqueler/Kuzey Kutbu toplumları) dayandığı kabul görmüştür ve otantik Şamanizmin Kore, Japonya, Çin-Hindi ve Kuzey ve Güney Amerika’da görül-düğü bilinmektedir. Şamanizmi Dinler Tarihi Sözlüğü’nde aşağıdaki gibi tanımlamışlardır:

“Doğrusunu söylemek gerekirse Şamanizm, bir din değildir. O ancak, gayesi, benzer olmakla birlikte görünmeyen ruhlar alemiyle irtibat kurmak ve beşeri faaliyetleri yönetmede bu ruhların desteğini elde etmek olan vecdi ve tedaviyle ilgili metotlar bütünüdür. Orta ve Kuzey Asya’ya ait bir olgu olmasına rağmen Şamanizmin, bütün kıtaların dinlerinde ve tüm kültürel alanlarda uygulandığı görülür. Şaman terimi, Tunguzca’dır ve “büyücü” manasına gelir. Türkler’de ortak olarak kullanılan kam kelimesi, Şaman’ı gösterir. Yakutlar, Kırgızlar, Kazaklar, Özbekler ve Moğollar Şaman için başka terimler de kullanırlar. Moğol istilaları çağındaki büyük Şaman beki’dir. Muhtemelen bu, Türkçe’deki beg’den gelir ki daha sonra bey olmuştur. Müslüman tariçiler bizzat Cengiz Han’a Şamanik güçler atfederler.”

Yaşar Çoruhlu, İç ve Orta Asya Şamanizmine ilişkin olarak ruhlar alemiyle ilişki kurmak ve tedaviyle ilgili yöntem olduğu tanımında hemfikirdir. Bu bölgede görülen Şamanizmi şöyle tanımlamıştır:

“Şamanizm, milattan önceki yıllardan bu yana Türklerin ve çevrelerindeki toplulukların, İç Asya ve Orta Asya’da yaşadıkları bölgelerde uyguladıkları ve Şaman ya da kam adı verilen din adamları aracılığıyla gerçekleştirilen bir inanç ve uygulamalar bütünüdür.

Bazılarına göre bir dini ifade eden bu terimin karşılık geldiği inanç sistemi, aslında İslamiyet, Hıristiyanlık, Budizm gibi tam anlamıyla teşekkül etmiş bir din değil tanrılar, ruhlar ve insanlar arasında ilişki sağlayan bir sistem ve tekniktir. Başka bir görüşe göre ise bir din olmakla birlikte bu, onu tümüyle kavrayabilecek yeterli bilgiye sahip olmadığımızdan açıkça ortaya konulamamaktadır.

Şamanizm sözcüğü Tunguzca’daki Şaman isminden gelmektedir. Bu sözcük Rus bilim adamları aracılığıyla bilim terminolojisine girmiştir. Türk topluluklarında Şaman teriminden çok kam sözcüğü kullanılmıştır; bu yüzden söz konusu inançlar bütününe Kamcılık demek de mümkündür ya da Orta Asya’nın bazı bölgelerinde kullanıldığı gibi tanrıcılık veya tengircilik de denilebilir.

Şamanizm, erken devir Türkleri ve onların komşuları arasında çok daha eski çağlardan itibaren totemist inançlar, ata kültleri, hayvan kültleri, doğa kültleriyle birlikte görülmektedir.”

Şamanın ortak özelliklerini belirlemek çok güç değildir. Şaman, ruhgüderdir. Gökyüzüne ve yeraltına gidebilir, buralardaki tanrılar ve ruhlarla iletişime geçebilir. Bu sihirli uçuş da Şamanın ortak bir özelliğidir. Şaman bu kozmik düzlemlerde ruhlarla ve iyi ya da kötü tanrısal güçlerle iletişim kurar, arabuluculuk yapar, kayıp ruhun peşine düşerek bedenine dönmesini sağlar ve ölülerin ruhlarını gitmeleri gereken yere güder. Şamanlar ateşe egemendir, Hint fakirleri gibi kor halindeki ateşle oynar, onu yutar, üzerinde yürür ve ne kendisi ne giysisi yanar. Şamanlar otacıdır, sağaltıcıdır. Ancak Şamanların otacılığı büyücü-hekimlerle tıpatıp aynı değildir. Belki en önemli ortak nitelikleri ise esrimeyi iradi olarak yaşamalarıdır. Sıklıkla Şamanın bir hayvan anası olur, çoğunlukla bu bir kuştur, adayı evren ağacının dalındaki yuvasına bırakır, yani ruhunun Şaman olarak olgunlaşması için kuluçkaya bırakır.

Şamanın göğe çıkışı için ip, merdiven gibi nesneler simgesel olarak kullanılmıştır. Göğe çıkış ve bunun için kullanılan hayvan ya da merdiven gibi motifleri her yerde ve farklı alanlarda da görmekteyiz. Tanrılar gibi olmak, insanın sınırlarını aşmak, ölmeden gökyüzüne çıkmak… Hayvan anadan doğmak ya da hayvanların dilinden anlamak motifi de yeniden doğumun, başkalaşmış olarak doğmak anlamını karşılamaktadır. Başka birine dönüşmüş, yeni yetenekler ve niteliklerle doğmak, başka bir yaşama doğmak.

Şamanın yardımcı ruhlarının hayvan biçimli olması ya da Şamanın hayvanların dilinden anlaması da başkalaşımın bir çeşididir. Hayvanların ruhunun Şamanizmde ata ruhlarınkine benzer bir işlevi olduğunu belirtir Eliade:

“‘Hayvanların dili’ aslında ‘ruhların dilinin’ bir değişik biçiminden ibarettir ki bu da -az sonra ele alacağımız- Şamanların gizli dilidir. Daha önce şu noktaya dikkat çekelim: Bir yardımcı ruhun hayvan biçimi altında hazır bulunması, bununla gizli dilde yapılan konuşma ya da hayvan-ruhun Şaman tarafından (maske, jestler, dans vb yoluyla) canlandırılması gibi olaylar, Şamanın olağan insanlık durumunu bırakıp gitmeye –tek sözcükle “ölmeye”– yetenekli olduğunu göstermenin çeşitli yollarıdır. (…) Nihayet, en eski avcı toplulukların dinlerinin temel öğesini oluşturan, insanla hayvan arasındaki mistik dayanışma kavramını da hesaba katmak gerekir. Söz konusu dayanışma yüzünden ve sayesinde, bazı kişiler hayvana dönüşebilme, hayvanların dillerini anlama ve öngörülerini, gizli güçlerini paylaşabilme yeteneğine sahiptirler. Ne zaman bir Şaman hayvanların varoluş tarzına katılmayı başarsa, bir anlamda in illo tempore (“o zamanlarda…”), yani insanla hayvanlar dünyası arasındaki kopmanın henüz gerçekleşmediği mitsel zamanlarda geçerli olan durumu yeniden kurmuş olur.”

Şaman olmanın gerekleri bölgeden bölgeye değişmekle birlikte bazı ortak paydalar vardır. Bunlarda yöntem değişe-bilmekteyse de gerçekleşen olay aynıdır: Acı çekme, sırra erme, ruhlar ve yaşlı Şamanlarca eğitilme, ölme ve yeniden doğma. Sembolik ölüm ve yeniden doğum her yerde görülmektedir. Pek çok yerde Şaman kendi iskeletini seyreder, bedeni parçalanır, kimi yerde kazanda kaynatılır kimi yerlerde atalarının ruhları ya da kötü ruhlar tarafından kanı içilir ama mutlaka daha sonra kemiklerin üzerinde yeniden et biter ve pek çok yerde de organları çıkarılıp yerine bundan sonraki hayatı için yetiler ve bunları kullanmasına yarayacak yeni organlar, parçalar konur, işte bunlar olduktan sonra da Şaman dirilir. Sembolik ölüm deneyiminde genellikle Şaman belirli bir süre ölü gibi, neredeyse nefes almadan yatar. İskeletin üzerinde yeni et bitmesi, adayın parçalandıktan sonra kemiklerinin birbirine bağlanarak iskeletin tekrar oluşturulması, Şaman adayının kendi iskeletini seyretmesi gibi unsurlar sıklıkla görülür ve adayın başka bir kipte varlık göstererek iskeletini seyrediyor olduğunu düşündürür bizlere. Eskimolarda da Sibirya’da da görülen iskelete indirgenme işleminin önemini, Şaman giysisinin üzerindeki iskeleti temsil eden şekillerin olması da gösterir:

“(…) avcı ve çoban halkların manevî ufku içinde, kemik hem insan yaşamının hem de tüm hayvanların pay aldığı Büyük yaşamın öz kaynağını temsil eder. Kendini iskelete indirgemek, bu Büyük Yaşam Ana’nın “karnındaki” yerini tekrar almakla, yani baştan aşağı yenilenmekle, mistik bir biçimde yeniden-doğmakla, eşdeğerlidir. Buna karşılık Orta Asya’da rastlanan ve köken ya da hiç değilse yapı bakımından Budizm ve Tantrizmden gelme kimi meditasyon tiplerinde, iskelete indirgenme daha çok metafizik bir değer, dünyadan el etek çekme anlamını taşır: Zamanın eyleminden önce davranmak, yaşamı düşünce yoluyla gerçekte olduğu şeye, yani sürekli dönüşüm içinde geçici bir yanılsama durumuna, indirgemek…”

Bu duruma, Şamanın olağan insanlık halini aşmış olduğu Matrena adlı kadın Şamanın anlattıklarından çıkarılabilir ki sözlerinin Uzakdoğunun varoluş anlayışına ne kadar uyumlu olduğu açıktır. Bu alandaki ünlü araştırmacı G. V. Ksenotov kadın Şaman Matrena’nın anlattıklarını dinlemiştir:

“Onlar ilkin başımı kesip, yurdun kereveti üstüne koydular. Sonra kemik sırasına göre, bedenimi parçalara ayırdılar. Kesip aldıkları her et parçasını dokuz kazık üstüne gerdiler. Sonra hepsi bir araya gelip etleri yemeğe başladılar. Derken danalara hastalık getiren cüce bir cin ahırın orta direğinden çıktı ve öteki cinlerin yediklerinden arta kalan kemikleri toplayarak az önce soyulmuş taze kayın ağacı kabuklarının üstüne koydu. Bundan sonra canım yeniden bedenimin içine girdi. Ben de ayağa kalktım. (…) Ben önce Tunguz milletinin Şamanı idim. Bir gün kayıp olan geyiklerimi ararken tuzağa takılıp öldüm (tuzak mızraklı idi). Sonra Sahaların (Yakutlar) ortasında ikinci defa doğdum. Bu sırtımdaki delik ilk ölümüme sebep olan mızrağın deliğidir. Gelecekte de böyle olacak ve ben köpeği çok olan bir milletin ortasında doğacağım.”

Matrena hem ölüp dirilişini, “canının bedenine tekrar girdiğini” anımsamaktadır hem önceki yaşamlarını ve hatta sonraki yaşamının nasıl olacağını bilmektedir. Eliade’nin Budist ve Tantrik anlayış için söz ettiği yaşamın “sürekli dönüşüm içinde geçici bir yanılsama durumuna” indirgenmesi Matrena’nın sözlerinde, anlattığı yaşam deneyimlerine ve bunların hatırlanmasına koşut olarak görülmektedir. Yeniden doğumun görüldüğü geleneğe, inanca dair vb pratiklerde görülen, öncelikle sırra ermekle ve ölmekle ya da ölümden dönmekle kazanılan aşkınlık Matrena’nın sözlerinde duyulmaktadır.

Şamanlığa çağrı kalıtsal olabilir ancak bu her yerde zorunlu değildir, kimi yerlerde Şaman olacak kişiyi ruhlar seçer ve bu durum, adayın gösterdiği belirtilerden anlaşılır. Ancak her şartta Şaman adayı belirtilen aşamalardan geçmektedir. Seçilmiş olan, ergenlik dönemi yaklaşırken belirtiler göstermeye başlar, yalnızlıktan hoşlanır, ormana, dağlara çekilir ve orada bir vahşi gibi doğal ortamla özdeşleşir, hayvanları dişleriyle parçalayarak yer, uykusunda şarkı söyler, ağlar, kendini ateşe, suya atar… Sırra erme için önemli yaşantılardır başlangıçta deneyimledikleri. Böylece onun seçilmiş kişi olduğu anlaşılarak yaşlı bir Şamana götürülür. Şamanlığın kalıtsal olarak geçmesindeyse her zaman en büyük oğul değildir Şaman adayı, bunu belirlemede kriter daha ziyade niteliktir. Ayrıca eğer ruhlar onaylamazsa Şaman olacağı düşünülen kişi başarısız olmuş demektir. Şamanlık sürecine girişte önemli olan esrime deneyiminin başarılı şekilde yaşanması, bunun ruhlarca onaylanmasıdır. Bu olmazsa eğitime devam edemez. Şimdiden erginleme törenleriyle benzerlikler görülebilmektedir.

Şamanizm, özelikle de Şamanik esrime için açıklamalar getirilmeye çalışılmıştır. Coğrafi koşulların etkili olduğu, Kutuplarda yaşayanları sinirsel sürçme eğilimleri, Arktika histerisi, kalıtsal akıl hastalığı, epilepsi… Ne var ki pek çok bölgede de Şamanlar son derece sağlıklı, zihinsel açıdan dengeli kişilerdir, Sibirya, Kuzey Asya, Amazonlar, Afrika Şamanları gibi. Ancak başka bir ortak noktaları vardır, toplumun içinde diğerlerinden ayrılarak tekilleşmeleri. Bu, gerek sakatlıkları, zayıflıkları gerek sırra erme sürecinin getirisi olarak deneyimledikleri kutsalla toplumun kalanına göre dolaysız bir ilişki kurmaları düşünüldüğünde anlaşılabilir olmaktadır, Eliade’nin çok yerinde ifadesiyle, “kendilerini seçmiş olan dinsel ‘formun’ (tanrı, ruh, ata, vb) ‘yaşantısını oluştururlar.’” Şaman, göğe çıkıp yeraltına indiği gibi, yolunu bulamayacağından korkan ya da ayrılmak istemeyen ölü ruhlarını yeraltında gitmeleri gereken gölgeler diyarına götürdüğü gibi, dalınç sırasında da ölülerle karşılaşır ve ölülerin ruhları ya da yeraltı diyarının sakinleri Şamanın ağzından konuşur. Bu kadarı bile Şamanın canlıların yaşamındaki yasalarla sınırlı olmadığının, sıradan insanlık durumunu aştığının ve kutsalın alanına girmek için yetkin olduğunun göstergesidir.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.
*Kitabın bu kısmında geçen dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir. 

Gülay Er Pasin, 1975 yılında Bursa’da doğdu. Bursa Anadolu Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Latin Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde lisans öğrenimi gördü. Alan değiştirerek aynı üniversitenin İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü’nde yüksek lisans ve doktora yaptı. Halen aynı bölümde Sinema Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak çalışmakta; Sinemada Türler, Film Estetiği ve Psikolojisi, Film Çözümlemeleri dersleri vermektedir. Editörlüğünü de yaptığı Sihirli Ayna: Yeniden Çevrim Film İncelemeleri (Derin Yayınları, 2011) isimli kitapta “Yeniden Çevrim Filmlerin Tanımlanması” ve “Sahte Cennete Veda” başlıklı iki çalışması yayımlandı. “William Blake’in Ölüm Yürüyüşü: Dead Man” çalışması, Flanör Düşünce (der. Hüseyin Köse, Ayrıntı Yayınları, 2012) isimli kitapta yayımlandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.