‘Popüler edebiyatın reddi binlerce insanın okuduğu, paylaştığı bir alanın görmezden gelinmesi demektir.’

 

Koç Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan ‘1980 Sonrası Türkiye’de Popüler Roman’ edebiyat araştırmalarına ilgi duyan okuru heyecanlandıracak bir kitap. “Veli Uğur, 1980 Sonrası Türkiye’de Popüler Roman’da popüler romana genel bir giriş niteliğinde bir tasnif çalışması yapıyor. Popüler roman gibi çok geniş bir konuyu kapsayıcı olmak iddiasıyla değil, belirli sınırlar içinde incelemek adına 1980 sonrasıyla sınırlandırıyor; ayrıca tasnifini aşk romanları, hidayet romanları, bilimkurgu romanları, polisiyeler, fantastik romanlar, korku romanları, siyasal kurgular gibi bazı türler altında yaparak, her türü temsilen seçtiği romanları inceliyor.” Veli Uğur ile, popüler romanın anlamı ve Türkiye’deki örneklerinin yanı sıra, ‘101 Temel Eser’ listeleriyle somutlaşan devlet ideolojisinin,edebiyat alanına yaptığı ayrımcı müdahaleyi de konuştuk…

Kitabınızda popüler romanı ve algılanışını anlatırken, ‘edebiyat kanonlarının’ tercihlerinin belirleyici olduğunu söylüyorsunuz. ‘Edebiyat içi seçkincilik’ diye tanımladığınız ‘kanon’lar nasıl oluşur, kapsamını hangi toplumsallık belirler?
Edebiyat kanonunu ya da tam adıyla ulusal edebiyat kanonunu devlet belirler.  Kökeni Helenistik dönemdeki İskenderiye Kütüphanesi’ne kadar giden kanon ulus devletlerin kuruluşundan itibaren bu yeni devlet modelinin ihtiyacı olan vatandaşı yetiştirmek üzere kurgulanmıştır. Her devlet, üzerinde şekillendiği milletin geçmişten bugüne nasıl geldiğini, o ulusun kültürel özelliklerinin ne olduğunu vs. yeni nesillere öğretmek için milli eğitim bakanlıkları aracılığıyla bir kanon belirler ve kanon listesine aldığı eserlerin tüm ülkedeki öğrenciler tarafından okunmasını sağlar. Kanona giren kitaplar da tabii ki ulusal kimliğe dair bilgiler veren, ulusun dilini, inançlarını, tarihini anlatan eserlerdir.

Özellikle akademik çevrelerin, kanon dışı kalan eserlere, ‘ikincil edebiyat’ ürünlerine ilgi duymadığını söylüyorsunuz. Bu tavır, kültür ve edebiyat ufkumuzda nasıl bir boşluk doğurmuştur?
Bu tavır nedeniyle akademik ilginin dışında kalan büyük bir edebi külliyat ihmal edilmiş oluyor. Yani binlerce roman, içleri tamamen boşmuş gibi bir kenara atılmış.  Hâlbuki popüler romanlardan, yazarların ve toplumun ilgilerine, ideolojik yönelimlerine dair çok geniş bilgi bulmak mümkün. Örneğin popüler tarihi romanların geçmişi ile bugünü arasındaki fark toplumun temel dönüşümlerini de yansıtır. Geçmişteki popüler tarihi romanlarda cinselliğin bir heyecan unsuru olarak romanlara katıldığını görürüz. Günümüzdeki örneklerdeyse akıncıların hemen hepsi dini bütün, Bizanslı prenseslere yüz vermeyen tipler olarak çiziliyor. Bu farklılık bence toplumun muhafazakârlaşmasıyla doğrudan bağlantılı. Akademi şimdiye kadar önemli bir edebi kaynağı görmezden gelerek kendini sınırlamıştır. Neredeyse birbirinin aynı olan pek çok makale ve kitap üretilmiş aynı çevrelerde gezinme işi devam etmiştir.

Popüler edebiyat ürünlerinin ‘gerçek edebiyat’ olmadığı için incelenmeye değer bulunmadıklarını görüyoruz. ‘Gerçek edebiyat’ ı nasıl tarif eder, bu bakış açısı?
Geleneksel akademik bakış gerçek edebiyatın yansıtmacı olması gerektiğinde ısrar eder. Yani edebiyat doğrudan dünya meselelerine eğilmeli, ülkenin içinde bulunduğu durumla ilgili çözümler üretmelidir. Buna bizim edebiyatımız için Namık Kemal çizgisi diyebiliriz. Yani sağ ya da sol ideolojik bir çıkış noktası yoksa akademi o eseri “edebi” kabul etmemiştir.

Sözünü ettiğimiz yaklaşım popüler edebiyatın satır aralarını, arka planını, içinde üretildiği koşulları dikkate almaz. Oysa bunu yapacak olsa polisiye romanlarda değişen suç ve suçlu türüne cevap ararken toplumsal değişimi gözlemlemiş olacaktı. Böylece edebiyat ile sosyoloji, tarih ve psikoloji alanları arasında yeni köprüler kurulması mümkün olacaktı.

Bir ülkenin akademisinin ve ulusal kültür platformlarının gerçek edebiyat olarak gördüğü bir tavrı mutlaklaştırması ve gerisini değersiz görmesi hangi kültürel kayıpları doğurur?
Her şeyden önce popüler edebiyatın reddi binlerce insanın okuduğu, paylaştığı bir alanın görmezden gelinmesi demektir.  Örneğin bizdeki en başarılı popüler türlerden biri polisiyelerdir. Akademi, polisiyeyi ciddiye almayıp, hiçbir çalışma yapmayınca binlerce okurun edebiyat olarak kabul ettiği bir alana dair söyleyecek hiçbir sözü olmuyor. Yani akademi ne kadar kötü kabul etse de toplumun “roman” dediği eserleri incelemek, sınıflamak, geçmişten bugüne gelişimini araştırmak zorundadır. Ancak böyle bir yaklaşımla toplumun popüler eserleri neden daha çok okuduğu anlaşılabilir.

veli_ugur_1 veli_ugur_2

“Ulusal edebiyat kanonuna giremeyen yazarların toplumsal hafızadan silinmediği de bir gerçektir. Dolayısıyla, devletin belirlediği edebi kanona karşı ve ona muhalif sivil kanonlardan da söz etmek mümkün.” diyorsunuz. Bu durum Türkiye’de nasıl gelişmiştir?
Öncelikle geleneksel anlamda kanonun devlet kurumlarının ürettiği bir yapı olduğunu söylemek gerek. Günümüzde Milli Eğitim Bakanlığı’nın hazırladığı “100 Temel Eser” listesi resmi kanonun gövdesidir. Ayrıca Bakanlığın tavsiye ettiği eserler de kanonu oluşturan bir başka parçadır. Ben, kitapta, resmi olmayan, toplumda kendiliğinden şekillenmiş, kimi türler söz konusu olduğunda ilk akla gelen yazarları ihtiva eden sivil bir kanonun varlığından söz etmiştim.

Türkiye’de popüler romanlar ve yazarları kanon dışında bırakılmıştır. Peyami Safa üzerine çok sayıda akademik çalışma bulursunuz ama Server Bedii kimsenin umurunda olmamıştır. Ancak günümüzde bile polisiye okurlarının hemen hepsi yerli polisiye deyince Cingöz Recai’yi hatırlar. Üniversite alanının dışında kalması Cingöz Recai’nin tarihte unutulmasına yol açmamıştır. Benzer şekilde Kerime Nadir hakkında birkaç akademik çalışma vardır ama aşk romanı okurları kesinlikle Kerime Nadir ve eserlerinden haberdardır. Yani devletin resmi kurumlarının belirlediği kanon sivil hayata etki etse de bu hep belirli sınırlar içinde kalmıştır.

Günlük hayata baktığımızda toplumun resmi olanı da içeren kendine ait bir hafızaya sahip olduğunu görüyoruz. Resmi kanon unutturmaya çalışsa da toplum unutmamakta direniyor. Bunun kimi zaman duygusal kimi zaman siyasi nedenleri olabilir. Server Bedii ve Kerime Nadir muhtemelen toplumun benimsediği, sahiplendiği tipler yarattıkları için ortak hafızaya kazınmış. Kimi zaman da resmi kanonun siyasi nedenlerle dışladığı kimi yazarlar sivil toplumun ürettiği sivil kanona dâhil oluyor. Bizde bunun çok örneği vardır ama en iyi temsilcisi Nazım Hikmet’tir. Uzun yıllar Nazım Hikmet’in şiirleri kanona alınmadığı gibi sivil hayatta da kimsenin okumaması için büyük baskılar yapılmıştır. Buna rağmen Nazım Hikmet şiirleri gizlice okunmaya, hafızalara kazınmaya devam etmiştir. Toplum resmi söyleme kulak asmamıştır. Şiir deyince akla ilk gelen isimlerden biri Nazım Hikmet olmuştur. Haliyle bahsettiğim durum toplum içerisinde kendiliğinden oluşan sivil bir kanona işaret etmektedir.

Ulusal edebiyat kanonu dışında oluşan sivil kanonlar, resmi ideoloji dışı duruşları mı temsil eder? Bir anlamda burası, kültürel hegemonya mücadelesinin alanı mıdır?
Bu ideolojik pozisyona ve zamana göre değişir. Örneğin Necip Fazıl da bir dönem yasaklı bir isimdi. Ancak devletten dışlanmak toplumun onu unutmasına yol açmadı. Necip Fazıl özellikle İslamcı çevrelerde şiirleri ezbere bilinen biri olmaya devam etti. İslamcı sivil kanon ona sahip çıktı. Şimdi ise Necip Fazıl devleti yönetenler tarafından adeta bir ideolojik öncü olarak kabul ediliyor. Devletin özellikle sahip çıktığı, anısını çeşitli biçimlerde yaşatmaya çalıştığı birine dönüşmüş durumda. Yani resmi ideoloji geçmişte onu dışlarken bugün sahipleniyor. Necip Fazıl özelinde resmi ve sivil kanonun iç içe geçtiğini söyleyebiliriz. Ancak aynı şey herkes için geçerli değil. Bugün Nazım Hikmet değişen siyasal konjonktürün de etkisiyle “100 Temel Eser” listesine alınmış olsa da muhalif düşünceyi temsil etmeye devam eder. Yani hala resmi ideolojiye muhaliftir.

Sivil kanon dediğim yapı belirttiğiniz gibi kültürel hegemonya çatışmalarının yoğun yaşandığı bir yer. Geçmişte kültürel hegemonya tüm resmi baskılara rağmen solun elindeydi. Şimdi ise devlet desteğini de eline alan siyasal İslam’ın bu alanda baskın olmaya başladığını görüyoruz.

“Türk edebiyatında ise kanonun olup olmadığı, varsa neleri kapsadığı hala belirli değildir. Kanonun varlığı ve içeriğinin değişimi ancak Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadar ortaöğretim ve üniversite müfredatlarının incelenmesiyle ortaya çıkacaktır. Ancak devletin dil ve edebiyat konularına yaklaşımı göz önünde bulundurulduğunda kanonun varlığı su götürmez bir gerçektir.” diyorsunuz. ‘Kanon’u belirleyen resmi ideoloji ve ulusal – ülkesel vizyonlar mıdır?
Bizdeki kanonun en önemli belirleyicisi hep milliyetçilik olmuştur.  Cumhuriyetin kuruluş yıllarında milliyetçilik dışında yapılan diğer devrimlerin de müfredata girecek yazarların belirlenmesinde etkili olduğunu görürüz. Ancak asıl olan hep milliyetçiliktir. Yahya Kemal’in “Üç Tepe” adlı makalesini okursanız orada, şair, İsmet İnönü’nün İnönü Savaşı’nın son gününde Metris Tepe’den gördüklerini Atatürk’e aktardığını anlatır. Tanzimat nesli Çamlıca’dan, Servet-i Fünun nesli ise Tepebaşı’ndan bakarak dünyayı yorumlamıştır. İsmet İnönü’nün ve dolayısıyla Ankara’nın baktığı tepe ise ulusal kurtuluş savaşının önemli adımlarından birini temsil etmektedir. Bahsi geçen nesil, dünyaya, kurtuluş ve yeni bir millet inşası açısından bakacaktır. Osmanlı’nın son döneminde filizlenip yeni devletin resmi ideolojisi haline gelen milliyetçilik her türlü siyasi, kültürel, sosyal meselenin anahtarı olarak görülür. Edebiyat ve kanon da bundan nasibini alır.  Tek bir örnek vereyim: Nihat Sami Banarlı, 1948 yılında kısaltılarak basılan ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından “1000 Temel Eser” listesine alınan Resimli Türk Edebiyatı adlı eserinde öncelikle geçmişten bugüne bir Türk edebiyatının varlığını ispatlanmaya çalışır. Burada öncelikli amaç milliyetçiliğin Türklerde her zaman var olduğunu kanıtlamaktır. Ardından yazar ele aldığı tüm edebiyatçıları milliyetçilikle sınar. Tevfik Fikret’in milliyetçiliğe karşı çıkmasını onun ruh hastası olmasına bağlar. Banarlı,  Nazım Hikmet’i ise nedeni belirsiz biçimde hainlikle suçlar. Sonuçta Banarlı’nın kitabı yaygın biçimde liselerde okutulmuştur. 1980’li yıllarda ortaokuldayken ben bile Banarlı’nın kitabını okul kütüphanesinden alıp kaynak kitap olarak kullandığımı hatırlıyorum. Yani neredeyse altmış yıldır aynı ideolojik bakış değişmeden yeni nesillere aktarılıyor.

VELİ.UĞUR.10

Milli Eğitim Bakanlığının “tavsiye” ettiği “100 Temel Eser” listesini Türk ulusal edebiyat kanonunun en belirgin ifadesi olduğunu söylüyorsunuz. Bu listede, popüler edebiyat ürünü sayabileceğiniz eserler yok mu? Bu anlamda “kabul” görmeleri o eserleri başka bir yere mi taşır?
“100 Temel Eser” listesinde popüler bir roman yok. Bir zamanlar çok satılmış, çok okunmuş romanlar varama bu onların popüler roman olduğunu göstermez. Popüler romanın belirli kriterleri var. Ticari anlamda çok satması genel deyişle söylersek “popüler” olması o romanı popüler roman yapmaz. Orhan Pamuk çok satan romanlar yazar, eserleri çok “popüler” olur ama bu onun kitaplarını bilimkurgu, aşk, fantastik gibi popüler roman kategorisine sokmaz.

Ayrıca adı geçen listede popüler edebiyata en yakın duran eser Hüseyin Rahmi’nin Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç’ıdır.Hüseyin Rahmi diğer romanlarında olduğu gibi burada da ciddi bir takım konuları –örneğin batıl inanışların gülünçlüğünü- popülerize ederek eleştiren, mizah yoluyla halkı eğitmeye çalışan bir üslup kullanır. O halde Hüseyin Rahmi de Batılı anlamda bir popüler edebiyatçı değildir diyebiliriz.

Son soruyu cevaplayacak olursak popüler eserlerin kanon listelerine dâhil edilmeleri onları başka yere taşımaz. Popüler roman yine aynı niteliktedir. Ancak belirttiğim gibi bahsettiğimiz listede popüler roman yok.

Bu listeyi belirgin bir ifade olarak görürsek, Türk edebiyat kanonun sosyalist ve İslamcı edebiyatçılara kapılarını kapattığını söyleyebilir miyiz?
Biraz önce verdiğim cevaplardan birinde İslamcı ve sosyalist yazarların kanondan dışlandığını Necip Fazıl ve Nazım Hikmet örnekleriyle anlatmıştım. Ama Necip Fazıl’ın devlet desteğiyle artık kanonun merkezine alınmaya çalışıldığını söylemiştim.  Bunun çok sayıda örneğini devlet adamlarının söylevlerinde bulmak mümkün.

Bugün adını andığım iki şair de “100 Temel Eser” listesinde. 1980’lerin sonunda Doğu Bloku’nun yıkılmasıyla ve sosyalizmin bir tehdit olmaktan çıkmasıyla birlikte sosyalist yazarların okullarda okutulmasının yolu açıldı. Son dönemde İslamcı ideoloji neredeyse resmi ideoloji haline geldi. Dolayısıyla İslamcı yazarların kanonla bir sorunları kalmadı. Ancak “100 Temel Eser” listesine alınan birçok eserin öğrencilere çeşitli nedenlerle okutulmadığı, kurumsal baskıların devreye girdiği unutulmamalı. Bu durumda okullarda sosyalist yazarların değil İslamcı yazarların okutulmasının bakanlık yetkililerince tasvip edileceğini tahmin edebiliriz.

100 Temel Eser listesi, 2004 yılında güncellendi ve komünizm paranoyasıyla görmezlikten gelinen bazı yazarlar ve kitaplar listeye girdi. Bu güncellemeyi, -edebiyat kanonu ve popüler edebiyat konusundaki düşünceleriniz ekseninde- nasıl yorumluyorsunuz?
Liste siyaseten yenilikler içerse de popüler edebiyat için bir şey değişmemiştir. Listede hala tek bir polisiye roman, popüler aşk romanı, fantastik roman bulmazsınız. Eğitim müfredatı, hala, çocukların hayal dünyalarını genişletmek, bilimsel düşünme yeteneklerini geliştirmek yerine geçmişten bugüne Türk milliyetçiliğini aktarma amacında. Asıl amaç bu olunca fantastik romanın sınırsız hayal dünyası yerine pratik siyasi meselelere önem veriliyor. “100 Temel Eser” listesinin, güncellenmiş olsa da, geçmişteki kanonik anlayışın devamı niteliğinde olduğunu kabul edebiliriz.

veli_ugur_4 veli_ugur_5

Kitabınızda popüler romanın tarifiyle ilgili de bir tartışma var. ‘Kanondan dışlanan edebiyat’ genel olarak popüler romanı işaret ediyor, ancak başka nedenlerle kanondan dışlanan yapıtlar da var. ‘Çok satan’ kitap olmak da bir romanı ‘popüler roman’ yapmıyor anlatımınıza göre… Popüler roman deyince ne anlamalıyız?
Sorun popüler kelimesinden kaynaklanıyor. Çok satan kitaplar için “popüler oldu.” diyoruz. Ama bu sadece ticari bir tanım. Bizim edebiyatımızda ise geleneksel olarak ciddi meselelerle uğraşmadığı iddia edilen eserler için kullanılıyor. Örneğin Ahmet Mithat ve Hüseyin Rahmi’nin eserleri için “popüler roman” tanımı kullanılıyor. Oysa popüler roman bir edebiyat terimi. Batı edebiyatında bilimkurgu, polisiye, aşk, maceraya dayanan tarihi romanlar, fantastik roman gibi türler için kullanılıyor. Bu eserleri diğerlerinden ayıran en önemli özellikleri ise belirli formüllere, basmakalıp kişilere ve seri üretime tabiolmalarıdır. Örneğin polisiye bir romanın formülü bellidir; bir cinayet işlenir, cinayeti polis çözemez, zeki dedektifimiz işi üstlenir ve romanın sonunda cinayeti aydınlatır. Geleneksel aşk romanlarında ise fakir kız kendinden zengin bir erkekle tanışır. Birbirlerine karşı duyarsız olmadıklarını fark ederler ancak aşk itirafı gerçekleşmeden araya bazı engeller girer. Sonunda bu engeller aşılır, erkek aşkını itiraf eder ve roman mutlu sonla yani evlilikle sonlanır. Burada değinmemiz gereken nokta polisiye gibi kimi türlerde formüllerin küçük farklılıklarla devam etmesine rağmen aşk romanlarının formüllerinin zamanın etkisiyle birlikte önemli değişiklikler gösterdiğidir. Fantastik romanlarda ise genç yaştaki insanların yüce amaçlar için çıktıkları yolculukta, dostluğu, kardeşliği keşfetmelerine şahit oluruz.

Basmakalıp kişilikler ise popüler romanlardaki birbirine benzeyen roman kişilerini tarif eder. Sherlock Holmes’in keskin zekâsına, Hercule Poirot’da ya da Philip Marlowe’da da rastlarız. Casus romanlarının en tanınan kahramanı James Bond’dur. Bond’un olağanüstü yeteneklerine başka casuslarda da rastlarız.

VELİ.UĞUR.

Formülü önceden belirlenmiş, kişilikleri aşağı yukarı aynı olan romanlar bu sayede seri biçimde yazılırlar. Kısa zamanda çok sayıda roman yazmak mümkün olur.Ancak popüler edebiyat kategorisine giren kimi türlerde formüle uygunluk görülmeyebilir. Bilimkurgu eserlerin kimilerinde açık bir formül vardır. Yabancı yaratıklarla mücadeleyi anlatan bilimkurgularda insanların dünya dışı varlıklarla mücadelesi anlatılır. Sonunda insanlar güçsüz olsalar da savaşı kazanacaklardır. Ancak siberpunk gibi bilgisayar teknolojilerinin, sanal dünyanın merkeze alındığı kimi alt türlerdeki eserler bu formüle uymayabilir.

Kanondan dışlanma meselesine gelince: Kanona alınmayan her eser popüler roman değildir. Çocuk masalları ve yeraltı edebiyatı bunlara örnektir. Genel olarak biraz önce değindiğimiz özelliklere uyuyorsa eserin popüler roman olduğunu söyleyebiliriz.

Çalışmanızı 1980 öncesi ve sonrası üzerine kuruyorsunuz. Bu dönem, edebiyat ve popüler roman için, ne anlamda milat?
1980 yılı Türk insanının yaşamında çok derin bir kırılma yarattı. Askeri darbe sonrasında ekonomininzorla liberalleştirilmesi, siyasetin ve kültürel hayatın yine zorla dönüştürülmesi bireylerin ve toplumun yaşamını geri dönülemeyecek biçimde değiştirmiştir. Aynı dönemlerde teknolojinin büyük atılımlar yapması ve bunun, anında ülkeye yansıması da yeni nesilleri eskilerden koparmıştır. Siyasi her türlü yayının yasaklamasıyla birlikte yabancı popüler romanların önü açılmış oluyordu. O dönemde Harlequin kitaplarının pembe, beyaz serileri piyasada yaygın biçimde okunmaya başlandı. Televizyon ve videonun da yabancı popüler roman uyarlamalarının tanınmasına büyük katkı yaptığı anlaşılıyor. 90’larda bilgisayar ve internet teknolojileri de Batılı popüler roman türlerinin tanınıp sevilmesini sağlamıştır. Bu nedenlerle tüm olan bitenin başlangıç noktası 1980’dir diyebiliriz.

Türk popüler romanının okurlarını nasıl tarif edebiliriz? Sadece bu eserleri okuyan, “edebiyat kanonu”nun seçimlerine itibar etmeyen bir okur kitlesi midir?
Hayır. Popüler roman okurlarının büyük kısmı kanonik eserleri de okuyorlar. Yani polisiye okurları Orhan Pamuk, Oğuz Atay gibi yazarları da okuyorlar. Ancak benim özellikle son dönemde gördüğüm durum şu: Bizde şimdilerde belirli popüler roman türlerini takip eden, diğer edebi tür ve eserlere pek rağbet etmeyen bir kitle oluşmaya başladı. Mesela Robert Jordan’ın başlattığı, ölümünden sonra Brandon Sanderson’un devam ettirdiği “Zaman Çarkı” serisi şimdilik on dört kitap ve devam ediyor. Kimi fantastik tutkunlarının bu eserlerin tamamını okuduğunu ayrıca çok sayıda başka fantastik yazarını takip ettiğini biliyorum. Aynı şey bilimkurgu ve polisiye gibi türler için de geçerli. Arkadaşlarımdan biri iki bine yakın polisiye roman okuduğunu söylemişti. Yani Türk okurunun, şimdilik sayıca az olsa da, giderek bir tür okuyucusuna dönüşmeye başladığını söyleyebiliriz.

Kitabınız bu dönemdeki üretimin de bir dökümünü yapıyor, bir anlamda… Fark ediyoruz ki aslında Türkiye’de çok çeşitli konularda ve türlerde roman yazılıyor. Siz bu tabloyu zengin ve tatmin edici buluyor musunuz?
Bazı türler için evet. Polisiye, aşk ve popüler tarihi roman türlerinde çok sayıda eser yazılıyor. Özellikle polisiyede çok iyi örneklerle karşılaşıyoruz. Ancak bilimkurgu, fantezi, casus gibi türlerin daha çok gelişmesi gerekiyor. Kısa zamanda bu türlerde de çok iyi örnekler verildiğini görüyoruz ama sayısal bir yetersizlik hala devam ediyor. Popüler bir roman türünden bahsedeceksek o türdeki eser sayısının da fazla olması, rafları doldurması gerek. Aksi takdirde birkaç bireysel çalışma olmaktan öteye gidemez.

VELİ.UĞUR.SLİDE.2

Popüler romanları konularına göre incelemişsiniz. Sanıldığı gibi aşk romanları çoğunlukta değil, birçok alanda romanlar yayınlanmış ve okunmuş. Bu romanlar gündelik beklentilere cevap veren kitaplar elbette ama sizin ilginizi çeken bir edebiyat üslûbu, modern anlamda ‘tür’ romanı oluşabilmiş midir?
Evet kesinlikle. Hemen her türün çok iyi örnekleri var. Bilimkurguda, fantastikte, casus romanlarında türü iyi temsil eden çok roman var. Bizde bu türler geç başlamış olsa da yazarların çok yaratıcı fikirler ortaya koyduklarını söyleyebilirim. Bu nedenle bir veya birkaç on yıl içinde yerli popüler romanlarımızdan kimilerinin dünyada tanınacağını hatta sinema uyarlamalarının yapılacağını düşünüyorum. Tabii aşk, polisiye gibi türlerin başarısını saymıyorum bile. Polisiyede, Esmahan Aykol’un “Kitapçı Dükkanı” adlı eserinin İtalya’da çok satanlar listesine girmesi bence söylediklerimin gerçekleşebileceğinin kanıtlarından biri.

Polisiyenin ‘iyi edebiyat’ sayılıp sayılmaması hakkındaki tartışmalar için neler söyleyebilirsiniz?
Polisiye çevresindeki tartışmaların çokluğu bu türün iyi tanınmasından ve takipçilerinin diğer türlere göre daha fazla olmasından kaynaklanıyor. Belki polisiye ile aşk romanı okurları yarışabilir. Kısa bir dönem hidayet romanları böyle çok okunmuştu. İyi polisiyenin iyi edebiyat olduğu iddiası doğrudur. Emrah Serbes’in romanları gerçekten iyi romanlardır. Ama bu yargı polisiye ile sınırlanamaz. İyi roman iyi romandır. Tür ayrımı yapmanın gereksiz olduğunu düşünüyorum.

Daha önce konuştuğumuz gibi, resmi söylemde yer bulamayan duygular için popüler roman alanı bir sığınak olmuş. Mesela İslami aşk romanları… “(…) geçmişten aldıkları romantizmi dini duygularla birleştirdi ve elde ettikleri sentezi modern hayat içerisinde konumlandırarak özgün bir tarz yaratmışlardır.” diyorsunuz. Bundan hareketle, popüler romanın cemaatler, kulüpler, ortaklaşa yaşam pratikleri oluşturmanın bir aracı da olabildiği söylenebilir mi?
Evet. Conan Doyle yaşarken kurulan hala devam eden Sherlock Holmes grupları var. Holmes gibi giyinip onun gibi konuşan, hareket eden insanlar bunlar. Ya da Yıldız Savaşları kostümleriyle gezen insanları gazetelerde defalarca görmüşüzdür. Popüler romanların bir kısmı orijinal fikirleri, kişilikleri ve konularıyla sıkı hayran kitleleri yaratıyor. Bunun piyasada da bir karşılığı oluyor. Sözünü ettiğimiz kişiler özel anlamı olan kimi günlerde bir araya gelip duygularını paylaşıyorlar. Dediğiniz gibi ortak yaşam pratikleri üretiliyor. Hidayet romanlarında ya da İslami aşk romanlarında da aynı durum var.  Benzer dünya görüşündeki insanlar benzer romanları okuyup onlardan etkileniyor, romanlarda öğrendiklerini hayatlarında uygulamaya çalışıyorlar. Hidayet romanlarının arka sayfalarında gördüğümüz okur mektupları da bunu kanıtlıyor.

VELİ.UĞUR.3

Size göre Türkiye’de popüler romanın en etkileyici örnekleri hangileridir?
Bu soruyu kim sorsa aklıma iki isim geliyor. Fantastik edebiyatta Saygın Ersin. Yazarın “Zülfikar’ın Hükmü” ve “Erbain Fırtınası” adlı eserleri Anadolu’da Hititlerden Türklere kadar pek çok medeniyetin, dinin, inanışın etkilerini taşır. Hitit tanrısı Teşup ile Lokman Hekim aynı maceranın parçalarıdır. “Zülfikar’ın Hükmü’”nde başlayan olaylar “Erbain Fırtınası”nda heyecanı arttırarak ilerler. Sürekli yenilenen bir seri romanla karşılarız. İki ciltlik bu eser devamını en çok istediğim roman olmuştur.

İkinci olarak Emrah Serbes’in “Her Temas İz Bırakır” ve “Son Hafriyat” romanlarını söyleyebilirim. Serbes’in romanlarını okuduğumda dizi henüz başlamamıştı ve ben çevremdeki çok sayıda insanı Behzat Ç. Hayranı yapmayı başarmıştım. Diziyle birlikte tabii hayran kitlesi ciddi biçimde arttı. Artık kimsenin övgüsüne ihtiyacı olmadığını düşünmüyorum.

Bir popüler romanı ‘iyi’ saymakla, onun dilsel yeteneklerini mi yoksa popüler kültür içerisindeki etki güçlerini mi hesaba katarak konuşuruz?
İyi popüler roman sözüyle öncelikle edebi yetkinliğini kastederiz. Çünkü eserin öncelikle o türü takip edenlere kendini ispatlaması gerekir. Onların beğenisi romanın tanınmasına büyük katkı sağlayacaktır. Popüler kültüre etkisi ise sonradan gelir. Bunun tipik örneği Yüzüklerin Efendisi’dir. Eser önce fantastik roman tutkunları arasında beğenilmiş, sonra FRP denen bilgisayar oyunlarına konu olmuş ve son olarak da sinema uyarlamasıyla tüm dünyanın tanıdığı bir popüler kültür malzemesine dönüşmüştür.

Bu çalışmanız, edebiyat çevrelerince nasıl karşılandı?
Şimdilik üç ayrı gazetede ve çeşitli internet sitelerinde kitap üzerine yazılar yazıldı. Ayrıca popüler roman okurlarının bazılarının kitabın yayımlanmasından heyecan duyduklarını biliyorum. Bunun nedeni tabii ki popüler roman üzerine bu türden bir akademik çalışmanın daha önce yapılmamış olması. Zamanla kitabın daha çok kişinin başvuracağı bir kaynağa dönüşeceğini düşünüyorum.

Yeni çalışmalarınız hangi konular üzerine? Yakında sizden yeni bir kitap okuyacak mıyız?
Şu anda TÜBİTAK tarafından kabul edilen bir projenin yürütücülüğünü yapıyorum. Proje, Türk bilimkurgu edebiyatının tüm ürünlerine ulaşıp bunları sınıflandırmayı amaçlıyor. Tabii türe dair çok sayıda başka sorunu da bu proje içerisinde cevaplamaya çalışacağız. İki sene kadar sonra Türk okurlar bilimkurgu türünün ülkemizdeki gelişimine dair ayrıntılı bir kaynak edinmiş olacaklar.

1980 Sonrası Türkiye’de Popüler Roman / Yazar: Veli Uğur / İnceleme & Araştırma – Edebiyat Eleştirisi / Koç Üniversitesi Yayınları / Kitap Editörü: Sevengül Sönmez / Yayıma Hazırlayan: Defne Karakaya / Sayfa Tasarımı ve Uygulama: Sinan Kılıç / Kapak Tasarımı: Cüneyt Aksay / 1.Baskı Temmuz 2013 / 348 Sayfa

Veli Uğur;Lisans ve yüksek lisansını Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde, doktorasını ise İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde yaptı. Halen Koç Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesinde öğretim görevlisi…

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.