Venedik’te Aşk Varanasi’de Ölüm – Geoff Dyer

 

“İki yılda bir uluslararası sanat camiası Bienal’in açılışı için Venedik’e akın eder. Bunların arasında bıkkın ve umarsız gazeteci Jeff Atman da vardır. Gündüzleri enstalasyonların yani promosyon bez torbaların peşinden koşan sanatseverler, geceleri masrafların kurumlara yazdırıldığı alkol ve uyuşturucu dolu partilerin birinden diğerine giderler. Mesleğine ve kendine tamamen yabancılaşmış Jeff Atman, bu gecelerden birinde karşısına çıkan Laura’yla adeta yeniden doğar ve kaybettiği heyecanını tekrar kazanır. Kısa bir sürede alevlenen aşkları ve yakaladıkları uyum kalıcı olacak mıdır? Her yıl binlerce insan, Hindistan’ın en kutsal kenti olan Varanasi’nin Ganj kıyısındaki basamaklarına akın eder. Bunlar arasında gazeteci olan gizemli anlatıcımız da vardır. Daha önce Venedik’te rastladığımız Jeff midir bu, yoksa bambaşka biri mi? Birkaç günlüğüne gelip de aylarca Varanasi’de kalan anlatıcımız, burada varoluşunu sorgulamaya başlar ve benliğini bulur. Yoksa kaybeder mi demeli? İsteyerek veya zorunluluktan geride bıraktığı tüm hazların bir yansımasını görür kutsal Ganj’ın kirli sularında. Dünyanın çok farklı köşelerindeki bu iki eski su kenti birbirine geçmeye, birbiriyle kaynaşmaya başlar. İki farklı kentte geçen iki farklı öykü, aslında tek bir öykünün iki farklı yüzü olabilir mi? Çağdaş İngiliz edebiyatının en önemli isimlerinden Geoff Dyer hiçbir koşulda elden bırakmadığı ironik yaklaşımıyla modern dünyanın modern insanlarının açmazlarını, tatminsizliklerini ve çelişkilerini pırıltılı bir anlatımla işliyor.” Venedik’te Aşk Varanasi’de Ölüm’den bir bölüm yayımlıyoruz.

2003 yılının Haziran ayında bir öğleden sonra, Irak işgalinin bir an için o kadar da kötü bir fikir gibi gelmediği bir sırada, Jeffrey Atman yürüyüş yapmak üzere dairesinden çıktı. Daireden çıkması gerekiyordu çünkü artık genel duruma ilişkin o ilk rahatlamanın (Saddam’ın, olmayan kitle imha silahlarını Londra’ya çevirmemesinden, bütün dünyanın büyük bir felakete sürüklenmemesinden kaynaklanan o rahatlamanın) etkisinin geçmesiyle beraber, özel durumuna dair türlü sıkıntılar ve düş kırıklıkları bütün heybetiyle üzerine çullanmıştı yeniden. Sabah uğraştığı iş onu çok sıkmıştı. Bin iki yüz kelimelik sözde “yoğunlaşmış” bir makale yazması gerekiyordu (okuyucunun hiçbir şeye yoğunlaşmasını gerektirmeyecek, yazarın bile fazla beyin hücresine mal olmayacak bir iş, ama nedense onu aşmaktaydı) fakat öylesine bir bıkkınlık düzeyine ulaşmıştı ki kendisine bu işi veren editöre göndermek üzere hazırladığı tek satırlık e-posta mesajına tam yarım saat boyunca bakıp durmuştu:

“Artık bu boktan işi yapamayacağım. Selamlar, J.A.”

Ekrandaki seçenekler son derece açıktı: Gönder ya da Sil. Bu kadar basit. Gönder’e tıkladığı anda her şey bitecekti. Sil’e tıkladığı takdirde yine başladığı yere dönecekti. Eğer insanın kendi yaşamına son vermesi bu kadar kolay olsaydı her gün binlerce intiharın gerçekleşmesi işten değildi. Tuvalete giderken ayak başparmağını çarptın. Tıkla gitsin. Ekmeğine reçel sürerken reçel gömleğinin koluna bulaştı. Tıkla gitsin. Evden dışarı adımını attığın anda yağmur başladı ve şemsiyen yukarıda kaldı. Ne yapacaksın? Ya yukarı çıkıp şemsiyeni alacaksın, ya şemsiyesiz yoluna devam edip ıslanacaksın ya da… Tıkla gitsin. Mesaja bakarken bile, mesajı göndermenin ucuna kadar gelmiş bir halde oracıkta otururken bile bal gibi biliyordu göndermeyeceğini. Göndermeyi düşünmek dahi caymasına yetiyordu. Böylece, mesajı göndereceği ya da Serpentine’daki yeni “tartışma yaratıcı” enstalasyona ilişkin makalesine devam edeceği yerde donakalmış gibi öylece oturdu, ne birini yaptı ne ötekini.

Bağlanan basiretini zincirlerinden kurtarmak üzere Sil’e tıklayıp, henüz gerçekleşmemiş, bunaltıcı bir suça ait olay mahallinden kaçarcasına evi terk etti. Ümidi, temiz havanın (tabii havaya temiz denebilirse) ve biraz hareketin canlandırıcı etkisi sayesinde akşam o aptal makaleyi bitirip ertesi gün öğleden sonra çıkacağı Venedik yolculuğuna hazırlanmayı başarmaktı. Peki ya Venedik’e vardığında ne olacaktı? Daha fazla boktan ayarlama ve çiziktirme. Bienal’in açılışını yazması gerekiyordu, onda sorun yoktu, çocuk oyuncağıydı o iş ama şimdi bir de Julia Berman söyleşisi (ya da en azından söyleşi ihtimali) çıkmıştı. Bienal’e ilişkin yazması gerekenlere ek olarak, Julia’nın kızının yakında çıkacak albümünün tanıtımına tanıtım katacak ve kızın babası Steven Morison’un – yani hak etmediği değeri görmesiyle meşhur ressamın– şöhret balonunun daha da şişirilmesine yarayacak bu söyleşiyi yapmaya onu ikna etmesi, daha doğrusu, yalvarıp yakarması ve gururunu her anlamda ayaklar altına alması gerekecekti. Üstelik bir de Morison’un Julia’yı çizdiği ve henüz yayımlanmak şöyle dursun daha Kulchur’dan kimsenin görmediği ama yine de rakip bir yayın ele geçirir endişesiyle bir anda nadir ve değerli bir sanat eseri düzeyine erişmiş bir resmin özel reprodüksiyon haklarını Kulchur’a vereceğine dair Julia’dan bir teminat olmasa da en azından bir onay koparması lazımdı. Bu anlaşmanın muhtelif kısımları tek tek ele alındığında taşıdıkları değer mühim değildi. Önemli olan, tanıtım ve pazarlama açısından (ya da yayıncı gözüyle bakılacak olursa tiraj ve reklam açısından) bütün gezegenlerin aynı hizaya gelmesiydi. Jeff, kadınla söyleşiyi yapmalı, resmi ve resmin reprodüksiyon haklarını ele geçirmeliydi. Nasıl olacaksa…

Arazi tipi çocuk arabası ittiren bir kadın Jeff’e hızlıca bir bakış atıp sonra daha da hızlıca başını çevirdi. Evet, Jeff yine aynı şeyi yapıyor olmalıydı; kendi kendine konuşmaktan ziyade pleybek yapma, kafasının içine sağanak halinde yağan yakınmaları bilinçsizce ağzında döndürme şeyini. Ağzını sıkıca kapattı. Bu alışkanlığı bırakması gerekiyordu. Yapmayı bırakması ya da yapmaya başlaması gereken şeylerin içinde en önde bu geliyordu. Yaptığının farkında bile olmadığın bir şeyi yapmayı nasıl bırakırsın? Henüz beraberlerken Charlotte konuya dikkatini ilk çeken kişi olmuştu ama herhalde ondan önce yıllardır yapıyordu. İlişkilerinin sonlarına doğru Charlotte bu sessiz karaoke alışkanlığından, “O şey,” diye bahsetmeye başlamıştı. “Yine o şeyi yapıyorsun.” Önceleri o şey, aralarında bir şakalaşmadan ibaretti. Sonra bir evlilikteki başka her şey gibi bu da bir şaka olmaktan çıkıp bir çıbanbaşına, bir soruna, bir anlaşmazlık konusuna, Jeff Gezegeni’ndeki –evliliklerinin yaşanmaz, çorak düzlüklerine Charlotte’un verdiği isimdi bu– yaşamı çekilmez yapan bir sürü şeyden birine dönüşmüştü. Jeff ise Jeff Gezegeni’ndeki hayatın kendisi için de hatta belki herkesten çok kendisi için çekilmez olduğunu Charlotte’un bir türlü anlamadığını iddia ederdi. İşte, derdi Charlotte, zaten tam da bunu kastediyordu.

Bugünlerdeyse düşüncelerini dudaklarında oynatarak sokakta gezindiğinde kendisini uyaracak kimsecikleri yoktu. Berbat bir alışkanlıktı bu. Bir an önce bırakması gerekiyordu. Ama bir ihtimal şimdi sokakta yürürken dudakları “Berbat bir alışkanlık bu, bir an önce bırakmam gerekiyor, ama bir ihtimal şimdi sokakta yürürken dudaklarım bu sözcüklerle şekilleniyor…” sözcükleriyle şekilleniyordu. Düşüncelerin bu yolla akmasının yolunu tıkamak için ağzını yeniden sıkıca kapattı. Sözcükleri dudaklarıyla oluşturma alışkanlığını bırakmanın tek yolu sözcükleri beyninde oluşturmayı bırakmak, sözcükleri oluşturan düşünceleri düşünmeyi bırakmaktı. Peki, bunu nasıl başaracaktı? Kolay kolay altından kalkılacak bir iş değildi bu, öyle güzellik salonunda kozmetik müdahalelerle çözülmelik değil, inzivaya çekilmelik bir işti. İçerde meydana gelen her şey eninde sonunda kendini dışarı vuracaktır. İçteki, dışa vurulacak… Zorla gülümsedi. Bunu sürekli yapma alışkanlığını kazanabilirse yüzünün durgun haline bir neşe ifadesi yerleşecek ve böylece dışın içselleşmesiyle belki de içten içe ışıldamaya başlayabilecekti. Fakat sürekli böyle gülümsemek çok yorucuydu. Gülümsemeye yoğunlaşmayı bıraktığı anda yüzü o ışıltısız normuna geri döndü. “Norm” burada kilit sözcüktü. Yanından geçen insanların çoğu dünya başlarına yıkılmış gibi görünüyordu. Eğer yüzleri içlerinden geçenlerin bir aynası ise birçoğunun ruhları somurtuyor demekti. Belki de Alex Ferguson haklıydı, evet belki de tek çare hunharca sakız çiğnemekti. Eğer öyleyse çözüm bir gazete bayii kisvesi altında tam karşısında durmaktaydı.

Tezgâhın ardında Hintli bir genç kız vardı. Kaç yaşında olabilirdi? On yedi? On sekiz? Çok güzel kızdı ama, üstelik onun iş alanında pek rastlanmayan capcanlı bir gülüşe sahipti. Belki de daha yenice başlamıştı buraya, bitirme sınavlarına veya şimdilerde ne deniyorsa onlara çalışmaya biraz ara verip suratsız babasının yerine bakıyordu; babasıysa pek az İngilizce bilmesine rağmen İngiliz hayat tarzına öylesine derinden bir uyum sağlamıştı ki en az ataları Normanlarla karaya çıkmış biri kadar asabi görünüyordu. Bu adamla her karşılaşmasında Atman afallardı çünkü bu karşılaşmalar bütün kısalığına karşın içeri girdiği sırada yanında taşıdığı en ufak bir mutluluk kırıntısının dahi köküne kibrit suyu dökerdi. “Lütfen” ve “teşekkür ederim” deme alışkanlıklarını bastırmak zor olsa da adamın en temel nezaket kurallarını hiçe sayışına karşı bir misilleme, bir başkaldırı olarak Jeff gazete, çikolata, ne alacaksa onu alır ve parasını sessizce tezgâha bırakmakla yetinirdi. Ama bu kez öyle yapmadı. Jeff kıza bir poundluk madeni para verdi. Kız Jeff’e para üstünü uzatırken onunla göz göze gelip gülümsedi. Birkaç yıl içinde bu kız da kime satış yaptığını umursamadan şöyle bir bakacak, parayı kapacak ve bu değiş tokuşu, düşük seviyede bir mali işlemin ötesine geçirecek hiçbir davranışta bulunmamaya gayret gösterecekti. Ama şu anda yaşadığı sihirli bir andı. İnsanlara (yani Jeff’e) yaşama ilişkin (yani kendisine ilişkin) olumlu hisler aşılamak, dünyayı biraz daha yaşanır hale getirmek ne kadar kolaydı aslında. Ama nedense bir sürü insan –Jeff’in de o sürüye katıldığı pek çok durum olmuştu, işin doğrusu– tercihlerini, dünyayı daha da az yaşanır bir hale sokmak yönünde kullanmaktaydılar. Dükkândan çıkarken, dükkâna girdiği andan daha mutlu, kızın cazibesiyle büyülenmiş, hatta hafiften tahrik olmuş vaziyetteydi. Tam tahrik olmak denemezdi de, merakı uyanmıştı. Kızın tişörtünün ve düşük belli pantolonun altına ne tür iç çamaşırı giydiğine dair bir merak uyanmıştı içinde; herhalde Müslüman cemaatin (sözüm ona Müslüman cemaatin) pek çok üyesi işte bu tarz düşüncelere karşı kara çarşafa arka çıkmaktaydılar. Birkaç gün önce Britanya’daki Müslümanların, Avrupa’nın en hayata küskün, en sıkkın ve bıkkın Müslümanları olduğunu okumuştu. O zaman neden Müslümanların Britanya yaşam tarzına dahil olmaları gereği üzerine bu kadar atılıp tutuluyordu ki? Adamların asabiyeti, uğradıkların asimilasyonun derinliğinin bir göstergesiydi. Daha başka kanıt aramaya gerek bile yoktu.

Kafasında bu önemli mevzuyu, ağzında ise Topic’ini geveleyerek –son anda sakız yerine çikolatada karar kılmıştı– Regent’s Park’a doğru yürüdü. Bu noktada artık eve dönüp yeniden işine koyulması gerekliliği, yoluna devam etmesi anlamına geldiğinden bulutlu göğün altında parkın içinden yürüyüp Marylebone Caddesi’nden karşıya geçti.

Alışkanlıklarına bağlı bir yaradılışı olan Atman, Marylebone Caddesi’ne adım attığı anda Valerie’s Pastanesi’ne gitmeye ve yanında sıcak sütle beraber sade kahve ve bademli kruvasan sipariş etmeye şartlanmıştı, canı hiçbirini istemese de. Normalde buraya sabahları gelirdi ama şimdi öğle yemeği sonrası bu kasvetli saatlerde kahve için çok geç, çay için çok erkendi (esasında kimsenin bir şey yiyip içmek istemediği bir saatti bu) ve gazete okumak için de fazlasıyla geçti; zaten gazetesini saatler önce gereğinden ayrıntılı bir biçimde okuyarak onu o aptal makalesiyle uğraşmayı ertelemenin bir aracı olarak kullanmıştı. Neyse ki yanında bir kitap vardı, Mary McCarthy’nin Venice Observed [Venedik Gözlemleri] kitabı. Bu kitabı ilk olarak dört yıl önce, 1999 Bienali’nden dönüşte okumuştu ve şimdi yeni ziyaretine hazırlık olarak Venedik’le ilgili diğer harcı âlem kitaplarla beraber bunu da tekrar okumaya başlamıştı. Bademli kruvasanı, ufak bir fırınlanmış hindi büyüklüğüne ve görünümüne sahipti ve onu mideye indirene kadar geçen sürede Jeff, Giorgione’nin Fırtına’sı üzerine olan bölümün tamamını okumayı başardı.

McCarthy, Rönesans soylularının “müzmin aylaklığında yeni bir melankoli” olduğunu düşünüyordu. Benzer bir melankoli, Marylebone Caddesi’nin sosyetik hanımları arasında da saptanabilir miydi? Belli ki hayır. Her şey gibi aylaklık da zamanla değişmiş, hızlanmıştı. Dolayısıyla bu yatırım bankacısı ve koruma fonu yöneticisi eşleri, öğle yemeği ile çocuklarını Fransız ya da Amerikan kolejlerinden almaya gidecekleri saat arasındaki kısa süreyi değerlendirmek konusunda bir çeşit telaş yaşamaktaydılar. Aylaklıktan derslerini almışlar, kendilerine mutsuz olacak zaman bırakmayacak şekilde işlerini idare etmenin önemini kavramışlardı. Rönesans döneminde ise zaman geçmeden birikmekteydi, bu nedenle ani fırtınalar daima tam patlama noktasındaydı. İşte bundandı “Giorgione’nin tablolarına yayılan” melankoli, “ağaçların yapraklarını kıpırdatmaya yetmeyen bir huzursuzluk esintisi […] Bu tuhaf izlenimi meydana getiren, sahnelerinin mutlak durağanlığıdır.”

Atman 1999’da tabloyu görmemişti ama bu kez can attığı şeylerden biri (tabii vakit bulabilirse) Fırtına’yı –ve kenti– görmek, McCarthy’nin yazdıklarını kendi süzgecinden geçirmekti.

Yediği hamurişiyle tıkanmış, içtiği kahveyle gerilmiş bir halde Valerie’s Pastanesi’nden çıkıp, Marylebone Caddesi üzerindeki yürüyüş yolunun olağan duraklarından biri olan Oxfam kitabevine göz attı. Tamamen sıra dışı olan şey kendini, pahalı görünüşlü bir kuaförün vitrininden içeri bakarken bulmuş olmasıydı. Hiçbir zaman bahşiş dahil on sterlinden fazlasını saç kesimine harcamamış, otuz yıldır yani yetmişlerin ortasındaki üniseks çılgınlığından bu yana saçını berberden başka bir yerde kestirmemişti ama hepsinden önemlisi saçının kesime ihtiyacı yoktu. Fakat yine de oradaydı işte, kapıyı açıyor, içeri giriyor, yıllardır düşündüğü bir şeyi yapmaya doğru ilk adımlarını atıyordu: Saçını boyatacaktı. Uzun süredir kırlaşmış saçı iç kasvetin bir belirtisi, eşanlamlısı olarak görmekte ve böylelikle onu kaçınılmaz olarak kabullenmekteydi ama şimdi bütün bunlar değişecekti. Kapıyı arkasından kapattı. Klimalı iç mekân mis gibi saç bakım ürünü ve iksiri kokuyordu ve muhafazakâr görünüyordu; saçını turuncuya veya çift katlı otobüs kırmızısına boyatmadıkça umutsuz bir eski kafalı gibi damgalanacağın bir yer değildi burası. Neredeyse bir klinik veya sağlık merkezi havasındaydı.

Biçimsiz kumral saçları olan bir adam –kuaförlerin sıklıkla saçlarını kestirmeye ihtiyaçları varmış gibi görünmesi kurnazca düşünülmüş bir ikna taktiği olmasındı?– randevusu olup olmadığını sordu.

“Hayır, yok. Arada alabilir misiniz acaba?”

Adam, saç dünyasının tapu defteri gibi görünen ağır ve üzerinde bir sürü düzeltme yapılmış randevu defterine baktı.

“Kesim ve yıkama mı?”

“Evet. Aslında, şeyi soracaktım…” 1950’lerin romanlarında kaput almaya çalışan bir roman kahramanı kadar mahcup hissetti kendini. “Saçımı boyatmam mümkün mü acaba?” O ana kadar son derece ilgisiz davranan adam birden dikkat kesilmişti.

“Evet,” dedi. “Saç boyama* her şey gibi, bir sanattır. Bu konuda yoktur üstümüze. Öyle ustaca yaparız ki gerçekmiş gibi gelir.”

“Sylvia Plath’ten değil mi?”

“Aynen öyle.” Şiirlerden alıntı yapan bir kuaför. Burası sahiden de lüks bir yerdi. Ya da belki böyle şeyler Londra’nın bu bölgesinde standarttı. Jeff de bir kinayeyle karşılık vermek istedi ama hiçbir şey gelmedi aklına. Çok aşırı bir şey istemediğini açıkladı, göze çarpmayan bir şey olsun dedi.

“Bunun gibi mi?” diyerek gülümsedi adam.

“Ne gibi?”

“Benimki gibi.”

“Vay! Evet, tam öyle.” Adamın saçlarının boyalı olması inanılacak gibi değildi, tamamen doğal görünüyordu ve şakaklarında halen hafif kırlar bulunmaktaydı. Daha ayrıntılı bir pazarlığa geçtiler. Bu iş bir servete mal olacaktı ama işin iyi yanı, Jeff on dakika sonra –şanslıymış, adam öyle dedi, tam o sırada bir randevu iptal olmuştu– koltuğa oturmuş, saçını biraz düzelttirip boyatıyordu… “Tedbirli, sessizce hayli…” diye düşündü kendi kendine ama Plath’ten bu misillemeyi kullanmak için artık çok geçti: Onu karşılayan adam anlaşılan başgarson gibi biriydi; asıl boyama işi bir sürü (kaş, burun ve tükürük damlası gibi ışıldayan dil) piercingi olan ve sessizlik içinde çalışmayı tercih eden genç bir kadın tarafından gerçekleştirilmişti. Atman’a göre hava hoştu. Orada otururken zihni, artık saçlarını boyatmış bir adam olmasının içerdiği anlamlarla meşguldü zaten. Amerika’ya yerleşen, eski beyaz saçlı halini kimsenin bilmediği bir yerde yeni bir yaşama başlayan birinin yapacağı bir şeydi bu ama o kendini kendi çöplüğünde, Londra’da, Marylebone Caddesi’nde yeniden şekillendirmekteydi. İnsan fark etmeden yaşlanır. Dizler ise fark ettirerek ağrımaya başlar. Hiçbir zaman geçmez diz ağrısı. Bazen kötüleşir, sonra düzelir ama diz hiçbir zaman eski haline dönmez. İnsan artık dizinin sakat olduğunu kabullenir. Yürüyüşünü ağrıyı azaltacak şekilde dengeler ama böyle yaparak bel ağrısına zemin hazırlar. Bu işler karmaşık olduğu gibi kimi zaman geri döndürülemezdir. Şimdi de yaşlanmanın belirtilerinden birinin, muhtemelen en kötülerinden değil ama kesinlikle en görünür olanının icabına bakılıyordu, hem de hızlı ve acısız bir şekilde. Bu kadar basitti işte. Yalnızca paraya ve biraz da zamana mal olmuştu. Bunun dışında tek yaptığı o Marslı saç kurutma makinelerinden birinin altında oturup beklemek ve daha açık bir renk mi yoksa daha koyu bir renk mi seçseydi diye düşünmek olmuştu. Ya da sadece düzelttirseydi.

Büyük an gelmişti, yalanla yüzleşme anı. Gümüş folyoyu çıkardılar. Jeff’in başını arkaya, lavaboya doğru eğdiler. Saçını badem kokulu bir şampuanla yıkayıp duruladılar. Onu tekrar doğrulttuklarında aynada yeni saçıyla karşı karşıya kaldı. Saçları ıslakken abanoz karası görünüyordu. Saçının kurutuluşunu seyretmek, bir Polaroidi tersten izlemek gibiydi. Siyah gitgide inandırıcı bir yenilenme tonuna doğru açıldı. İşe yaramıştı! Saçı boyanmış gibi görünmeden koyulaşmıştı. On yaş gençleşmişti! Sonuçtan öylesine memnun kalmıştı ki aynada hayranlıkla kendini süzerek saatler geçirebilirdi. Aynada gördüğü hem kendisiydi hem değildi: Koyu renk saçlı kendisiydi bu, makul derecede genç görünen kendisiydi. Genel olarak değerlendirdiğinde yaşamı boyunca yaptığı en iyi seksen sterlinlik harcama olmuştu. (Onu şu anda daha da mutlu edebilecek tek şey, bunu Bienal’e hazırlık ve araştırma için zaruri bir harcama olarak göstermenin bir yolunu bulmak olabilirdi sadece.) Yarın ise Venedik’e doğru yola çıkacaktı. Hayat güzeldi, aptal bir makale yazmayı ertelemenin bir yolu olarak evden çıktığı üç saat öncesinden çok daha güzeldi; fakat makalenin yazılması gerekliliği olduğu gibi duruyordu. Eğer başında o iş olmasa, eve dönüp aptal makalesini yazması gerekmese şimdi gazete bayiine yeniden uğramak, bir Topic daha alıp genç Hintli kızın hâlâ orada olup olmadığına bakmak isterdi.

Eve dönüp yeniden masasının başına oturduğunda yılların sorusu tekrar baş verdi: Daha ne kadar süre bu işi yapmaya devam edebilecekti? Her defasında yaklaşık iki dakika; ama neticede, e-posta kutusunun gelen giden postalarla güncellenme sinyalleriyle belirlenen bu iki dakikalık zaman dilimleri birikmeye başlıyordu. Tanrım, para kazanmak için ne kadar sefil bir yoldu bu. Saçları henüz boyanmadan bu renk hatta daha koyu olduğu günlerde böyle şeyler yazmak ona heyecan verirdi, en azından yazdıklarının basıldığını görmek heyecanlandırırdı onu. Saçlarını boyatarak yılları geriye almış olması, aradan geçen on beş yılda ne kadar az yol kat ettiğini fark etmesine neden olmuştu. İşte yine oturmuş, on beş yıl önce de yaptığı aynı boktan işi yapıyordu. Böyle olması işini kolaylaştırmıyordu, yalnızca daha da iç karartıcı bir hale sokuyordu. Her zaman olduğu gibi, yine gerekli sözcük sayısının yanına yaklaşabilmek için dolgu yapma ve yayma yoluyla gerçekleştirdiği mücadelenin ardından sözcük sayısını fersah fersah aşmış bulundu ve yazıyı gerekli uzunluğa geri çekmek için daha da fazla enerji harcamak durumunda kaldı – ki bu uzunluk da her zaman yayımlanandan fazla olurdu. Yine de gece on bir olduğunda işini bitirmiş, son vuruşu yapmış, her şeyi halletmişti. Başarısını papatya çayı içerek –bol alkollü günler vardı önünde– ve Newsnight programının yetiştiği kadarını seyrederek kutladı ve sunucu Paxman’ın saçlarının nasıl da beyazlamış olduğuna şaşakaldı.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

Geoff Dyer, 1958 doğumlu İngiliz yazar. Paris Trance, The Search, The Colour of Memory isimli üç romanı daha vardır. Genellikle fotoğraf, sinema ve müziğe yoğunlaşan kurgu dışı çalışmalarından biri olan But Beautiful Somerset Maugham Ödülü’ne layık görülürken, D. H. Lawrence üzerine denemelerinden oluşan Out of Sheer Rage ise Ulusal Kitap Eleştirmenleri Ödülü finalisti olmuştur. Ayrıca Lannan Edebiyat Ödülü, fotoğrafçılık üzerine yazılarıyla Uluslararası Fotoğrafçılık Merkezi 2006 Infinity Ödülü ve Amerika Sanat ve Edebiyat Akademisi E. M. Forster Ödülü gibi pek çok ödül sahibi olan, kitapları 24 dile çevrilen Dyer, Londra ve California’da yaşıyor ve çağdaş İngiliz edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak kabul ediliyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.