Vişnenin Cinsiyeti – Jeanette Winterson

 

“17. yüzyıl İngiltere’si olan ya da olmayan, fantastik bir dünyada Thames Nehri’nde bir bebek bulunur. Jordan adındaki bu bebek, Köpek Kadın tarafından kurtarılır ve büyüyüp dünyayı gezmeye başlar; ama maceralarında karşılaştığı tuhaflıklar kendi zihninin ürünüdür. Vişnenin Cinsiyeti, hayal gücüne yazılmış bir güzellemedir. Olup bitenler arasındaki boşlukları ve o boşluklar arasındaki tanımlanmayan zamanları dert edinen, zamanla derdi olan, okumanın bize okumamaktan daha çok zaman kazandıracağını öğütleyen bir eser; özlemi çekilen, hayali kurulan şeylere dair, katı cisimlerden oluşmuş dünyaya bir meydan okumadır. Bizi bir içsel yolculuktan diğerine taşırken, zamanın ve belleğin doğası üzerine de baş döndürücü sorgulamalara götürür. Jeanette Winterson, tarih ve gerçeklik, aşk ve cinsellik, yalan ve gerçek gibi kavramların algılanışı üzerinden oyunlar oynayarak ustalıkla kaleme aldığı Vişnenin Cinsiyeti’nde on iki prensesin hikâyesini anlatır; bu prensesler sonsuza kadar mutlu yaşamışlardır ama kocalarıyla değil…” Vişnenin Cinsiyeti’nden okuma parçası yayımlıyoruz.

 

Benim adım Jordan. İlk gördüğüm şey şuydu:

Geceydi, saat on ikiye çeyrek kala falan, gökyüzü ortadan ikiye ayrılmıştı, bir yarı bulutlu, öteki yarı açık. Bulutlar korunun üstüne yığılmıştı, ağaçların tepeleriyle aralarında hiç uzaklık yoktu. Göğün açık olduğu yerde, ırmağın ve yeni sürülmüş dümdüz tarlaların üstünde, nerdeyse yusyuvarlak olan ay sarı bir halenin ortasında parlıyor, ışığı suya yansıyordu. Ötedeki tarlada büyükbaş hayvanlar, kara gölgeleri tepenin eteklerine vurarak, kıpırtısız duruyor, uyuyorlardı. Oradaki tek evden parlayan tek ışık, bir devin şatosunun hendek fenerine benziyordu. Evinin çevresinde yüksek ağaçlar vardı. Avlusunda bir at başıboş koşuyor; nalları taşlardan kıvılcımlar fışkırtıyordu.

Derken sis indi. Sis, ırmaktan incecik helezonlar şeklinde, sanki bir kilise mezarlığında dolaşan ruhlar gibi çıktı ve şişesinden fırlayan bir cin hızıyla çoğalıp yoğunlaştı. Önce sazlar gömüldü, sonra ağaçların gövdeleri, sonra kalın alt dallar. Ağaçların tepeleri sisin içinde yüzer gibiydiler, kuşlar için küme küme adalar oluşturuyorlardı.

Büyükbaş hayvanlar hep boğuldular, hendek fenerinin ışığı aynı bir deniz fenerininki gibi bir görünüyor bir yok oluyor, havayı parlak bir kılıç gibi deliyordu.

Sis bana doğru geldi, gökyüzünün açık olan bölümünü kapattı. Hava çok soğuktu, saçlarım ıslaktı, elimi ısıtacak bir şeyim de yoktu. Bir patika bulmaya çalıştım ama bulduğum tek şey, tarlanın ortasında taş kesilmiş gibi duran, gözlerini bana diken yabani tavşanlardı. Ellerimi önüme doğru uzatıp uyurgezerler gibi yürümeye çalıştım ve böylece, ömrümde ilk kez, karşımda duran yüzümün hatlarını yoklayabildim.

Her yolculuk kendi çizgileri içinde bir başka yolculuk gizler: sapılmayan dönemeç, unutulan açı. Kayda geçirmek istediğim yolculuklar bunlar işte. Yaptıklarım değil de yapmış olabileceklerim ya da belki başka bir zamanda başka bir yerde yapmış olduklarım. Size günlüklerde, haritalarda, seyir defterlerinde bulabileceğiniz biçimiyle anlatabilirim gerçeği. Tüm gördüklerimi, işittiklerimi, o yolculukların üstünden parmaklarınızla geçebilir, gittiğim yerlere kırmızı bayrakçıklar dikerdiniz.

Eski Yunanlar gizli yaşamları için görünmez mürekkep kullanırlarmış. Sıradan bir mektup yazar, satır aralarına ise süt ile yazılmış başka bir mektup eklerlermiş. Kâğıt görünüşte son derece masummuş, sırrı bilen biri üstüne kömür tozu serpinceye kadar. Mektubun ne hakkında olduğunun önemi kalmazmış. Önemli olan, farkedilmeden içinden fırlayan hayatmış. Farkedilmeden…

Şu ana kadar.

Öz yaşamımın görünmez mürekkeple yazıldığını keşfettim, olgular arasında sıkışmış, bensiz uçmakta olduğunu… Tıpkı her gece pencereden fırlayıp dansa giden, her sabah eve giysileri yırtılmış, ayakkabıları aşınmış olarak dönen ve hiçbir şey hatırlamayan On iki Prenses gibi.

Kendi kendimi kıskanç bir baba gibi gözetlemeye karar verdim, düz duvarda yeni keşfettiğim bir kapıdan kaçarken kendi kendimi yakalamaya çalışacaktım. Zina işlediğimi biliyordum, çünkü sevdiğim şey yuvamın dışındaydı. Kendi kendimden sıvışıp bu dünyada gölge gibi yürüyordum. Kendimden kaçtıkça içimdeki yakalanma duygusu daha büyük bir tutkuya dönüşüyordu. Kimi kez, insan içindeyken, biri yüzümün yakınında parmaklarını şaklatır, “Neredesin?” diye sorardı. Uzun süre bu konuda hiçbir fikrim yoktu, ama yavaş yavaş öteki yaşamın delillerini bulmaya başladım ve öteki yaşam yavaş yavaş gözlerimin önünde canlandı.

“Hangi kayadan yontulduğunu, hangi çukurdan çekilip çıkarıldığını hatırla.”

Annem bu sözleri bir madalyonun üstüne kazıyıp boynuma asmıştı beni ırmak kıyısındaki ziftli çamurun içinde bulduğu gün. Pılım pırtık, çürümüş bir çuvala sarılıymışım, hani boğulacak kedileri içine koydukları cinsten, ama başım kıyıdaki bir çıkıntıya takılıp kalmış. Bana doğru gelen köpeklerin sesini duydum, sonra suyun içinde inanılmaz bir gümbürtü… Ve, iki yanından saçlar sarkan ay kadar yusyuvarlak bir yüz bana doğru eğildi. Kadın beni yerden kaptığı gibi iki memesinin arasına bağladı; meme uçları ceviz gibi sertti. Beni evine götürdü. Orada kendisi ve elli köpekten başka tek bir kul yoktu.

Adım vardı ama unutmuşum.

Köpekli Kadın diyorlar bana, o da yeter. Çocuğa Jordan diyorum, o da yeter. Önceden de sonradan da başka adı yok onun. Onu pis kokulu Thames ırmağından balık gibi çekip aldığıma göre, başka ne ad koyabilirdim? Bir çocuğa Thames ya da Nil adını veremezsiniz ya – gerçi Musa’ya epey benziyor ama. Gene de ona bir ırmak adı vermek istedim. Hiçbir şeye bağlı olmayan bir ad – tıpkı akan suların hiçbir şeye bağlı olmadıkları gibi. Bir kadın doğum yaptığında önce suyu gelir, sonra çocuğu bu suyla birlikte boşaltır ve çocuk özgürlüğüne kavuşup akar, koşar. Kendi gövdemden bir çocuk boşaltmayı isterdim ama, bunun için bir erkeğe gereksiniminiz var, benim boyuma bosuma uygun bir erkek ise yok.

Jordan bebekken, gübre yığınının üstüne konmuş bir sinek gibi üstüme çıkar otururdu. Bir gübre yığını bir sineği nasıl beslerse öyle beslerdim ben de onu. Yiyeceği kadar yedikten sonra beni terketti.

Jordan…

Akışı olmayan bir su birikintisinin adını vermeliydim ona. O zaman onu elimde tutabilirdim. Ama ona bir ırmağın adını verdim ve seller geldiğinde beni bırakıp gitti.

Jordan üç yaşındayken hemen hemen hiç kimsenin görmediği bir şeyi göstermeye götürdüm onu; başımı yiyen olay da bu oldu. Thomas Johnson adında birinin, İngiltere’de hiç kimsenin görmediği yenilebilen bir meyve bulup getirdiği söylentisi yayılmıştı. Bu Johnson (öleli yirmi yıl oluyor) nebatat ticaretiyle uğraşırdı, bana sorarsanız başka şeylerle de uğraşırdı ya, neyse. Kadının biri gereğinden fazla tombullaşır da ay vakti gelince kan görmediğini farkederse, gece yarılarında eline bir fener alıp yanına kimseyi almadan gittiği yer bu Johnson’un evi olurdu. Sonra o kadın karnı dümdüz, ağzı da kulaklarında geri geldiğinde yok ökseotu yok bilmemne içtim derdi ama, bana sorarsanız o Şeytan uşağı emip boşaltmıştı kadının karnını.

Her neyse, o sırada gündüz vakti olduğundan ve ancak bir ayı ya da köpek gösterisi sırasında toplanan koca bir kalabalık toplanmış olduğundan, Jordan’a bir tasma takıp kalktım gittim; salaklar ve günahkârlar güruhunu ite kaka, zor bela en öne geçtik. Johnson orta yerde durmuş, o şeyi göstermek için para toplamaya kalkıyordu.

Jordan’ı yerden kaldırdım, o Johnson olacağa da dedim ki, örtüyü kaldırıp o harika nesne her ne ise bize hemen göstermezsen ensenden yakaladığım gibi suratını göğsüme öyle sıkı sıkı yapıştırırım ki, anandan süt emdiğine pişman olursun, çünkü gerçekten boğulursun.

Kendi kendine söylendi, ağzının içinde bir şeyler mırıldanarak arkasında duran renkli bir kavanoza uzandı. Ben de üstüme çatal dilli, mücevher taşaklı bir ecinni salıvermesin diye korktuğumdan onu yakaladığım gibi suratını entarimin yakasından içeri soktum, ittirdikçe ittirdim. Çok geçmedi, öksürüp tıksırmaya, bağırıp ağlamaya koyuldu. O entariyi beş yıldır üstümden çıkarmamıştım da.

Ense kökünden tuttuğum gibi şöyle bir silkeledim onu, “Hadi bakalım, nerdeymiş şu harika, göster.”

“Tanrı beni korusun,” diye haykırdı. “Önce bir tuz ruhu koklayayım, hanım kardeşim.”

Uzatmasına meydan vermedim, örtüyü kendim çekip aldım. Size yemin ederim orada duran şey uzakdoğulu bir herifin ön takımlarından başka bir şeye benzemiyordu. Sarı renkli, mor benekli ve uzundu.

“Bu bir muzdur, madam,” dedi utanmaz.

Muz mu? Muz da ne demek oluyor?

“Böyle bir şey cennet bahçesinde yetişmiş olamaz,” dedim.

“Aksine, madam, tam da orada yetişmiş,” dedi. Zehirli bir yılan gibi şişinerek. “Bu meyve Bermuda Adasından gelmedir. Orası ise cennete sizin yaklaşabileceğinizden çok daha yakındır.”

O şeyi eline alıp yukarı kaldırdı. Kalabalık ise aleti görünce kahkahalara boğuldu. Birbirlerini dirsekleyerek hangi zavallının edavatını satacak kadar düşkün kaldığını sordular.

“Ya boyamışlar bunu ya da hastalıklı bir alet,” dedim. “Çünkü ben ömrümde bu renk olanını ne gördüm ne duydum.”

Öyle bir gürültü patırtı vardı ki, Johnson’un avaz avaz bağırması zor işitiliyordu.

“BU, TALİHSİZ BİR ADAMIN BABAFİNGOSU DEĞİL. BU, AĞAÇTAN KOPARILMIŞ BİR MEYVEDİR. KABUĞU SOYULUP YENİLEBİLİR.”

Bu sözler üzerine herkes öğürmeye koyuldu. Bu nesneyi ağzına alacak bir tek namuslu kadın yoktur elbet. Bir erkek yiyecek olsa adına yamyamlık derler. Bunca yıl kiliseye gidip İsa’nın kanıyla yıkandıktan sonra dinsizler gibi kendi kendimizi yiyecek değildik.

Jordan’ı alıp götürmek için köpek kayışını çekiştirdim ama kayış elimde kaldı. Eğildim, çıplak ayaklar, yırtık çoraplar, orada burada, bir beyin kemer tokası arasında sürünerek aradım onu. Gitmişti. Oğlum yok olmuştu. İnekleri öküzleri yaya bırakacak bir bağırtı tutturdum, dünyanın sonu gelene dek sürdürebilirdim bu bağırtıyı, günahkârın biri beni kulağımdan tuttuğu gibi kafamı Johnson’un şeytan işi masasının altına sokmasaydı.

Jordan’ın dimdik ayakta durduğunu gördüm. İki kolunu havaya kaldırmış, gözlerini Johnson’un kafasının üstünde tuttuğu muza dikmiş, öylece duruyordu. Kafamı onunkinin yanına yanaştırdım, baktığı yere baktım: derin mavi sular, soluk bir kıyı, dalları yeşil türküler söyleyen ağaçlar, bayramlık renklere bürünmüş kuşlar ve beline peştemal bağlamış yaşlı bir adam gördüm.

Jordan’ın ilk yelken açması o tarihe rastlar.

Londra öyle kokmuş bir yer ki, her yer pislik, hastalık dolu. Jordan’ı alıp kırsal bir yöreye göçmek isterdim ama köpeklerimi yarışlara ve dövüşlere sokabilmem için Hyde Park’a yakın bir yerde yaşamamız gerekiyor. Her cumartesi eve döndüğümde üstüm başım köpek salyasına bulanmış, her yanım ısırılmış ama cebimde de para oluyor, tek isteğim beni ısıtacak bir insan gövdesi.

Bir komşum var, öylesine kapkara ve saçsız tüysüz ki, kendisini tuzlanıp beze sarılmış sığır budu sandılar – hem de iki kez. Orada burada kendisine büyücü süsü veriyor. Yaşını bilen yok. Başı meşin bir ayaktopundan, gövdesi aklı şaşırtan bir paçavra yığınından oluşan birinin yaşı ne olabilir ki zaten? Ne ben ne de bir başkası bu kadının etekleri altındaki ayakları görmüş değil. Dolayısıyla neye basarak yürüdüğünü kimse bilmez. Hep birilerini çağıran, dönen, kıvrılan elleri ise sokak çalgıcılarının kavruk maymunlarına benzer. Kendisi hemen hiç kıpırdamaz ama elleri hiç rahat durmaz. Ya kafasını ya kıçını kaşır ya da görünürde yiyecek ne varsa atılır, kapar, doğruca ağzına tıkar. Ben de öyle çatal kaşığa rağbet eden biri değilim ama, insan içinde yemek yemesini bilirim. Ekmeğimi tabak gibi kullanıp üstüne topladığım yahniyi önüme dökmeden yemesini bilirim. Bu kadının çenesine bir baktınız mı, üç haftadır ne yiyip içtiğini anlamanız için müneccim olmanız gerekmez. Jordan’ı bulduğumda öylesine çamurla kaplıydı ki onu olduğu gibi, yaban domuzu niyetine fırına atabilirdim. Bu kadın onu yıkamama, cinsiyetinin ne olduğunu anlamama yardım etti. Ben yavrunun üstünde katılaşmış çamuru sıcak su ve süngerle yumuşatmaya uğraşırken, bu kadın avdan yeni dönmüş bir köpeği tırmıklar gibi onun üstünü parmaklarıyla kazıyordu.

“Bu çocuk senin kalbini kıracak,” dedi, fazla aranmadan söyleyecek kötü bir şey bulmanın keyfiyle. “Onu sevmeni sağlayacak, sonra da kalbini kıracak.”

Derken bir süre durdu, kulağını onun göğsüne dayadı, yavrunun kalp atışlarının gürültüsü odayı sardı.

“Bunun kalbine çok talip çıkacak ama kimse kazanamayacak. Kalbini vermek isteyeceği tek kişiyse onu reddedecek.”

Bunun üzerine kocakarı öyle bir gülme tutturdu ki, kakırdamaktan az daha boğulacaktı. Sırtına bir iki yumruk atıp balgam çıkarmasını sağladım, bana teşekkür etti. Doğrusunu isterseniz, onun belkemiğini kılçık kırar gibi kırabilirdim. Keşke yapsaydım, belki kaderimizi değiştirebilirdim. Çünkü kader bir ana bağlıdır ve o anda değiştirilebilir. Onu öldürebilseydim ikimizin hikâyesi farklı olabilirdi.

Sürünerek gecenin içine daldı, ben de arkasından gittim.

O anda görünmezdim. Ben ki evimin kapısından çıkarken yan dönmek zorundayımdır, gecenin içinde kilise korosunda şarkı söyleyen sıskacık biri kadar kolay eriyebilirim. Şarkı söylemeyi severim ama kilisede değil. Papazın dediğine göre iğrenç taş maskeler kilisenin dış duvarlarında kalmalıymış, içeri girip koroda yer bulmaya kalkmamalıymış. Ben de etlerimin oluşturduğu dağın içinde söylüyorum şarkımı. Sesim ırmak kıyısındaki sazlardan ince, sesimde domuz yağlarının ağırlığı yok. Şarkımı söylediğimde köpekler pısıp otururlar, geceleyin geçen insanlar dırdırlarını mutsuzluklarını unutup eski günlerini, mutlu oldukları zamanları düşünürler. Çünkü benim şarkım eski günleri, mutlu olduğum zamanları anlatır – hepsini kafamdan uydurduğumu, hiç bulunmadığım yerleri söylediğimi bilirim oysa. Bir yerin haritada olmaması ne farkeder ben orayı tarif edebildiğim sürece?

Bir gece Jordan yelkenlisine beni de aldı. Yola çıktığımızda deniz yükselmeye, gün ise alçalmaya başlamıştı. Thames ırmağından denize doğru gidiyorduk, ikide bir arkama bakıp çok iyi bildiğim görüntülerin ne kadar da çabuk gözden yittiğine şaşıp kalıyordum. Jordan dedi ki yıldızlar insanı her yere götürür. Her iki yanımızda, direkler üstüne oturtulmuş alçak yapılar suyun üstünde asılı duruyorlardı. Bu direklerin arasında, orada burada kimi su tarayıcıları ellerindeki sopalarla koyu, yoğun sıvıyı karıştırıyor, buldukları öteberiyle sepetlerini dolduruyorlardı. Daha bir hafta önce, biri, Roma’dan gelmiş olduğu söylenen, insanların saçları bellerinde barbarlar olduğu zamandan kalma bir gemi demiri bulmuş. Tarayıcı denilen bu adamların hiç onuru yoktur, en ufak bir şey için o pisliğe dalmaktan çekinmezler. Aralarından birinin Chelsea’de pahalı bir konakta yaşadığı doğrudur ama ne kadar zengin olursa olsun kendisi de, karısı da, yumurcakları da yaşamlarını sağlayan çöplere benziyorlar. Kadın çamurlu bir ip, adamsa koca bir bok parçası… Çocukları tavşan kakaları gibi dolduruyorlar konağın bahçesini. Ben de günahkârın biriyim, üstelik bayağıyım ama bir dizi inci alacak durumum olsaydı kolyeyi takmadan önce boynumu yıkardım.

Jordan yolculuk için en iyi giysilerimi giymemi söyledi, ben de öyle yaptım. Bir de tüylü şapka taktım ki, kafamın üstünde bir kuş yuvası gibi duruyordu. Beni rahatça oturttu, en az on kez üşüyüp üşümediğimi sordu. Üşümüyordum. Dünyayı görmeye çıkmıştım.

Hava iyice kararınca Jordan teknenin iki yanındaki fenerleri yaktı. Yanıma geldi, yılın en kısa gecesinde olduğumuzu, birkaç saate kadar güneşin doğacağını ve o zaman ömrümde hiç görmediğim bir şey göreceğimi söyledi. Başka bir şey demedi. Ben de imgeleminde bana ne çılgınlıklar hazırladığını çözebilmek için kafamı zorladım durdum. Doğrusunu isterseniz pek çok kişiden fazla şey görmüşümdür ben, bundan gurur duyarım. Mısır’dan gelme bir mumya bile gördüm. Yani, mumyanın kendisini, sargılarını filan görmedim de, altın yaldızlı kabri gördüm Londra’dan Enstone’a götürürlerken. Bunu Kraliçe Henrietta, kendisine harikalarla dolu bir bahçe düzenleyen bir gözdesine armağan etmiş güya.

Artı, bir de muz görmüştüm.

Öyleyse, Jordan’ın hazırladığı ne olabilirdi?

Bekledik. Teknenin iki yanına sular şıpır şıpır vuruyordu. Jordan, İngiltere’ye gidip gördüğü yerlerden getirdiği bitkilerle ilgili öyküler anlatıyordu. Fransızları iyice tanımıştı, İtalyanları da. John Tradescant ile birlikte ta Acemistan’a gitmişti. Jordan ilk ananası İngiltere’ye getirdikten kısa bir süre sonra Tradescant öldü ama ondan önceki yıllarda Lambeth’deki evini dünyanın dört bir köşesinden gelme garip, ender bulunan şeylerle doldurmuştu. Evinden “Nuh’un Gemisi” diye söz etmeyi severdi. Orası her türlü şaşırtıcı şeyle öylesine tıklım tıkıştı ki, gelen bir konuk şapkasını asacak yer bulamayabilirdi. En üstün, en önemli kişiler giderdi oraya, Kral bile. Ben kralı da gördüm. Görülecek başka ne harika kaldı ki?

“Bak,” dedi Jordan.

Denize açılmıştık. Ak başlı kurşuni dalgalar. Uzakta, gökyüzünün suya düştüğü yerde incecik bir çizgi. Ne bir kuş vardı görünürde, ne bir bina ne insanlar ne de gemiler. Hafif bir meltem okşuyordu bizi.

Derken güneşi gördük. Güneşin suyun üstünden yükselişini gördük, ışığın sesi durmadan artıyordu, öyle ki bir süre sonra birbirimizi işitebilmek için avaz avaz bağırmak zorunda kaldık. Ve güneşi Jordan’ın yüzünde gördüm, ve fenerlerin son kısık ışıltısını, ve ayın son izleri silinirken, birden nerden geldiği bilinmeyen bir martı sürüsünü. Kuşlar güneşin içinden doğmuş gibiydiler.

Bizi beşik gibi sallayan suyun ortasında, olduğumuz gibi kaldık. Derken gece balıkçıları sessiz bir konvoy halinde çıkageldiler. Bizi selâmladılar, Jordan’a iki balık attılar. Sonra bana bakıp üçüncü bir tane daha attılar.

Yanımda bir somun ekmek getirmiştim. Kahvaltımızı yaptık, artıkları tepede dönüp duran martılara bıraktık. Sonra evimize doğru yelken açtık, güneş sırtımızdaydı. Thames ırmağına girerken bir tek kez dönüp arkama baktım. Hatırladığım, suyun ışıltılı yüzeyi ve dünyanın uçsuz bucaksızlığı.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz. 

Jeanette Winterson, İngiliz Kraliyet Onur Nişanı sahibi yazarın Tek Meyve Portakal Değildir, Tutku ve Vişne’nin Cinsiyeti de dahil on romanı, The World and Other Places adında bir öykü derlemesi, Art Objects ismiyle yayımlanmış toplu denemelerinin yanı sıra çocuk kitabı, senaryo ve gazete yazılarını da içeren pek çok eseri bulunmaktadır. Eserleriyle En İyi İlk Roman Dalı’nda Whitbread Ödülü’ne, John Lewellyn Rhys Ödülü’ne, E.M Forster Ödülü’ne ve Cannes Film Festivali’nde Gümüş Ödül’e layık görülmüştür.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.