Viyana’nın Sistemi – Gert Jonke

 

“Viyana’nın Sistemi Ingeborg Bachmann ve Franz Kafka ödüllerinin sahibi, Avusturyalı şair, romancı ve oyun yazarı Gert Jonke’den (1946-2009), Calvino ve Laurence Sterne’ü anımsatan, sıradışı ve fantastik bir otobiyografik roman. Şaşırtıcı dehası ve gerçeküstü imgelemiyle Jonke’nin anlatıcısı, Viyana’da hiçbiryere giden ve oradan gerisingeri dönen çılgın bir tramvayla yaptığı gezilerde, Fransa Büyükelçiliği’nin yanlış yere yapıldığını düşünen bir adamla, oturduğu yerden Avusturya politikasını yönettiğine inanan paranoyak bir balık tüccarıyla karşılaşır. Modern kent yaşamının boşluğu ve saçmalığı; günlük algı ve iletişim güçlükleri karşısında varoluşsal felce uğramış t ıhaf insanlarla yaşadığı mikro maceralar, anlatıcının azalan güvenini, paı çalara ayrılan bilincini yansıtan, oyunbaz, birbiri üzerine yığılan, kendi kendini düzelten cümlelere dönüşür. Viyana’nnı Sistemi, klasik müzik eğitimi almış bir piyanist olan Jonke’nin buyurgan sözdizimi ve büyüleyici müzikal ritmiyle, deneysellikle komedi dilini bir araya getiren, hem kafa karıştıran hem eğlendiren sonsuz bir kurgu; deneysel ve düşsel, absürt ve yenilikçi, zor ama zevkli bir bulmaca, okurla oynanan bir satranç oyunu.” Viyana’nın Sistemi’nden okuma parçası sunuyoruz.

Küçük Bir Güney Avusturya Kentinde Yaşama Başlamak

 

Öncelikle, genel kavrayışı kolaylaştırabilmek adına, çalışma sürecinde benimsediğim yönteme ilişkin, böylelikle de kendim ve akademik gelişimim üzerine kısaca birkaç söz etmeme izin vermenizi diliyorum:

Muhtemelen önceden bildiğiniz üzere, 1946 Kışı’nda küçük bir taşra kentinde dünyaya geldim. Doğumumla ilgili olarak, daha çok genelgeçer türden olmakla birlikte, birtakım güçlüklerden söz edilir.

Hikâye o soğuk kış gecesinin betimlenişiyle başlar ve rivayete göre annem önce uzun süre ayakkabılarını bulamamış, ancak ortalığın altını üstüne getiren, çılgın bir arayışın ardından onları ayağına geçirmiş ve şubat gecesinin karanlığında gözden kaybolmuş.

Bunu o zamanlar anneme sonsuz uzunlukta gibi gelen, hemen yakınlardaki hastanenin bir yan girişine açılan yolun betimlenişi ve annemin yan girişin kilitli kapısını zıvanadan çıkmış bir halde sarsmasının, derin uykudaki gece bekçisinin yavaşça uyanışının, minik kulübesinin penceresini açıp kaşlarını çatarak dışarı bakmasının anlatımı izler.

Adam anneme, hastaneye buradan değil de ana girişten girmesi gerektiğini, çünkü geceleyin hastaneye yan girişlerden girmenin alışılmadık bir durum olduğunu, ayrıca bu girişleri açmanın kesinlikle mümkün de olmadığını, buna karşılık ana girişin bütün gece boyunca açık olduğunu, eğer illa ki isterse oradan içeri girebileceğini, ama yan girişin kilidini açamayacağını, hani şu her birimiz için yukarıdan gelen ve karşı çıkılması mümkün olmayan sert talimatların söz konusu olduğu gibi, kendisinin de sıkı sıkıya bağlı kalma yükümlülüğünde olduğu yukarıdan gelen talimatlarının bulunduğunu, zaten onlara uymak yaşamsal önemde olmasaydı bu sert talimatların niye var olacağını, ayrıca her meslekte insanın uymak zorunda olduğu yönetmeliklerin olduğunu ve kendi mesleği olan gece bekçiliğinde de bu yan girişi geceleyin ne olursa olsun açmaması gerektiğini, biri onu kapıyı açarken görse neler olabileceğini düşünmek bile istemediğini, böyle bir durumun kötü sonuçlar doğuracağını ve sonrasında gece bekçiliği görevini geri dönüşsüz biçimde yitireceğini, o durumda da kendisinin, eşinin ve çocuklarının beş parasız nasıl geçineceğinin yolunu bulmaya çalışacağını açıklamış olsa gerek.

Bunun üzerine, bekçinin son anda nasıl da yumuşadığı anlatılır, şıngırtılı bir arayıştan, anahtar destesinin getirilişinden, ardından da önce gıcırdayan, en sonunda son derece tiz bir ses çıkaran devlet hastanesinin yan girişinin kapısının açılışından söz edilir.

Sonuç olarak, gece bekçisi, orada bulunduğu için annenin ne kadar şanslı olduğunu açıklar, çünkü kısa süre önce onun bu yan girişten ana girişe atanması düşünülmüştür, öyle olsaymış anne, karşısında kilitli kapıyla kalakalır ve muhtemelen devlet hastanesinin ana girişine gitmek zorunda kalırmış ya da olsa olsa demir çubuklar yerleştirilmiş çitin üzerinden atlayabilirmiş.

Hikâyenin sonunda dile getirildiği üzere, “kaşla göz arasında ortaya çıkıvermişim” ve hikâye de derimin o anda masmavi olmasının betimlenişiyle son bulur.

image

Göl Kıyısındaki Küçük Kent

Biliyor musunuz, içinde büyüdüğüm bu küçük kenti, orada hiç tramvay olmamasına karşın, tramvaylarla ilişkilendiririm. Ancak bu, insanı orada bir zamanlar tramvayların olması gerektiği sonucuna götürüyor, yoksa başka türlü bu yeri tramvaylarla ilişkilendirme fikrine nasıl kapılırdım.

Evet, bu kentte bir zamanlar tramvaylar gidip geldi, gerçi bir istasyonla bir mezarlık arasında çalıştılar, zihnimi iyice zorlarsam, ayrıca bir göl kıyısına, bir gemi indirme rıhtımına ve kahverengi tahtalarla kaplanmış ve yılın belirli zamanlarında, genellikle sonbaharda, kesif bir katran kokusu yayan soyunma ve duş kabinleri olan bir yüzme alanının girişine de gittiler.

Orada eğer ALTEN PLATZ denen eski meydanı kat ederseniz, veba sütununun tepesindeki altın boynuzlardan ya da altın kazdan gözünüz kamaşır, o altın kazın altında, eski malikânenin avlusundan dışarı çıkarken, makasböceğini andıran birtakım tekinsiz serserilerin kafenin gölgesinde gizlendiklerini görürsünüz. Gezintinizi hırdavatçı Zwick’in vitrinindeki penselerin ustalıkla göz kamaştıran dansları boyunca sürdürür, Senekowitsch Usta’nın elektrik dükkânında yıldırım gibi patlayan kahkahayla süzülürsünüz, hemen yanda rafların arasında heyecanla zıplayıp duran ve kutulardan fırlayan düğmelerin isyanını bastıran tuhafiyeci Dörfler’in karşınızda gerilmiş pamuk ve yün iplikleri işinize yarayabilir, Hübner’in aynalı vitrininden renk tayfını yansıtan boya dükkânından ve kumaşçı Stuller’in pencerelerden gözünüzü kamaştıracak biçimde dışarı fırlamış, son derece ustalıklı bulut desenli, kabarık kumaş toplarını geçerek Leist Eczanesi’nin duvarlarından düzenli olarak yayılan, hoş kokulu sabun köpüklerine ulaşırsınız, o köpükler bazen öyle bir boyuta erişir ki kendinizi onlardan birine sarmalanmış, o köpüğün içinde bütünüyle ele geçirilmiş bir halde birkaç metre sürüklenerek bulabilirsiniz, ta ki artık her şey dayanılmaz duruma gelip size gına getirene dek, bunun üzerine arkanızda kalan eski meydanı sadece kahverengi bir paket kâğıdına sarar ve böylece ortaya çıkan biraz uzunca meydan paketini de pek düzgün biçimde iple bağlarsınız.

Bahnhofstraße’yi geçip doğuya doğru Priesterhausgasse’ye giderseniz, karşınıza Getreidegasse çıkar, oradan kuzeye doğru ilerleyerek Şair Rauscher’in onuruna ve anısına dikilmiş bir anıtın bulunduğu Rauscherpark’a ulaşabilirsiniz pekâlâ, ancak elbette Priesterhausgasse’de ilerleyip daha geniş bir meydana da çıkabilirsiniz, o meydanın ortasına uzun zaman önce ölmüş olan ve benim kişisel olarak hiç tanımadığım Bay Mareşal Conrad’ın onuruna kiltaşından kükreyen bir aslan yerleştirilmiştir, ne var ki meydanın arkasına doğru ilerlediğinizde neredeyse her şey son bulur, zira artık kentin dışındaki gürültülü devasa fabrikaların demirden barakaları başlar.

Sağa doğru gidince artık hemen hurdalık alanda paslı ocak, fırın ve boruların çiçeklenmiş bahçesini görebilir ve Salmstraße’deki manav Valentin di Lenardo’nun kara kapılarına ulaşabilirsiniz, o kapıların gerisinde lahanaların, karnabaharların, yer lahanalarının ve diğer tüm serada yetişenler ailesi üyelerinin belki de en ünlü maske festivallerinden biri yaşanır.

Ama diğer yöne giderseniz, bir tepenin üzerinde karşınıza yine bir kapı çıkar: meyveci Pagitz’in kapısı. O kapının gerisinde nicedir hazırlanan meyve suyu seli olduğundan, avludaki kamyonlar hiç durmadan gidip gelerek boş şişelerin bulunduğu tahta kasaları indirip, içinde yeni doldurulmuş şişelerin yer aldığı diğer kasaları yükler.

Yeniden yokuş aşağı giderek, Geyer’in burcundaki bir lokantanın önünden geçip Bahnhofstraße’ye dönersiniz, orada karşınızdaki Kapusen Kilisesi’nin parıldayan kulesi hemen size göz kırpıverir, kilise siyah bir çitle çevrilidir ve yan tarafında kutsal baba, kutsal anne, kutsal çocuklar ve kutsal ailenin diğer üyelerinin çoğunun en yeni fotoğraflarının yer aldığı bir camekân asılıdır.

Daha biraz önce kahverengi bir paket kâğıdına sarıp özenle, biraz uzunca bir paket haline getirerek iple bağladığınız eski meydanı birisi yeniden açmalıydı, çünkü hem onu yeniden kat etmek hem de diğer yandan umursamamak, şu Lendkanal denen yeri ve onun çimenli iki yamacı boyunca yine kentin dışından gelen bir hava akımıyla salınarak gezmek sizin için de birden pek kolay oluverdi, birçok köprü engelinin altından geçerken, o köprülerin kıyıdan kıyıya yolculuğunuza verev yaya yolları o kadar alçakta sallanmakta ya da asılı durmaktadır ki alnınızı ya da şakaklarınızı demir parmaklıklara vurmamak için başınızı eğmeniz gerekir, ama belki bir çift balıkçının korkuluklarına dayadığı, bu iç kanalın tümüyle sarmaşık yosunlarla kaplı koyu yeşil-siyah renkli suyuna dalmış olta kamışları yüzünden bazen kesinlikle istemeden sizin uzun, sarı saçlı başınızın üstüne su sıçrar, siz, benim kayıp sevgilim, evet, belki siz, kent sınırlarının dışına taşmasına aldırmaksızın, pusun dışına çıkıp şu şaşılacak denli kısa Wasserstrasse’den geçerek Wörthersee’nin içine doğru bir süreliğine bir kez daha süzülürsünüz, hayır, ne diye burada durmadan Wörthersee’den söz ediyorum, evet, belki de o nicedir bir denizdir, kıyıları size açılmış olan bir okyanusun uçsuz bucaksız kumsallarıdır bu ve siz de bir kez daha o kadar uzağa gitmişsinizdir ki, burada benimle birlikte karşınızdaki, o ana dek biriktirilmiş tüm akşamüzeri-göğü-ufuk-düzlüklerinin her türlü hava koşuluna dayanıklı çantalardan bu Klagenfurt havzası adı verilen vadiye fırlatılmış, yüzeyi bölgede özenli bir biçimde karmakarışık bulunan tepe örgüleriyle çevrili, adım atıldığında önce uzun süre düpedüz sığ olan, ama sonra epey içeride merkezinin çevresinde yansımanın yinelediği durgun ufkun keşfedilmemiş zeminine dek genellikle birkaç yüz metre aşağıya uzanan, kullanmayı becermek şöyle dursun, kendime satın almaya gücümün yetmediği birçok yelkenli tekne-evin üzerinden hep dip dibe geçtiği ama asla ulaşılmayan, sonsuz berraklıkta kocaman manzara yansımasının kıyısındaki bu küçük kent size yabancılaşmış olurdu, evet, bu ve daha başka birçok şey de beni size belki henüz öyle hemen olmaksızın alışkanlıklara bağımlı, güvenilir biçimde hayli yabancılaştırmış olurdu, ya da öte yandan aynı şekilde, unutuşunuzun nicedir erişilmez derecede derin –insan başını vursun diye içine balıklama atlanır–, titizlikle aydınlatılmış anı lagünlerine batırılmış olan neyse, tam da öyle, sanki uzun süre hiç gerçekten tümüyle ulaşılabilir olunmamış, bununla birlikte günün birinde birbirini yitirmiş gibi, oysa aradan geçen tüm zaman boyunca hep biri diğerini aramamış mıydı?

Taşradaki Çocukluk

Ne var ki o yılın sıcak yazını çoğunlukla bir büyük teyzemin yanında taşrada geçirdim, teyzemin bahçesine subtropik bir yağmur ormanındaymışçasına daldım, hezaren çiçeğinin gölgesinden sıcakta açılan baklagil çalılıklarının sarmaşıklarına, tehditkâr atkuyruğu otu bozkırlarının ve keskin kokulu çalkantısında öğleden sonraların uzaklaştığı bir bataklığın kenarındaki baldıran ormanlarının alacakaranlığına, gökyüzündeki tüm kanatlı yengeçlerin ışık yağmurunda yusufçuk toplu göçlerinin gökkuşağı bağlı kılığına girdiği akşam giysisiyle büyük teyze, yaşamının en heyecan verici ve onun için en önemli karşılaşmasını anlatıyordu, yani şu iyi ve sağlıklı Neumarkt havasını.

Ne yazık ki bu havayı yaşamında yalnızca bir kez, o da bir anlığına soluma fırsatı olmuş, doğrusu bir tren yolculuğu sırasında Neumarkt’tan geçerken hareket halindeki trenin penceresinden burnunu çıkarmak için uygun fırsatı bulmuş.

Sağlık sigortası şirketine kaç kez bir hastalık izni çerçevesinde nekahet dönemini Neumarkt’ta geçirmeyi rica etmiş, ancak şirket onu hiç Neumarkt’a göndermeyip her seferinde başka bir yere yollamış, bu yüzden Neumarkt havasını birkaç saniyeden uzun soluyabilme fırsatına hiç kavuşamamış, onu da zaten şu hatırlanmaya değer tren yolculuğu sırasında burnunu gitmekte olan trenin penceresinden uzatarak yakalamış, öncesinde birçok kez kondüktöre hiçbir şey kaçırmamak adına Neumarkt’a ne zaman geleceklerini sormuş. O anda böylesi bir havanın başka hiçbir yerde bulunamayacağını fark edip bundan emin olmuş. Ayrıca büyük teyze, içinde kollarını büyük bir canlılıkla dört bir yana salladığı, onu dumanlı mutfak havasından uçuran bu havayı, onun için bilinmez kalmış şu köyün çatılarının üzerinde süzülen ışık lagünlerinin oksijen zenginliğini hareketleriyle olabildiğince somut biçimde göstermek için, büfelerinin surlarının çatırdamaya başlaması olarak betimliyordu.

O zamanlar geceleri büyük teyzem sık sık rüyama girerdi. Onu hareket halindeki trenin penceresinden burnunu uzatırken, Neumarkt havasını içine çekerken gördüm, sonra birdenbire burnu bir telgraf direğinde paramparça oldu. Korkuyla geri çekildi ve ancak o zaman, hayli geç kalarak, pencerenin altına yerleştirilmiş, üzerinde TRENİN NEUMARKT’TAN GEÇİŞİ SIRASINDA BURNU PENCEREDEN ÇIKARMAK YASAKTIR! yazılı levhayı okudu.

Yazın taşradaki evindeki son ziyaretim sırasında büyük teyzemi rüyamda gördüm. Tren Neumarkt’tan geçerken açık pencereden dışarıya çıkıp, kürek kemiklerinde büyümüş kocaman burun kanatlarını havada çırparak tepelerin üzerinde uçuyor, köyün çatılarının üzerinde süzülüyor, Neumarkt Geçidi’nden geçerek dağlara, oradan çıkan hava akımlarının kaynağına yükseliyordu rüyamdan fırlayarak. Bu, birkaç hafta sonra gayet beklenmedik biçimde ölmesinden önceydi.

(…)

Çevirmen: Barış Tut

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.