Will Self – Büyük Maymunlar

“Simon Dykes bir sabah şempanzelerinin bilinçli varlıklar, insanların ise şimdiki maymunlar gibi olduğu dünyaya gözlerini açar. Kollarında uyuyan güzel ve seksi sevgilisinin yerinde şimdi kıllı bir şempanze uzanmaktadır. Simon haklı olarak bir gece önce içtiği içkilerin ve aldığı uyuşturucunun etkisi altında olduğunu sanır; ama o da ne! Çoktan müşahede altına alınmış ve bir grup kıllı psikiyatr onun bu akıl almaz kendini insan sanma sanrısını “tedavi” etmek üzere başına toplanmıştır. Ressam Simon Dykes’ın kendi hakikatini yeniden ele geçirmek için şempanze bir psikiyatrın yardımıyla yabancı bir dünyada çıktığı zorunlu yolculukta gördükleri üzerinden, insanlığa dair karanlık ve bir o kadar da gülünç bir tablo sunuyor Büyük Maymunlar. İnsansı aile kavramını tersyüz eden; sanatın, tıbbın, entelektüel camiaların ve sıradan insanlar arasındaki arzu ekonomisinin kemikleşmiş kurguları üzerindeki örtüleri kaldıran köşeli bir öykü anlatıyor. Toplumsal cinsiyetin ve cinselliğin zorlayıcı sınırlarında, insan toplumunun tabuları arasında ustalıkla geziniyor. Irklar ve sınıflar üzerinden kurulan iktidarları gözler önüne seriyor. Ama sırf bir toplum eleştirisi değil Büyük Maymunlar. Ressam Simon Dykes’ın yitirdiği yavrusunu arayışı ve belki de, modern zamanlarda varolma savaşı veren benliğe yazılmış bir ağıt. Jonathan Swift ve George Orwell gibi büyük edebiyatçıların ve hiciv ustalarının izinden giderek kaleme aldığı Büyük Maymunlar adlı romanıyla Will Self modern insan uygarlığına bambaşka bir gözle bakmamızı sağlıyor.” Büyük Maymunlar romanından bir okuma parçası yayımlıyoruz.

 

Ressam Simon Dykes, elinde bir kokteyl bardağıyla dikilirken, bir binanın tuğla duvarının ardından çıkan bir sekiz küreklinin, kurşun renkli nehir boyunda kayarak ilerledikten sonra başka bir binanın beton duvarının ardında kayboluşunu izledi. Bazen insan orantılama yeteneğini kaybeder, diye düşündü Simon, peki ya perspektif duygusunu kaybetmek nasıl bir şey olurdu?

“Ressamın felaketi…”

“Ah, pardon.” Simon irkildi, bir an için yüksek sesle düşündüğünü sanmıştı.

Simon’a iyice sokulup, onunla beraber pencereden gözünü nehre dikmiş olan George Levinson, “Ressamın felaketi bu” diye tekrarladı.

“Bu ressamın felaketi demek istiyorsun herhalde.” Dalıp gitmiş olan George’un, eli çenesinde profiline doğru dönen Simon, kolunu açarak galerinin bembeyaz duvarlarını gösterdi. İçerde sadece duvarlar yoktu elbette, büyük dikdörtgen tuvalleri ve şurada burada gruplar oluşturmuş davetlileri de saymak gerekirdi. Hele davetliler; bir elleriyle dirseklerini tutmuş konuşurken insanların sosyal ilişkilerini anlatan bir resim gibiydiler.

“Yok canım.” George, kokteyl bardağındaki Şili şarabından bir yudum aldı. “Sattım hepsini. Peynir ekmek gibi. Her birinde birer küçük kırmızı nokta var, görmüyor musun? Demek istediğim, bu gravür üstüne serigrafi fikri, senin gibi bir ressamın felaketi olabilirdi. Tamam, fikir olarak pek parlak değil ama ne yalan söyleyeyim, bitmiş halinde hoş bir hava var, hani olur ya…”

“Hadi canım, hadi… Bir laf daha edersen kovarım seni.” Ressam sırtını aracıya dönerek apartman vadilerine, modernist binaların heybetine ve nehrin Battersea yakasında kalan Victoria dönemi malikanelerine bakmayı sürdürdü.

Salonun bir ucundan oda müziği tıngırtıları, diğer ucundan bir nefes Marlboro dumanı ulaştı iki adama; bir de iki gencin halleri tavırları. Bir direğe yaslanmış olan kız, naylon çoraplı diziyle oğlanın fitilli kadife kaplı kasıklarını okşarken bir yandan da çayırda otlayan koyunlar gibi ağızlarını şapırdatarak öpüşüyorlardı. Yalnız kalan Simon ve George, daha önce defalarca yan yana durmanın sessiz güveniyle dikiliyordu. Onlara dinginlik katan, bu ruh haliydi işte.

Tuğla duvarın ardından bir sekiz kürekli daha çıktı, duvarların arasına sıkışmış nehir boyunda kayarken elinde megafonu, kafasında şapkasıyla kıçta duran serdümen açıkça seçiliyordu. Derken o kürekli de gri betonun içine gömüldü, sekiz güçlü kuvvetli doktorun batırdığı bir şırınga gibi. “Hayır” dedi Simon. “Hayır. Sen geldiğin sırada şunları seyre dalmış düşünüyordum…” Kare şeklindeki Thames kırpığına, dikdörtgen binalara ve nehrin iki yanını süsleyen yeşilliklere doğru parmağını uzattı. “Ressamın perspektif duygusunu kaybetmesi ne acı bir şey olurdu.”

“İyi de bu yüzyılda resim akımı namına ne varsa hepsi, bunun üstüne gitmedi mi? Varsa yoksa perspektif düşmanlığı, yok kübizm, yok fovizm…”

“O dediğin, perspektifin entelektüel bir varsayım olarak reddedilmesi. Ben bir tür perspektif körlüğünden bahsediyorum. Düşün ki tüm derinlik duygusu kaybolmuş, görebildiğin tek şey, aynı düzlem içinde değişen şekillerden ve renklerden ibaret.”

“Böyle bir sinir hastalığı yok muydu? Agnofobi gibi bir şeydi galiba.”

“Evet, agnozi. Ben de tam anlatamadım ama esinini Cézanne’dan alan bir bakışla dünyaya başka açıdan bakmak değil benim sözünü ettiğim; aslında bir eksiklik. Perspektif, insanın görüşü ve belki de bilinci için gerekli üçüncü boyutu sağlar. Bu olmadan birey zamanı kavrayamaz ve bir başka şekilde, yeni baştan öğrenmeye mecbur kalabilir. Ya da mikroskobun lam ve lameli arasına sıkışmış bir mikrop gibi, gerçekliğin yalnızca bir diliminde yaşamak zorunda kalır.”

Levinson bir süre düşündükten sonra, “Saygı duyarım” dedi ve kendisini konunun dışına attı.

“Simon Dykes?” Bir kadın konuşma sırasında yaklaşmış, kendine güvenmek ile güvenmemek arasında bir yerde sıkışıp kalarak ressamın dibine kadar sokulmuştu. Kolunu ileri uzatmak yerine gövdesini geri çekti. Sanki kol gövdenin değil, gövde kolun uzantısıydı.

“Evet?”

“Konuşmanızı bölüyorum ama…”

“Şey, ben de gidiyordum zaten.” George Levinson, galerinin münasebetsizlik eseri düz beyaz zemini üzerinde bir oraya, bir buraya sekerek, bir o gruba, bir bu gruba burnunu sokarak, oradan bir isim alıp şuraya bir isim vererek uzaklaştı. Parlak dergilerden biri ona boşu boşuna “Londra sanat dünyasının en başarılı salon adamı” dememişti herhalde.

“O George Levinson’dı, değil mi?” diye sordu kadın. Yüzü yuvarlaktı; siyah, bukle bukle saçlarını tepesinde toplamıştı. Giysileri ise ufak tefek, yuvarlak hatlı vücudunu örtmekten çok, sıkı sıkı sarmıştı.

“Evet, oydu.” Simon ne kadar ters davrandığını biliyor ve böyle yapmak istemiyordu ama açılışın yorgunluğu üstüne çökmüştü ve bir an önce çekip gitmeye can atıyordu.

“Hâlâ birlikte misiniz?”

“Yok canım, daha neler. Tamam, ortaokulda maçlardan sonra soyunma odasında, az birlikte olmadık; ama artık koca adamlarız, yakışmaz öyle şeyler. Bugünlerde sadece resimlerimi satıyor.”

“Hah hah ha!” Kadının kahkahası zorlama değildi, hatta kahkaha bile sayılmazdı, Simon’ın espri yapmış olma ihtimaline karşı alınmış bir önlemdi. “Bunu biliyorum canım.”

“O zaman neden sordunuz?”

“Bakın.” Kadının yüzü birden kırıştı ve Simon o zaman anladı ki o hırçın, nefret dolu surat ifadesi kadının normal haliydi ve sevimli olmak için epeyce uğraş vermesi gerekiyordu. “Eğer kabalaşacaksanız…”

“Hayır hayır, özür dilerim.” Elini uzattı ve aralarında gerginleşmiş havayı okşadı, sinirleri yatıştırdı, ortamı güzelleştirdi, hatta karambolde kadının bileğini bile elledi. “Sivri dilli olmak istemedim ama çok yorgunum ve…” Bileğini hissetti, saatinin kayışını hissetti, bilek kemiğinin ucunun en az kendi dili kadar sivri olduğunu duyumsadı. Kuş kemiği, serçe kemiği, kırık kemik gibi.

Daha kadının bileğini okşarken gözleri pencereye kaydı ve nehrin kıvrımından bir kuş sürüsünün havalandığını gördü. Bunlar kırlangıçtı herhalde. Bir anda sürü halinde toplanıp aynı hızla çil yavrusu gibi dağılıyorlardı. Tıpkı hastalıklı bir aklın düşünceleri gibi. Simon önce Coleridge’i, sonra uyuşturucuyu düşündü. Ne acayip, bazı insanlar kavramları birleştirirler ya hani, kapı zilini yeşil “duyan” tipler vardır; ben de Coleridge’i uyuşturucu veya kuşları Coleridge veya kuşları uyuşturucu olarak… Aman neyse be. Derken Sarah’yı düşündü, özellikle de kasıklarındaki tüyleri; bundan sonra fark etti karşısındaki kadının onun aklına doğru yürüdüğünü; gözlerinin altından, gözlerinin içinden geçip beynine girdiğini (hani perspektif duygusunu kaybetti ya) ve içerde işe yarar bir şey var mı diye bakındığını. “Kabalık etmek istemedim. Ama yorgunum, açılı…”

“Normaldir, yeni serginiz çok yaklaştı. Teslim tarihlerine uyar mısınız?”

“Dalga mı geçiyorsunuz? Sergiden önceki gün resim yapmakla, gece ise tuval gerip çerçeve çak…” Bir an duraladı. “Pardon, yine kabalık edeceğim. Başka bir şey demeden kiminle konuştuğumu bilmek isterim.”

“Vanessa Agridge, Contemporanea dergisinden.” Kuş pençesi gibi cılız elini Simon’ın elinin altında kıpırdattı ama Simon değil elinin sıkıldığını, avucunun kaşındığını bile hissetmedi. “Sergiye geldim ama bu kadın hakkında yazılacak pek bir şey yok. O yüzden size rastlamam… Hele sergiden bir hafta önce… Şık oldu yani… İşime daha çok yarar… Yine de…” Öksüren bir motor gibi tıkanıp kaldı. Suskunluk, aralarındaki boşluğa yerleşiverdi.

Uygun bir aradan sonra Simon “Bu kadın?” diye sordu.

“Manuella Sanchez” diye cevapladı Vanessa Agridge, bu sırada Simon’ın koluna elinde yuvarlamış olduğu sergi kataloguyla hafifçe dokunmuştu. Kim bilir, kur yaptığını falan sanıyordu herhalde. Simon onun yüzüne yeni, perspektifsiz görüşüyle baktı: Şekilsiz bir surat, ortada kıpkırmızı bir yarık, yukarıda siyah kıllar, aşağıda siyah kıllar. Biraz şişti, yarık açılıp köpekdişlerini gösterdi ve kadın devam etti: “Güya çok sıra dışıymış. Yandaşları öyle diyor ama bence beş para etmez. Gayet bayık. Söyleyecek kendine has hiçbir sözü yok.”

“Ama siz onun resimleri hakkında yazmaya gelmediniz mi?”

“Horff…” diye hırıldadı kadın. “Bizim dergi daha çok sanatçılarla, onların özel yaşamlarıyla, dedikodularla falan uğraşır. Editörüm dergiye ‘satılıkların sanat tarihi’ diyor.”

“İyi laf.”

“Öyledir.” Kokteyl bardağını ağzına götürdü, biraz içti ve bardağın üzerinden Simon’a baktı. “Sizin sergi nasıl? Soyut mu? Ayıların Dünyası gibi kavramsal şeyler mi var gene? Ne bekleyebiliriz?”

Simon tekrar perspektife döndü ve kadına başka bir gözle baktı. Yoğurt gibi yüzüne sürdüğü makyaja yakından baksa pütürlerini görecekti. Suratı şekilsiz falan değil, gaga gibi uzundu; gözleri ise pörtlek, kırmızı türdendi. Simon kadının hacmini, kütlesini, ağırlığını, hacme göre alkol oranını, daha bir sürü ıvır zıvır hesaplarını yaptıktan sonra, burun deliklerini zorlayarak ilkel varlığından bir koku almaya çalıştı. Daha sonra, duyarga uzantılarını devreye sokup giysilerin altında ne var ne yok araştırmaya girişti. Bir duyargayı makatına, diğerini sol burun deliğine gönderdi. Bir çorabı ters çevirir gibi anatomisini tersyüz ettikten sonra zaten kadının kim olduğunu, ne halt etmeye buraya geldiğini ve ne zırvaladığını unutmuştu bile. Tekrar lafa girdi.

“Kesinlikle soyut değil. Bence nonfigüratif resim, nihayet Lévi-Strauss’un öngördüğü yola girdi. Strauss der ki: “Bir ressamın, eğer bir gün yanılıp da gerçekten resim yapsa nasıl davranacağını tuvale yansıttığı akademik disipline, nonfigüratif akım denir.”

“Çok iyi bir söz” dedi Vanessa Agridge, “çok… Zeki. Bunu kullanabilir miyim, tabii kaynak göstererek?”

“Lévi-Strauss’u kaynak gösterin, dedim ya, onun fikri.”

“Elbette, elbette.” Elinde birdenbire, sihirli şapkadan çıkmış gibi beliren kayıt cihazı, kaşla göz arasında açılmıştı bile. Simon fark etmemişti. “Dolayısıyla, portre çalıştım. Natürmort… Nü…” Çaldığı bir sigarayı, bir ağaçlıkta tüttürmesini hatırladı; anasının kuşağını, babasının kalın, sünnetli aletini.

“Bacon’ımsı resimler mi yoksa…” Kıkırdadı. “Freudcu mu? Hani var ya, kadının vücudundaki rengi yok etmek, anatomiyi tersyüz etmek filan.”

“Aşk resimleri bunlar.” Pantolona işemek, yerlere işemek. Çişle muşamba iyi gider. Çiş çiş kayıkçı. Ya da Çişle Muşamba İyi Gider demeli. Başlık atacak olsak, “İç Çekiş”.

“Ne resmi?” Vanessa Agridge kayıt cihazını domuzunki gibi ezik, basık, kıllı suratına yaklaştırdı. Bazı hıyarlar cep telefonlarını da böyle tutar.

“Aşk resimleri. İnsan vücuduna duyduğum sevgiyi, otuz dokuz yıllık aşkı gayet yalın, açık bir şekilde anlatıyor.”

Akıntıya karşı geçen bu dakikalar içinde, açılış sona ermişti. Davetliler, galerinin kapısına doğru akarken orada burada oluşan girdaplara takılıyor, biraz daha sosyalleşelim diye çırpınıyorlardı. George Levinson bunların yanından geçti ve yavaşça dönerek Simon’a baktı. “Geliyor musun Simon?”

“Affedersiniz. Nereye?”

“Önce Grindley’e, sonra belki Sealink’e.”

“Belki Sealink’te görüşürüz, önce Sarah ile konuşmam gerekiyor.”

“Tamamdır.”

Levinson da akışa kapıldı, yeni düşürdüğü bir oğlan vardı yanında. Aslan gibi çocuktu, kalçaları dar, gözleri menekşe, üstünde siyah bir palto. George ile oğlanın gidişini izlemesinin ardından, Simon’ın kafasına bir şey dank etti. Hayatta karşılaştığı her üç kişiden biri, ona zaten tanışıyorlarmış gibi davrandığına göre, onun da yabancılarla sanki tanıdıkmış gibi konuşması doğal değil de neydi?

Bunca şeyi düşündükten sonra Vanessa Agridge’e döndü ve aleyhinde delil olarak kullanılabilecek kayıt cihazına doğru konuştu: “Beni affedin…”

“Ettim bile.” Onun gibi konuşmaya başlamıştı. Oldu bitti.

“Hayır, şimdi diyorum. Gitmem gerek. Çalışmalıyım.”

“Sarah ile mi buluşacaksınız?”

“Kız arkadaşımdır…”

“Modeliniz mi?”

“Kız arkadaşım. Neyse, ben gidiyorum.” Bir silkinişte kendisini tuzaktan kurtardı.

“Bir şey var…” diye seslendi ardından. Simon döndüğünde kadın artık bir gölge olmuş, yaz akşamına karşı bulanıklaşmaya başlamıştı.

“Evet?”

“Şu Lévi-Strauss denen adam.”

“Evet?”

“Sizde numarası var mı? Eğer haberi yazarsam alıntıyı bir de ona doğrulatacağım da.”

  • • •

Galerinin çıkış kapısının yanında bir dizi ankesörlü telefon vardı. Simon cüzdanından telefon kartını çıkardı ve yuvaya soktu. Sarah’nın çalıştığı ajansın telefonunu tuşladı ve bağlantının kurulması sırasında çıkan cıvıltılar ve şakımalarla hayali bir kuş cennetinde oyalandı. Sonunda kızın dudakları elmacık kemiklerine sürtündü, sesi kulaklarını yaladı: “Şu anda size cevap veremiyorum. Lütfen…” Onun sesi değil. Ya da 2001: Uzay Yolu Macerası’ndaki Hal’in sesi ne kadar insan sesiyse, o kadar onun sesi. O şen şakrak konuşmasından eser yok; insanı ürperten bir ölçü, bir mesafe var sesinde. Her sözcük mekanik, tane tane.

Sinyal sesinden sonra “Orada mısın?” diye sordu; orada olduğunu biliyordu.

“Ayıklıyorum, evet, telefon ayıklıyorum.”

“Neden?”

“Bilmem” diye iç geçirdi, “canım kimseyle konuşmak istemiyor. Yani senden başka.”

“Planımız nedir?”

“Buluşuyoruz.”

“Nerede?”

“Sealink’te.”

“Kimler?”

“Tabitha, Tony herhalde ama daha kesin değil. Braithwaite kardeşler de olabilir.”

“Bizim parlak çocuklar demek.”

“Evet.” Çok hafif kıkırdadı; bu onların arasındaki bir gülüştü, daha çok dudaklardan çıkan kısacık bir tıslama sayılırdı. “Çok parlak çocuklar. Sen ne zaman gelirsin?”

“Yoldayım zaten.” Sözü çok uzatmadan kapadı. Son bir “Haydi görüşürüz”, “Bir ara toplanalım” ve “Haftaya görüşürüz”den sonra merdivenlerden inip sokağa çıktı. “Haftaya görüşürüz”müş. Şuna “Seneye görüşürüz” desene.

Mesai çıkışının tam göbeği, Londra, yaz. Keşke galeri Chelsea Limanı’nda olsaydı; içindekiler dış dünyadan daha az kopuk olurdu hiç değilse. Embankment’ta, set boyunca ilerlemeye başladı. Arada bir başını çevirip yapının merkezinde bulunan kulenin ucundaki altın renkli küreye baktı. Biri ona bu kürenin gelgit durumuna göre alçalıp yükseldiğini söylemişti. Ama şimdi sular çekilmiş mi, yükselmiş mi bilmediği için küreye de bir anlam veremedi.

Kendisini yorgun hissediyordu ve boğazı, bir solunum yolu hastalığı başlangıcında ya da sonunda olduğu gibi gıcıklanıyordu. Earls Court’a çıkan yolun dönemecine park etmiş arabaların arasından, balgam sökmeye çalışarak geçerken hastalık başlıyor mu, bitiyor mu bilemedi. Braithwaite kardeşler. Aman ne parlak çocuklar. Sealink Kulübü. Gece boyunca gülünecek, bağırılacak ve flört edilecek demekti. Adı olmayan ama her filmde insanın karşısına çıkan karakter oyuncularıyla dolu bir yapım. Yatağa saat üçte, dörtte ya da beşte; güneş ufuktan sökün ederken narkotik dumanları dağıtmakla görevli küçük adamlar dünyanın tüm öteberisini yeniden, alelacele yerleştirirken girileceğini anlatıyordu bu durum.

Uyuşturucu, diye iç çekti. Hangi mal? Müşterilerin daha çok içip daha fazla kazıklanmasından başka tek bir etkisi olmadığından, Londra’daki tüm bar sahiplerinin göz yumduğu o boktan kokain mi? Evet, herhalde o. Daracık bir tuvalet kabinine girmiş, malı ezer ve çekerken görebiliyordu kendisini ve sonuçlarını da tahmin ediyordu. Kokain adamı öyle bir uçururdu ki eninde sonunda, sanki başka fırsatları olmayacakmış gibi, Sarah ile hayvanca sikişmeye başlarlardı. Bir gardıropta çiftleşen iki iskelet misali, kemikleri birbirine takır takır vurur, gırç gırç sürtünürdü. Ertesi gün ruh gibi kalkıp para çekmeye gittiğinde, kredi kartının kabartma numaralarının içine doluşmuş beyaz bir tozla karşılaşırdı.

Ya da belki Sarah, Tabitha’nın, Simon istememiş olduğu halde getirdiği ecstasylerden almış olurdu. Bu hapa ecstasy, yani “haz” denmesi başta sahtekârlık gibi gelmişti Simon’a. İlk birkaç alışında Sarah’ya, “Eğer buna haz diyorlarsa, azıcık gıcık veren haplara da ‘kuduruk’ demeliler” demiş ama sonra alışmıştı. Bir kere, bunu Slade’de öğrenciyken bol bol aldığı asit ya da mantarlarla karıştırmamak gerekiyordu. Bu hap sadece insanların sosyal maskeleri üzerinde etkili oluyor, birbirleriyle olan ilişkilerini değiştiriyordu. İnsana dolaylılık getiren bir haptı; bir başkasının duygularını bir tür aracı veya boş vermişliğe giden bir araç olarak kullanmayı sağlıyordu. Haplandıktan sonra yapılan tüm konuşmalar, buluğ çağı yoğunluğundaydı. Olur da bir ekmek çıkar duygusunun verdiği heyecanı körüklüyordu.

Başka tuhaf etkileri de vardı. Midesi içkiyle, burun delikleri boktan kokainle dolu olsa bile, Simon haplandıktan sonra, gördüğü her bedenin içine girmeyi arzuluyordu. Erkek, kadın; sağlam, sakat hiç fark etmez. Onun istediği, vücut sıvılarıyla sırılsıklam olmuş bir kuyunun içinde kıvranan insan bedenleriydi; hatta daha da iyisi, zincirleme bir birleşme. Buradan soktu mu, oradan çıksın isterdi.

Haplanan Simon’ın vücudu, bendini çiğneyip geçen taşkın bir ırmağa döner, her yere ve herkese akardı. İşte Sarah tam bu noktada işlerin kontrolünü eline alırdı. Yetenekli bir su mühendisi gibi yıldırım hızıyla yaptığı sondaj ve kanal çalışmaları sayesinde, onun içine akmasını sağlardı.

Evet, ecstasy. Sonra eve dönerlerdi, Sarah’nın yatağındaki limana, oradaki yeniden doğuşa sığınır; bu Rönesans’ın içinde, mandolin teli gibi gergin bedenlerini zangır zangır titrettikten sonra boşalır, esriklik içinde uyurlardı.

Kafayı bulmak istemiyorum, diye düşündü Simon, Tite Sokağı’na dönerken. Şu anda hiç azgın değilim ve yarın bütün gün çalışmam gerek, kaçarım yok. Önündeki geceyi, aşacağı alkol duvarını düşünürken vücudu geldi aklına; zihinle metabolizmanın, metabolizmayla kimyanın, kimyayla biyolojinin, biyolojiyle anatominin, anatomiyle giysilerinin ilişkisini düşündü. Ayak parmakları terle katılaşmış çoraplarının içinde kıvranıyor, her an mantarın pençesine düşebileceklerini, parmak aralarının zımparalanmış gibi acıyacağını duyuruyordu. Parmak uçları uyuşmaya başlamıştı. Simon’ın aklına periferal nevralji geldi. Bir de hemen her gece hakkından geldiği yarım şişe viski. Yok canım, olamazdı. Alkolik olamazdı yani.

Midesi de şişmişti üstelik; o Şili şarabı mayalanmaya devam ediyordu herhalde. Bu yüzden, yürüyüşü sadece balgam sökme ve iki dişinin arasından, hedeflediği her taşı vurarak tükürme eylemiyle şekillenmiyordu. Bunu okuldaki çocuklardan öğrenmiş, daima iki dirhem bir çekirdek gezen ağabeyinin üzerinde deneyerek çocuğu bunalıma sokmuştu. Neyse, sadece tükürük değil, her adımda attığı osuruklar da değiştiriyordu yolunu. “Osuruğun gücü adına!” diye düşündü Simon, çizgi film gibi.

Simon’ın götü son günlerde çok azıtmıştı, dübürü kekeleyerek de olsa konuşmayı öğrenmiş, habire günlerinin sayılı olduğunu söylüyordu.

Gençken yeni bir sevgiliyi tanımanın nasıl bir şey olduğunu hatırladı birden. O zamanlar yakınlık, cinsel etkileşimle kuruluyordu. Olmadık yerde kadının vajinasından yükselen bir zart sesi ya da adamın erken boşalması utanma nedeni olmuyor, kadınla erkek arasındaki anlayışı gösteriyordu. Üstelik bu yakınlık biraz genişlediğinde, birbirlerinin çişi kakası, başka nesi varsa da giriyordu işin içine. Ama tabii bu işin kralı doğumdu; kadıncağızın şişmiş kutusu yırtılana dek açılıp muşambaya, çorba kıvamında bidon dolusu sıvı yaydı mı, tamam oluyordu. Ha, bir de döleşi, hani ne onun olan, ne de olmayan organ. Hatta belki biraz da erkeğin olan. Ama yok, her üç öğünde de bu organı biraz soğan ve sarmısakla sote etme fikrinden caymış, paket servis haline getirip yakılmaya yollamışlardı.

Bu yaştan sonra kimseyi baştan tanıyamazdı artık. Sarah ile dokuz aydır birbirlerinin ensesine salıyorlardı hızlı soluklarını fakat onunla aynı tuvaleti paylaşmak istemiyordu hâlâ. Tuvaleti paylaşmak şöyle dursun, bağırsakları harekete geçtiğinde onun evde olmasına bile katlanamıyordu. Hani elinden gelse, sıçmak için başka kasabaya giderdi. Kıç deliği ona ölümlü bir insan olduğuyla ilgili bildiriler göndermekle kalmıyor, bir de sızıntı yapıyordu. Bağırsak hareketleri artık gizli kapaklı olmuyordu, bokyiyenler sanki sürekli kımıldıyor ve Simon’a telgrafla osuruk bültenleri, faksla bok suyu geçerek pantolonunun ağında korkunç lekeler bırakıyordu. Simon bunu düşünürken durdu ve kemerini düzeltti. Böylece işkencecisine, bok kokutacak biraz daha hava sağlamış oldu.

Bu bedenle, bu doğuştan geri zekâlı cismani ikiziyle olan ilişkisini her düşündüğünde, o farkına varmadan bazı şeylerin sarpa sarmış olduğuna daha da ikna oluyordu. Dünyevi bir varlık olduğunun sürekli hatırlatılması çok bunaltıyordu Simon’ı. Aynı bedenin bilgi bankası içinde, çocuklukta geçen o öğleden sonraları, alacakaranlıktaki oyunları, annesinin eve dönmesi için tüm banliyöyü inleterek goril gibi bağırıp çağırmasını hatırlıyor, bu anıların eşliğinde, bedeninin o zamanlar ne kadar özgür, ne kadar serbest ve uçarı olduğunu acıyla anımsıyordu. Oysa şimdi kaçınılmaz geleceğin bilinci onu bastırmış, kendi içine çökertmiş, sıkıştırmıştı. Bir termostat gibiydi bu lanet olası; her türlü keyfi, rahatlığı ve huzuru başarıyla kısıtlıyordu.

Çimlere saplanıp kalmış dizi dizi top arabalarıyla dolu bahçesiyle York Dükü’nün kışlasını geçtikten sonra King’s Road’a saparken Simon, her şeyin altüst olduğu o anı kestirip kestiremeyeceğini düşündü. Çünkü artık bedenden anladığı sadece kısıtlanma, belki bir de direnişti; her lifin kemiğiyle, her hücrenin komşusuyla sürekli bir didişme halinde olduğu bir bünye. Nasıl olabilirdi bu? Yine asit tripleri geldi aklına. Üç dakikalık bir hafıza turunda bile yırtık dondan fırlar gibi ikide bir çıkıyorlardı önüne. Asidin etkisi altında, diğer psişik maceracılarla birlikte çıktıkları astral yolculukları düşündü. Belki bu yolculuklardan birinde, vücudundan çıkmış ama geri girerken tam yerine oturamamıştı; renkleri kaymış bir dergideki fotoğraflar gibi örtüşmeyen bir yanı kalmıştı. Yani böyle hissediyordu.

Bu uyumsuzluk, bu didişme yetmiyormuş gibi çocuklarının ondan koparılması da bu rahatsızlıkların üstüne tuz biber ekmişti. Beden algısına başka bir darbe indirmiş, elini kolunu koparmıştı sanki. Jean ile olan evliliği, dört bir yanına dinamit konup çökertilen binalar gibi kendi üzerine yıkıldığında; çocukları beş, yedi ve on yaşındaydılar ama onlarla olan fiziksel bağı daha kopmamıştı. Sanki hokka burunlardan ve öpülesi popolardan çıkan kablolar hâlâ onun sinir sistemine bağlıydı. Bir yerleri ezilse, bir tarafları kesilse, Simon bu acıyı binlerce kez şiddetlenmiş olarak ta içinde duyumsar, bağırsaklarına bıçak, liflerine bisturi atılmış zannederdi. Eğer ateşler içinde yatarken “Baba, baba; İzlanda’yım ben!” diyerek hayal görmeye başlasalar, Simon hemen yanlarına geliverir, bebek odasındaki duvar kâğıtlarının çiçeklerine tırmanabilmek için bir yaprağa asılırdı.

Şimdi onları sık sık görmesine, sayısız kez okuldan alıp eve getirmesine, fırında patates ve balık köftesi yapmasına, onları öpmesine, koklamasına, okşamasına rağmen; etinden et koparıldığı, hayatından bir şeylerin söküp alındığı duygusunu yenemiyordu. Tamam, döleşini pişirip yememiş olabilirdi ama ağzından çıkan göbek bağları, yazın cayır cayır kavrulan Londra’nın çatılarından, araba antenlerinden, reklam panolarından aşıp onu hâlâ çocuklarının göbeklerine bağlıyordu.

Simon, Sloane Meydanı’nın köşesinde bir gazetecinin önünde durdu. Önünden geçen parlak mutsuz kızlar, suni deriden kolsuz cüppeler, tulumlar, tasmalar giymişlerdi. Eaton Meydanı’nda siktiği bir kadını düşündü kısaca. Kadın, Jean ve Sarah arasındaki boşlukta vermişti ona. Jean ve Sarah. O boşluk ne kadar da gereksizdi öyle; JeanveSarah daha iyi. Her neyse, Sloane Meydanı’nda o kadın Simon’ın gözlerinin önüne geldi; evinin hayali meydanın taşlarında hayat buldu.

Büyük bir divan, camlı sehpa, soyut resimler ve ikisinin vücutları, birbirlerine bol figürlü hayat sigortası çakıyorlar. Olmaya devlet cihanda böyle bir bakış gibi. Al sana meme, şurada kalçalar, burada bir sik, bu am nereden geldi elime? Asılıp çekmiş, pantolonunu çıkarmıştı kadının, ayak bileğindeki zımpara gibi tüyler eline değmişti. Kendisinde de vardı bunlardan. Dumanlı kafasını kadının akça pakça karnına, kat kat göbeğine gömmüştü. Kıkırdadılar, kokain çektiler, yarı çıplak, pantolonu bileklerine kadar sıyrılmışken. Votka yuvarladılar, sıcak ve zehir gibiydi. İş sikişe geldiğinde, çükünü kadının deliğine el yordamıyla sokmuştu ama kadın bunu kafaya takmadı veya kafasızdı zaten. Ya biri, ya öteki.

Simon kaldırıma çıktı ve yanında duran gazete tezgâhına baktı. Manşetleri şöyle bir gözden geçirdi: “Ruanda’da Katliamlar Durmuyor”, “Başkan Clinton Bosna’da Ateşkes İstedi”, “O.J. Simpson Davası’nda Irkçılık Suçlaması”. Bunlar politika haberi falan değil, diye düşündü, bedenler hakkında haber, bedensellik. İncecik bacakların koyu balçıktan geçirmeye çalıştığı bedenler; ezilen, toz olan bedenler, kıpkırmızı yarılan gırtlaklar, kurbanlar son nefeslerini rahat alsın diye ücretsiz yapılmış boğaz ameliyatları.

Simon birtakım şeylerin örtüştüğünü fark etti. Hayatının üzerindeki gölge, güneşin kenarlarındaki karanlık ve bu boğaz kesme, kol bacak koparma bültenleri arasında bir uyum vardı. Her zaman görselliğe dayanan hayal gücü, hemen manşetlerin içine girivermişti ama en büyük oğlu Henry’yi Hutu, küçüğü Magnus’u Tutsi yerine koyup birbirlerini parçalamalarını seyrederek.

Simon içini çekti. “Perspektif yokluğundan” dedi ve bir yüz kendisine doğru dönerken öksürdü; çünkü istemeden yüksek sesle konuşmuştu. Lucozade oyuncakçısına bir uğramayı düşündü ama bütün dükkânı gezemezdi şimdi. Kart göndermeye niyetlendi ama standa dizilmiş olan bütün kartlarda, birbirinden gülünç görünen, tüvit ceketler giymiş, evrak çantalı şempanze fotoğrafları vardı, altında da “Londra’da seni düşünüyorum” yazıyordu. Bunun yerine, ceketinin göğüs cebini elleyerek, önceden sarmış olduğu tek kâğıtlıyı yokladı. Simon dolmayı cebinden çıkardı; kâğıttan bir kaplanın penisi gibi kırışık ve yuvarlaktı. Derken yaktı, kafası dumanlanır, aklındakiler dağılır diye.

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

WILL SELF: 26 Eylül 1961 doğumlu Will Woodard “Will” Self, İngiliz romancı, denemeci ve köşe yazarıdır. Romanları ve kısa hikâyelerinde hiciv, alay ve fantastik öğeler hâkimdir. Eğitimli ve görece zengin bir aileden gelmesine ve rahat bir ortamda yetişmesine rağmen erken yaşlarda uyuşturucuyla tanışan, sorunlu denebilecek bir genç olmuş ancak bu onun Oxford’da eğitim görmesine engel olmamıştır. Artık sigara ve kafein dışında uyuşturucu kullanmayan Will Self 2009’dan beri New Statesman’da düzenli olarak makaleler ve Real Meals dergisi için adı sanı duyulmamış yeme içme mekânlarını tanıtan yazılar yazıyor. Kariyerine karikatür çizerek ve komedyenlik yaparak başlamış, televizyon şovlarında ve tartışma programlarında boy göstermiştir. Gazeteci olarak katıldığı bir seçim gezisinde dönemin Başbakanı John Major’ın uçağından eroin kullandığı için atılmıştır. Modern kültüre ilişkin anıştırma ve göndermelerle dolu romanlarında “akıl hocam” dediği J. G. Ballard, William Burroughs ve Hunter S. Thompson’ın etkileri görülür. Ancak dünya edebiyatının bütün büyük yazarları onun ilgi ve bilgi alanına girer.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.