“Bir şey olmuştu ve bundan sonra sanki hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.”

 

Yalçın Tosun’un Peruk Gibi Hüzünlü kitabı, okuryazar.tv nin ilk tasarlandığı günlerden bu yana masamızdaydı. Geçen zaman içinde bu güzel kitap Sait Faik Öykü Armağanı aldı. Ve şimdi, bu platformda, okuryazar.tv’nin yüzüncü söyleşi metni için, Yalçın Tosun’la yazıştık. Onun öykülerindeki çocukları ve çocukluk yaralarını konuştuk. “Masumiyet” öyküsünden izin alırsak, “Bir süre öylece yattım. Sonra banyoya gidip, yüzümü yıkadım. Gözüm birden aynadaki çocuğun yüzüne takıldı. Hatları benimle tıpatıp aynıydı, ama bir o kadar da yabancıydı bana. Uzun uzun aynaya bakarak bu yabancı yüzün anlamını çözmeye çalıştım. Bu yüzde ne içimdeki sevinçten ne de duyduğum hasarsız gururdan eser vardı. Çok sevdiği bir şeyi kaybetmiş ya da hiç bulamamış insanlar gibi görünüyordu. Sanki biri dokunuverse, ağlayacaktı” diye anlattığı çocukları…

Çok acı, çok yaralayıcı şeylerden bahsederken bile, okuru acıtmayan, “acı” olmayan bir dil var öykülerinizde… Ve bir onarma, onarılma çabası hissediliyor. Sizin çocukluk ve büyüme acılarıyla, yazar olarak nasıl bir ilişkiniz var?
Çocukluk ve ergenlikte çok acıklı bir taraf var, sanırım asla bir daha o kadar özgür olamayacağımızdan doğuyor biraz bu acıklılık. Ne tuhaftır o zamanlar ne kadar az özgür hissederdik kendimizi çoğu zaman, oysa yıllar geçtikçe daha iyi anlaşılıyor bunun böyle olmadığı, bir daha asla o zamanki kadar kendimiz olamayacağımız… Gitgide asıl olduğumuz kişiden uzaklaşarak yaş alıyoruz çünkü. Tüm bu nedenlerle geçmişi hedefleyen bu kazımalar yazar olarak bana heyecan veriyor.

Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler kitabınızda, ailenin yarattığı travmalar, aileden gelen acılar tüm öykülerin arka planını oluşturuyor. Tek bir temadan beslenen öykülerle kitabı kurmak, sizin tercihiniz miydi?
Hayır, bu kendiliğinden oldu diyebilirim. Bu temel izleğin kendiliğindenlikle kurulmuş olması benim gözümde daha değerli ve önemli kılıyor ilk kitabımı. Eteklerimde yıllardır sabırla biriktirdiğim taşları döktüğüm bir kitap Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler, bu anlamda yoğun bir izleği içermesi normal karşılanabilir.

YALÇIN.TOSUN1 YALÇIN.TOSUN2

Peruk Gibi Hüzünlü’deki karakterler ilk kitabınızdaki hassasiyetleri taşısa da büyümüş, can da yakabilen çocukları içeriyor. Başkalarına verdiğimiz acıyla mı büyürüz?
Başkalarını acıtmak da büyütebilir insanı. Masumiyetten eksilten şeyler bunların hepsi. Aslında “Hiç masum olduk mu acaba?” sorusuyla da ilgileniyorum bir yandan. Çok tehlikeli bir sözcüktür masumiyet, temkinle yaklaşmak gerekir. Ama genel olarak acının büyümeyle ve kendini sınamayla bir ilgisi var diyebilirim, bunun farklı görünüşleriyle ilgileniyorum.

Sizin kahramanlarınız, birçoğunun fark etmeyebileceği anlarda, başkalarına zararsızmış gibi gelebilecek virajlarda yaşamlarının en büyük yaralarını alıyorlar. Siz de benzersiz bir anlatımla, onların kalbine çizik atan kırılmaları betimliyorsunuz. Yaralandığımızı anladığımız an, bir saniye bile öncesine dönemeyeceğimiz zaman parçası sonsuza kadar bizimle mi yaşar? Bu tedavi edilemez mi?
Her şey anlarda olup bitiyor. Sözün ağızdan çıktığı, kılıcın kınından çıktığı o anlarda. Olmuş bitmiş hiçbir şeyin unutulacağını sanmıyorum, şeylerin ve insanların hafızasına siniyor tüm yaşananlar. Unuttuk sanıyoruz, olmadık anlarda çıkıveriyorlar sonra hafızanın karanlık ve yanıltıcı dehlizlerinden. Bu yalancı unutuşların edebiyat açısından da değerli bir yönü var. Anların kıymetini en çok edebiyat –belki bir de sinema– bilir.

“Unutmabeni Çiçekleri” öykünüzde söylüyorsunuz: “Bazen hiçbir şey güzel geçmiş bir çocukluk kadar acı vermiyor.” Öykülerinizde, çocuklara bu erken inen dünya yükünü anlatmaya devam edecek misiniz?
Uzun vadeli planlar yapmıyorum yazarken, böyle olması hoşuma da gidiyor. Ancak bir duygunun izini sürerken, ulaşmak istediğim yolda çocuklar da herkes kadar olacak bundan sonra yazdıklarımda. Onlardaki gizli hazinenin derin bir çeşitlilik içinde yeterince değerlendirilmesinin zenginleştirici olduğunu düşünüyorum.

İki kitaba da baktığımızda çocukluğa, aileye, büyümeye bakarken alıştığımız ezberlere itibar etmediğinizi görüyoruz. Ve dünyayı karartan kötülüğün içimizde nasıl ürediğini başka yollardan anlatıyorsunuz. Dolayısıyla da en naif hikâyede bile, bir huzursuzluk hissi bizi rahat bırakmıyor. Ne söylersiniz?
“Edebiyatta huzur istemiyorum” demiştim bir söyleşide, tekrarlamak isterim. İçimizdeki kötülüğe ya da iyiliğe aynı mesafeden bakmaya çalışıyorum hep. Çocuğa da, erkeğe ve kadına da. Aslında iyiliğe de kötülüğe güvendiğim kadar güveniyorum ya da güvenmiyorum. “Mesafe”nin olağanüstü gücüne inandığınızda süreğen bir huzursuzluğa da davet çıkarmış oluyorsunuz zaten.

Sizce çocukluk yaralarını hâlâ taşıyan insanlara “tedavi olamamışlar” diye bakmalıyız, yoksa bu dünyanın başka türlü hassasiyetlerle örülebileceğine dair bir umudu mu taşırlar?
Bir zamanlar çocuk oldukları bilgisinden vazgeçmemeye kararlı insanlara daha çok şefkat besliyorum sanırım. Onların daha kırılgan ve bu kırılganlıktan doğan bir güçle donanmış olduklarını hissediyorum. Yazarken de yaşarken de bu bilgi sezgilerimi biliyor ve beni biteviye besliyor.

YALÇIN.TOSUN4 YALÇIN.TOSUN3

Sait Faik Öykü Armağanı’nın size ve kitabınıza çok yakıştığını düşünüyorum. Gerçekten de okurda benzer bir tat bırakıyorsunuz. Tıpkı onun öykülerinde olduğu gibi, kahramanlarınız hissettikleriyle bir yol alıyor ve o yola bizi ortak ediyor. Sizin Sait Faik öyküleriyle nasıl bir ilişkiniz var?
Çok teşekkür ederim. Öykü yazan biri olarak bunları duymak beni mutlu ediyor elbet, Sait Faik söz konusu çünkü. Sait Faik öyküleri okunduktan yıllar sonra bile insanın içinde devam eden öykülerdir, hiçbir zaman sona ermez, eski bir yara gibi olmadık anlarda dikilir karşınıza. Hele İstanbul’da yaşıyorsanız, çok daha fazla. Daha önce de söyledim, onun öykülerini okumak her zaman edebi bir arınma gibi geliyor bana; Sevim Burak, Vüs’at O. Bener ve Füruzan’ın öykülerinde de benzer duygular hissederim.

Ödüllerin sizde yarattığı etki ne?
İlk kitabım Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler’in layık görüldüğü Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü’ne her türden kitap katılabiliyordu. Onca farklı türden kitabın içinden ilk öykü kitabımın ödüle değer görülmüş olması beni ayrıca mutlu etti. Görece geç yaşta yayımladığım ilk kitabımın bu şekilde ses getirmesi, yayımlamak için beklediğim uzun yılların hoş karşılıklarından biri gibiydi bir anlamda. İkinci öykü kitabım Peruk Gibi Hüzünlü’yse Sait Faik Öykü Armağanı’na değer görülerek içimde bir yerlerde, çok derinlerde korumaya çalıştığım ve yaptığım her işe bulaşan o öze dokundu ve onu sevecenlikle okşadı diyebilirim. Sonuç olarak, yola devam yolundaki kararlılık açısından her iki ödülün de benim için anlamı büyük.

Peruk Gibi Hüzünlü bestelenmiş bir şiirinizin adı aynı zamanda. Şiir yazdığınızı söylüyorsunuz çeşitli platformlarda… Bir şiir kitabınız olacak mı?
Şiir kitabı yayımlamayı düşünmüyorum, en azından yakın gelecekte. İleride fikrim değişir mi bilmiyorum. Bu süreçte bazı şiirlerim yine bestelenip şarkı olarak karşısına çıkabilir okurların. “Peruk Gibi Hüzünlü”yü de besteleyen sevgili Mabel Matiz’le ve yine sevgili Mete Özgencil’le başkaca çalışmalar planlıyoruz. Öte yandan şarkı sözü de yazıyorum. Şarkı sözlerini çok önemsiyorum ve hakkı verilerek yapılanları edebiyatın uzağında görmüyorum.

Habertürk’te “Skala” programında, “Yazdıkça şaşırıyorum” demişsiniz. Yazmak sizin içinizde nasıl bir keşif yaptırıyor, çıkan ürünler sizi nasıl etkiliyor?
Yazmanın heyecanı bende en çok bu şaşırma anlarında yaşıyor. Etkisini planlayarak, ölçerek, bazı hesapları biçerek yazmanın gücüne inanmıyorum. Yazma eyleminin kendine ait bambaşka bir boyutu olduğunu düşünüyorum ve bu durum yazarken beni şaşırtıyor. Bir imge ya da duygunun izinde, elbette kurgunun ve dilin gizilgücünün bilincinde olarak ama aynı zamanda bilinçdışı bir bilince tutunarak yazıyorum.

YALÇIN.TOSUN7

Aynı söyleşide “sözcüklerin hareket boyutuyla” ilgili olduğunuzu, “Neler hissettiklerinin değil, hissettiklerinin ona neler yaptırdıklarıyla ilgileniyorum” demişsiniz. Bu öykülerinize sinematografik bir ton da ekliyor. Büyük anlar, büyük “sahne”ler… Bu zor sinemalaştırılabilecek “sahne”ler, öykülerinizin kilit noktaları mı?
Öykülerdeki kırılma anlarını seviyorum. Sözcüklerin aldatıcılığının bilincinde olarak, öykü kişilerinin hareketlerinin metne yedirilme çabası öykülere sinematografik bir doku katıyor, doğrudur. Bu doku andığınız o kırılma anlarında asıl özünü buluyor bana göre. Buna ek olarak, birinin bir şey söylemesi yanında, söylerken veya söyledikten bir an sonra yaptığı şeylerin de önemli olduğunu biliyorum. Biz nasıl sadece sözcüklerden oluşmuyorsak, öykü kişileri de aynı şekilde, hareketlerinin içinde bir gerçekliğin parçası olma hevesindeler.

İki kitapta da on altı öykü var. Bunun bir anlamı var mı?
Yok, o da planlamadan oldu. Üçüncü kitap için henüz öngöremiyorum, o da son anda belli olacaktır.

Sinemayla ilginiz ne kadar? Öykülerinizi okuyunca, mesela, Teyzem’deki Üftade’ye âşık yeğeni, Hayallerim Aşkım ve Sen’deki naif yazarı tanımış, sevmiş, onlara üzülmüş bir çocuk beliriyor gözümüzde…
Sinemayı çok severim, eskisi kadar vakit ayıramasam da. İyi bir film izlemenin çok besleyici bir tarafı var benim için. Bahsettiğiniz iki film de benim çok sevdiğim filmlerdendir, Türk sinemasının da güzel örneklerindendir kanımca.

Üniversitede öğretim üyesisiniz, bir hukukçusunuz. Hatta sinema eserleri ve eser sahibinin hakları konusunda bir çalışmanız olmuş. Fikri haklar üzerine mi çalışıyorsunuz?
Medeni hukuk yanında fikri mülkiyet hukuku ikinci uzmanlık alanım. Son yıllarda ağırlıklı olarak fikri haklar ve marka hukuku üzerine çalışıyorum diyebilirim. Doktora tezim sinema eserlerinin telif boyutu üzerine ve bu konuda yayımlanmış bir hukuk kitabım da var.

Yakın bir zamanda yeni bir kitabınızı okuyacak mıyız? Yeni çalışmalarınızdan söyleyebileceğiniz bir şeyler var mı?
En son Murathan Mungan’ın küratörlüğünde yayımlanan Bir Dersim Hikâyesi’nde “Karganın Merhameti” adındaki öykümle yer aldım ve bu özel kitap içinde yer almaktan büyük bir onur duydum. Bunun yanında üçüncü kitabımı oluşturacağını düşündüğüm öyküler üzerinde çalışmaya başladım. Bir zaman veremiyorum şimdiden, ama bir sene içinde tamamlama hedefindeyim.

Peruk Gibi Hüzünlü / Yazar: Yalçın Tosun / Yapı Kredi Yayınları / Kitap Editörü: Murat Yalçın / Kapak Tasarımı: Nahide Dikel / 2.baskı Ocak 2012 / 116 Sayfa

Yalçın Tosun; 1977 Ankara doğumlu… Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı üniversitede Özel Hukuk Doktorasını tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışıyor. Öyküleri, edebiyat yazıları ve röportajları Adam Öykü, Notos, kitap-lık, Roll ve Radikal Kitap dergilerinde yayımlanan Yalçın Tosun’un son kitabına adını veren ‘Peruk Gibi Hüzünlü’ adlı şiiri Mabel Matiz tarafından bestelenmiş ve sanatçının aynı adlı albümünde yer almıştı. ‘Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler’ ve ‘Peruk Gibi Hüzünlü’ Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.