Yalnızlar – Erhan Bener

 

“Türk edebiyatının ilk distopya örneklerinden biri olan Yalnızlar, 1950’li yılların Türkiye’sinde bir taşra kasabasında geçer. Kimi buraya dönemin politik baskıları yüzünden sürülmüş öğretmen, doktor, savcıdır; kimi görevli olarak orada bulunan subay ya da kasabanın yerlisi… Hepsinin ortak noktasıysa farkında olmadıkları ya da farkında oldukları ama giderek bir varoluş sorununa dönüşecek yalnızlıklarıdır. Hangi zamanda, nerede doğmuş, yaşıyor olurlarsa olsunlar, huzursuz ruhları ve varlıklarıyla “yalnızların”, alkol, şehvet ve ikiyüzlülük üçgeninde sıkışıp kalmış, mutlak bir başarısızlıkla sonuçlanacak yaşama tutunma mücadelesi…” Yalnızlar’dan okuma parçası sunuyoruz.

Vapur, akşam saat dokuzda ayrılmıştı Akçay’dan. Kimse uğurlamaya gelmemişti onu; çünkü kimse bunun kesin bir gidiş olduğunu bilmiyordu. Oysa bu, kaçıştı. Bütün köprüler atılmıştı.

Artık genç sayılmazdı Doktor Nevzat. Yaşı otuz beşe yakındı, ama yüzyıllarca yaşamış gibi yaşlı hissediyordu şimdi kendini. Soyunmadan, olduğu gibi uzanmıştı daracık ranzanın üstüne. Sırtüstü. Bir kolunu kıvırmış, yastık gibi ensesinin altına sokmuştu, öbür eli ranzadan aşağı sarkmış, soğuk, renksiz ve kıpırtısız. Ameliyat yapmaktan şişmiş, nasırlaşmış parmaklarının arasında bir sigara yanıyordu kendi kendine. Gözlerinin altı çökmüş, sakalı uzamış. Burnunun deliklerinden fırlayan bir tutam kıl soluk almasını güçleştiriyor, nezleli, bunaltıcı bir hırıltı çıkıyordu boğazından; o yine de sigarasını atmayı düşünmüyordu. Bakışları, tavandaki küçük çelik kafesin içine kapatılmış sarı, cılız bir ışıkla kamarayı güç aydınlatan ampule takılıydı. Derisi pörsümüş suratında, arada sırada beliren gergin çizgilere karşın, bir şeyler düşünmekten çok düşünmemeye çalıştığı söylenebilirdi. Bir şeyler bekliyordu. Beyninin büzüşen odacıkları içinde yepyeni düşüncelerin, belki yepyeni umutların oluşmasını bekliyordu. Bu kaçış son çareydi onun için. Kendi kendinden kaçıştı. Dayanısını yitirmişti. Günlerdir uykusuz. Bitkin. Arada bir ansızın güçlenip yine ansızın duyulmayacak kadar zayıflayan yüreğini korkuyla izliyordu. Bir İstanbul’a ulaşsa. Tıraş olsa. Bir hafta başıboş dolaşsa. Uyusa. Bir naneli çorba içse…

Artık acele etmesi için bir neden kalmadığını düşündüğü için seçmişti bu vapur yolculuğunu. Belki de bu iki günlük yolculuğa, bir çeşit kurtuluş gibi umut bağlamıştı. Yoksa, Edremit’te, İstanbul Oteli’nin önünden kalkan otobüse atlayıp uzaklara gitmeyi düşlediği günden beri ancak bir hafta geçmişti. Korkunç bir haftaydı bu. Bu bir haftada çok şey değişmişti. O kadar çok şey değişmişti ki, bunu anımsamak bile istemiyordu. Anımsamak da ne demekti? İçinden, yüreğinden yüzüne yansıyan çizgilerden, belleğinden tümüyle çıkarıp atmak istiyordu bu bir haftayı.

Sigarası tükenmişti, parmaklarını yakıyordu. Yavaşça yerinden doğruldu, izmariti fırlatıp attı yere. Sigara orada, kendi kendine yanacak, bitecek, tükenecekti. Sabaha kadar birbirine eklediği sigaraların dumanı küçücük kamaranın içini, koyu, mavi bir bulut gibi kaplamıştı. Ağzının içi, ağı acısı. Başı, taş. Şakaklarında, günlerdir kanına karışıp duran uyutucu, uyuşturucu nesnelere bana mısın demeyen, paslı bir beton çivisi gibi saplandığı yerden kımıldamayan bir ağrı. Şimdi de midesi bulanıyordu. Bulantı ve eziklik. Açlık, belki. Yemek yemiş miydi günlerden beri? Hep rakılar. Durmadan içilen…

“Yine aptallık yapmıyor musun?” dedi kendi kendine. “Kaçış ve arayış… Ama neyi? Ve o, orada…”

İçi eziliyor.

“Belki en güçlümüz Necati’ydi,” diyor. “En iyisi İskender’in Gordium’u gibi, kesip atmak düğümü. Benim yaptığım onun davranışına benzetilebilir mi? Hasta yaşadıkça umut var, deriz biz. Ama nasıl bir umut?…”

Aynada yüzüne baktı. Ne kadar zayıflamış.

“Çocukluk bu benim yaptığım…”

Çocukluk demekle sanki bir şeyi haklı gösterebilecek. Anlamsız bir hızla başlatılıp yine anlamsız bir sona erişle akışı durdurulan olayların, yeniden, sanki arada hiçbir şey olmamış, hiçbir şey değişmemiş, insanlar ölmemiş, sevgiler geride bırakılmamış, günler oldukları yerde saymış, iklimler bile durmuş gibi, kaldıkları yerden başlayarak, kurgusu yenilenmiş iyi tür bir saat şaşmazlığıyla yürüyüşlerini sürdürebileceklerini düşünmüştü bütün gece. İşte aslında çocukça olanın bu düşünce olduğunu pek güzel biliyordu. Hiçbir şey değişmemiş olsa, her şeyi yeniden yaşama olanağını bile bulmuş olsa, içindeki, o kabuk bağlayan yaranın kaşınışına benzeyen tadı, o acımsı heyecanı yitirmişti.

Belki her şey bir hafta içinde olup bitmişti. Belki biten, üç yıl önce başlamış olandı. Belki bütün yaşamı boyunca bir daha hiçbir zaman özdeşini yaşayamayacağı, duyamayacağı bir duygular fırtınasından tek kurtulan o olmuştu. Geride bıraktığı, bir yığın acı, bir yığın üzüntü ve hüzün. Ama, şimdiden, gerçekte kurtulup kurtulamayacağını kestirecek halde değildi. Oysa, bunun bir zaman sorunu olmadığını da biliyordu. Bir inanılmaz güçle, bir mucize ilaçla insan üç-beş yıl gençleşebilirdi. Ama, yaşanılanları da aynı inanılmaz güçteki ilaçla beyinden çıkarıp atmadıkça, gerçekten yaşanılmamış olana dönmenin olanağı yoktu artık.

image

Yaşanan, yaşanmıştı. Beyninin odacıklarında, bakışlarında, yüreğinin çarpışında, izleri bilinmez bir yaşamdı bu. Necati’yi hiç tanımamış, Macide karşısına hiç çıkmamış olsa… Nermin bir düştü, diyebilse. Yalnız onlar mıydı? Gümrükçünün kızı Leyla, Adalet, Terzi Nuri… Hepsi ayrı ayrı çizmişlerdi çizgilerini.

Üç yıl önce şimdi kaçmaya çalıştığı bu kente gelirken, onların varlıklarından haberi bile yoktu. Bir kırık yürekle, ama bin umutla basmıştı ayağını Akçay’a. Sırtında teğmen üniforması, elinde yine aynı doktor çantası ve küçük valiziyle. Aradan üç yıl geçtikten sonra, olaylar, kişiler ve davranışlar üstüne birtakım yargılara varabilirdi insan. Kolayca. Şimdi, içinde üç yıl yaşadığı o sisli havanın sınır çizgisine ulaştığı sırada, onların her birini, çok daha belirgin çizgilerle ayırt edebiliyordu birbirlerinden. Belki davranışlarının nedenlerini düşünürken daha nesnel davranma olanağı da vardı elinde. Ama, o zamanlar, öylesine birbirlerinin içinde, öylesine özdeş koşullarda yaşıyorlardı ki, biri öbüründen kolayca ayırt edilemezdi öyle. Hepsi de aynı çemberin içindeydiler. Olayları hep birlikte yaşamışlardı. Hepsini. Başından beri. Herkes, her şeyi biliyordu. Birlikte olmadıkları, birlikte görmedikleri, birlikte duymadıklarını bile. Hepsi, en yalnız anlarında bile, yine hep birlikteydiler. Birbirlerinin düşüncelerindeydiler. O Apollon heykeli gibi yakışıklı Üsteğmen Galip’in mum gibi eriyişini, Savcı Şevket’in çıldırışını, Necati’nin, yüreğinin üstüne tabancasının namlusunu dayayışını; hepsini, her biri, sanki söz konusu olan kendileriymiş gibi, adım adım yaşamışlardı. Korkunç bir çemberdi onları boğan. Hepsi bir büyük kentten çıkıp gelmişlerdi buraya. Çevreleriyle uyum sağlayamamışlardı. Kendi dar dostluk çemberleri içinde, birbirine benzer sıkıntılarını karşılıklı aynalar gibi birbirlerine baka baka çoğaltarak, ne yapacaklarını bilememenin umutsuzluğu içinde, eriyip gittiklerini duyuyorlardı. Arada içlerinden biri, çığlık çığlığa kendini dışına atmaya çalışıyordu bu çemberin, ama ötekiler, hep birden eteğine sarılıyorlardı. Hepsini boğan aynı sıkıntıydı. Kendilerinden ötede, dışarda ve somut başka şeyler, başka gerçekler olduğunu belli belirsiz duyar gibi olsalar bile, bu o kadar puslu, o kadar işlenmemiş bir duyguydu ki, niçin yaşadıkları, daha doğrusu yaşamın değeri, niçin yaşamak zorunda bırakıldıkları sorusuna aradıkları yanıtla bu başka şeyler, başka gerçekler arasında bir ilişki kurma olanakları yoktu. Gerçekte, bu soruları sordukları, bu sorulara somut birtakım yanıtlar aradıkları da doğru değildi tam anlamıyla. Ama bunalımlarının kökeninde bu soruların, bu bulunmamış yanıtların var olduğunu şimdi daha iyi hissediyordu Doktor Nevzat. “Aramak,” demişti Nermin. “Çalışmak,” demişti. “Sevmek,” demişti. Oysa, Necati’nin son anda hepsine yönelttiği soru, hep karşılıksız kalsa bile, düğümün çözüm noktasıydı:

“Niçin yaşamak?”

İçini çekti, ölümlerin acısını ve gerçeğini görüp anlamadan önce, bunu kolayca sorabilirdi insan kendi kendine. Sonra, bu sorudan elinden geldiğince kaçmaya çalışır. Yok olmaktan kaçmaya savaşır. Ve ölür.

“Ve ölür,” diye mırıldandı yüksek sesle.

Sarhoşluk da ölümün bir başka biçimi değil miydi? Sarhoşluk. Uyuşma. Uyuma. Pis aşklar. Korkakça evlilikler. Günlük yaşam içinde eriyip gitme. İki iskambil kâğıdı gibi, güçsüzlüklerini bile bile, birbirlerine yaslanarak ayakta kalabilme savaşını sürdürme. Yaptıkları hep bunlar değil miydi?

Hep sarhoştular. Hep sarhoşça şeyler düşünüyorlardı. Beklemekten başka yapacak işleri yoktu. Üsteğmen Galip süvariydi. İslitaş adında bir atı vardı. Atıyla birlikte askere alınan bir erin yarış atı. Üsteğmen Galip, İslitaş’a atlayıp, Edremit’in arnavutkaldırımlı sokaklarından, atının nallarından kıvılcımlar çıkartarak dörtnala geçti miydi, kızların yürekleri hop ederdi. Balolarda, Nermin’le Üsteğmen Galip dansa kalktılar mı, herkes, ağızları açık, onları seyrederdi. Herkesin imrendiği, mutluluklarından kimsenin kuşkusu olmayan bir çiftti Galip’le Nermin. Nevzat Edremit’e geldiğinde, Galip henüz, Terzi Nuri’nin dükkânına öyle pek sık uğramıyordu. Sonra olaylar hızla gelişti. Hiçbir zaman ne olduğunu açıklamadı Galip. Onun, karısını kıskanmaya başladığını, karısının kendisini sevmediğinden, küçümsediğinden, belki de aldattığından kuşkulandığını düşünmüşlerdi. Necati yakışıklılığından ötürü çekemezdi Galip’i. Onun için “yakışıklı” deyimini kullanmazdı hiç. “Güzel oğlan,” derdi. Onun için güzellik vardı sade. Salt güzellik. Mermerdeki güzellik. Tanrısal güzellik. Apollon güzelliği. Venüs ya da Narsis güzelliği. Galip’in birden çöküşü, Necati’yi, bu güzelliğin eriyişi olarak üzmüştü denilebilir. Üsteğmen Galip, bir kuyrukluyıldız parlaklığıyla girmişti çemberin içine. Kısa süren yaşamı da öyle oldu. İslitaş’ı sürüşü gibi, içti, sevdi, öldü. Ölümü ilk onda görmüşlerdi. Yanı başlarında. Elle tutulur gerçekliğiyle. O, İskender gibi, Gordium’un düğümünü kılıcıyla açmayı yeğ tutanlardandı.

Nermin’i tanımadan önce Galip’i anlayamazdı Nevzat. O mermer güzelliğinin içinde yaşayan saf yüreğin nasıl fırtınalarla çarpıştığını bilemezdi. Nermin’i tanıdığı zaman ise, Galip çoktan unutulmuştu.

İçlerinde en bilinçlileri hiç kuşkusuz Savcı Şevket’ti. Askeri savcı olduğu halde, dikbaşlıydı, pekyürekliydi, sözünü esirgemezdi. Politik inançlarını bile herkesin önünde açıklamaktan kaçınmazdı. Ama, bir gece -ikinci kez askerden kaçtığı için yakalanan ve Savcı Şevket’in ikinci kez askerliğinin yanmasını istediği, on dört yaşındaki Döndü’nün kırklık kocası- Çemişgezekli Ali İzzet cezaevinden kaçmış, karanlıkta, Savcı Şevket yerine, aynı evde oturan Levazım Müdürü Yüzbaşı Mustafa’yla emir eri Yusuf’u, daha sonra, kendisini yakalamaya çalışan inzibat çavuşu Ahmet’i usturayla doğramıştı. Bağrışmaları duyduğu halde, korkudan dizlerinin bağı çözüldüğü için, odasından dışarı çıkamamıştı Savcı Şevket.

Olayın gerçek yüzünü çok sonra öğrenmişlerdi. Savcı Şevket’in, o günlerde niçin daha ilk kadehten sonra sarhoş olup çocuklar gibi ağladığını, neden, bir duruşma sırasında, durup dururken, Nâzım Hikmet’in “Karayılan” şiirini okumaya başladığını, ancak o zaman anlamışlardı.

Duraksadı. Bütün bunları geride bırakabilmiş miydi gerçekten? Bütün bu anılar, bütün ilkelliklerine, belki gülünçlüklerine karşın, buruk, acı ve ağılı bir gerçeklik taşıyordu. Çok mu kötümserdi böyle düşünürken? Yaşam ne acı, ne tatlı; renksiz, kokusuz, dümdüz, anımsanacak değer taşımayan bir yığın küçük olaylar zincirinden başka bir şey değildi. Acılar vardı durmadan anımsanan. Bir de, arada şimşek gibi parlayıp sönen mutluluk anları. Hepsi bu kadar.

Gözlerinin önünde, çılgınca eğlendiklerini sandıkları gecelerde, gizli gizli hüzünlenişleri, açığa vuramadıkları gözyaşları. Nedensiz.

Savaşın sona ermek üzere olduğu günlerde, bir sabah, Akçay’da, Gümrük Muhafaza Kısım Amiri Rahmi’nin, üst katını lojman olarak kullandığı, 1937 yılında yapılmış, görkemli merdivenleri ve süslü balkonuyla, kıyının en göz alıcı binasında, keçi peyniri, acı kırık zeytin, tuzlu balık ve sirkeleşmiş bir şarapla kahvaltı yapışlarını anımsadı birden.

Rahmi’nin, on iki kez büyüten güçlü bir dürbünü vardı ve açık havalarda Midilli’deki evleri bile seçebildiğini söylerdi bu dürbünle. O sabah, bir gün önce Almanların, iskele başında, tutsak Yunanlıları küme küme kurşuna dizdiklerini gördüğünü söylemişti. O kadar ki, tüfeklerden çıkan barut dumanını bile seçmişti -ama, ses duyulmadığı için- sessiz bir filmdeki gibi, her şey yapay ve yapmacık gelmişti ona.

Rahmi bunu anlatırken, olayın kendisini değil, dürbününün büyütme gücünü vurgulamak istiyordu. İki gün sonra Almanlar adaları boşaltmışlardı. Ölenler boşuna ölmüşlerdi. Gümrükçü Rahmi de Midilliliydi. Kurşuna dizilenler arasında, akrabaları, dostları da olabilirdi. Türkiye’ye göçmeden önce, orada çok eziyet çektiğini söylerdi ama, artık kanıksamış mı ya da vurdumduymaz mı olduğu anlaşılmaz, bir tuhaf adamdı. Çipil çipil, sarı kirpikli mavi gözleri, arada bir kurnazlığı andıran bir ışıkla parlar, sonra yeniden koyulaşır, hele sarhoş olmaya başladı mı, anlamsız bir durgunluğa dönüşürdü. Kıvırcık sarı saçları, en olmadık yerlerinden ağarmıştı. Suratı çilliydi. Tavuk göğsü gibi fırlak göğsü, kambur sırtı, biri diğerinden iki üç santim kısa, çarpık ve kıllı bacakları vardı. Midilli’deyken, daha on beş yaşında evlenmiş, bir kızı olmuş. Üç yıl sonra karısı veremden ölmüş. Rahmi de veremdi zaten; yıllardan beri. Kızı da veremdi. Leyla, Rahmi’nin dediğine göre anasına çekmişti. Çekici bir güzelliği vardı. Saydam göz kapaklarının altında, belki de veremin hafif ateşiyle yanan, ıslak ve iri iri açılmış, yeşilimsi mavi, ışıltılı gözleri, bembeyaz teni, boyalı gibi morumsu kırmızı, etli fakat küçük ve kalemle çizilmişçesine düzgün dudakları, yaz-kış içine bir şey giymediği için, entarisinin bol kesilmiş yakasının aralığından eğilip doğruldukça sivri pembe uçları görünen dipdiri memeleri, hep çıplak ve tüyleri ağdayla yolunduğu için de cilalı mermer Tanrıça heykellerinkini andıran gergin, beyaz ve düzgün bacakları vardı.

İlk öptüğü zaman da onun verem olduğunu biliyordu Doktor Nevzat. Ama, her öpüşünde coşkun bir neşe dolardı içine. Teni kır çiçeği kokardı kızın. Sokulgandı. Başını, küçük bir serçenin sığınışını andıran bir sıcaklıkla omuz boşluğuna dayardı. Derken araya bir başkası girdi. İskeleye ot motorunun geldiği günlerde, Doktor Nevzat’la birlikte sık sık Akçay’a gelen topçu alayının yedek iaşe subayı Asteğmen Hilmi, daha ilk görüşünde vurulmuştu Leyla’ya. Bu tutku, aralarında alay konusu olmuştu önce. Ama sonradan, üçü için de tek kurtuluşun, Hilmi’nin Leyla’yı alması olduğunu anladılar. Çünkü, Doktor’un Leyla ile evlenmeyeceğini biliyorlardı.

Asteğmen Hilmi, kısa boylu, çiçek bozuğu suratlı, suskun bir insandı. Leyla’nın onu sevmesi olanaksızdı. Ama yoktu başka çıkar yol.

Doktor ile Hilmi birlikte Akçay’a gittiklerinde, çok kez geceyi Gümrükçü Rahmi’nin evinde geçirmeye başlamışlardı. Rahmi mezeleri kendi eliyle hazırlardı. Karides salatası, ıstakoz, çipura, turşu ya da çingene salatası. Rakılar Doktor’dandı. Asteğmen Hilmi parasızdı. Aylığını olduğu gibi anasına yollar, kışlada yatıp kalkar, er karavanasıyla karnını doyurdu. Leyla’nın çok güzel sesi vardı. Hep nihavent ya da hüzzam şarkılar bilirdi. Arada bir gıcığı tutup da öksürmeye başladı mı, Rahmi telaşlanır, araya laf karıştırmaya çabalardı. Kızının verem olduğu anlaşılırsa, Hilmi’nin onu almaktan cayacağından korkardı. Sonunda, Asteğmen Hilmi Bergama’daki deve tabur komutanlığı emrine atanınca, kızı da yanında götürdü. Nevzat da Rahmi’ye uğramaz oldu. Daha sonra, üç aylık gebe olduğu halde, babasının yanına döndüğünü işitmişlerdi Leyla’nın. O günlerde teğmenlerin evlenmeleri yasak olduğu için, imam nikâhı kıymışlar. Hilmi, aç bırakmış kızı, eziyet etmiş. Daha sonra Leyla’nın çocuğunu doğururken öldüğünü duymuşlardı.

“Zavallı çocuk,” diye mırıldandı. Leyla mıydı gerçekten adı, yoksa hep “Leyla bir özge candır” şarkısını söylemeyi sevdiği için mi ona bu adı takmışlardı? Nasıl unuturdu onun o şarkıyı söylerken, Asteğmen Hilmi’ye sezdirmemeye çalışarak, tutkulu ve yalvaran bakışlarını, yaralı bir ceylan gibi dolu dolu, gözlerine dikişini? Onu öldüren, Asteğmen Hilmi mi, Gümrükçü Rahmi mi, yoksa kendisi miydi?

Leyla’nın öleceğini biliyordu Doktor Nevzat. Sanatoryuma yatırma olanağı bulunsaydı, belki birkaç yıl daha yaşardı. Onun bu birkaç yıllık yaşamını mutlu kılmak elinde değil miydi?

“Yine bu anlamsız sorular…” dedi içini çekerek. “Neyi değiştirir? Ölen gider ve bir daha geri dönüp kimseden hesap sormaz. Biz geride kalanlar hesaplaşırız kendi aramızda.”

Ağır ağır yerine döndü, lomboz deliğini kapatan perdeyi kenara çekerek dışarı baktı. Sabah olmak üzereydi. Son yıldızlar da birer birer sönerek uzaklaşıyor, yitiyorlardı gökyüzünün ağaran boşluğu içinde. Sular lomboz deliğini bir kapatıp bir açıyor, ilerde Midilli kıyısındaki fenerin ışığı belirli aralıklarla yanıp sönüyordu.

“Ve ölüm, insanı hep, hiç beklemediği anda yakalar…” diye mırıldandı.

On yıla yaklaşan meslek yaşamında, hele operatör olarak, çok kez karşılaşmıştı ölümle. Ama, insanın kendi yakınında olmayan ölüm, o kadar gerçekdışı, o kadar olağan bir şeydi ki. Soyut bir kavramdı. Yüreğin çarpışını durdurması, beynin çalışmaz oluşu… Ama bu muydu gerçekte bir insanın ölümü? O ölümün geride bıraktığı boşluğun derinliğini kim ölçebilirdi?

“Yeter artık,” demek istedi kendi kendine; üstelik, gülümsemeye bile çalıştı, ama yüzünün çarpılmasından başka bir sonucu olmadı bu çabanın.

Üç yıldan beri düşündüğü bir yolculuktu bu. Daha Akçay’a adımını attığı an, İstanbul’a dönüşün özlemi çökmüştü içine. Sürgün olarak yollanmıştı buraya ve terhisine, eğer askerliği uzatılmazsa, daha en az altı ay vardı. Bu altı ay, geçmeyecek kadar uzun görünüyordu o zaman gözüne. Oysa tam üç yıl geçmişti aradan. İstanbul, yeniden yaşanması olanaksız, eski ve inanılmaz güzellikte bir anı gibi kalmıştı belleğinde. Geçen haftaya gelinceye kadar, bundan rahatsızlık duyduğunu da söyleyemezdi.

“Geçen hafta,” dedi.

Bütün bir yaşamın öyküsü sığmıştı bu bir haftaya.

Bir hafta önce, İstanbul Oteli’nin önünden kalkan otobüsün yanında duyduğu heyecanı anımsadı. Ne var ki, gerçekte, yolculuğun avutuculuğundan, kaçıp gitmenin acıları unutturucu gücünden çok şey beklemiş olduğunu anlıyordu şimdi.

Kaçmak, kurtulmak.

Bir kez yaşanmış olandan kaçma olanağı var mıydı insanın?

Bu bir kaçıştı hiç kuşkusuz. Bir kaçıştan başka anlamı yoktu bu yolculuğun. Ama nasıl bir kaçış? Hiçbir şey düzenli değildi. Anılar, henüz çok tazeydi, güçlüydü. Gelişigüzel çözülmüş bir ip yumağını yeniden sarar gibi, olayları dağıldıkları yerden, yavaş yavaş, yeni ve küçük bir yumağın üstüne saracaktı, günler, aylar, yıllar boyunca. Bundan kurtulamazdı. Bundan kaçamazdı. Yoksa, gerçekten, her şeye yeni baştan başlayabilse, her şeyi yeni bir gözle görebilse, geçen her olayı yeni bir mantıkla eleştirebilse, o zaman, bugüne değinki kuruntularının ne kadar boş şeyler olduğunu anlayacaktı elbet. Hafifleyecekti. Yaşama sevincini yeniden bulacaktı. Bu böyleydi. Büyüyü yapan gizemli sözü bulunca, bütün büyüler bozulabilirdi.

Acaba, gerçekten istiyor muydu büyünün bozulmasını? Gerçekleri bütün çıplaklığıyla, bütün aydınlığıyla görmekten korkuyor muydu yoksa?

Ama kimin umurundaydı bu? Herkes kaçıyordu. Necati bile kaçmıştı. Belki yalnız biri. Yalnız o. Yalnız Nermin.

“Yârim,” dedi. “Sevgili yârim…”

Yüzünü kapadı elleriyle. Artık çok geçti. Geri dönemezdi. Geri dönüp dönmemesi önemli de değildi artık. İnsan ne kadar çabalarsa çabalasın, kırılan bir vazoyu eski haline döndüremez.

Yine ranzanın kenarına ilişti. Bir ölüm hükümlüsü gibi, yaşamını bütün ayrıntılarıyla getirebilse gözlerinin önüne. Edremit’te geçirdiği bu üç yılın öyküsünü yeniden yaşayabilse. Vakit olsa.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.