Yalnızlık Bilmecesi – Çiğdem Anad

“Türkiye’nin daralan özgürlük alanında sıkışan kadın, kendisine âşık olan, sonradan CIA ajanı olduğunu öğreneceği Amerikalı bir adamla evlenerek yola çıkar. Çıktığı bu yolda bir yandan geçmişini sorgular, diğer yandan bilmediği siyasi sulara karışır ve istemeden Türkiye’nin politik hesaplaşmasında başrol oyuncularından biri olur. Kaosun içine düşer ve çocukluğunda olduğu gibi yine yalnız kalır. Yalnızlığını her zaman ağır bir yük olarak taşıyan kadın, roman boyunca hem girdiği labirentlerden kurtulmaya hem de yalnızlık bilmecesini çözmeye çalışır. Bu roman gerçek olayların ve kişilerin bir roman kurgusu içinde harmanlanmasıyla yazılmıştır.” Yalnızlık Bilmecesi’nden bir bölüm yayımlıyoruz.

Panter’in kafası epey güzeldi ama elektronik müzik dinlerken bir türkü patlatacak raddeye gelmemişti henüz. DJ kabininin üzerine çıkmış, topuklu ayakkabılarıyla dengesini kaybetmeden, yüzlerce erkeğin bakışına aldırmadan dans ediyordu. Kulüpteki hararete rağmen deri ceketi üzerindeydi. Saçlarını kısacık kestirmiş, el tırnaklarını siyaha, dudaklarını kırmızıya boyamıştı. Işıklar loş, elektronik tınılar yüksekti. Sıfır beden dedikleri kiloya düştüğünden beri rejimi bırakmış, içki kadehlerinin kalorisini hesaplama lüzumu kalmadığından şişe açtırmıştı. Kabinin üzerinden atlayarak indi. Terden gevşemiş aynalı, siyah çerçeveli güneş gözlüklerini alnına doğru ittirdi. Cebinden sigara paketini çıkardı, kapalı mekândaki yasağı umursamadan uzun parmaklarıyla bir sigara çekip, dolgun dudaklarına yerleştirdi. Diğer cebinden çakmağını çıkarırken, uzaktan orta yaşa yakın bir erkek sıçrayarak, bar taburesinden atlayarak, uçarcasına koşarak, ıslak zeminde kayarak gelip sigarasını yaktı. Panter dumanını bu atak adama doğru üfledi. Tek kelime etmedi. İçinden hiç konuşmak gelmiyordu. Sadece güldü.

“Gülmek esrarengiz duruşunu bozdu,” dedi adam İngilizce.

“Amerikan aksanıyla İngilizce konuşmak seni daha enteresan yapmıyor!”

“Ben zaten Amerikalıyım!”

Panter yine güldü. Kısacık sarı saçları, iri mavi gözleriyle adam Amerikalıyım diye bağırıyordu zaten. Tek telefonuyla etkili, yetkili kişilere ulaşabilen, uluslararası bir telekomünikasyon şirketinin reklam müdürü olan Panter lakaplı Derya, eğlence mekânlarının sahiplerini tanırdı. Mekân işletmecileri, patronları adına ona kimsenin sarkıntılık etmemesi için göz kulak olurlardı.

O gece de kaç kadeh içtiğini hatırlamıyordu. Zippo çakmakla sigarasını yakan Amerikalıyla gülmekten katılarak kulüpten çıkarlarken mekânın işletmecisi yanına yaklaşmış, “Bir şeye ihtiyaç var mı?” diye sormuştu.

“Sağ ol, her şey yolunda,” demişti Derya.

Adamla öpüştüğünü, eve gidişlerini, sevişmelerini uyandığında hatırlamıyordu.

Gözlerini araladığında, eliyle yanındaki yastığı yokladı. Gözlerini kapattı tekrar. Yanında biri uyuyordu.

“Allah benim cezamı versin!” dedi. Kimdi bu ya? Elleriyle yüzünü örttü. Parmaklarının arasından bu korku filminin karesine baktı. Başını yastığa gömdü. Tanımadığı biriyle uyumuştu. Sarhoşken saatler, günler ve geceler birbirine karışıyordu. Zamanı algılamak zor bir bilmeceye dönüşmüştü. Uzun süredir zaman atlamalarını ölçemiyordu. Tarihler sekiyordu. Saatine baktı, saatinden tarihe baktı. Günlerden pazartesi, saat 07.00’ydi. Yani iki gecedir içkinin içinde kaybolmuştu. Şimdi işe gitmeliydi. Söküp atamadığı iç sıkıntısından zamanı harcayarak ve hafta içi kafasını işe gömerek kurtulmaya uğraşıyordu. Hafta sonları gece yarısı kendini sokaklara, kulüplere attığında, büyük bir olay patlasın, başı belaya girsin, sıkıntısı acıya dönüşsün, acısına bir ad koysun istiyordu belki. Sıkıntısını tanımlayabilmek, acısının kaynağını bulabilmek için bazen geçmişini düşünüyordu. Anılarının çeşitliliği içinde kayboluyor, eski olaylardan hayat dersleri çıkaramıyor, kafası karışıyordu. Bulanık zihnini elektronik müzik durduruyordu. Kafası işlemiyor, düşünemiyor, olan bitene aldırmıyor, çevresini umursamıyordu. Elektronik müziğin sabit ritmiyle anne karnına sığınıyor, sakinleşiyordu.

Büyümek zordu, büyüdükçe hayatın ışığı kısılırdı. Büyüklerin aktardığı tecrübeler küçüklerin hayallerini gölgeler, hayallere inanan küçükler gölgelerden korkardı. Büyükler sadece kuşların uçabileceğini, ağaçların savrulabileceğini, ayın batabileceğini, insanların konuşabileceğini söylerdi. Derya ise hem uçuyor, hem savruluyor, hem batıyordu; susmayı konuşmaya tercih ederek. Gün doğumunda insanlar uyurken palmiyenin uğuldayarak, çamın kıpırdayarak konuşmasına kim kulak kesilirdi rüzgâr kadar? Belki arada susan cırcır böcekleri. Belki cırcır böceklerini dinleyerek susan Derya. Gürültülü caddelerden kaçıp kuşlarla beraber kim pike yapabilirdi camları kapalı, sıcak duman tüten evlerin üzerinde? Kim ayın battığı kara deliği takip ederdi gece yarısından sonra? Derya belki büyümekten kaçıyordu. Kasımpatılarının açılışını izlemeyi önemsiz sayacak yaşa gelmekten, dalgalarla çırpınan denizden ürkerek, kıyıdan adaları seyretme rehavetine ermekten.

Başını, gömdüğü yastığın altından çıkardığında, Adam bir fincan kahve ile yatak odasına girmişti. İrkilmekten öte korktu. Bu adamla gece boyu neler yapmışlardı acaba?

“Seni tanımak istiyorum,” dedi Adam fincanı ona uzatırken.

“Ben hiç istemiyorum, dün gece için de peşin peşin kusura bakma!”

Gece tahminen bir arıza çıkarmıştı. İçkili gecelerin ertesi günü ayıldığında hep pişmanlık duyacağı bir vukuata yol açtığını görüyordu. Olayları hatırlamıyor, anlatıldığı zaman da hayretle dinleyip utanıyordu. Utancını belli etmemek için kayıtsız bir yüz ifadesi takınarak gülüyordu. Çevresindekilerin arkasından ettiği lafları duyarak alınmaktan, kızmaktan bunalmış, kendi ifadesiyle vitesi boşa takmıştı. Pişmanlık, yerini boş vermişliğe bırakmıştı ama dedikoducular onu çiğneyip geçemezdi artık. Adam yatağın kenarına oturmuş, yüzüne bakıyordu.

“Bir dursana, dur. Şu ana bak, dünü unut.”

“Bırak bu romantik havaları. Sen nerden çıktın ya?”

“Ben buralardayım.”

“Tuhaf, hiç rastlaşmadık.”

“Denk gelmedik demek ki.”

Derya yatakta huzursuzca sağa sola dönüyordu.

“Kendini rahat bıraksana, çok gerginsin,” dedi adam.

“Yooo, iyiyim ben. Ne iş yapıyorsun sen?”

“Eğitim uzmanıyım.”

“Beni mi eğiteceksin şimdi?”

“Belki…”

“Yok ya!”

Derya’nın kalbine dokunabilmek günden güne zorlaşmıştı. Düşük nabızla atan kalbi aşka geçit vermiyordu. Psikolojinin yerini alan Uzakdoğu felsefesini rehber edinmeye çalışıyor, arada sırada geçmişinden arınma seanslarına katılıyordu. Toplu seanslara gelenlerin çoğu onun gibi “aşkı arıyorum” diye haykırarak ağlıyordu.

Adam kahvesinden bir yudum aldıktan sonra sordu, “Sen kimsin güzelim?”

“Gündüz reklamcı, akşam eğleniyoruz işte…”

Panter lakabını boşuna almamıştı. Gündüzleri reklamcılık piyasasında sivri topuklu rugan ayakkabılarıyla açılmaz kapıları açıyordu.

“Neden Panter’sin sen, gerçek adın ne?”

“Herkes bana Panter der, çünkü iyi iş bağlarım.”

“Nerde çalışıyorsun?”

“Bizimkilerle sizinkilerin ortaklığındaki bir şirkette.”

“Hangisinde?”

“Telekomünikasyon şirketinde.”

“Demek herkes sana Panter diyor.”

“Ha, öyle.”

“Dün gece ben avladım ama seni.”

“Yine çok sarhoştum.”

“Hep böyle sarhoş mu oluyorsun?”

“Sarhoş olmayacaksam neden içeyim ki?”

“Keyif için.”

“Ne keyfi ya, bu ülkede keyif mi var?”

“Yok mu? Var tabii.”

“Üç beş günlüğüne gittiğin her yerin zevkini çıkarırsın ama içinde yaşamak başka.”

“Sen de kalk Amerika’ya gel benimle.”

“Tabii tabii, oldu canım.”

“Ciddiyim.”

“Ne o, bana dibin mi düştü?”

“Belki.”

“Bırak ya.”

“Peki, macera diyelim, ne kaybedersin ki!”

Ne kaybederdi ki gerçekten. Neyi kaybederse üzülebilirdi? Kaybetmeye değmeyecek ne vardı ki?

“Düşünecek misin?”

“Saçmalama!”

“Ya saçmalamıyorsam?”

Gece sağlam sevişmişlerdi demek. Adam evden apar topar tüyeceğine karşısına oturmuş, onu Amerika’ya davet ediyordu. Kadınları şaşırtarak tavlama numarasına kanacak değildi tabii. Alaycı gülümsemesiyle tekrar saatine baktı, cep telefonundaki mesajları hızla gözden geçirdi. Yataktan fırlayarak, gardırobunu açtı. İnce külotlu çorabını, ütülü etek ceket takımını giydi. Saçını topladı, çantasını omzuna astı. Adam biraz önce günlerce toparlanamayacak dağınıklıkta görünen bu kadının birkaç dakika içinde eksiksiz hazırlanmasını hayranlıkla izledi.

“Hadi çıkalım, benim toplantıya yetişmem gerek.”

“Telefon numaranı vermeyecek misin?”

“Neden vereyim ki?”

“Amerika’ya bilet alırken kimlik bilgilerin gerekecek de.”

“İlgi çekmek için daha neler sallayacağını duymak eğlendirebilirdi beni; ama işe gitmem gerek.”

Derya işyerindeki sabah toplantısının ardından ofisteki en yakın arkadaşı Elif’e Adam’dan bahsetti.

Elif, namıdiğer Kartal, bu adamdan huylandı. Bir kadına bir gecede tutulmuş rolü yapan heriften işkillenmesi doğaldı herhalde. Zaten erkeklerin palavralarından usanmıştı. İş geliştirme departmanının müdürüydü. Gözünden iğne deliği kaçmadığından ona Kartal derlerdi. Siyah sürmeli gözlerinin, uzun yay kaşlarının kartal benzetmesinde rolü vardı tabii. Memeleri küçük, kalçası büyük Elif içkiyi az içer, kulüplere az takılır, evde yemek yapar, gerginliğini yiyerek, üzerine kül tablalarını dolduracak miktarda sigara içerek atardı. Büyük beden mağazalarından giyinmesine ramak kalmıştı. Neyse ki kilosunu dengeleyen uzun yürüyüşlerden hoşlanıyordu. Uzun yürüyüşler, uzunca düşünmek, ona şirket problemlerini çözme imkânı sağlar, nefesini açardı. Şirket çalışanlarının çoğu yogaya, pilatese gider ama o toplu idmanlardan hoşlanmaz, yürüyüş yapmayı tercih ederdi. Tek başına İstanbul Boğazı’nın kıyısında, sabahın erken saatlerinde şehir henüz karışmamışken, öfkelerin rüyalarla yatıştığı, uyku mahmurluğunun sürdüğü, kötülerin bile çocuksu yüzlerini yansıttığı saatlerde yürümek, umudu beslerdi; daha iyiye, daha güzele ulaşma umudunu.

Derya tuhaf bulduğu Adam’dan bahsetmeyi uzatınca Elif sözünü kesti.

“Öğlen yemek yemek yerine yürüyüp sohbet etsek? Bilirsin, işyerinde lak lak etmeye karşıyım,” diye ekledi Elif.

“Boş ver, önemli değil.”

“Hadi bozulma ama öğlen konuşuruz.”

“Olur, fark etmez. Kayda değer bir şey yok aslında.”

Öğle vakti, Boğaz kıyısında yürürlerken “daha iyi, daha güzel nedir?” sorusunun cevabını arıyorlardı. Cevap, Elif’e göre büyük şehirden küçük bir sahil kasabasına taşınabilmek, Derya’ya göreyse toplumun baskılarından, kurallarından tamamen uzaklaşabilmekti.

Çocuklar büyüdükçe topluma karışıyor, beden eğitimi dersinde öğrendikleri aynı hareketleri yapıyorlardı. Eğilen, bükülen, aynı hizada dizilen ayakların izini takip etmeyecekti Derya. Büyümek ordu düzenine geçerek selama durmak ise büyümeyi reddediyordu. Güdüleri nereye sürüklüyorsa, oraya gidecekti. Rekabetten, ihtiraslardan uzak çocuk saflığındaki çıplak toprakları bulamayacağını bilse de hayallerini besleyebileceği bir yer arıyordu. Herkesin farklı güdüleri, farklı yolları, farklı serüvenleri vardı bu kâinatta. Toplumsal kurallar ise otoban inşa edip ara yolları kapatıyordu. Toplumu yönetenler maratonda atlanacak çıtaları belirliyor; atlayabilenleri alkışlıyor, çıtaları aşamayanları yuhalıyor, çıtayı çiğneyenleri ise silahlarla, coplarla kovalıyordu. Türk toplumunun çoğunluğu, aslında imrenerek izlemesine rağmen, özgürlüğü asilikle eş sayıyor, asileri yargılıyor, cezalandırıyordu. Türk milletinin çifte ahlak anlayışı asap bozucuydu. Evlerin içinde başka, dışında başka ahlak. Yalancı, riyakâr, ikiyüzlü düzen kurucuların hükmettiği bir toplumda nefes almaya çabalamaktan usanmıştı Derya. İsyanını dindiremeyeceğini, toplumla uzlaşamayacağını anlamıştı, kaçacak yer arıyordu. Elif, Derya’nın feveranını dinlemeye alışmıştı.

“İstediğin gibi takılıyorsun, hâlâ neyin baskısından şikâyet ediyorsun?”

“Birkaç herifle seviştik diye, içip sıçıyoruz diye rahat mıyız yani! Baskı maskı yok mu?”

“Toplum baskısını en az sen hissediyorsundur herhalde Derya!”

“Bu kadar sığ yorum yapamazsın. Okumuyor muyuz, seyretmiyor muyuz? Her saat bir facia oluyor. Başkalarının başına gelenler yarın bizim de başımıza gelecek. Şu işyerindeki rezaletlere ne diyorsun? Herkes birbirinin hem gözünü oyuyor, hem arsız arsız birbirine sırnaşıyor.”

“İşyerini, toplumu bir kenara bırak şimdi. Hep kaçmak istiyorsun. Kaçacağın yerde ne bulacağını sanıyorsun?”

“Dünyanın her yeri aynı değil herhalde.”

“Belki de aynı, bence her şey bize bağlı. Önce başımıza gelenleri nasıl algılıyoruz, mutsuzluk kaynağı kendimiz olabilir miyiz diye sormalıyız.”

“Mutsuzlukları ben mi üretiyorum Elif?”

“Hepsini değil, ama bir kısmını evet sen üretiyorsun.”

“Bu ülkeden kurtulursam, yarı yarıya rahatlarım en azından.”

“Olabilir, olmayabilir de. Bu Amerikalı adam seni çarpmış galiba.”

“Çarpmadı ama onunla Amerika’ya gider miyim diye bir an düşündüm doğrusu.”

Derya uzun süredir Amerika rüyası görmeye başlamıştı. “Kızılderilileri ve siyahları tarihinin kanlı temeline döşeyen, bütün göçmenleri toplayıp işçi arılara dönüştüren, gözünü uzaya diken, Ortadoğu’nun petrolünü hammaddesi yapan ülke” nitelemesi annesine aitti. Annesi sömürüden, savaşlardan, yoksulluktan, yozluktan neredeyse uçan kuştan Amerika’yı sorumlu tutardı. Derya ise hayal kuranlara kapısını açan, hayallerin gerçekleşebileceğini vaat eden Amerika’nın fırsatlar ülkesi olabileceğine inanmak istiyordu. Hayaller bazen doğuma bazen ölüme götürürdü insanı. Hayallerin götürdüğü yerleri görebilmeli, şansını denemeliydi.

Yalnızlık bazen hayal kurdurur. Hayaldeki masalı dinlemek ruhu teskin eder. Martıların kanadına tutunarak dalgaları yukardan seyretmek, beğendiğin adaya konmak, kırlangıçları görünce peşlerine takılmak, tepeleri aşmak, pike yapmak, sıçrayan balıkları kapıp iştahla yemek, flamingoların yanında su içmek ferahlatıcı bir yolculuktur. Derya’nın kare kare görmeye başladığı Amerikan rüyası da yalnızlıktan, ülkesindeki despotluktan, sıkıştığı gettodan kaçma planıydı.

Gettolara bölünmüştü Türkiye. Mütedeyyinler, bağnaz dinciler, laikler, ulusalcılar, Kürtler, apolitikler, düzen bozucular, beyaz Türkler. Gettolar, küçük sığınma alanlarıydı. Büyük toprak parçasında mezarları kutsayan, toprak altında zengin, mutlu bir ömür tasavvur eden yığınlar el ele vermiş, iktidara yürüyorlardı. Nefesleri daraltan kalabalık sürüsü… Derya günlük politikayla ilgilenmese de, işi gereği takip ediyordu siyasi değişimi. Üniversitede felsefe eğitimi aldığı için belki yaşananları daha derinlemesine yorumlayabiliyordu. Elif keskin gözleriyle arkadaşının iç dünyasını izleyebiliyordu. Öğlen tatili sona ermişti, işe dönmeliydiler. Akşam Beşiktaş’taki bir meyhanede sohbetlerine kaldıkları yerden devam etmeye karar verdiler.

Okuyan, yazan, çalışan, az kazanan, küçük esnafın ihracat fazlası malları ucuza sattığı dükkânlardan pembesi, yeşili, mavisi göz kamaştıran giysiler satın alan, isyanı kutsayan, siyah beyaz netliğinde düşünenlerin Beşiktaş semtinde, akşam salaş meyhaneler dolar taşardı. Dip dibe dizili meyhanelerde tanıdıklar birbirlerine laf atar, rakı şişesi yarılanınca masalar birleştirilir, farklı gruplar iç içe geçerdi. Ayak altındaki kediler balığa eşlik eder, balık bitip rakı tükenince yan dükkândan döner sipariş edilirdi. Keman, zurna, dümbelek orkestrası bütün hararetli konuşmaların, atışmaların ortasına kâh tüy diker, kâh onlara arabuluculuk ederdi. Hep bir ağızdan söylenen şarkılar tartışmaları keserdi. Derya ile Elif mesai bitiminde şirketten çıktıklarında Adam’la işyerinin kapısında karşılaştılar. Adam Derya’yı belinden kavrayarak öpünce, Derya şaşkınlıkla iki adım geriye çekildi.

“Ne alaka! Ne yapıyorsun?”

“Seni almaya geldim.”

“Biz Elif’le takılacağız.”

“Ben de size takılırım. Hadi nereye gidiyoruz?”

Derya Elif’e baktı.

“Beni bozmaz,” dedi Elif.

Derya onaylarcasına sessiz kaldı.

“Arkadaşlarını tanımak isterim,” diye devam etti Adam.

Üçü birbirine bakıp güldü.

Beşiktaş’taki meyhaneye oturduklarında meze siparişlerini Adam verdi, saz heyetinin şarkılarına eşlik etti.

Derya, hâlâ içine düştüğü şaşkınlıktan sıyrılamamıştı.

“Sen Türkçeyi bayağı biliyormuşsun hayret! Şarkıları bile ezberlemişsin.”

“Güzel şeyleri çabuk öğrenirim.”

“Aşktan güzel ne var dünyada?”

“Bana mı soruyorsun?”

“Yok, garsona soruyorum! Tabii sana soruyorum.”

“Ne bileyim..”

“Sana ilk görüşte âşık mı oldum acaba?”

“Sen benimle kafa mı buluyorsun, yoksa kendi kendine eğleniyor musun anlamadım!”

Elif hiç konuşmadan, dikkatle dinleyerek süzüyordu bu yabancıyı. İşkillendikçe işkillenmişti. Adam sokak çocuklarından güller almaya koyulduğunda, Derya eğilip Elif’in kulağına fısıldadı.

“Bu herif sapık falan değildir umarım. Sen kurcalamaya başlasana şunu.”

“Merak etme, içip kıvama gelmesini bekliyorum.”

Elif’i ilk kez tanıyanlar bakışlarının dalgınlığı karşısında duraksıyor, suskunluğu karşısında sazı ellerine alıp çalıyor, bekledikleri tepkileri göremeyince onun şaşkın, saf olduğu izlenimine kapılıyorlardı. Karşısındakine konuşulanların ardındaki niyeti, zihniyeti çözümlediğini sezdirmezdi. Adam ile meyhanede çingenelerin çalıp söylediği Türk sanat müziği şarkılarına eşlik ederken, sorularını peş peşe muhabbetin arasına sıkıştırıverdi.

“Kaç yıldır Türkiye’desin?”

“Gelip, gitmece.”

“Ha yedik biz de onu. Gelip giderken kapı aralığında mı öğrendin bu nihavent makamı şarkıları?”

“Yıllardır gelip gidiyorum.”

“Ne iş yapıyorsun?”

“Eğitim uzmanıyım.”

“Kimleri eğitiyorsun?”

“Türkiye’deki üniversiteler ile Amerika’daki üniversiteler arasında bağlantı kuruyorum.”

“Panter’i de eğitme niyetindesin herhalde?”

“Onunla ilgili başka niyetlerim var.”

Kartal Elif’in keskin gagasını göstermesinden çekindi Derya. Çevrelerindeki masalarda tanıdıklar vardı. Derya onları ipine sallamazdı ama arkadaşına zarar verecek dedikodu malzemesi toplamalarını da istemezdi. Neyse ki Adam yumuşak ses tonuyla bütün sorgulamaları kolayca atlattı. Elif gece boyunca etrafındaki kimseye yüz vermemişti. Laf atarak muhabbete girmek için debelenenlere içkiden bir an dahi dili dolanmayarak, ses tonu yükselmeyerek ayar çekmişti. Arkadaşına bir büyük rakı içse de sarsılmayan ahengini, özgüvenini kim vermişti? Kuşkusuz babası. Elif’in babası “Seni kimse sahipsiz zannetmesin” diyerek büyütmüştü kızını. Başı sıkıştığında, her türlü kıyamette anında yardımına yetişmişti. Sahiplenilmek en güçlü özgüven pompasıydı. Maden kaynağıydı, petrol yatağıydı sahiplenilmek.

Gecenin ilerleyen saatlerinde işyerindeki dedikoducu güvercinler de meyhaneye dadanmıştı. İşten kaytaran, ayak oyunlarına meraklı, alavere dalavereyle iş halletmeye çabalayan, her daim yem arayan sürüyü görünce biraz tadı kaçmıştı Elif’in. Güvercinler tepelerinde devridaim yapan külyutmaz müdürleri Kartal Elif’in açığını bulup genel müdüre ispiyonlamak için aranır dururlardı. Elif’se bu sürüye karşı tetikte olduğunu bile çaktırmazdı.

Elif daha küçük bir çocukken kazandığı özgüven, tatmin ve gözükaralıkla işyerinde kumpas pusulalarını ağızlarıyla taşıyan, didişmeye, dalaşmaya yer arayan güvercinlerin kanatlarını ani bir gagalamayla kırar, onlarla tartışmaya girmeden lafına virgül attığı yerden devam ederdi. Kuytu köşelere yuvalanan güvercinler kümelenerek üzerine çullandıklarında, odanın çatısına çıkıp binanın krokisini çizerek, dedikodu kumkumalarının yuvalarındaki bütün çer çöpü darmaduman eder, telaşla takla atan budalaların önüne fırlatır, onları bozguna uğratırdı. Bu taklacı düzenbazlar, keyifle rakı içtikleri masasının civarında toplanmak, masadaki mezeleri kaptıkları gibi havalanarak tepesine sıçmak için bekliyorlardı Elif’in.

“Rahatsız olduysan, hemen kalkabiliriz,” dedi Derya.

“Ben onların bokuyla mı kirleneceğim, yoksa benim şansım onların bokuyla mı açılacak,” diye kahkaha patlattı Elif.

Güvercinlerin kulak zarları kahkahanın sesiyle delindi. Güvercinlerin yuvalarına su taşımayan Elif’in pervasızca bakan, pike yapmaya her an hazır gözleri intihar komandolarına benziyordu. Güvercinler intihar komandosu olan kuşu kıstıramazlardı ne de olsa. Kıstırdıkları yerde kendilerinin de patlayacaklarından çekinirlerdi. Taklacılar bükemedikleri eli öpmek için uğraşıyorlardı meyhane masalarından sarkarak. Müdürleri Elif’i bir kafalayabilseler, sonra nasıl icabına bakacaklarını biliyorlardı. Elif ise ne kıstırılırdı, ne de dalkavuklara yüz verirdi. Ovalarda gezen Kartal Elif hiçbir mendireğe konmazdı, dalgakıranlara ihtiyacı yoktu, kervan geçmeyen dağlara sürülmeye hazır, müdanasızdı. Elif Derya’yı hesapsızlığı, içtenliği ve yetenekleriyle işi kolayca kotarması, ayak oyunlarına aldırmayışı, açık sözlülüğü, deli doluluğu nedeniyle kendine arkadaş seçmişti. Güvercinlere karşı da kanatlarının altına almış, kardeşi yerine koymuştu.

Derya, meyhane muhabbetini bitirme vaktinin geldiğini tekrar söylediğinde, Elif, “Sen daralma, kalkarız birazdan, kahvelerimizi içelim önce,” dedi. Adam kahveleri söyleyip, hesabı ödedi. Bu her usulü bilen yabancıya karşı daha temkinli davranılmalıydı. Adam’ın da hissiyatı Elif’e karşı benzerdi. Bu külyutmaz kadına açık vermeye gelmezdi. İkisi de birbirlerine karşı duvarlarını yükseltmişlerdi. İki büyük rakı içmelerine rağmen kepenklerini indirmemişlerdi. Dost da olabilirlerdi, düşman da.

Düşmanlar dostlardan daha mı yakındı birbirine? Düşman, zihnin orta yerine yerleşip sabit hedefi gösteren pusulaydı. Pusulasız dümen kıramazdı kaptan. Pusulası koluna taktığı saatti, o olmadan zamanını tayin edemez, işlerini bitiremezdi. Dostlarsa zihinleri işgal etmezdi. Dostlar bir köşede, ihtiyaç halinde role girmeye hazır bekler, düşmanlar oyunun senaryosunu yazardı. Düşmansız oyun sergilenemezdi. Düşmanlar dostlardan daha da yakındı belki. Adam ile Elif uzun uzun konuşmadan anlaşmışlardı. İkisi oyun kurucuydu, Derya’ysa oyuncu.

Meyhaneden kalkınca Elif’in evine gittiler. Elif Türk kahvesini bol tuttu, içki ikram etmedi. Sınır çizgisini çiziverirdi anında. Koltukta sızıp kalmalara, tuvalete kusmalara, gece yarısı efkârlı şarkılar çalıp, ağlamalara izin vermezdi. Birkaç dostu sınırlarını ihlal edebilirdi, ama yabancılar asla. Derya salondaki koltuğa uzanıp sızınca, Adam ceketini onun üzerine örtüp vedalaştı ev sahibiyle.

“Ceketini al, ben onun üzerini örterim.”

“Uyandığında, ceketimi üzerinde bulsun.”

“Sen ciddisin yani, ciddi ciddi ilk görüşte tutuldum, diyorsun.”

“Ben onu uzun süredir izliyordum uzaktan.”

“Vay çakal! Bu ne iş anlamadım.”

“Merak etme, arkadaşın emin ellerde.”

“Göreceğiz, bakalım. Bu emin ellerin esrarını çözemedik henüz.”

Adam’lı günler başlamıştı. Bir yabancının sabah akşam araması Derya’ya yalnızlığını unutturabiliyordu. Telefonda babasının sesini bile tanımadığından Adam’ı ahizedeki nefesinden yakalayabilmesi kalbini ısıtıyordu. Güven veren bu sese doğru bırakıyordu kendini. Korunduğunu hissettikçe iç sıkıntısı azalıyordu. Babası hiç onun koruma duvarı olmamıştı. Gök gürültülerinde camlar zangırdarken, koşup sarılabileceği bir babası yoktu. Oyun oynarken ayağı kırıldığında, trafik kazası geçirdiğinde, ameliyat olurken babası nerelerdeydi kim bilir. İçkiyle kendini oyalayan babası günlerini serkeşlikle geçirirken bu durum annesinin canına tak etmiş, babasını kapının önüne koyuvermişti. Çocukluğu boyunca babasının içkiyi bırakmasını, meyhane köşelerinde yığılıp kalmamasını, kadınlarla gönül eğlendirmeye doymasını, eve dönmesini nafile beklemişlerdi ve Derya’nın babası sonunda “o kadın”ın elinde kalıvermişti.

Annesinin, “o kadın” diye hitap ettiği kişi, Derya’nın sırtına ömrü boyunca süren yalnızlık yükünü bindirmişti. Babasını çalmış, annesini hayata küstürmüş, küçük bir kız çocuğunu ilkokul çağında tek başına bırakmıştı. Geçmişinden arınma seanslarından birinde “babam alkolikti” demişti. Seansa katılan birkaç kişiden daha aynı ses yükselmişti. “Benim de babam alkolikti.” Garip olan, alkolik babasından mustarip olmasına rağmen içkiyi çok sevmesiydi. Yine garip olan, en büyük aşkımdı o benim, deyip unutamadığı erkeğin de alkolik çıkmasıydı. Eski sevgilisini alkolün esaretinden kurtarmak için hayatını bile feda etmeye niyetlenmiş, kâh ağzına içki sürmemiş, kâh onunla yerlere devrilmiş, sonunda ne yaptıysa kâr etmemiş, berduş aşkı kafası kıyak, hayta hayta gezmeyi Derya’ya yeğlemişti. İçki aşka tercih edilebilecek kadar güçlü değildi ama yitik, bitik sevgilisi içmeden var olamıyordu ve böyle bir insanın başkasına sevgi akıtması mümkün değildi.

Adam, viskiyi iki parmak iki parmak içip rakıya bol su koyuyordu. Sanki hep tetikte, hep uyanık, hep ataktı. Nedendir bilinmez Derya’nın yanındaydı. Birgün biri ortaya çıkıp insanın hayat denklemini değiştirebilir miydi? Üstelik hiç tipi değilken. Çok uzun boylu, kaslı erkekler Derya’nın tipi değildi. Bir arkadaşı boşanmış aile kızlarının sevgili seçerken babalarından etkilendiğini, babalarının kötü özelliklerini reddetmek için babalarına benzeyen erkekleri elediklerini söylemişti.

Arkadaşının yorumu dikkate değerdi ama ne alkolik sevgilisi, ne de Adam bu yoruma uyuyordu. Adaleleri demiri bükecek kadar sert, uzun boylu olan Adam tam da babasına benziyordu. Arkadaşının tespiti yine tutmamıştı. Psikolojik tespitlerin değişime katkısı oluyor muydu acaba? Bir tespitle ampuller yanıyor muydu peş peşe? Takıntıların nedenini öğrenenler saplantılardan kurtulabiliyor muydu, bilmiyordu. Derya’nın hatası babasına benzeyen erkekleri seçmesi miydi?

Derya çok unutkandı. Öğrendiklerini tecrübeye dönüştüreceğine hafızasının kara kutusuna atıyordu. Unutkanlığı Elif’i ve diğer arkadaşlarını kızdırıyor, bezdiriyordu. Hatalarını tekrarlamaktan arkadaşlarının tepkisine rağmen vazgeçmiyordu. Vazgeçmedikçe merkezkaç kuvvetinden kurtulamıyor, aynı yerde amansızca dönüyordu. Dönmesi yavaşladığında içiyordu. Arkadaşları onun kafasından bunalıp uzaklaştığında o yeni arkadaşlar bulup aynı kafayı sürdürüyordu. Dağınık, ne istediğini bulamayan insan çareyi kafasını uyuşturmakta buluyordu. İçinde dolmayan bir boşlukla debeleniyor, çırpınıyor, çalkantısını dindiremiyordu. Bunaltısından kurtulmak için hep kaçacak bir yer arıyordu. Huzuru bulacağı bir yer, bedbinliğinden sıyrılabileceği bir yer, sıkılmayı unutacağı bir yer. Adam yeni bir hata mıydı? Kimdi?

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Çiğdem Anad, 1962 yılında Ankara’da doğdu. Ziraat Mühendisi. On sekiz yıldır televizyon habercisi olarak çalışıyor. Son altı yıldır CNN TÜRK haber koordinatörü. Aklım Nereye Gidiyor, Ellerim Nereye adlı kitabı 1995 yılında yayımlandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.