Yarım Kalan – Melisa Kesmez

 

“Melisa Kesmez, çok sevilen ve kısa sürede başarıya ulaşan Atları Bağlayın, Geceyi Burada Geçireceğiz’in ardından Bazen Bahar ile yeniden okur karşısında. Arzuları, korkuları, sevinçleri, kırgınlıkları, umutları; yazları, kışları ve baharlarıyla bir çocuk, bir kadın, bir kuşak, Kesmez’in üslubunu korurken derinleşen incelikli anlatısıyla sesine kavuşuyor. Ağır anneanne yorganlarının, muzun en önemli yenilik olduğu yılbaşı gecelerimizin, sevgiliye yazılan gönderilmemiş mektupların, değişen şehirlerin ve özlenen çocukluk bahçelerinin, iç sızlatan dostlukların, yarım kalmışlıkların, yeniden başlangıçların; bizi biz yapan değerli ayrıntıların arasından tohumlanan hikâyeler. Hayat, bazen bahar…” Bazen Bahar’dan Yarım Kalan isimli tam öyküyü paylaşıyoruz.

Yarım Kalan

 

Lacivert yorganın altındaydınız. Ağır anneanne yorganı. Sabaha birkaç saat vardı. Bütün gece avlanmış bir hayvan gibi karşılıyordunuz yeni günü. Güneş dağların arkasından yükselirken, kalpleriniz teneffüs zilini duyar duymaz bahçeye fırlayan ilkokul öğrencileri. UFO’nun turuncu ışığında aydınlanan yüzüne baktın. Sırtüstü uzanmıştı. Elini göğsüne koydun. Ellerinin ne işe yaradığını ilk kez öğreniyordun sanki. Nefes alıp tuttu bir süre, sonra sakince verdi. Göğsü şişti, avcunun içini doldurdu önce, sonra söndü. Ayağa fırladı birden. Odanın karanlık köşesinden tıkırtılarını duydun, sırt çantasında bir şeyler arıyordu. Doğrulup, sırtını serin pürtüklü duvara yaslayıp komidinin üzerindeki sigara paketine ve kibrite uzandın. Gün ışığı perdenin aralığından içeri sızıyordu ağır ağır, eşyanın kenarını çiziyordu. UFO’nun erişemediği köşeleri aydınlanıyordu odanın sakince, enkaz görünür oluyordu. Sabahın acelesi yoktu hiç. “Hah, buldum!” dedi sonra. Ne bulduğunu merak etmedin. Nesneler dünyasıyla işin yoktu o an. Dünyada değildin. Altındaki yatağı çekseler düşmeyeceğin kesindi. Belki süzülürdün. Dalından sessizce kırılıp kendini aşağı bırakan bir sonbahar yaprağı kadar hafiftin. Ne olacaksa olsundu.

“Yanıma gel.”

Bir siluet yatağa doğru yaklaşıp yorganın ayak ucundan iki kişilik mağaranıza daldı, yukarı tırmanıp seni buldu. Elindekini gösterdi, “Sana getirdim.” Avuç içi kadar bir Poseidon heykeli. Koskoca tanrıyı avcunun içinde tutmak garipti. Öptün, önce Poseidon’u.

“Kalacak mısın?” dedin. Cevap vermedi.

Sabah gözünü açtığında yanında yoktu. Çarşafın üzerindeki izlere baktın. Gecenin kumdaki ayak izleri. Gün doğana dek yanıp durmuş bir savaş gemisinin, sabahın ilk ışıklarını karşılayan kapkara gövdesi gibi, hâlâ tütüyordu yatak. Sen, kıyıda yan yatmış bir yelkenli, beyaz, her şeyi uzaktan seyrediyordun. Batacak mısın, kestiremiyordun. Ona kalbini kırması için gereken tüm izinleri verdiğini düşündün. O şahaneliğe çamurlu ayaklarıyla girip ortalığı savaş alanına çevirmesine. Atını bağladığın tüm ağaçları kökünden sökmesine. Ama bunu sadece onun elinden kedere bile razı olduğun için yapıyordun. Çünkü insanın bazen narin boynunu uzatıp birinin keskin kılıcının önüne, ölüme bile karşı gelemediğini iyi biliyordun.

Parmağının ucuyla çarşaftaki izleri takip ettin. Çizgilerin çizildiği anları bulmaya çalıştın kumaşın üzerinde. “Bak, tam şurada sarılmışız.” “Tam şurada öpmüş beni.” “Şurada düğmelerini bulmuş elbisemin.” Yastıkta bıraktığı çukuru kokladın. Bir kitabın arasına kurumaya bırakılmış bir çiçek. Unutmabeni çiçeği. Hiç görmedin, hiç koklamadın, nasıl bir çiçek bilmiyordun. Ama adını seviyordun.

İçeriden bir tıkırtı duydun sonra. Kedi? Mutfaktan geliyordu. Taşın üzerinde çıplak ayak sesleri. Tatlı bir Yunanca. Sesi güzel değildi ama bazı şarkıları kendine yakıştırmayı iyi biliyordu. Ege’de arabayla dağlarda dolanırken radyonun yakaladığı Yunanca ezgiler geldi aklına. Ülke sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğine kulak asmayan şarkılar. Üniformanın dur diyemediği buzuki. Elinde iki fincan, odanın kapısında belirdi. Çıplaktı. Saçları ıslak. Az önce denizden çıkıp gelmiş bir balık. Onu denize geri mi atmalıydın?

Fincanları komidinin üzerine bıraktı. Yanına uzandı. Uykulu bir nefesti şimdi kulağında. Heykeli dikilmeli bu kokunun dedin içinden. Michelangelo’nun David’i. Mermer bloğun içinde saklı kusursuzluğu bulup çıkarmalı. Resmi yapılmalı ya da. Van Gogh’un Yıldızlı Gece’si. Gözlerini kapatıp sadece hayal ederek çizilmeli. Uğruna bir tapınak inşa etmeli asıl. Gaudi’nin Sagrada Familia’sı. Tamamlanmayan şeyleri seviyordun.

“Gidecek” diye düşündün, adın gibi emindin buna. Kalmak için gelmemişti. Kalmak için yaratılmamıştı. Bazı insanlara “kal” demekle “öl” demek aynı şeydi sanki. Sadece o geceyi hiç unutmasın istedin.

 

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

Melisa Kesmez, Eylül 1980’de İstanbul’da doğdu. Mimar Sinan Üniversitesi’nde Sosyoloji okudu. Bir dönem Londra’da yaşadı. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları ve söyleşileri yayımlandı. Çeviriler yaptı. İstanbul’da yaşıyor. Keriman isimli bir kedisi var. Yazarın Atları Bağlayın, Geceyi Burada Geçireceğiz (2014) adlı ilk öykü kitabı da Sel Yayıncılık tarafından yayımlanmıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.