Yaşamın Denklemleri – Simon Morden


“Petrovitch bir hayatta kalma ustası. St. Petersburg’da nükleer serpintiden kurtulup İngiltere’de kalmış son kent olan Londra Metrozone’da saklanır. Bu kadar uzun süre yaşamasının nedeni, onun bir kural ve mantık adamı olması. Örneğin: Başkalarının işine burnunu sokmak: kötü fikirdir. Ama bir kadının kaçırılması işi önüne çıkıverince, hiç düşünmeden hareket eder. Kendini engellemeye girişmeyi düşünene kadar, Londra’daki en tehlikeli adamın kızını kurtarmıştır bile. Açıkçası, kızı kurtarmak: başkalarının işine burnunu sokmaktır. Artık Petrovitch’in yaşamının denklemi gittikçe daha karmaşık bir hâl alacaktır.” Yaşamın Denklemleri romanından iki bölüm sunuyoruz…

1

Petrovitch uyandı. Oda, yağmurla yıkanmış pencere ile incecik perdeden içeriye süzülen sarı bir loşluk içindeydi. Hiç kıpırdamadan yatarak kentin seslerine kulak verdi.

O an için duyabildiği tek şey, makinelerin her şeyi bastıran uğultusu oldu: Güç üreten ve üretilen gücü, iterek, çekerek, dolayarak, döndürerek, emerek, süzerek, pompalayarak, ısıtarak, soğutarak kullanan makineler.

Sonrasında, kentli insana özgü, bütün ses titreşimlerini yok sayma kandırmacasında buldu çözümü. Geride kalan boşlukta, gürültüyü yaratan kaynakları tek tek ayırt edebiliyordu: sokaktaki, kırmızı-sarı-yeşil döngüsüne uyarak akan trafik, çatıdaki aşınmış havalandırma rulmanının düzenli gıcırtısı, helikopterin ağarmakta olan havayı kesen pervane kanatları. Bir kapının çarpması, seslerin sürekli yükselmesi –kalın bir erkek sesinin homurtusu ve bir kadının çığlığı. Sesi sonuna kadar açık yüzlerce kanaldan çıkıp çelik duvarlardan içeriye sızan bir kargaşa takırtısı.

Londra Metrozone’unda bir başka sabah ve Petrovitch, bunu görmek için hayatta kalmıştı: Tanrım, burayı çok seviyorum.

Yakınında, kendisiyle aynı odada başka bir ses daha vardı: ona anlam ve beklenti taşıyan bir ses. Petrovitch soluk gözlerini kırparak odak noktasını bulamayan bakışlarla kendi dünyasına göz atıp bir arayışa koyuldu…

İşte oradaydı. Elini uzatarak parmaklarını ince telin çevresine kavuşturup yaklaşan gözlüğünün kulaklarının üstüne yerleşmesi için kafasını hafifçe oynattı. Sağ merceğin tam ortasında bir parmak izi vardı. Doğrulurken çevresine bu izin çevresinden bakındı.

Önceki gece giysilerini üzerine gelişigüzel attığı sandalye, yatağına iki adım ötedeydi. Aylardan mayıstı ve hava soğuk değildi; dolayısıyla, kıçının bir yarısının altında kalan kemer tokasını kenara çekip çıplak olarak oturdu oraya. Duvara yerleştirilmiş ekrana baktı.

Aynadaki yansıması da yüksek elmacık kemikleri, beyaz teni, açık renk saçıyla ona bakıyordu. Sanki bir melek ya da belki bir hortlak gibi: Kaburga kemiklerinin yarattığı belli belirsiz gölgeleri sayabiliyordu.

Ekranda bir simge yanıp sönüyordu. Kendi kendine açılan bir kutuda iki telefon numarası belirmişti: Biri geçici de olsa kendisine aitti ve tek kullanımdan sonra atılacaktı. Önündeki masada iki tane ince siyah eldiven ile küçük kırmızı bir düğme vardı. Eldivenleri ellerine geçirip düğmeye bastı.

“Evet?” dedi, boşluğa.

Yorgunluktan soluk soluğa bir kadın sesi, “Petrovitch ile görüşmek istiyorum,” dedi.

İşaret parmağı bağlantıyı kesmek için hazır durumdaydı. “Siz kimsiniz?”

“Üç A kuryesiyim. S. Petrovitch adına bir paket var.” Kadının kesik soluk alışı azalırken kusursuz aksanı ortaya çıkıyordu. “Dağıtım noktasındayım: Güney Yakası, Rookery Yolu köşesindeki kafedeyim. İşletmecisi sizi tanımadığını söyledi.”

“Öyle, Wong’un kendisi de hıyarın biridir zaten.” Parmağı, kapatma düğmesinden uzaklaştı ve boşlukta kayarak güncel işlemlerini görüntüleyen bir pencere açtı. “Sipariş numarasını söyleyin bana.”

“Tamam,” diye iç geçirdi kurye kadın. Kadının kulaklığı üzerinden trafiğin gürültüsü ve geriden tabak çanak tıkırtıları geliyordu kulağına. Wong’un yerini tanımlamak için kafe sözcüğünü hayatta kullanmazdı, daha sonra bunu Wong’a söylemeye karar verdi. Buna ikisi de gülecekti. Kadının okuduğu numara kendi siparişlerinden birini tutuyordu. Sonunda gelmişti.

“Beş dakikaya ordayım,” dedi ve kırmızı düğmeye eliyle vurup kadının başka işleri olduğu yakınmasını yarıda kesti.

Eldivenlerini sıyırdı. Dünkü giysilerini üzerine geçirdi. Parmaklarıyla saçını tarayıp kafasını sertçe kaşıdı. Botlarını çekip artık eskimiş olan kurye çantasını kaptı.

Kent kamuflajı: Al işte, üstünü arayıp para sızdırmaya değmeyecek bir göçmen daha. Gözlüğünü burnunun yukarısına itti ve açılması için avcuyla kapıyı itti. Kapı arkasından kapanarak otomatik olarak defalarca kilitlendi.

Koridor; gürültü, insan sesi, müzik ve ayak sesleriyle yankılanıyordu. Ama hepsinin ötesinde yoksulluğun yumuşak iniltisi vardı ortalıkta. İnsanlar her yerdeydiler: Omuzları omzunda, ayakları ayağının altında; ıslak ağızlı, kafatasına çökmüş gözlü, kirli derili suratları burnunun dibindeydi.

Zemin, duvarlar ve tavan, her dokunuşta güm güm ses çıkaran çıplak sacdan yapılmıştı. Koridor, açık kapı girişleriyle çıplak merdivene açılıyordu. Merdiven basamakları, özellikle ayrılmış boşluklara yukarıdan indirilmiş ve kenarlara kaynaklanmıştı. Bir asansör vardı; ara sıra işlediği de olurdu ama salak değildi Petrovitch. Merdivenler daha güvenliydi çünkü kendisini yere düşürmeye kalkışacak bağımlılardan daha zindeydi.

Zindelik görecedir elbette ama en azından yeterince zindeydi. Beş kat ve on bölümden oluşan merdivenden zemin kata, merdivende yaşayanlara değmeden ve zehirli atık lekelerinden kaçınarak tangır tungur gürültüyle indi. Olur da birinin dikkatini çeker diye kafasını kaldırıp çevreye hiç bakınmadı.

Büyük Yıkım sonrası dikilmiş madeni yapıları ev saymak güvenli değildi ama görünür hiçbir destek aracı olmayan, her yanı gözetim aygıtlarıyla dolu, zengin ve şık bir mahallede yaşamak da güvenli değildi –çünkü polisin dikkatini çekecek bir şeydi bu ve Petrovitch bunu hiç mi hiç istemiyordu. Dışarıdan bakanlar, Clapham Common’ın orta yerinde, birbirinin aynı, ikiye dört kubbeli bir ev birimi kiralamış, kaydı temiz bir göçmen görürdü onda. Kimseye onu fark etmesini sağlayacak bir gerekçe vermemişti, vermeye de hiç niyeti yoktu.

Sokak düzeyine indi. Kurumuş yağmur suyundan kararmış, çatlak kaldırımlar, yüksek nem ve daha şimdiden rahatsız edici bir sıcaklık. Hep dur-kalk biçiminde ilerleyen, sonu başı belirsiz, kentin içinden bir şerit gibi geçen ve bir yere varacak gibi görünmeyen sonsuz bir trafik akışı. Bir kımıldama alanı buldu Petrovitch ve uzun adımlarla yaya geçidine doğru yürüdü. Yaklaştığında ışıklar değişti ve arabaların arası, sanki Musa gelmişçesine açıldı. Başları öne eğik, omuzları çökmüş kalabalık, aralarındaki bir demet beyazımsı sarı saçlı adamla birlikte, tekdüze biçimde, bezgince ayaklarını sürüyerek asfalt yoldan karşı yana geçti.

Wong’un yeri, köşedeydi. Kendisi, dükkânına yersiz bir ilginçlik katmak için plastik bir parça mobilyayı kaldırımın üzerine itmekle meşguldü. Pencere camları, içerideki nemden buğulanmış, bayat ve buğulu hava kapıdan dışarıya çıkıyordu.

“Hey, Petrovitch. Senin kız arkadaş mı? Onu böyle bekletmek edersen, bırakır seni gidip.”

“O bir kurye, kafasız herif. Söyle nerede?”

Wong, içeriyi göstermeyen ön cama baktı ve parmağıyla işaret etti. “İşte orada,” dedi, “tam orada. Kör değildirmiş gözü aşkın.”

“Bir kahve alacağım, teşekkürler.” Petrovitch yolunun üzerindeki sandalyeyi itti.

“İki misli fiyat gerek almam senden. Kullanıyorsun ofis gibi sen dükkânımı!”

Petrovitch, ellerini Wong’un omuzlarına koyup öne eğildi. “Eğer buraya gelmesem yaşamın daha az ilginç olurdu. Sen de bunu istemezdin, inan bana, Wong.”

Wong, parmağını iki yana salladı ama yana çekildi. Petrovitch içeriye girdi.

Kadın, tanınması kolay biriydi. Kadın mı? Kız sayılırdı, üstünde ergen sarsaklığı ve gerginliği vardı. İşaret parmağı ile atkuyruğu saçının kırmızı sarmallarını evirip çevirerek oynuyordu.

Birinin kendine doğru yaklaştığını gördü, saçıyla oynamayı bırakıp yerinde doğruldu ve profesyonel görünmeye çalıştı. Bütün becerebildiği olsa olsa daha da genç görünmek oldu.

“Petrovitch mi?”

“Evet,” dedi, kızın karşısındaki sandalyeye oturarak. “Kimliğiniz var mı?”

“Sizin?”

İkisi de aynı anda çantalarını açtılar. Kız bir başparmak tarayıcısı çıkardı, Petrovitch de bir banka kartı… Karşılıklı olarak kimlik doğrulama, paketin fiyatını denetleme, karttan para ödemesi yapma işlemlerine daldılar. Daha sonra kız, masanın üzerine keçeyle sarılı bir paket koydu, sonra da güvenlik etiketinin kilidinin açılmasını bekledi.

Bunlar olup biterken Petrovitch’in yanı başında bir fincan kahve belirdi. Keskin, kaynar sıcaklıkta bir yudum aldı kahveden.

“Eee, neymiş bakalım?” diye sordu kurye kız, başıyla paketi işaret ederek.

“Senin işin paketi teslim etmek, benimki de ödemeyi yapmak.” Paketi kendine doğru çekti. “İçinde ne olduğunu söylemem gerekmez.”

“Sen kendini beğenmiş bok herifin birisin, biliyorsun, değil mi?” Yanakları kızarmıştı.

Petrovitch, kahvesinden bir yudum daha aldı, sonra fincanını bardak altlığının ortasına bıraktı. “Daha önce sözünü eden olmuştu bir iki kez.” Tekrar yukarıya baktı ve kızı daha iyi görebilmek için gözlüğünü yukarıya doğru itti. “İnsanlara güvenme sorunum var, bu yüzden insan ilişkilerinde pek iyi değilim.”

“Denesen ölmezsin.” Güvenlik etiketi zıplayarak açıldı, kız da sandalyesini yere sürterek geriye itti.

“E doğru ama seni bir daha görecek değilim nasıl olsa. Öyle değil mi?” dedi Petrovitch.

“Kartlarını düzgün oynasaydın belki de görebilirdin. Tamam, yakışıklısın ama şu an yanıyor olsan gelip üstüne işemem bile.” Kesin bir kararlılıkla kurye çantasını alıp sert adımlarla kapıya doğru yürüdü.

Petrovitch onun gidişini izledi: Tek parçalık paten giysisi içinde, patenleri çıkarmak için, ince ve düzgün çizgileri olan gövdesiyle öne doğru eğildi. Sonra kapıyı çarpıp çıkınca, dükkândakiler sessizliğe büründü. Bu da Petrovitch’in hissettiği gerginliği daha da artırdı.

Wong, tezgâhın üzerinden ona doğru eğildi. “Sen kötü adam Petrovitch. Bi gün isteyeceksin bir arkadaş… O zaman ne oluyor, göreceğiz… Elinde kürek neyim yok, bir başına bir boklu derede.”

“Sen olacaksın ya, Wong.” Elini yüzüne koyup çenesini ovuşturdu. Arkasından gidip onu yakalasa da özür dileseydi… Ne için? Kendisi olduğu için mi? Koltuğundan yarı yarıya kalkmışken, pat diye geri oturdu. Çevrenin ilgi merkezi olmayı bırakıp biraz daha kahve içti.

Torbadaki paket kendisini çağırıyordu. Uzanıp yırtarak paketi açtı. Etkinliği kaldırılmış güvenlik etiketi tıkırdayarak masanın üstüne düşerken Wong, karşısına geçip kuryenin yerini aldı.

“İlişkilerim için öğüt vermene gerek yok, oldu mu?”

Wong yapışkan bir lekeyi nemli bir bezle siliyordu. “Bu ilgili değil kızla, o kızla ya da herhangi bir kızla. Tamam, sevmiyor sen insanları. Ama sen zeki bir adam, Petrovitch. Tanıdığım en zeki adam. Belki seviyormuş gibi yapacak kadar zeki, öyle değil mi? Yoksa…”

“Yoksa ne?” Petrovitch’in gözleri Wong’dan, kendi elinde tuttuğu aygıta kaydı: Parlatılmış çelikten incecik bir çantaydı bu. Ağırlığıyla umut veriyordu.

“Yoksa bir gün, bum.” Wong elini bir tabanca varmış gibi şakağına dayayıp parmağı ile hayali bir geri tepme hareketi yaptı. “Kurabiye falı diyor ki sen güzel şeyler başaracakmışsın. Olur da yaşayabilirsen elbet.”

“Evet, o benim işte: Yazgısında yücelik olan kişi. Yücelik benim alnımda yazılı.” Petrovitch homurdandı ve geride belli belirsiz parmak izlerini bırakarak çantanın yüz kısmını okşadı. “Wong, sen ne kadardır burada yaşıyorsun?”

“Doğma büyüme, Metrozone,” dedi Wong. “Clapham Common’ın yemyeşil olduğu anımsarım zamanları bir park gibi.”

“Peki, söyle bakalım, benim kalın kafalı arkadaşım, o zaman ne diye dilimizi doğru düzgün konuşamıyorsun öyleyse?”

Wong masanın üzerinden öne doğru eğildi ve başıyla işaret ederek Petrovitch’e aynısını yapmasını söyledi. Burunları neredeyse birbirine değiyordu.

“Çünkü kardeşim benim,” diye kusursuz bir dille fısıldadı Wong, “herkes, her birimiz, gün boyunca maskelerimizin arkasına saklanırız. Bütün dünya bir tiyatro sahnesidir; bütün kadın ve erkekler de oyuncu. Ben dükkân sahibi garip Çinliyi oynuyorum; herkes benden ne beklediğini bilir, daha fazlasını da istemez. Ya sen, Petrovitch? Sen hangi rolü oynuyorsun?” Wong arkasına yaslandı ve Petrovitch Japon balığı ağzı gibi apaçık kalmış ağzını kapadı.

Bir erkekle bir kadın girdi içeri; bütün masaların dolu olduğunu görünce, dışarıya çıkmak için kapıya yöneldiler.

Wong ayağa fırladı. “Hey, bekleyin. Var masa burada.” Petrovitch’in sandalyesinin bacağına kuvvetli bir tekme atıp sandalyenin de Petrovitch’in de aniden zangırdamasına yol açtı. “Kahve? Sıcak ve sert kahve bugün.” Wong tezgâhın arkasında koşuşturmaya girişirken, Petrovitch de yorgun biçimde masadaki aygıtı önce kargo poşetine, sonra da omuz çantasına koydu.

Kol saati ona gitmesi gerektiğini söylüyordu. Ayağa kalkıp sıcak kahvesinin kalanını üç yudumda içti ve kapıya yürüdü.

“Hey,” diye seslendi Wong. “Yok mu ödeme?”

Petrovitch banka kartını çıkarıp uzattı. “Ödersin sonraki sefer, Petrovitch.” Umursamazca omuzlarını silkti, belli belirsiz gülümsedi. Gözlerinin çevresindeki çizgiler kırıştı.

“Tamam, öyle olsun.” Kartı çantasına geri koydu. Zaten içinde ancak birkaç avro vardı. “Teşekkürler, Wong.”

Sokağa ve gürültünün yarattığı uğultuya geri döndü. Kurşuni renkli gökyüzünden incecik bir çiseleme iniyordu ve Petrovitch’in gözlük camlarında benekçikler oluşturdu. Artık dünyayı bir sineğin gözlerinden görüyor gibiydi.

Metroya binecekti. Sıcak, pis, kötü kokulu ve kalabalık ama en azından kuru olacaktı. Yakasını kaldırdı ve Clapham South istasyonuna doğru giden yoldan aşağıya doğru inmeye başladı. Yeniliklerin getirdiği şok, metroya pek erişmemişti daha. Fayanslı duvarlar, yirminci yüzyıla özgü krem rengi ile şişe camı yeşiliydi. Süsledikleri tünel hatları iki yüzyıl önce kazılmalarından bu yana değişmemişti. Platformlardaki hava değişimini zor sağlayan havalandırma aygıtları çok eskiden kalmaydı.

Ama güvenlik perdesi vardı: Silahlı ve ücretli güvenlikçilerce korunan, gri giysili gözlemcilerle izlenen, beyaz parlak plastikten, uzun, kemerli bir geçit.

Petrovitch sırada geçmeyi beklerken elindeki ulaşım kartı, çevirgeçle iletişim kurdu. Yeşil ışık yandı, bir tık sesi işitildi ve Petrovitch çevirgeci itip yürüdü. Sonra, her şeyi gören, her şeyin içini gören ve gördüklerini ölçüp, çözümleyip üç boyutlu görüntüye dönüştüren ve topladığı görüntüleri, saldırı silahları ve yasaklı teknolojiler veri tabanıyla karşılaştıran ekran belirdi karşısında.

Zorunlu tek sıranın arkasından, birdenbire omuz omuza yürüyüşe geri dönülmüştü. Zangırdayıp gacırdayarak aşağıya inmekte olan yürüyen merdiven alçaldıkça ortam daha sıcak ve havasız bir hâle dönüşüyordu. Dünyanın merkezine yaklaşılıyordu ne de olsa…

Şişeden fırlayan bir mantar gibi, kuzey yönü treninin yükseltisinin üzerine zıpladı ve öteki yolcuların başları üzerinden zar zor görünen ekrana bir göz attı. Yazıyı oluşturan öğelerin neredeyse dörtte biri kusurluydu. Bu da akan yazının şifreli ya da gizemli görünmesine yol açıyordu. Ama Petrovitch deneyimliydi. Üç dakika içinde gelecek bir tren vardı.

Binen herkes için yer olup olmayacağı ayrı bir konuydu ama bu olasılık hattın sonlarında yaşamanın avantajlarından biriydi. Birlikte çalıştığı insanlar arasında, yaşadıkları yere dönmek için kent merkezinden yürüyerek gidenlerin olduğunu biliyordu.

Artık kıpırdamak bile olanaksız olmuştu. Çantasını sımsıkı tutarak az çok sabırla bekledi. Solunda, Savile Row marka takım elbisesine asılmış bir hava tüpü ve her soluğuyla buğulanan yumuşak maskesiyle, uzun boylu bir adam duruyordu. Sağında ise yitirdiklerinin hüznünü yansıtan gözleriyle, üzerinde Hello Kitty ve Yükselen Güneş’i yurtseverce sergileyen Japon bir kadın vardı.

Önünden, neredeyse dokunulabilecek bir pis koku püskürten tren, zangırdayarak tünelin ağzından fırladı. Yükseltinin kenarı boyunca engeller eğer olmasaydı ray, ezilmiş cesetlerden dolayı tıkanıp kalırdı. Şimdi ise ortak bir kasılma, işitilebilir bir kas ve sinir gerilmesi vardı.

Vagonların fren cayırtısıyla durmasıyla birlikte, beklenen çokdilli duyurular başladı: Tren kent merkezine gidiyordu ve oradan da uzaktaki High Barnet’ın sorgulanamaz zenginliklerine doğru yola devam edecekti ve lütfen –trenle yükselti arasındaki boşluğa dikkat edilsindi.

Kapılar tıslayarak açıldı ama kimse dışarıya çıkmadı. Yükselti üstünde duranlar, aç gözlerle boş yerlere ve tutunma askılarına baktılar. Sonra kapılardaki elektromanyetik kilitler açıldı. Kapılar, onca gövdenin baskısı altında açılıp arkaya çarptılar; insanlar ödüllerine kavuşmak için içeriye daldılar.

Vagonlar dolduğunda geriye kalan son birkaç kişi de otomatik kollarca, ezilmiş et gibi vagonun içine sıkıştırıldı.

Zil sesleri duyuldu; ses yükselticilerden hışırtılar eşliğinde, “Kapılar kapanıyor” uyarısı değişik dillerde yinelenip durdu: İngilizce, Fransızca, Rusça, Urduca, Japonca, Kikiyuca, Çince, İspanyolca… Motor çalıştı, tekerlekler dönmeye başladı, tren birden öne fırlayıp sarsılarak yol almaya başladı.

Petrovitch içeride, yüzü camdan bir bölmeye rahatsız edecek biçimde dayanmış, kaburgaları birinin sırtına sıkı sıkıya yapışmış durumda, derinden olmayan soluk alıp verirken bir yandan da daha az kalabalık ve daha uzak kentler varken neden Metrozone’u seçmiş olduğunu kendine soruyordu. Büyük Yıkım’dan yirmi yıl sonra, sabah saat yedi otuz beşte, neden hâlâ durum böyle diye düşünmeye başladı.

2

Tren onu Leicester Meydanı’na kusar gibi attıktan sonra, bir dakika süreyle ne temiz ne de serin olan havayı ciğerlerine çekti. Havada elektrik ve ter tadı vardı. Havanın bol miktarda olması, durumu biraz kurtarıyordu.

Artık kentin sokaklarında yürümesi gerekiyordu. Yüksek yapılarıyla gökyüzünü kapatan ve üzerlerindeki camdan plakalarla çevrenin görüntüsünü sorgulamadan yansıtan binalara ve çan kulelerine arada bir göz atarak ışıklar ve kalabalıkla birlikte yürüyordu. Gökyüzü, yere hiç inmeden, çatıdan çatıya sıçrayıp duran özel helikopterlerle doluydu.

Gideceği yolu iyi biliyordu, HatNav’a ya da üç boyutlu tabelalara turistler gibi aval aval bakmasına gerek yoktu. Yetersizliği ile kendini şaşırtan yol çizgisinde, hâlâ ortaçağdaki adlar geçiyor ve bunlar da bir adres belirtmenin dışında anlam taşımıyordu.

Leicester Meydanı, meydan olmasına meydandı da ortada Leicester falan kalmamıştı: Shakespeare, kirli kaidesi üzerinde kara kara düşünüyordu; çevredeki ağaçların da hepsi ölmüştü. Coventry Caddesi, yıkılmış, yeniden inşa edilmiş, sonra da terkedilmiş bir kenti anımsatıyordu artık. Sonra da üstündeki plastik kubbesi toz içinde olan, karşılıksız aşk acısı çeken heykeliyle Picadilly Meydanı geliyordu.

İleriye doğru, hepsi bir yerlerde olması gereken binlerce insan, kalabalık topluluklar hâlinde yürüyor; bazen yan sokaklara ve yıkık kondulara dağılıyordu. Kuryeler, trafiği ayıran hatlarda, kazaya milim kalacak biçimde koşarak kayıyorlardı.

Yeşil Park. Artık ne yeşilliği kalmıştı ne de parklığı; Büyük Yıkım’ın ilk patlamasından sonra üzerine yayılan kubbemsi yığılmadan bu yana çok zaman geçmiş olsa da. Orada kuleler yükseliyordu artık: tepelerine kadar gri gökyüzünü yansıtan yüksek yapılar. Bu yapıların önlerindeki mermer ve granit bloklar, fıskiyelerin varlığından dolayı ıslaktı. Takım elbiseli ve çokbilmiş çalışanlar, salonlara doluşmuş, yapılacak işler listesine göre ayarlanmışlardı; daha şimdiden iç yazışmalar alıp veriyor, raporlar düzenliyor, alım satım işleri yapıyorlardı.

Karşı yönden gelen bir kadın vardı. Kulelerin birinden çıkmış, kaldırımda akan insan yığınlarına doğru yürüyordu. Gözü pekliği Petrovitch’in dikkatini çekmişti. Plazayı geçti. Çevresindeki, korku ve saygı uyandıran, görünmez bir manyetik alan, insanları geriye itiyordu. Petrovitch ayaklarını sürüyerek daha yirmi metre gitmişken kadın, arkasında ipek ve parfüm izi bırakarak elli adım yürümüştü.

Mutlaka birisi vardır yanında diye düşündü Petrovitch. Yanından geçtiği kişiler dönüp dönüp baktıklarına göre böyle düşünen yalnız Petrovitch değildi. Kadına –kıza (hangisi, karar veremedi)– eşlik eden büyük bir topluluk olması gerektiğini düşündü; gözlüğü, kulaklıkları, ceket altında şişkinlikleri, öyle şeyler yani. Çevrede, o kıza benzer kimse yoktu ama onunla birlikte de kimse yoktu.

Petrovitch ile çarpışma noktasına gidiyor gibiydiler. Kadın, önünde yolun iki yana açılmasını beklercesine kararlı biçimde yürüyordu –aralarında bir metreden az bir uzaklık kalana kadar… Başını kaldırıp tek yanlı siyah perçeminin altından yukarıya doğru baktı ve önündeki karınca sürüsü gibi kalabalığı gördü.

Bir adım atarken durakladı, sanki daha önce böyle bir şey görmemiş gibiydi. Petrovitch yavaşlamaya çalıştı ama bunun olanaksız olduğunu anladı. Önünden geçerken kadının gözleri onu görmüyor gibi bakıyordu. Onun kararsızlıktan camlaşmış gibi duran çekik gözleri, Petrovitch’in belleğine kazındı.

Sonra, aniden ve salakçasına geri geri gitmeye başladı Petrovitch. Bir an için anlayamadı bunun nedenini çünkü içinde bulunduğunun benzeri kalabalıkların kendi devinim hızı vardı: Onlar giderdi, sen de onlarla birlikte giderdin.

Geniş bir göğüs, Petrovitch’i sanki bir döner kapıymış gibi yana itti. Bir kol ileriye uzandı ve bir el, kadının omzunu yakalayarak onu kalın pembe parmaklarıyla sıktı.

Göğüs ve elin sahibi olan adam, kadını, ayağını yerden kesercesine kaldırdı ve kalabalığı bacaklarına kadar gelen suymuş gibi yararak onu kaldırımın kenarına götürdü. Sanki hızla giden bir geminin arkasından sürüklediği suya karışmış gibiydi Petrovitch. Sağa sola çekilmeye çabaladı ama her seferinde kendini kaldırımın yanına park etmiş bekleyen, arka kapısı açık, içerisi karanlık bir arabaya doğru sürüklenirken buldu.

Bunun ne olduğunu biliyordu. Yakından biliyordu hem de. Biliyordu çünkü bunu daha önce öteki yandan görmüştü.

Kadın kaçırılıyordu. Yüzünde suskun, ne olup bittiğini anlamadığını gösteren bir ifade vardı. Ama bu her an öfkeden gözü dönmeye dönüşebilirdi.

Petrovitch bekledi, bekledi; ancak kadında bir tepki yoktu. Arabaya varmışlardı. İkisi önde, biri arkada, üç kişi vardı içeride. Adamlar ona gözlerini dikmiş, yoldan çekilmeyecek kadar acemi ya da salak olan bu Allah’ın belası çocuk kim diye bakıyorlardı.

Hormon ve vitaminle şişirilmiş olan adam Petrovitch’in gitmesini istiyordu çünkü Petrovitch, yolunu kapatmıştı. Boştaki elini Petrovitch’i ezmek için kaldırdı. Atacağı yumruk, onu havaya uçurup baygın ve kanlar içinde yere yuvarlayabilecek türdendi.

Petrovitch içgüdüsel olarak eğildi ve adamın eli, tepesini sıyırıp geçti. Yukarıya baktığında, adamın onca kası arasında savunmasız bir noktası gözüne ilişti. Yine de kaçmalıydı; geri çekilmeli, yere çökmeliydi. Bu, onun kavgası değildi.

Ama yine de bunu yapmak elinden gelmedi. Sıktığı yumruğunda ortaya çıkan kemik uçlarını olabildiğince sert biçimde adamın korunmasız Âdem elmasına yapıştırdı.

Kadın, yanına düştü ve kirli kaldırımda elleriyle kendini dengelemeye çalıştı.

Petrovitch’in bir fırsatı daha vardı. Arkasını dönüp pır diye kaçar ve kalabalıkta gözden kaybolabilirdi; kadın da bundan sonra kendi başının çaresine bakardı.

Elini uzattı; kadın, avcunu onun pütürlü avcuna bıraktı.

Fırladılar ama Yeşil Park’ın ışıltılı kulelerine doğru değil. O yön, hem çok sayıda insan hem de ayağa kalkıp boğazını tutarak boğulurcasına öksüren adam tarafından kapatılmıştı. Kadını, arabanın arkasından yola, caddenin aşağısına, trafik akışına ters yöne sürükledi –çünkü araba geriye dönemezdi.

Petrovitch kadını arkasında ince bir gereç gibi sürüklüyordu. Arabaların, bellerine gelen yan aynalarından kaçınmak için kendi de kadın gibi sağa sola zıplayıp duruyordu. Kornalar, çarpışma uyarıları ötüp duruyor, sürücüler camlara vurup küfürler savuruyorlardı.

Arkalarında, ışıklar değişmişti. Sıkışmadan dolayı trafik öylece kalmıştı. Petrovitch, bir arabanın motor kapağının üzerinden trafiğin öte yandaki orta çizgilerine atladı. Öte yandaki araçların parlak yüzleri, onların içlerindeki korkuyu yansıtan bir ayna gibiydiler sanki.

Başka birinin çılgınlığına katılmasından bu yana ilk kez durakladı Petrovitch ve ne halt yemekte olduğunu düşündü. Koluna, hâlâ kolunun ucuna tutunmaya çalışan kadına baktı; o da –Petrovitch gibi– kendini olabildiğince inceltmeye çalışıyordu.

Arabadan çıkan iki adam kararlı biçimde, durmuş olan trafiğin aşağısına doğru geliyorlardı. Koşmuyorlardı ama sert adımlarla yürümeleri, bela anlamına geliyordu. Işıklar değişti ve serbestliğe karışan şerit birden canlandı. Siyah takımlı adamlar bocalayıp bağırmaya başladılar ve Petrovitch, o an elindeki fırsatın farkına vardı: Öndeki arabalar yavaşlıyordu. Onların hızında koştu, sonra da tamponların arasında zikzaklar çizerek öteki kaldırıma ulaştı.

Kadın hâlâ oradaydı. Peşini bırakmak gibi bir niyeti de yoktu.

Adamların da öyle. Onlardan biri, daracık aralıklarda dizini sıyırmaktan ve kaslı gövdesini sıkıştırmaktan usanmış olan, yassı siyah bir otomatik tabanca çıkardı ve kolunu uzatarak nişan aldı. Kırmızı bir nokta, konmaya çabalayan bir sinek gibi Petrovitch’in göğsünde titreşti ve bir silah sesi, binaların ön yüzlerinde yankılandı.

Telefonu kulağına dayamış, söyleşinin tam ortasındaki zenci bir adam, kendi çevresinde dönerek geriye, kalabalığın arasına yuvarlandı.

Petrovitch bir kez gözünü kırptı, eliyle kadının elini sıkıca kavrayıp kaçmaya başladı. Çevresindeki seslerin farkındaydı: Şiddeti ve yüksekliği değişen bağrışma, ağlama ve çığlıklar ile aynı zamanda sürekli patlayan bir silah vardı. Patlayışı her duyduğunda şiddetli bir ağrı duyacağını sanıyor ve her seferinde acıyla irkilip yere yuvarlanan, yanı başındaki biri oluyordu. O olmuyordu, şimdilik.

Adamdan ne kadar ileride olduğunu kestirmek güçtü. Yapıların yakınlığı, kaldırımdaki insan yoğunluğu, gürültünün durmadan sağa sola dağılması… Tek bildiği ileride olduğuydu –bir metre mi, on mu, elli mi? Onu öldürmek isteyen kişinin dikkatle nişan alıp onu vuramayacak kadar ilerisinde…

Onu öldürmeye çalıştıklarından emindi. Kendilerini ve her şeyi tehlikeye atıp kent merkezindeki bir caddede sağa sola ateş edecek kadar önemliydi demek ki elini tuttuğu kişinin yaşamı. Yeşil Park’ın yanındaki binadan kaldırım kenarına kadar olan yolda, kadını çoktan öldürebilirlerdi. Öldürmemişlerdi ama onu bıraksın diye Petrovitch’e ateş edip duruyorlardı.

Bir an için aklına takıldı: Trafiğin daha az olduğu bir ara sokak, açıkça aşınmış asfalt bir yol gördüğü anda kızın elini bırakmayı, sonra sola sapıp en yakın sokağa dalarak gözden yok olmayı ve her şey bitene kadar orada gizlenmeyi düşündü.

Kadını belinden kavrayıp yukarıya kaldırarak ayaklarını yerden keserler; belki bu arada debelenmesini ya da kaçmasını engellemek için soluk renkli cildine bir şey enjekte edip bohça gibi sırtlayarak götürürlerdi. Böylece, bu artık onun sorunu olmaktan çıkardı.

Yol üzerindeki orta çizgileri hedefleyerek yine sola döndü; ama kadının elini tutmaya devam ediyordu. Onu arkada bırakmadı.

Şimdi yan yana rahatça koşabilecekleri boş bir alan vardı. Serseri kurşunlardan biriyle yaralanıp yaralanmadığını kontrol etmek için ona kaçamak bir bakış attı; baktı ki o da aynısını yapıyordu. İkisinin kıyafetinde de bir yırtık ya da yayılmakta olan koyu bir leke yoktu.

Petrovitch, bütünüyle sinirsel enerjisini ortaya koyan sırıtık bir bakışla baktı ona. Kadın da ona kaçıkmış gibi baktı.

On saniyedir silah sesi duyulmamıştı. Sonra, Petrovitch kulağını sıyırarak geçtiğini hissettiği art arda iki atış, bir arabanın ön camını kırdı. Hâlâ geliyorlardı. Kesinlikle. Kalabalığın yoğunluğu hızla azalıyordu; bir olay olduğu herkesçe öğrenilmişti ve haber kanallarına ve yol bulma aygıtlarına bağlı olanlar o bölgeye hiç uğramadan geçiyorlardı. İşin iyi yanı, Petrovitch’in koşabilmesi; kötü yanıysa saklanamamasıydı.

Ortada hâlâ polis yoktu. Bir siren sesi bile gelmiyordu. Neyse ki Petrovitch, St. Petersburg’un yasanın geçmediği yerlerinde büyümüştü. Kendine güvenmeyi biliyordu. Bir sağa dönüş, sonra sola. Daha geniş ve daha kalabalık bir sokak ya da en azından öyle olmalıydı: Otomatik çelik kepenkler her zaman açık olan bina girişlerini kapatmaya başlamıştı ve trafiğin en yoğun zamanının tampon tampona gidişi şimdi kendisini güvene almaya çalışan üç dört arabaya kadar düşmüştü.

İkisi apaçık ortada kalıyor, yalnızlaşıyorlardı. İnsanlar kapı boşluklarına sıkışmış, korkudan sinmiş, başlarını koruyor ya da bodrum merdiven boşluklarının duvarları üzerinden bakıyorlardı. Pencerelerde ve sıkılaştırılmış camdan yapılma ana girişlerde yüzler görülüyordu. Bunlar bulundukları yerde güven içinde, geride kaldıklarını kabul etmeyen birkaç hevesli katilden kaçmaya çabalayan iki genç yarım akıllının serüvenini izliyorlardı.

Petrovitch yukarıya baktı. Regent Caddesi ilerideydi; araba sıraları durmuş, kaçıp gidemiyordu; tıpkı kendisi gibi. Durmayı düşünmedi bile. Birinin motor kapağının, ötekinin tavanının üzerinden, bir iki üç, öteki yana zıpladı. Bir el ateş, bir ilk katın karartılmış camını çatlattı. Sonra sola saptılar yine, doğru Oxford Caddesi’nin kapalı çarşısına giden yola.

Çarşı bariyerleri kapanıyordu. Parlayan yelekler giymiş güvenlikçiler, bariyerler daha hızlı kapansın istiyorlardı ve Oxford Meydanı metrosunda da kalın metal zırhlarla giriş kapatılıyordu.

Ana caddeye paralel biçimde yine sola sapmak zorunda kaldı. Caddenin ucuna ulaşmak için arka yolları kullanmalıydı. Köşeye vardığında geriye, boş kaldırıma baktı. Kendisine doğru kararlı biçimde koşmakta olan iki adamı gördü –baştan beri onları kovalayan adamlar. Bütün o cüsselerine karşın, atlet gibi koşuyorlardı. Gün boyu bunu sürdürebilecek gibi görünüyorlardı.

Göğsündeki ilk sancılardan ve gözlerinin gerisinde titreşmekte olan karanlıktan dolayı Petrovitch, bunu sürdüremeyeceğini anlıyordu. Kadın da farklı durumda gözükmüyordu: Ağzı açık kesik kesik soluk alıyor, terden sırılsıklam olmuş, her adımda acı çektiğini gösteren hırıltılar çıkarıyordu. Daha önce kötü bitmemişse bile durum, kötü biteceğe benziyordu.

Başını yere eğip koşmayı sürdürdü, çünkü sürdürmek zorundaydı. Ölümü olacaktı bu kadın; üstelik daha adını bile bilmiyordu. Önlerinde geniş bir alan açılıverdi: Bütün sakin gölgeleri ve gri tonlarıyla Hyde Park’tı bu. Oradan gelen pis koku, sağlam bir duvar gibi yükseldi önlerinde. Temizlenmesi hep süren ama hiç tam olarak bitmeyen üzeri örtülü Mermer Kemer, rüzgârın parçaladığı naylon örtüler ve üzerine kurulmuş iskelenin arkasına saklanmış olarak duruyordu. Bütün yollardaki trafik kaskatı tıkalıydı; araya sıkışacak yer neredeyse yok gibiydi. Metro kapanmıştı.

Görme duyusu pürüzlenmiş, uyumsuzlaşmıştı. Alnından süzülüp gözlerine damlayan kaşındırıcı terleme değildi sorun. Sorun, gözlerinin ta kendisiydi; bayılmanın ilk belirtileriydi bunlar. Zamanı tükeniyordu. Bangır bangır ötmesiyle kalp atış sesini bastıran bir korna sesi duydu kulaklarında; ancak bunun ne anlama geldiğini çözemedi.

Yere yığılmak üzereydi; sendelemeye başladı.

Kadın durumu ele aldı. Şaşırtıcı biçimde güçlüydü. Ufak tefek, hafif ve zayıf görünüyordu ama onu çekip sürüklediğinde Petrovitch kolundaki tendonların gerildiğini hissetti. Durum tersine dönmüştü; sendeleyerek ve kör gibi kadını izledi.

Yine de yanlış yöne doğru gittiklerini bilecek kadar bilinci yerindeydi. Parkın içine dalıp aralarında dolambaç gibi yollar olan konduların arasında kaybolmaları gerekiyordu; belki arkalarındaki katiller de onları izlemekten çekinirlerdi: Hyde Park’ı geçmek, herkesin özgür iradesiyle seçeceği bir şey değildi.

Bunun yerine, trafikte kalakalmış sıra sıra arabaların arasından koşarak geniş, tenha bir kaldırıma ulaştılar.

İki adam hâlâ onların arkasındaydı. Kolları öne arkaya sallanarak ve bacakları piston gibi inip kalkarak yaklaşıyorlardı onlara. Petrovitch takmıyordu artık. Her an ele geçebilirlerdi.

Ama bu olmadı ve hissettiği ağrı sanki tüm benliği alev alıyormuş gibi şiddetlendiği anda sendeledi ve kaldırımla yolun arasındaki yağmur suyu boşluğuna yüzükoyun yuvarlandı. Kadın durdu, onu omuzlarından tutarak sürüklemeye başladı.

Sonra bir başkası, sanki ıslak bir çamaşır bohçasıymış gibi onu yerden kaldırıp serin ve yüksek bir yere taşıdı.

Göğsündeki aygıt sonunda çalışması gerektiğine karar verdi. Petrovitch balık gibi sıçradı, sarsılıp titredi. Bir kez yeterli değildi. Bir daha çalışan aygıt, içine yerleştirilmiş tellerden kalbi sarsacak kadar akım göndererek onun düzgün kan pompalamayı anımsamasını sağladı.

İrkildi ve gözlerine acı veren ışığı gidermek için gözlerini kırpıştırdı.

İki erkek, iki kadın ve kendisi, örtüsüz tahtalar üzerinde sırtüstü yatmaktaydılar. Bir yanda iki, öte yanda bir silah vardı. Neler olup bittiğine ve nerede bulunduğuna ilişkin en ufak bir fikri yoktu. Birkaç taş sütun, kırılmış, renkli ışıklar ve koyu lekeli tahtalar görüyordu. Havada cila ve ibadet kokusu vardı.

Kilise öyleyse bir kilisede olmalıydı.

Yattığı yerden doğrulmaya çalıştı; göğüs kafesinden gelen her ağrı zonklaması, alev alev yanan bir bıçak gibi batıyordu. Sarf ettiği çaba onu iyice ezmeden önce, dirsekleri üzerine kalktı. Tek tesellisi, adam kaçırmaya soyunanların bir değişiklik yaparak Glock’larını başkasına doğrultmuş olmalarıydı.

Şimdi kime gözdağı vermeye çalıştıklarını görmek için kafasını çevirdi.

Bu, bütünüyle giyinik bir rahibeydi. Yuvarlak, ciddi yüzünü çevreleyen beyaz bir başlığı vardı. Boynunda sallanan gümüş bir haç, belinde de bir tespih ve bir tabanca kılıfı vardı. Hakkın yolundaki sağ eliyle, Petrovitch’in o zamana kadar hiç görmediği büyüklükteki otomatik bir tabancayı sımsıkı kavramıştı.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Hyperion Kitap’a teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.